asli_33
15-11-2006, 07:55 AM
http://www.aleviyol.com/pir/images/stories/resimler/daragaci.jpg
İlhan Cem Erseven
Saz ve Darağacı: Tarikat Kapısından Darağacına Giden Yolda Pir Sultan Abdal
“Alçacıktan uçarken yaza
dokunan sessizliktir belki ahşap kanatlı
kulluğa acı tuz vuran son atlı
bir hüznün soy adıdır Pir Sultan”
Hilmi Yavuz
Anadolu ayaklanmalar tarihine baktığımızda elinde sazı, dilinde sözü, halkın mutluluğu için, “gayri çarkı tutmayan” düzene karşı inançlı, kararlı ve sevdalı bir biçimde darağacına giden bir insan yoktur sanırım Pir Sultan Abdal'dan gayri...
Kimdir Pir Sultan Abdal? Elinde sazıyla Yıldız Dağı'na dönüp halleyen, köy köy dolaşan bir sevdalı halk ozanı mı? Kendi dilince “Bu bir Rıza lokmasıdır / Yiyemezsin” diyen bir yol eri midir? Ya da 16. yüzyılda Al-i Osman ilkesinde kıtlık, baskı, zulüm ve kıyımın kol gezdiği, Nazım Hikmet'in şiirinde belirttiği gibi “Köylünün göz nurunun zeamet, alın terinin timar” olduğu, “kırık testilerin susuz” ve “su başlarında bıyık buran sipahilerin varolduğu”, Hızır Paşaların “devran” sürdüğü bir düzende yoksuldan yana tavır koyan bir halk önderi, babayiğit sesli bir devrimci midir? Neydi onu darağacına götüren aşk ve inanç? “Şah” dediği çatal kılıçlı Hz. Ali mi, yoksa “Gözleyi gözleyi gözüm dört oldu / Alim ne yatarsın günlerin geldi” diye çağırdığı “kurtarıcı” bir Ali mi? Ya da Hilmi Yavuz'un yukarıdaki şiirinde de belirttiği gibi “Bir hüznün soyadı Pir Sultan” mıdır?
Bütün bu sorulara tek tek yanıt vermek bir kaç sayfalık yazıyla olası bir iş değil. Biz Pir Sultan Abdal'ı “demirden leblebinin yendiği / ateşten gömleğin giyildiği” tarikat kapısından başlayarak taa dar ağacına varan süreç içerisindeki şiirlerini incelemek ve irdelemek istiyoruz. Sanırım, bu süreçte Pir Sultan'ı bize en iyi, yine kendi şiirleri anlatacaktır.
Halk âşıklık geleneğinde bir gelenek vardır: Bade içmek... Öyle ya, halk âşıklarımız, saz ve söz yeteneklerini hep düşünde gördüğü ak sakallı bir “Hızır”ın elinden bade içerek almıştır. İşte aynı badeden Pir Sultan Abdal da içmiş olacak ki kendisi hakkında anlatılan öykücük kısaca şöyledir:
“Asıl adı Haydar'dır: Aslı Yemen'dendir, soyu da 12 İmamlara çıkar. Sivas'ın Banaz köyünde doğmuştur. Haydar 7 yaşına geldiğinde bir gün koyunları otlatmasını ister. Haydar koyunları alıp Yıldız Dağı eteklerine doğru gider. Sürüyü otlatırken yorulur. Başını bir taşa dayar ve uyuya kalır. Düşünde bir ses duyar. Bakar ki karşısında bir elinde dolu, bir elinde elma ile bir ihtiyar durmaktadır. İhtiyar doluyu uzatır önce Haydar'a ve içmesini söyler. Haydar, doluyu içer; damarlarına bir ateş yürür gibi olur bedeni. İhtiyar bu kez öteki elindeki elmayı uzatır. Haydar elmayı alırken ihtiyarın elinin içinde bir yeşil ben görür. Balkıyıp duran bir yeşil ben... O an anlar ki karşısındaki Hacı Bektaş Veli'dir. Hemen sarılıp elini öper Hünkâr'ın. Hünkâr 'Oğlum, senin adın bundan böyle Pir Sultan olsun, adın dört bir yana yayılsın, sazının üstüne saz, sözünün üstüne söz gelmesin. Ali evladın hakkını almada Tanrı yardımcın olsun. Adını ben verdim, yaşını Tanrı versin' der ve gözden kaybolur. O gece Haydar evine dönmez. Komşuları ertesi sabah Yıldız Dağı'nın eteğindeki çimenlikte kendinden geçmiş bir biçimde uyur halde bulurlar. Haydar'ın yüzü köpüğe kesmiştir. Anlarlar ki Haydar pir elinden 'dolu içmiştir. Uyandırırlar ve eline bir saz verirler. Can gözü açılan Haydar, sazı alıp çalıp söylemeye başlar.”
