:
Sadece Bir Mum Yak
CemCan
14-09-2006, 07:36 AM
Hiç Bir Şey Yapamazsan Eğer,
Bir Mum Yak
2 Temmuz Gecesi Saat 21'de
Hatırlayamazsan Diğer Canları,
Unutma 12 Yaşında ki Koray'ı
Sadece 1 Mum...
Otuzbeş can
Otuzbeş gül
çatlamış susuzluktan
sıvas’ın içinde
Döne döne
semaha dönenler
tutuştu önce
Sonra türküler
Sonra da şiir
çığlıksız düştü
türkülerin yanıbaşına...
ÇOK DEĞİL SADECE 1 MUM
Yıllardan 1993, aylardan Mayıstı. Televizyonun karşısına kilitlenmiştim adeta. Bir gece yarısı kundaklanan ev, 5 Türk asıllı insana mezar olmuştu. Katillerini bile tanımamışlar, görmemişlerdi. Geride benim intikam duygum yok diyen bir anne kalmıştı. Büyük umutlarla dünyaya getirdiği çocukları yoktu artı. Kimbilir ne hayaller kurmuştu... Neler olmasını istemişti çocuklarının... Öyleya uygar bir ülkede yaşıyordu, zengin bir ülkeydi burası. Zaten bu nedenle gelmemişler miydi buraya... 5 İnsan kalleşçe katledilmişti. Nazi gelenek kendisine 5 suçsuz, günahsız insanı kurban seçmişti bu kez.
Almanya sallanmaya başlamıştı. Akın akın insanlar gidiyordu Solingen’e. Irkçıların ellerinden aldıkları insan dostlarıyla vedalaşmak için. Son görevlerini yapıyorlardı artık ellerinde çiçeklerle. Her renkten insan, eline bir çiçek almış, evin bahçesine bırakarak vedalaşıyorlardı. Bütün dünya bu görüntüleri izliyor, Alman Televizyon kanalları insanlarla röportajlar yapıyor ve bu elin olayı lanetliyordu.
Alman komşuları, kendilerine insanım diyenler, ellerinde çiçeklerle ırkçılığa karşı duygularını ifade ediyorlardı. Bir Alman kadının sesi hala kulaklarımda:’’ Bu duvarın yıkılması ise neden, o duvarı yeniden yapsınlar!’’ Kendisiyle aynı soydan olanlara karşı öfkesini açıklamaktan çekinmiyordu. Insanlık ağır basıyordu. Soy, sop, ırk, millet hepsi sonradan oluşmamışmıydı zaten. İnsanız biz önce...
Devletin üst düzey yetkilileri olay yerine geliyorlardı. Bir Türk genci bas bas bağırıyordu. Helmuth KOHL nerede diye... Devlet açıklama yaptı: Bina onarılıp ırkçılığa karşı müze haline getirilecekti. Müze haline getirilecekti ki, unutulmasın. Unutulmasın ki, bir daha olmasın. Alman devleti dediğini yaptı. Evi müze haline getirdi. 5 tane ceviz ağacı dikildi müze bahçesine. Her bir ağaç o 5 insandan birini simgeliyor şimdi. Her oradan geçen ırkçılığı, hoşgörüsüzlüğü lanetliyor. ..
Aynı yılın Temmuz ayıydı. Yıllık dinlencem için Türkiye’deydim bu kez. Televizyon karşısında olanları anlamaya çalışıyor, yaşananları izliyordum...Bıktırıcı, kavurucu bir sıcaklık vardı. Türkiye’nin aydınları Sivas’a Pir Sultan Abdal’ı anmaya gitmişlerdi... Neden Sivas’a?
Sivas denince akla gelenler neler diye sorulsa, vereceğimiz yanıtlar hep aynıydı: Pir Sultan Abdal, Aşık Veysel, Madımak oyunu ve Sivas Kongresi. Ya bugün sorulsa? Aklımda tek bir yanıt var benim: 2 Temmuz 1993 ve günlerden Cuma. İşte o gün Sivas’a giden aydınlar, santçılar, yazarlar kısacası Türkiye’nin aydınlık yüzlü insanları, Sivas denince ilk akla gelen ünlü ozan Pir Sultan Abdal’ı anıyorlardı. ‘’Tekbir, Allah-u Ekber’’ diye bağıran kalabalık, aydınların kaldığı otelin önüne gelmişti. Sürüye katılanlar gittikçe artmaya başlamıştı. Sayıları artık 10.000 den fazlaydı. Otelde kalanların canlarını, kanlarını istiyorlardı... Cumhuriyet burada kuruldu burada yıkılacak! diye bağırıyorlardı... Pir Sultan heykelini sökmüş yerlerde süründürüyorlardı. Atatürk büstünü tahrip etmişlerdi... Saatler su gibi akıp gidiyordu. Polis müdahale etmiyor, asker müdahale etmiyordu...
Sürüden sesler yükselmeye başladı: ‘’Yakın bunları! Yakın! 8 saat yardım beklemişti vatandaşları devletlerinden... 8 koca saat. Dile kolay... İnsanın 8 saat beklemesi, 8 koca saat, kendi katliamını beklemesi...
Cellat bile sorardı darağacında son arzun ne diye... Onların cellatları, dışarıda bağıran 15.000 kişilik sürü, sormaya gerek bile duymamışlardı. Yakın bunları yakın! Ne Nesimi’ye ne Hasret’e., ne Özleme’e ne de Koray’a sormuşlardı...
Ah 12’lik çocuğum benim. Ergenlik çağındaki genç delikanlım benim...Ne özlemlerin vardı kimbilir... Ne umutların... Sahi ne ceyap verirdin büyüyünce ne olacaksın sorusuna... Bilmiyorum mesela saz çalabilir miydin? Hani Telli Kuran derizya... İşte onu dahi çalıp çalmadığını bilmiyoruz. Hangi okula giderdin? Hangi rengi severdim güzel çocuğum benim.
Seni daha hiç görmedim. Görmek istesem de göremem artık seni. Olsaydın bugün... yaşamdan, yanımızdan almasalardı seni, 24 lük delikanlıydın şimdi. Ya üniversite son sınıfta ya da mezun olmuştun belki. 24 lük delikanlım benim, 24 lük delikanlımız bizim... Nerde olursan ol, seni hep seviyoruz...
Senin yaşama veda ettiğin gün doğanlar, bugün senin yaşındalar... Kaderleri ancak sana benzememeli delikanlım. Kaderleri ancak farklı olmalı artık... Doyasıya hayal kurabilmeli onlar... Telli Kuran’ı öğrenip seni dilden dile anlatabilmeliler... Anlatabilmeliler ki, yeni Koray’lar yanmasın...
Üzülme be delikanlım, biz unutmayacağız seni! Yandığın yerden öyle bir çağrı yaptınki, biraraya geldik bizler. Sen getirdin bizleri biraraya. Senin yandığın yerden öyle bir ulumuz çıktı ki, dönen dönsün ben dönmezem yolumdan dedi. Bak onu unuttuk mu? Unutmadık onu, unutmayacağız.
Senin gibi güzel çocukları Almanya’da da Naziler aldı elimizden... Senden tam 34 gün önce aldılar onları da aramızdan. Suçları nemiydi? İnsan olmaktı yavrum... İnsan olmaktı... Tesadüf sonucu Türk bir aileden doğmuşlardı, aynen senin gibi. Orada Türk olmak bazıları için suçtu. Sanki kendilerine doğmadan sorulmuş gibi! Nerede ve kimden doğmak istersiniz diye... Sanki insanın ne olması ellerindeymiş gibi... Bazı insan kılıklılar öyle sanıyorlar işte... Ne kadar komik değil mi? Birde övünüyorlar ben buyum, şuyum diye. Bir rastlantıya övünüyorlar biliyor musun? Sadece ve sadece bir rastlantıya...
Senin katillerin eğer, doğsalardı başka bir ülkede... Mesela Hindistan’da dünyanın en güzel inancı Hinduistlik derlerdi... Bakma onların şimdi Müslüman gibi göründüklerine. Bu kez Hinduizm adına katliam yaparlardı... Almanya’da Nazi olur onlar... Ruanda’da Hutu. Afganistan’da Talibandırlar... Nerede olurlarsa olsunlar, kendilerini hep başka adlarla andırsalar da, ortak adları vardır onların, Katil. Onların inançlarıda, soylarıda aynıdır. Ülke, din, dil farketmez...
Katillere verilecek yanıt her yerde aynı olmalı ancak. Katiller nasıl ki her yerde aynı ise... Alman devleti, yanıtını vermeye çalıştı. Alman halkı dayanıştı. Yanıt olanları unutmak olamaz! Yanıt olanları unutturmak olamaz. Yanıt hep aynıdır çünkü. Unutmamak ve unutturmamaktır yanıt. Unutmak’ta, örtbas etmekte hep aynı kapıya çıkar... Yeni katliamlar... Yıkılan, yok olan yeni hayaller...İstemiyorsak eğer yenilerini, hep bir ağızdan söylemeliyiz istemimizi. Almanı, Türkü kısaca İnsanı. Madımak Müze olsun! Olsun ki, Koray’ın öyküsü herkes tarafından bilinsin. Bilinsin ki unutulmasın. Unutulmasın ki yenileri olmasın. Yenileri olmasın ki, diğer Koraylar hayal kurabilsinler.
Unutturmamak için unutmamak gerek. Madımak müze olmalıdır. Kendisine insanım diyen Türkiye insanı sahip çık bu isteme. 12 lik çocuklara kıyılmasın.
Eğer gidemezsen 2 Temmuzda Madımak önüne, bir tane mum yak 35 insan anısına. Unutma 2 Temmuz saat 21’de. Sadece 1 Mum. Eğer yakamazsan daha fazla, çok değil sadece 1 Mum Koray’ın anısına....
Viyana
Ertürk MERAL
CemCan
14-09-2006, 07:39 AM
S IVASI UNUTMADIK UNUTMAYACAGIZ UNUTTURMAYACAGIZ
SEMAHLAR DÖNÜLECEK DEYISLER SÖYLENECEK YOL ERKAN YÜRÜYECEKTIR
Tarih: 2 Temmuz 1993. Gün: Cuma. Yer: Sıvas, Madımak Oteli. 35 eli kolu bağlı insan alev alev can verdi
Hava kurşundan da ağır
Sloganlar ve taşlarlarla sarılmış Madımak Oteli'nde aydınlarımız neler yaşadı? Otel içinde nasıl bir bekleyiş hâkimdi? Otelde ölenlerin son dakikaları nasıldı? Sıkıntılı bekleyişin tanıklarından Ali Balkız, dehşet anını şöyle anlatır: ''Sloganlar devam ediyordu. Lobiye bir taş atıldı, cam büyük bir gürültüyle semah ekibinin üstüne doğru parçalanarak kırıldı. Hepimiz koşarak yukarı çıktık. Sonra kalabalık bir parça gevşedi. Bizim nefes alacağımız bir durum oluştu.''
Semah grubunun hocası İlhan Cem Erseven, otobüsten iner inmez sakallı bir adam görür: ''Adam bize diyor ki 'Kâfirler, Allah sizin belanızı verecek. Biz sizi yakacağız'. İçimden delinin biri, dedim. Bir meczup... O kişinin deli olmadığını, olaylardan sonra algılayacaktım. Biz onunla tartışmaya girseydik, belki de ilk kıvılcım olacaktı. Hem sabahın erken saatinde orada ne işi vardı?''
Madımak otelinin içindekiler; ülkenin yazarları, şairleri, araştırmacıları, ozanları, karikatürcüleri, tiyatrocuları, semah dönenleriydi. Sekiz saat süren bekleyişin sonunda bir kibrit çakıldı. 35 insan can verdi. Tuhaftır ki otelin etrafını saran güruhun protesto ettiği, 400 yüz yıl önce yaşamını yitiren şair ''Pir Sultan Abdal'' adına yapılan etkinliklerdi.
''Adam bize diyor ki 'Kâfirler', 'Allah sizin belanızı verecek', 'biz sizi yakacağız'. İçimden delinin biri dedim.''
Tarih: 2 Temmuz 1993. Gün: Cuma. Yer: Sıvas.
Şair Ahmet Kutsi 'ye soyadını veren Tecer dağlarının bulunduğu, ''ozanlar diyarı'' olarak adlandırılan, ''Orada bir köy var uzakta'', ''Sıvas yollarında geceleri'' dizeleriyle başlayan şiirlerin yazıldığı şehirde bir otel kuşatılmıştı. Otelin adı, yaylalarda açan çiçek: Madımak... Otelin içindekilerse; ülkenin yazarları, şairleri, araştırmacıları, ozanları, karikatürcüleri, tiyatrocuları, semah dönenleriydi. Sekiz saat süren bekleyişin sonunda bir kibrit çakıldı. Otuz beş eli kolu bağlı insan alev alev can verdi. Tuhaftır ki otelin etrafını saran güruhun protesto ettiği, 400 yüz yıl önce yaşamını yitiren şair ''Pir Sultan Abdal'' adına yapılan etkinliklerdi.
Tarih: 2 Temmuz 1993. Gün: Cuma Yer: Sıvas.
O gün, ''Yaz günü temmuzda sen terle ben sileyim'' türküsü gibi hava sıcak mı sıcaktı. Pusu bir kere kurulmuştu, dönüşü yoktu. Hem ölenler hem de kurtulanlar için bilanço ağırdı. Otelin içinden sağ kurtulan aydın ve sanatçıların zihnine kara, hiç silinmeyecek bir imza atıldı. Hem yaşamlarında ağır bedeller ödediler hem de dostlarını yitirdiler. Bir otel yangınından çıktılar, ama bir başka yangının ortasında buldular kendilerini.
Ölenler de, sağ kurtulanlar da Madımak'ta bulundukları süre boyunca sıkıştırılmışlardı, kaçacak delikleri yoktu, hava bunaltıcıydı, kasvetliydi, tedirginlik kol geziyordu. Sekiz saat boyunca otelde mahsur kalmalarına rağmen dönemin başbakanı, katliamın sonunda ''Halkımıza zarar gelmemiştir'' dedi. Dışarıdakiler ''insandı?'' Peki ya ''içerdekiler?''
Sloganlar ve taşlarlarla sarılmış Madımak Oteli'nde aydınlarımız neler yaşadı? Otel içinde nasıl bir bekleyiş hâkimdi? Otelde ölenlerin son dakikaları nasıldı? İşte sıkıntılı bekleyişin Lütfiye Aydın, Cafer Can Aydın, Rıza Aydoğmuş, Ali Balkız, İlhan Cem Erseven, Zerrin Taşpınar, Ali Rıza Koçyiğit ve Hidayet Karakuş 'un tanıklığıyla öyküsü...
'Çok şey yarım hâlâ'
30 Haziran 1993 akşamı yazar Lütfiye Aydın, Ali Balkız'ın telefonuyla düşer Sıvas yoluna. Ali Balkız'ın yanında Lütfiye Aydın'ı Sıvas'a gitmeye ikna eden biri daha vardır. Erdal Ayrancı adındaki bu genç, Pir Sultan Abdal'la ilgili bir belgesel çekecektir. O yıllarda FRTEM'de çalışan Lütfiye Aydın'dan da yardım istemektedir.