Pirim bana ismimi bağışladı
Deftere yazıldım bir dün içinde
On iki kapılı şehre uğradım
Yedi derya geçtim bir dün içinde
Bu şiirde de belirtildiği gibi Pir Sultan Abdal, bade içtiğini vurgulamaktadır. İlk dizede düşünde gördüğü pirin Hacı Bektaş Veli'nin kendisine ad verdiğini ve böylece âşık defterine yazıldığını belirtmektedir. “... bir dün içinde” deyişleriyle bir gün önceki düş gördüğü zamanı belirtmektedir ki bu da dize kurgusu açısından ustalığını göstermektedir. Oniki kapılı şehre uğramakla da artık diğer halk âşıkları gibi bir yol eri olduğunu, bir tarikata, bir tasavvuf düşüncesine, bu da sevgi ve hoşgörünün yoğun olduğu, ama buna kavuşmak için önünde bir çok engellerin olduğunu bildiğini göstermektedir. Şiirin tümünü incelediğimizde Pir Sultan Abdal'ın artık maddi dünyanın nimetlerini bir yana bırakmaya hazır olduğunu, bunun yerine benliğini daha sonraki dönemlerde saracak olan mistik, gizemsel ve gerçek aşka girdiği anlaşılmaktadır. Henüz tarikata “kapulan”mamıştır.
Pirin elinden bade içen Pir Sultan Abdal, gitgide benliğini bulacak, maddi aşk yerine soyut bir aşkı, sevgiyi, Hakk'ı ve Şah'ını duyacaktır sazının telinde.
Pir Sultan'ım Haydar gir yola hoş ol
Erenler yoluna döş olma duş ol
Geç dünya malından sen de derviş ol
Dünyada dervişe sultan derler
Pir Sultan Abdal, artık gerçeklerin farkına varmaya başlamıştır. Kendine yol gösterenleri, akıl verenlerin öğüdünü tutmak, bu dünyada cahil ve başıboş kalmamak için bir yol göstericiye, bir mürşide bağlanmak gerektiğini söylemektedir. Pir Sultan yavaş yavaş tarikata doğru yol almaktadır. “Cihanda serseri kalmamak için” bir tarikat eğitiminden, erkân görgüsünden geçmek gerektiğinin farkındadır. Ancak bunun sonucunda en yüce makama, sultanlıkla eşdeğer dervişliğe ulaşacaktır. Ve Pir Sultan Abdal, gerçekle yüz yüzedir. Bunu şiirinde şöyle açıklamaktadır:
Uyandım gafletten açtım gözümü
Erenler payına sürdüm yüzümü
Hakk buyurdu ben söyledim sözümü
Gizlice sırlara boyan dediler
Bir başka şiirinde ise, cahillik uykusundan uyandığını, Hakk'ı ve halkı bildiğini, kendini bulduğunu ve artık cem-cemaat içinde saygın ve önemli bir yeri olduğunu şöyle belirtir:
Uyur idik uyardılar
Diriye saydılar bizi
Koyun olduk ses anladık
Sürüye saydılar bizi
...
Pir Sultan Abdal'ım şunda
Ulu divan sürer günde
O cihanda bu cihanda
Veliye saydılar bizi
İlhan Cem Erseven
Saz ve Darağacı: Tarikat Kapısından Darağacına Giden Yolda Pir Sultan Abdal
“Alçacıktan uçarken yaza
dokunan sessizliktir belki ahşap kanatlı
kulluğa acı tuz vuran son atlı
bir hüznün soy adıdır Pir Sultan”
Hilmi Yavuz
Anadolu ayaklanmalar tarihine baktığımızda elinde sazı, dilinde sözü, halkın mutluluğu için, “gayri çarkı tutmayan” düzene karşı inançlı, kararlı ve sevdalı bir biçimde darağacına giden bir insan yoktur sanırım Pir Sultan Abdal'dan gayri...
Kimdir Pir Sultan Abdal? Elinde sazıyla Yıldız Dağı'na dönüp halleyen, köy köy dolaşan bir sevdalı halk ozanı mı? Kendi dilince “Bu bir Rıza lokmasıdır / Yiyemezsin” diyen bir yol eri midir? Ya da 16. yüzyılda Al-i Osman ilkesinde kıtlık, baskı, zulüm ve kıyımın kol gezdiği, Nazım Hikmet'in şiirinde belirttiği gibi “Köylünün göz nurunun zeamet, alın terinin timar” olduğu, “kırık testilerin susuz” ve “su başlarında bıyık buran sipahilerin varolduğu”, Hızır Paşaların “devran” sürdüğü bir düzende yoksuldan yana tavır koyan bir halk önderi, babayiğit sesli bir devrimci midir? Neydi onu darağacına götüren aşk ve inanç? “Şah” dediği çatal kılıçlı Hz. Ali mi, yoksa “Gözleyi gözleyi gözüm dört oldu / Alim ne yatarsın günlerin geldi” diye çağırdığı “kurtarıcı” bir Ali mi? Ya da Hilmi Yavuz'un yukarıdaki şiirinde de belirttiği gibi “Bir hüznün soyadı Pir Sultan” mıdır?
Bütün bu sorulara tek tek yanıt vermek bir kaç sayfalık yazıyla olası bir iş değil. Biz Pir Sultan Abdal'ı “demirden leblebinin yendiği / ateşten gömleğin giyildiği” tarikat kapısından başlayarak taa dar ağacına varan süreç içerisindeki şiirlerini incelemek ve irdelemek istiyoruz. Sanırım, bu süreçte Pir Sultan'ı bize en iyi, yine kendi şiirleri anlatacaktır.
Halk âşıklık geleneğinde bir gelenek vardır: Bade içmek... Öyle ya, halk âşıklarımız, saz ve söz yeteneklerini hep düşünde gördüğü ak sakallı bir “Hızır”ın elinden bade içerek almıştır. İşte aynı badeden Pir Sultan Abdal da içmiş olacak ki kendisi hakkında anlatılan öykücük kısaca şöyledir:
“Asıl adı Haydar'dır: Aslı Yemen'dendir, soyu da 12 İmamlara çıkar. Sivas'ın Banaz köyünde doğmuştur. Haydar 7 yaşına geldiğinde bir gün koyunları otlatmasını ister. Haydar koyunları alıp Yıldız Dağı eteklerine doğru gider. Sürüyü otlatırken yorulur. Başını bir taşa dayar ve uyuya kalır. Düşünde bir ses duyar. Bakar ki karşısında bir elinde dolu, bir elinde elma ile bir ihtiyar durmaktadır. İhtiyar doluyu uzatır önce Haydar'a ve içmesini söyler. Haydar, doluyu içer; damarlarına bir ateş yürür gibi olur bedeni. İhtiyar bu kez öteki elindeki elmayı uzatır. Haydar elmayı alırken ihtiyarın elinin içinde bir yeşil ben görür. Balkıyıp duran bir yeşil ben... O an anlar ki karşısındaki Hacı Bektaş Veli'dir. Hemen sarılıp elini öper Hünkâr'ın. Hünkâr 'Oğlum, senin adın bundan böyle Pir Sultan olsun, adın dört bir yana yayılsın, sazının üstüne saz, sözünün üstüne söz gelmesin. Ali evladın hakkını almada Tanrı yardımcın olsun. Adını ben verdim, yaşını Tanrı versin' der ve gözden kaybolur. O gece Haydar evine dönmez. Komşuları ertesi sabah Yıldız Dağı'nın eteğindeki çimenlikte kendinden geçmiş bir biçimde uyur halde bulurlar. Haydar'ın yüzü köpüğe kesmiştir. Anlarlar ki Haydar pir elinden 'dolu içmiştir. Uyandırırlar ve eline bir saz verirler. Can gözü açılan Haydar, sazı alıp çalıp söylemeye başlar.”