Aydın, Sıvas'a gitmeye razı olur olmasına, ama Pir Sultan Abdal üstüne çalışmadan, düşünmeden şenliklere katılmaya gönlü razı olmaz.
Dar zamanda araştırır, bulur, buluşturur, en sonunda eline kâğıdı kalemi alır ve bir metin karalar. Yolda da bu metni Erdal Ayrancı'ya verir. Lütfiye Aydın; ''Aradan aylar geçti'' diyor, ''bir kadıncağız beni telefonla aradı, ben Sıvas'ta ölen Erdal Ayrancı'nın eşiyim. İsmim Hatice. Yangın sonrasında bana teslim edilen eşimin çantasından sizin kaleme aldığınız bir metin çıktı.''
'Yaktılar mı bizi?'
Aydın'ın yüreği tekrar tutuşacak, hafızasını yoklamaya çabalayacaktır. Vücudunun yüzde on ikisi yanarak otelden çıkmış, tam 35 gün Gülhane Yanık Merkezi'nde bilincini yitirerek yatmıştır. Eski günlerine dönmeye, yaşama yeniden uyum sağlamaya çalışmasına karşın büyük bir boşluğun ortasında bulmuştur kendini. Olay anına ilişkin zihninde tek bir kare görüntü yoktur. Onun için her şey Behçet Necatigil 'in bir şirinin dizeleri gibidir:
''Çok şey yarım hâlâ.''
Cafer Can Aydın, eşinin hastane odasında durmadan üç cümle sayıkladığına değiniyor; ''Yaktılar mı bizi?'', '' Jan Dark gibi mi?'', ''Peki o zaman nerede kaza yaptık?'' Yangına kadar olmasa da yolculuklarına ilişkin epey anısı var Lütfiye Aydın'ın: ''Eşim Can'la birlikte Sıvas'a gitmeye karar verdik vermesine, ama Can, ben oralarda sıkılacağım dedi. Bunun üzerine yanımıza satranç takımı aldık. Daha önce Gönen'de Asım Ağabey'i satranç oynarken görmüştüm. Can'la Asım Ağabey'in satranç oynayacağını düşünmüştüm.''
Yol boyunca yaşananlar...
Bir de Lütfiye Aydın'ın hafızasında Sıvas'a otobüsle gidişleri, yolculukları berraktır. Yol boyu yaptıkları şamatalar, çocukça şakalar aklına gelince kimi zaman gülümsemekten kendini alıkoyamaz:
''Fotoğrafçı Gülnaz Çolak 'ın elinde bir su tabancası vardı, herkese sıkıyordu. İzmirli şairler grubu zaman zaman çok gürültü çıkarıyordu. Hatta oturduğu ön koltuktan Nesimi Çimen bazen tek kaşını hafiften kaldırarak arkaya bakıyor, İzmirliler kısa süreliğine suskunluğa gömülüyorlardı.''
Semah grubunun hocası İlhan Cem Erseven , otobüsten iner inmez sakallı bir adam görür:
''Adam bize diyor ki 'Kâfirler, Allah sizin belanızı verecek. Biz sizi yakacağız'. İçimden delinin biri, dedim. Bir meczup... O kişinin deli olmadığını, olaylardan sonra algılayacaktım. Biz onunla tartışmaya girseydik, belki de ilk kıvılcım olacaktı. Hem sabahın erken saatinde orada ne işi vardı?''
İlhan Cem Erseven ve yanındakiler, kendilerine söylenen adamla tartışmaya girmeden apar topar oradan ayrılırlar.
Benzer bir olayı da İzmirli şair Hidayet Karakuş'un eşi yaşar. Yolda yürürken dilenci kadının biri, ''Senin çorabın nerede zındık'' diyerek İclal Karakuş 'un bacağına atılır.
Sıvas'a gelen konuklar üç ayrı yerde ağırlanacaktır. Madımak Oteli, DSİ Konukevi, Karayolları Konukevi.
Herkes kısa süreliğine de olsa dinlenmek amacıyla otele ve lojmanlara gider. Öğleye doğru kültür merkezinde buluşulur. Yazarların imza gününe rağbet çok azdır. İlhan Cem Erseven, o günü, ''Birbirimizle sürekli şakalaşıyorduk. Hatta imzaya gelen kitapsever olmamasına rağmen kolum koptu kitap imzalamaktan diye konuşup duruyorduk'' diye hatırlıyor. İlhan Cem Erseven'in unutmayacağı bir şey daha vardır:
Karikatürist Asaf Koçak 'ın, Aleviler üzerine araştırma yapmak için yazar ve aydınların konvoyu ile Sıvas'a gelen Hollandalı Carinna Cuanna 'ya yaptığı şakalar. Muzip Asaf, sarışın ve güzel bir genç kız olan Carinna'nın kimi zaman karikatürlerini çizmekte, kimi zaman da sataşmaktadır. Carinna ise Asaf'ın kendisine ''sataşmasından'' son derece mutlu görünmektedir!
Akşama doğru Cafer Can Aydın, şairler grubu ile karşılaşır: ''Bir baktım, Behçet'le Metin geliyor. Behçet bana, burası ne biçim memleket, rakı içecek lokanta aradık bulamadık, diyerek söylendi.''
'Dövüşme zamanı yakındır'
''Heybesinde yılan işaretleri
baldıran zehri yüzüğünün içinde
ve yanında kav taşıyan ben
tekinsizim size göre
ibret için yakılması gereken''
Metin Altıok
CemCan
14-09-2006, 07:39 AM
2 Temmuz günü, gelip çatmıştır.
Rıza Aydoğmuş 'a, 2 Temmuz Cuma günü etkinliklerde görevli olduğu için Banaz'a gitmesi söylenir. Hatta Banaz'a gitmek için hareket eder: ''İçime bir acı oturdu. Acıdan çok tedirginlik hâkim. Hele Sıvas'taki program bitsin, öyle gideyim duygusu. Sıvas'ın on üç kilometre doğusunda bir çimento fabrikası vardır. Arabamla oraya kadar gittim, sonra etkinliklerin yapıldığı alana geri döndüm. Bu sırada TGRT muhabiri ile kameraman geldi ve Aziz Nesin 'le söyleşi yapmaya başladı. Aziz Nesin'e ne sorduklarını tam duyamadım, ama Nesin'in etrafındaki grubun ona saldırmaya başladığını fark ettim. Olaya arkadaşım Ali Balkız ile müdahale ettik. Aziz Nesin'i olay daha fazla büyümesin diye aldım, arabama bindirdim ve hızla otele götürdüm.''
Balkız'ın sesi hâlâ titriyor...
Öğle saati yaklaşınca yazar ve şairler otele gelirler. Şenlik düzenleyicileri otelin yakınındaki Cumhuriyet Lokantası ile anlaşmışlardır. Ali Balkız, olayların üstünden on yıl geçmesine rağmen sesinde engelleyemediği bir titreme ile anlatmaya başlar:
''Buruciye Medresesi'nde öğleden önceki etkinlikler bittikten sonra, yemek için otele gelmiştik. Öğle yemeğini, otelin yüz metre yakınındaki Cumhuriyet Lokantası'nda yiyecektik. Bu sırada Aziz Nesin ile Ayben Kop 'un da yemek yemek istediğini öğrendim. Otel görevlisinden yemeği odalarına götürmesini söyledim, ama sonra vazgeçtim. Yemek tepsisini alıp odalarına kadar çıkarttım. Niyeyse Nesin'in yemeğine zehir konulacağını düşündüm, telaşlandım.''
Oysa olaylar henüz başlamamıştır. Hatta en ufak bir çıtırtı bile yoktur. Ali Balkız'ın belki önsezisi, yaşadığı anlık bir duygudur bu.
Sonra Balkız da kendi yemeğini yemek için Cumhuriyet Lokantası'na gider. Tam yemeğine başladığı sırada birtakım insanların lokantanın önünden gruplar halinde sloganlar atarak ilerlemelerine tanık olur. Bu arada Sıvas'a gelen konuklar yemeklerini yarıda keserek, slogan atanları görebilmek için cama doğru yönelirler: ''Birkaç arkadaşımızla , onların dikkat çekmelerini istemediğimiz için yemeğe tekrar dönmelerini sağladık.''
Otele geri dönüş...
Şehre etkinlikler nedeniyle misafir olarak gelmiş olan grubun Cumhuriyet Lokantası'nda yemek yiyor diye düşünülmesini istememiştir.
Öğleden sonra kültür merkezindeki etkinlikler başlayacağı için Ali Balkız, Rıza Aydoğmuş ve arkadaşlarıyla kültür merkezine doğru hareket ederler:
''İstasyon caddesine geldiğimiz sırada polisler önümüzü kestiler, hayır dediler, gidemezsiniz. Biz merak ettik, ne oluyor diye. Otele geri döndük.''
Madımak Oteli'nin giriş katında lobi bulunmaktadır. Birkaç merdiven kahvaltının yapıldığı asma kata çıkmaktadır. Yukarıya doğru kıvrılarak çıkan asıl merdivenin başında ise resepsiyon vardır. Bir koridor binayı boydan boya dolaşmaktadır; odalar koridorun iki yakasına, sağına ve solunda dizilmişlerdir. Bir başka koridor otelin arka tarafına doğru benzer biçimde uzanmakta, iki koridor iki ayrı noktada kesişmektedir. Hemen her katın planı aynıdır.
Kalabalık giderek artıyor...
Saat 13.00'ten sonra otelin önündeki kalabalık bir anda artar. Kalabalığın artmasının ardından Ali Balkız'ın yanına il turizm müdür yardımcısı olduğunu söyleyen, uzun boylu bir adam gelir:
''Biz otelin lobisinde oturmuş telaşla bekliyoruz. İl turizm müdürü yardımcısı olduğunu söyleyen adam bize valinin oteli tahliye etmek, gelen konukları dışarı çıkartmak yönünde emri olduğunu söyledi. Otelin içinde yüze yakın insan olduğundan bunu nasıl başaracaksınız, diye sordum. Bizi dışarıdaki göstericilerin arasından geçirecekseniz bir koridor oluşturmak gerekiyor. O zaman polis nerede, jandarma nerede? Ayrıca otelin önüne bir de otobüs gelmesi lazım. Adam, bunların hepsini ayarlayacağını söyleyerek gitti, bir daha da gelmedi.''
Cumhuriyet 01.07.2003
"Sivas Katliamının 10. Yılı"
Birçok sivil toplum kuruluşları ve siyasi partinin de imza attığı ortak basın açıklaması yapıldı. Açıklamada şunlara yer verildi:
"Bu yıl “Sivas Katliam’ ı” nın 10. yılı.
On yıl önce, 2 Temmuz’da, Sivas’ a gitmiş olan, aydınlarımız, yazarlarımız, şairlerimiz, sanatçılarımız, ozanlarımız, semahçı ve bağlamacılarımızdan 33 can, Madımak Oteli'nde tutuşturulan gericilik ateşi ile yakıldılar. O cehennemden, 105 canımız da, yaralı ve sağ olarak kurtuldu.
Her şey daha dün gibi belleklerimizde. Ünlü ozan, halk önderi Pir Sultan Abdal’ın inancını, bilincini, direncini yaşatmak ve onu anmak ve Sivas’a ozanlar anıtını dikmek için, Sivas’ a giden, yazar, sanatçı, aydın, semahçı, bağlamacılardan oluşan bu ülkenin aydınlık yüzleri olan “33 can”, katledildiler. Onlar “Gelin Canlar Bir Olalım.” diyen, “Bozuk Düzende Sağlam Çark Olmaz.” diyen, “Dönen Dönsün, Ben Dönmezem Yolumdam.” diyen, Pir’e; yoldaş oldular.
Sivas’da şeriatçı bir ayaklanmanın provasını yapmış ve ülkenin aydınlık geleceğini karartmayı planlamış olan Susurluk uzantıları ile şeriatçı ve faşist güçler; yitirdiğimiz canlarımıza rağmen, istemlerinde başarılı olamamışlar ve gerçek yüzleri kamuoyu tarafından bilinir olmuştur, görülür olmuştur.
O gün, Sivas’tan sağ olarak kurtulup Ankara dönenler “Sivas’tan geliyoruz, gerçekleri biliyoruz.” diyorlardı.
Bu gün ise; gerçekler daha çok kişi tarafından biliniyor. Ancak buna rağmen, Sivas katliamını ve Madımak gerçeğini ülkemizin insanlarına unutturmak istiyorlar. “Sivas’ı böyle anmayın.” diyorlar. “Sivas’ın böyle anılmasına itirazımız var.” diyorlar. Bütün bunlar yetmiyor, Sivas katliamının kara lekesinden bir parçayı da, sağ olarak kurtulmuş canlarımıza sürmek istiyorlar ve utanmazca, Madımak yangınından kurtulmuş olanlara, “siz tahrik ettiniz, siz silah kullandınız ve iki kişiyi öldürdünüz.” diyorlar.
Değerli CANLAR;
“Cumhuriyet burada kuruldu. Burada yıkılacak.”
“Yaşasın Şeriat, Zafer İslamın.”
“Kahrolsun Lailik.”
“Ya Allah, İntikam. Allahü Ekber.”
“Sivas Aziz’e mezar olacak.”
“Vali dışarı, Vali İstifa, Şerefsiz Vali.”
Sloganları ile, Cumhuriyetin kurulduğu şehri ele geçiren yobazlar sürüsünün, Cumhuriyeti yıkmaya yönelik ayaklanma provasını unutmamızı, kimse bizden beklemesin.
Bizler ki, yüzyıllar önce derisi yüzülen Nesimi’ yi, unutmadık ki;
Serez çarşısında asılan Şeyh Bedrettini unutmadık ki;
Hızır Paşa’ nın astığı Pir Sultanı unutmadık ki;
Sivas Şehitlerini unutalım, Sivas katliamını unutalım!..
Değerli CANLAR;
Güçlerimizi birleştirerek, Anadolu’muzun renkli mozaiğinde; birlik ve beraberlik içinde; kimlikleri ve kültürleri, Anayasal güvenceye kavuşturulmuş olarak, kardeşçe yaşayacağız. Kirli savaşların zemin bulamadığı gibi, Maraş, Malatya, Çorum, Gazi ve Ümraniye katliamlarını yaratmaya kimsenin cesareti yetmeyecektir. Irkçılık ve şovenizm hayat bulup, güçlenemeyecektir. Çok kültürlülük çerçevesinde Alevi Kimliği ve diğer kimlikler Anayasal güvence altına alınmış olacaktır. Kimse yaşadığı bölge ve farklılığı nedeni ile potansiyel tehlike olarak görülmeyecektir. Alevi-Sünni-Türk-Kürt kardeş olarak yaşayacaktır.
Güçlerimizi birleştirerek, İMF politikaları ile emeğinin değersizleştirilmesine, özelleştirme ile halkımızın emeği ile yaratılan değerlerin, destekçilerine peşkeş çekilmesine, hortumlama ile halkın bütçesinin işbirlikçilerin hesaplarına aktarılmasına engel olur, tüm değerlerin halkın hizmetine sunulmasını sağlarız., Şeriatın ve faşizmin; halkların, emekçilerin, emeğin düşmanı olduğunu net olarak öğretir ve kavratırız, herkese.