Pirim bana ismimi bağışladı
Deftere yazıldım bir dün içinde
On iki kapılı şehre uğradım
Yedi derya geçtim bir dün içinde
Bu şiirde de belirtildiği gibi Pir Sultan Abdal, bade içtiğini vurgulamaktadır. İlk dizede düşünde gördüğü pirin Hacı Bektaş Veli'nin kendisine ad verdiğini ve böylece âşık defterine yazıldığını belirtmektedir. “... bir dün içinde” deyişleriyle bir gün önceki düş gördüğü zamanı belirtmektedir ki bu da dize kurgusu açısından ustalığını göstermektedir. Oniki kapılı şehre uğramakla da artık diğer halk âşıkları gibi bir yol eri olduğunu, bir tarikata, bir tasavvuf düşüncesine, bu da sevgi ve hoşgörünün yoğun olduğu, ama buna kavuşmak için önünde bir çok engellerin olduğunu bildiğini göstermektedir. Şiirin tümünü incelediğimizde Pir Sultan Abdal'ın artık maddi dünyanın nimetlerini bir yana bırakmaya hazır olduğunu, bunun yerine benliğini daha sonraki dönemlerde saracak olan mistik, gizemsel ve gerçek aşka girdiği anlaşılmaktadır. Henüz tarikata “kapulan”mamıştır.
Pirin elinden bade içen Pir Sultan Abdal, gitgide benliğini bulacak, maddi aşk yerine soyut bir aşkı, sevgiyi, Hakk'ı ve Şah'ını duyacaktır sazının telinde.
Pir Sultan'ım Haydar gir yola hoş ol
Erenler yoluna döş olma duş ol
Geç dünya malından sen de derviş ol
Dünyada dervişe sultan derler
Pir Sultan Abdal, artık gerçeklerin farkına varmaya başlamıştır. Kendine yol gösterenleri, akıl verenlerin öğüdünü tutmak, bu dünyada cahil ve başıboş kalmamak için bir yol göstericiye, bir mürşide bağlanmak gerektiğini söylemektedir. Pir Sultan yavaş yavaş tarikata doğru yol almaktadır. “Cihanda serseri kalmamak için” bir tarikat eğitiminden, erkân görgüsünden geçmek gerektiğinin farkındadır. Ancak bunun sonucunda en yüce makama, sultanlıkla eşdeğer dervişliğe ulaşacaktır. Ve Pir Sultan Abdal, gerçekle yüz yüzedir. Bunu şiirinde şöyle açıklamaktadır:
Uyandım gafletten açtım gözümü
Erenler payına sürdüm yüzümü
Hakk buyurdu ben söyledim sözümü
Gizlice sırlara boyan dediler
Bir başka şiirinde ise, cahillik uykusundan uyandığını, Hakk'ı ve halkı bildiğini, kendini bulduğunu ve artık cem-cemaat içinde saygın ve önemli bir yeri olduğunu şöyle belirtir:
Uyur idik uyardılar
Diriye saydılar bizi
Koyun olduk ses anladık
Sürüye saydılar bizi
...
Pir Sultan Abdal'ım şunda
Ulu divan sürer günde
O cihanda bu cihanda
Veliye saydılar bizi