Bu gün, Demokratik Kitle örgütleri; ABD ve Emperyalistlerinin Orta-Doğu’ya yerleşmek ve petrole hükmetmek için, Irak’a yönelik işgaline karşı, duruşumuzda gösterdiğimiz direnci, Sivas katliamının unutturulması istemlerine karşı da gösteririz, hep beraber.
Örgütlerimizin demokrasi mücadelesindeki güçlerini birleştirirsek, Emperyalist savaşlara karşı demokrasinin güçleri olarak barışı öreriz; Emekçilerin grevli toplu sözleşmeli sendika haklarını alırız; bilimsel,çağdaş ve laik eğitim politikalarını, sosyal adalet ve hukukun üstünlüğü ilkesinin hayata geçirilmesi sağlarız; Cinsiyet ayırımcılığını, kadının bedeni ve emeği üzerindeki sömürüyü, gözaltında taciz ve tecavüzü ortadan kaldırırız hep birlikte." denildikten sonra, "Bizlerin elbette Sivas halkı ile bir sorunumuz yoktur. Sivas Katliamını sessizce kınayan Sivas halkından, sesini yükseltmesini ve katliamı kınamasını bekliyoruz. Çünkü susarak katliama destek görüntüsü vermektedirler.
Almanya’da Solingen Halkı dazlakların beş kişilik Türk aileyi yakmasını nasıl kınadı ise ve Solingen yerel yönetiminin kamulaştırarak müze haline getirdiği yangın yerini Solingen halkı, nasıl her gün ve her zaman ziyaret ederek karanfiller bırakarak lanetliyor ve kınıyorsa, Sivas halkı da, Madımak yangınını ve katliamını kınamalıdır, Madımak oteli kamulaştırılıp “Sivas Şehitleri Müzesi” yapılmalıdır ve herkes karanfilleri ile her zaman ziyaret edebilmelidir.
Sivas katliamının ardındaki gerçek tamamen aydınlatılmadan, katliamın gerçek planlayıcıları ve elebaşları, dönemin sorumlu yetkilileri tesbit edilerek yargı önüne çıkarılıp yargılanmadan, Sivas’ ın üstünden katliamın gölgesi kalkmaz. O gölge orada olduğu sürece de Sivas’ ı unutmamız olanaklı olmaz.
CemCan
14-09-2006, 07:40 AM
Bu nedenle, Demokrasi güçleri olarak sesimizi daha çok yükseltmek zorundayız.
Çünkü; yükselttiğimiz sesimiz;
Demokrasinin sesi olacaktır, Laikliğin sesi olacaktır, Barışın ve Kardeşliğin sesi olacaktır, Cumhuriyetin sesi olacaktır.
Bu nedenle, Sivas katliamının 10. yılında, sesimizi daha gür yükselterek katliamı ve faillerini hep birlikte lanetleyeceğiz.
Çünkü biliyoruz ki;
“Sivas’ı unutmak ihanettir.”
“Unutursak hatırlatırlar.”
KATILIMCILAR :
ALEVİ BEKTAŞİ FEDERASYONU, ALEVİ BEKTAŞİ KURULUŞLARI BİRLİĞİ, ALTI NOKTA KÖRLER DERNEĞİ, ANKARA SERBEST MUHASEBECİ MALİ MÜŞAVİRLER ODASI, ANKARA CEMEVLERİ YAPTIRMA DERNEĞİ, ANKARA EKİN TİYATROSU, ANKARA FOTOĞRAF SANATÇILARI DERNEĞİ, ANKARA SANAT TİYATROSU, ANKARA TABİP ODASI, ARTVİN KÜLTÜR DERNEĞİ, AŞIK VEYSEL KÜLTÜR DERNEĞİ, ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ, AYDOS VAKFI, BASİSEN, BES, BTS, CHP, CUMHURİYET KADINLARI DERNEĞİ, ÇAĞDAŞ GAZETECİLER DERNEĞİ, ÇAĞDAŞ HUKUKÇULAR DERNEĞİ, ÇAĞDAŞ YAŞAMI DESTEKLEME DERNEĞİ, ÇORUM-DER, DEHAP, DEV-MADEN SEN, DİL DERNEĞİ, DİSK, DİVRİĞİ KÜLTÜR DERNEĞİ, DİVRİĞİ KÜLTÜR VAKFI, EDEBİYATÇILAR DERNEĞİ, EĞİTİM-SEN, EMEP, ESM, GENEL-İŞ, HABER-SEN, HACI BEKTAŞ VELİ ANADOLU KÜLTÜR VAKFI, HACI BEKTAŞ VELİ KÜLTÜR VE TANITMA DERNEKLERİ, HACIBEKTAŞ DERNEĞİ, HALKEVLERİ, HAKPAR ANKARA İL, HÜSEYİN GAZİ DERNEĞİ, İHD, İHV, KARİKATÜRCÜLER DERNEĞİ, KESK, KIZILIRMAK KÖY DERNEKLERİ, KÜLTÜR-SANAT SEN, MÜLKİYELİLER BİRLİĞİ, ÖDP, PİR SULTAN ABDAL 2 TEMMUZ KÜLTÜR VE EĞİTİM VAKFI, SES, SHP, TAKSAV, TARIM ORKAM SEN, TESK, TEZ-KOOP-İŞ, TKP, TMMOB, TUNCELİ DAYANIŞMA VE KÜLTÜR VAKFI, TUNCELİ SOSYAL KÜLTÜREL YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA DERNEĞİ, TÜKETİCİ HAKLARI DERNEĞİ, TÜM HALK OZANLARI TOPLULUĞU, TÜMBELSEN, TÜMTİS, TÜRK DİŞ HEKİMLERİ BİRLİĞİ, TÜRK ECZACILAR BİRLİĞİ, TÜRK TABİPLER BİRLİĞİ, TÜRK-İŞ, TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ, TÜRKİYE YAZARLAR SENDİKASI, TÜRMOB, UMAG, YAPI-YOL SEN, YTP.
Aleviyol, 2.7.2003
Sıvas'ta katledilen 35 aydın, türküler ve karanfillerle anıldı: Unutulmadılar
SIVAS (Cumhuriyet) - Sıvas Madımak Oteli'nde gerici karanlık güçlerin katlettiği aydınlar katliamın 10. yılında törenlerle anıldı. Sıvas'ta, 35 aydının katledildiği Madımak Oteli önüne karanfiller bırakılırken törenlere katılan CHP Sıvas Milletvekili Nurettin Sözen , anma törenlerinin devlet tarafından düzenlenmesi gerektiğini söyledi.
Sıvas'ta anma törenleri Atatürk Anıtı'na çelenk konulmasıyla başladı.Sözen'in de aralarında bulunduğu bazı siyasi parti temsilcileri, demokratik kitle örgütleri, sendika yöneticileri ve olaylarda yaşamını yitirenlerin yakınlarının da aralarında bulunduğu yüzlerce kişi Atatürk Anıtı'na çelenk koyduktan sonra kortej haMadımak Oteli önüne yürüdü. Ellerinde olayda yaşamını yitirenlerin fotoğrafları ve karanfiller bulunan grup, otel önünde katliamda yaşamını yitirenlerin adları okunduğunda ''burada'' diye bağırdı. Grup, ''Sıvas'ın hesabı sorulacak'' , ''Sıvas'ı unutma'' sloganları attı.Grup adına basın açıklaması yapan Anma Komitesi üyesi Ali Dönmez , ''2 Temmuz katliamıyla yaratılan kaos ve kargaşayı ancak sevgi ve hoşgörüye yürekten inanan insanların ortadan kaldıracaklarına inanıyoruz. Karanlığın alternatifi aydınlıksa, ırkçılığın ve gericiliğin panzehri de ilericiliktir, bilimselliktir. 2 Temmuz'lara sahip çıkmak, başta AKP olmak üzere bütün IMF'ci partilere karşı duruş demektir'' dedi.
'Mücadele günü'
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Sekreteri Ýbrahim Karakaya ise 2 Temmuz'u ''ırkçılık, şovenizm ve şeriatçı güçlere karşı mücadele günü'' olarak niteledi. Pir Sultan Abdal Derneği Genel Başkanı Murtaza Demir ,katliam sırasında ''Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacaktır'' sloganı atıldığını anımsatarak, ''Bu nedenle bu şeriatçı prova esas olarak Cumhuriyete, laikliğe ülkenin birlik ve dirliğine yönelik bir saldırıdır'' diye konuştu. Açıklamaların ardından ölenlerin anısına Madımak Oteli önüne karanfiller bırakan grup, bir süre daha slogan attıktan sonra polis eşliğinde dağıldı.
CHP Sıvas Milletvekili Sözen ise törenlerin ardından CHP Ýl Başkanlığı'nda düzenlediği basın toplantısında 2 Temmuz'un sadece Sıvas için değil, insanlık tarihi için önemli bir gün olduğunu belirterek, ''1993'te Sıvas'ı seçtiler, daha önce Maraş'ı, Çorum'u seçmişlerdi. Dolayısıyla 2 Temmuz'a sadece Sıvas ve Sıvaslılar olayı olarak bakmak yerine laik Cumhuriyete sahip çıkanlar, onu yüceltenler ile ona karşı olanların mücadelesi olarak bakmak doğru olur'' dedi.
'Devlet de anmalı'
Toplumun Sıvas'ta yaşananlardan ders alması için 2 Temmuz'un unutturalmaması gerektiğini vugulayan Sözen sözlerini şöyle sürdürdü: ''Bu olay insanın varlığına, yaşama özgürlüğüne ve evrensel bir değer olan laikliğe karşı olduğu için uluslararası bir olaydır. Laik demokratik Cumhuriyeti yıkmaya yönelik olduğu için de ulusal bir olaydır. Bu nedenle bana göre anma törenleri devlet tarafından düzenlenmelidir.''
Cumhuriyet 03.07.2003 Sıvas katliamının 10. yılında, binlerce yurttaş yitirilen aydınları karanfil ve türkülerle anarken kıyımın arkasındaki güçlerin de yargılanmasını istedi
Unutulmadılar
Sevgi ve hoşgörü mesajı
Siyasi parti temsilcileri, demokratik kitle örgütleri, sendika yöneticileri ve olaylarda yaşamını yitirenlerin yakınları Sıvas'ta bir kez daha katliamı kınadı. Devletin anma töreni düzenlemesi gerektiğini vurgulayan Nurettin Sözen, "2 Temmuz unutulmamalıdır. Unutulmamalıdır ki toplumumuz ders alsın. Laik cumhuriyete sahip çıkanlar bilinçlensin" diye konuştu. Anma Komitesi üyesi Dönmez, katliamla yaratılan kaos ortamını sevgiye inananların ortadan kaldırabileceğini vurgulayarak ''Karanlığın alternatifi aydınlıksa, gericiliğin panzehri de ilericiliktir'' dedi.
Çağdaş Türkiye şehitleri
Pir Sultan Abdal Derneği Genel Başkanı Demir, ''Kaybettiğimiz canlar din ve mezhep uğruna değil Atatürk'ün işaret ettiği çağdaş Türkiye adına şehit oldular'' dedi. Derneğin Genel Sekreteri Karakaya 2 Temmuz'u "ırkçı ve şeriatçı güçlere karşı mücadele günü" olarak niteledi. Katledilen 35 aydın Ankara, Ýstanbul ve Ýzmir'de de anıldı. Ýstanbul'da, katliamdan 10 sene sonra AKP'nin iktidara gelmesinin üzüntü verici olduğu vurgulandı. Ýzmir'de ise valilikten izin alınmadığı gerekçesiyle anmaya katılanlar hakkında yasal işlem yapılacağı öne sürüldü.
Katillere lanet yağdı
Sorumlular iktidarda
35 aydının can verdiği Sıvas katliamı, siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşları tarafından bir kez daha lanetlendi. Açıklamalarda, katliamın sorumlularının fikirleri, kadroları ve çalışmalarıyla hâlâ iktidarda olduklarına işaret edildi. AKP'li Uzun anmaya da karşı CHP'li Gülçiçek, devletin gözü önünde katliama izin verildiğini vurguladı. Katliam sanıklarının affedilmesini isteyen AKP'li Uzun, anma törenleriyle "rencide edildiklerini" öne sürdü.
Sıvas'ta 200 kişilik grup, Atatürk Anıtı'na çelenk koyduktan sonra katliamın meydana geldiği Madımak Oteli'ne yürüdü. (AA)
Cumhuriyet 03.07.2003
CemCan
14-09-2006, 07:41 AM
Katliamın 10. yılı Aleviyol, 3.7.2003
Sivas'ta 2 Temmuz 1993'te meydana gelen 37 kişinin yaşamını yitirdiği olayların 10. yılında hayatını kaybedenler anıldı.
Anma töreni çerçevesinde bazı siyasi parti, kitle örgütleri ve olaylarda hayatını kaybedenlerin yakınları, Atatürk Anıtı'na çelenk sunduktan sonra saygı duruşunda bulundu.
Bu arada, Sivas olaylarının 10. yılı nedeniyle kent giriş ve çıkışları ile Madımak Oteli çevresinde yoğun güvenlik önlemleri alındı.
2 Temmuz 1993'te meydana gelen ve 37 kişinin yaşamını yitirdiği Madımak Oteli'nin yakılması olayının 10. yılı anma törenleri nedeniyle, Sivas Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı ekipler, kent giriş ve çıkışlarında kontrollerini artırırken, Madımak Oteli çevresinde geniş güvenlik önlemleri aldı.
Hoşgörüyü hakim kılmak
Anma töreni çerçevesinde aralarında CHP Sivas Milletvekili Nurettin Sözen'in de bulunduğu bazı siyasi parti temsilcileri, demokratik kitle örgütleri, sendika yöneticileri ve olaylarda hayatını kaybedenlerin yakınlarının da bulunduğu yaklaşık 200 kişilik grup, Atatürk Anıtı'na çelenk sunduktan sonra kortej halinde olayın meydana geldiği Madımak Oteli önüne geldi.
Ellerinde olayda yaşamını yitirenlerin fotoğrafları ve karanfillerin bulunduğu grup, otel önünde bu kişilerin ismi okunduğunda, ''burada'' diye bağırdı. Yoğun güvenlik önlemleri altında otel önünde toplanan grup, ''Katil devlet hesap verecek'', ''Sivas'ın hesabı sorulacak'', ''Sivas'ı unutma'' sloganları attı.
Grup adına basın açıklaması yapan 2 Temmuz'u Anma Komitesi Üyesi Ali Dönmez, ''10 yıl önce bugün bu topraklarda en vahşi şekilde kovulan sevgi ve hoşgörüyü tekrar hakim kılmak bu değerlere inanan insanların işi olsa gerek'' diyerek başladığı açıklamasına, şöyle devam etti:
''Nasıl ki karanlığın alternatifi aydınlıksa, ırkçılığın ve gericiliğin pan zehri de ilericiliktir, bilimselliktir. Onun için 2 Temmuz katliamıyla yaratılan kaos ve kargaşayı ancak sevgiye ve hoşgörüye yürekten inanan insanların ortadan kaldıracaklarına inanıyoruz. 2 Temmuzları anmak, ulusal onurumuzu koruyup bağımsız, demokratik bir ülke istemekle eş anlamlıdır.''
Bazı yerel ve ulusal basın organlarının olayın provokatörlüğünü üstlendiğini öne süren Dönmez, ''2 Temmuzlara sahip çıkmak, yarınlarımıza sahip çıkmaktır. 2 Temmuzlara sahip çıkmak, başta AK Parti olmak üzere bütün IMF'ci partilere ve onların uygulamaları olan İş Güvenliği Yasa Tasarısı, emekçilere reva gördükleri sıfır zamma ve kamu personel yasasına karşı duruş demektir'' dedi.
''Menemen halkının Kubilay'a sahiplendiği gibi...''
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Sekreteri İbrahim Karakaya ise 2 Temmuz'un, Anadolu'nun renkli mozaiği içinde kendi kimlik ve kültürel özellikleriyle anayasal güvence altında birlik ve beraberlik içinde yaşamanın mücadele günü olduğunu ifada ederek, ''2 Temmuz ırkçılık, şovenizm ve şeriatçı güçlere karşı mücadele günüdür'' dedi.
Olayı Sivas ve Sivaslı bağlamında algılamadıklarını ifade eden Karakaya, şöyle devam etti:
''Bu katliamı yüreğinde de olsa kınayan her Sivaslıya kardeşlik ve dostluk bağlarıyla bağlı olduğumuzu, demokrasi, insan hakları ve laiklik konusundaki hassasiyetimizle birlikte katliamı yaratan zihniyete, güçlere ve onun taşeronluğunu yapanlara karşı demokratik mücadelemizin olduğunun bilinmesini isteriz. Olay, mağdurları ağırlama biçimindeki bir anlayış, kan davalarındaki arabuluculuk anlayışıdır. Sivaslıyı da küçülten bir anlayıştır. Bizlerin kan davası olmaz. Katliamda yaşamını yitirenlerin çoğunluğunun Sivaslı olduğu unutulmamalıdır. Menemen halkının Kubilay'a sahiplendiği gibi, Solingen katliamını yaratan Nazilere karşı Alman halkının ve yöneticilerinin gösterdiği duyarlılık gibi, Sivas halkı da şehitlerini sahiplenmeli, katliamı herkesten daha çok kınamalıdır.''
Açıklamaların ardından ölenlerin anısına Madımak Oteli önüne karanfiller bırakan grup, bir süre daha slogan attıktan sonra polis eşliğinde olaysız dağıldı.
İstanbul'da da anıldı
Sivas'ta 1993 yılında meydana gelen olaylarda ölen Nesimi Çimen ve Asım Bezirci, İstanbul'daki kabirleri başında anıldı. Zincirlikuyu Mezarlığı'na gelen ve ''Sivas'ı unutmadım'' yazılı pankart ile Sivas olaylarında hayatını kaybedenlerin fotoğraflarını taşıyan ''Halkevleri'' üyesi yaklaşık 50 kişilik grup, Asım Bezirci'nin kabrine kadar sloganlar atarak yürüdü.
Bezirci'nin kabrine karanfiller bırakarak saygı duruşunda bulunan grup adına yapılan basın açıklamasında, ''10 yıl önce eşitlik, özgürlük, barış mücadelesinde 37 insanımız katledildi. Sivas katliamının 10. yılında, halkımızı faşizme, gericiliğe ve emperyalizme karşı mücadeleye davet ediyoruz'' denildi.
Çeşitli sloganlar atan ve türküler söyleyen grup, olaysız dağıldı.
Daha sonra mezarlığa gelen ÖDP İstanbul İl Örgütü üyelerinden oluşan bir grup da, Asım Bezirci'yi kabri başında andı.
Burada basın açıklaması yapan ÖDP İstanbul İl Başkanı Sinan Tutal,''Asım Bezirci'nin şahsında, Sivas'ta ve diğer katliamlarda yitirdiğimiz dostlarımızı bir kez daha anıyoruz. Mücadelesini verdikleri değerleri yaşatacağımıza bir kez daha söz veriyoruz'' dedi.
Karacaahmet Mezarlığı'ndaki anmaya da, Nesimi Çimen'in ailesi, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve TAYAD üyeleri katıldı.
Çimen'in kabrine çiçeklerin bırakıldığı anmada, Sivas'ta ölenler için saygı duruşunda bulunuldu ve olayları kınayan konuşmalar yapıldı.
Daha sonra Grup Yorum üyeleri, Çimen'in kabri başında saz çalıp türkü söylediler.
Anma törenine katılan Nesimi Çimen'in kızları Kibar ve Saniye Çimen ise gözyaşlarını tutamadı.
Hürriyet'ten
Aleviyol, 2.7.2003
CemCan
14-09-2006, 07:42 AM
Selma Ağabeyoğlu
2 Temmuz... Ya ötesi...
O kadar çok anlattık ki... On yıldır... Olay şöyle başladı, böyle gelişti... Her yönüyle irdelendi, elbette bütün bunlar anlatılacaktı... Çünkü yaşanan bir vahşetti... Hunharca işlenmiş bir katliamdı... Binlerce kez lanetlenecek bir toplu kıyım, insanlığın bittiği, kudurganlığın başladığı sıfır noktası... Buraya nasıl gelindi peki... Sivas katliamı adli bir olay olarak medyada yerini aldı... Ancak olayın gerçek yüzü, Aziz Nesin’in şu sözlerinde gizli... Okuyalım!
“Olaydan sonra başsavcı soruyor bana:
- Kimden şikâyetçisiniz?
... Siz gerçekten suçlu mu arıyorsunuz? Öyleyse söyleyelim. Türkçeleştirilmiş ezanı Arapçalaştıran kimlerse, onlar suçludur. İmam hatip çıkışlıları devlet kadrolarının içine alanlar kimlerse, onlar suçludur. Kur’an kurslarını açanlar kimlerse, onlar suçludur. Okullarda ‘din ve ahlak’ dersi adı altında sahtecilik yaparak, İslam’ın salt sünnilik mezhebini zorunlu ders sayanlar kimlerse, onlar suçludur. Diyanet İşleri Başkanlığı’nı, salt ‘Sünnilik İşleri Başkanlığı’ olarak bakanlığa bağlı ve hükümetin içinde tutanlar kimlerse, onlar suçludur. Bu suçlular saymakla bitmez. Ama kısacası, bu yasaları çıkaran Türkiye Büyük Millet Meclisi ve uygulayan Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri suçludur.”
Faşizmin ayak sesleri yeni değil... Bağnazlığın da... Son kırk, elli yıldır hazırlandı bu yollar... Bu ülkenin aydını, bu ülkenin sanatçısı, bu ülkenin emekçisi, böylesine adım adım hazırlanan ilkelliğin, cehaletin yollarından yürüyen acımasız kuklaların saldırganlıklarıyla az mı bedel ödediler. Hayır... O gün Sivas’ta hiçbir şey birdenbire, aniden oluşmadı. O vahşete giden yolların taşları senelerce gerici yönetimler tarafından özenle döşendi... Bundandır Aziz Nesin’in öfkesi... Ve bundandır Aziz Nesin’in bu ülkenin efendilerini çok kızdıran söylemi. “Bu ülkenin yarıdan fazlası aptaldır” derken, Aziz Hoca yaşanan karanlığa bir neşter atmıştır...
Sivas olaylarında ölen aydınların hepsi Alevi kökenli insanlar değildi. Onun için bazı çevrelerce değerlendirildiği gibi Alevi kökenli vatandaşlara duyulan hınçla yapılan bir katliamdı diyemeyiz... Olayın Sivas’ta olması, çoğunluğun Alevi kökenli olması elbette bu kanıya kapı açıyor... Alevilerin doğasında var olan ilericilik, Alevilerin felsefelerinde var olan güzellik, zaten onların aydın insan olma özelliğini oluşturuyor. Buradan da yola çıkarak diyebiliriz ki, bu bir Alevi kıyımı değil, “aydın” kıyımı idi... Şiire, şarkıya, türküye, semaha, daha güzel bir ülke düşleyen o güzel insan topluluğuna tahammül edememekten kaynağını alan bir kıyımdı...
Hepsi Sivas’a gidecek otobüse güle oynaya bindiler... Öylesine aydınlık, öylesine umutlulardı ki... Geride kalanlar anlattı kerelerce... Çünkü onlar türküyü seviyorlardı... Çünkü onlar, insana ulaşmanın en güzel gönül yolu olan semaha durarak selamlıyorlardı evreni, onların mızıkası vardı... Yaramaz bir çocuk gibi, otobüsün içinde mızıka çalarak geziyorlardı. Onların sazı vardı... Kurdu, kuşu, ille de insanı muhabbetle; sazların tellerinden, mızrabından gönüllere akıtıyorlardı dostluğu aşkla, sevgiyle... Onlar bilmiyorlardı böyle vahşetle kucaklaşmış bir sonu... Onlar bilmiyorlardı... Çünkü onlar, o gönül insanları, karıncaları ezmeye kıyamayan kocaman yürekli güzel insanlardı... Ama tarihin sayfaları öyle kirli anılarla dolu ki...
Güzeli de imar eden insan... Çirkini de... Kötüyü var eden o zamanlı insan çehreleri, otelin önünde, hepsinin gözleri yuvalarından fırlamış... O gözlerde sadece bir tek istek var... Bir tek şeyi görmek istiyorlar... Kan... Ve resimler, resimlerdeki o kan emicilik... Hiçbir fotoğraf asla o kadar çirkin, çıldırmış insan yüzleri kadar korkunç olamaz...
Karşılıklı oturuyoruz sevgili arkadaşım, fotoğaf sanatçısı Gülnaz Çolak’la... Gülnaz Çolak, Sivas’ta o olayın içinde yer alan sanatçılardan birisi... Onu olayın ertesinde, Ankara’ya geldiğinde görmüştüm... Bir acı abidesiydi... Otobüste, Madımak Oteli’nde, söyleşilerde, imza günlerinde bütün arkadaşlarının fotoğraflarını çekmiş ve herkes gibi onların insanlık dışı bir ölümle yok oluşlarının derin acısını ve dehşetini yaşıyordu... Gülnaz gibi, Gülsün Karababa’nın annesinin bir evlat acısıyla, ablası Zeynep Karababa’nın kardeş acısıyla nasıl dağlandıklarını yıllarca çok yakından izledim... Yaşamları bu onulmaz acıya kitlenmiş onlarca acılı aile... Acılı ana, baba, eş, evlat, kardeş... Hepsinin acılarına ortak olmaya çalıştık... Ateş düştüğü yeri yakıyordu elbet... Biz ne denli acılansakta... Onların yüreği bir başka yanıyordu... Hepsi derin izler taşıyorlar ki, anlatacağım şu anı sanırım buna anlamlı bir örnek olacaktır.
Madımak Oteli’nden yangını bütün dehşeti ile yaşayan ve son dakikalarda yaralı olarak kurtulmayı başaran sayılı insanlardan birisi de şair dostum Haydar Ünal’dır... Bu olayın izleri yaşamı boyunca bir kez bile onu bırakmadı... Bunu bütün yakınları bilir... Bir pazar öğleden sonrası, sevgili eşinin çağrılısı olarak bir grup arkadaş onlara gittik... Haydar henüz gelmemişti... Ancak eşinin hazırlığı sırasında, bir azizlik oldu ve bir et malesef tavada yanıverdi... Kokusu evde kaldı bir süre... O sırada Haydar eve geldi... Yanmış et kokusunu elbette hemen hissetti... İşte o an çok kötü bir şey oldu, sevgili arkadaşım çıldırmış gibi kendini evin dışına sokaklara attı... Kahrolmuştuk... Hepimiz... Yanık et kokusu... Madımak Oteli... Yanmış insanlar. Günlerce acısını yaşadık bu olayın ve günlerce ağladım... Bir insan, güzel bir insanın çektiği ızdırap... Yaşadığı şok, sevgili küçük kızı İmgesu’nun gözleri önünde... Ve Gülnaz Çolak’la karşılıklı oturuyoruz demiştim... Olayın üzerinden on yıl geçmiş... On koca yıl ve acısı hâlâ ne denli taze... Dün gibi... Ona bir kâğıt, kalem uzatıyorum... Yaz diyorum... On yıl sonra aklına gelenler neler...
“1993 yılının 2 Temmuz günü Sivas Madımak Oteli’nde yaratılan katliamın üzerinden tam on yıl geçti. Bugün benim için sanki 2 Temmuz 1993... Çünkü o günü, tek gün bile unutamadım. O gün yaşadıklarımı bu gün sizlere kısaca aktarmak istiyorum. 30 Haziran gecesi büyük bir sevinçle yola çıktığımda, makinemin güzellikler yerine kan ve gözyaşıyla dolacağını aklıma bile getirebilir miydim? Bizler, yani bu ülkenin aydınları, Sivas’a türkü söylemeye, şiir okumaya, sevgiler aşılamaya gidiyorduk... Kimse bilemezdi ki, Sivas’tan sağ dönülmeyeceğini. Etkinliklerin ikinci gününde, günün ilerleyen saatlerinde insanların yanık kokusu yavaş yavaş ortalığı sarmaya başlamıştı. Bulutlar önce gri, sonra siyah ve akşam saatlerinde kızıla dönüşmüştü o gün ve bugün, artık küçük bir tereddüte bile yer yoktu ki, şeriatçılar ve yandaşları cehennem ateşi yakmayı başarmışlardı.
Vahşetin sonunda, yazarlar, ozanlar, şairler, oyuncular, sade vatandaşlar diri diri yandılar. Birçoğunu çok yakından tanıdığım canlar, canımdan büyük bir parça gibi kopup gittiler... Sivas’taki korkunç vahşet yıllardan beri şeriatçılığa yapılan yatırımların doğal sonucudur. Yaşanılanlar, Sivas faciası devlet gözetiminde işlenmiş bir cinayettir.
Çok söze gerek yok. Olması gereken; bu olayların belleğimizden yitip gitmemesine izin vermemektir. Onları saygıyla, sevgiyle, özlemle anıyorum...”
Burada sözü Sivaslı felsefeci, şair arkadaşım A. Galip’e bırakıyorum, onun da söyleyecekleri var.
“Onuncu yılında 2 Temmuz hakkında bu yazıyı yazmaya başladığımda Bayram Balcı’nın (içindeki ormanı tutuşturan bir alevdir Sivas) dizesini anımsadım. Yanan 37 kişinin yanmış sureti gözümün önüne geldi. Şairdi, ozandı, öğrenciydi, ama en önemlisi insandı yakılanlar... Çoğu dostumdu. Doğal olmayan bir ölümle aramızdan ayrılmış olmalarının yanı sıra, onları bir daha görmemek de acıtıyor canımı. Öfkeyi bileyip acıyı yatıştırarak, 2 Temmuz’dan yarım yıl öncesini anımsadım... Çünkü ötesi vardı.
12 Eylül 1980... O dönemin, bir ortaokul öğrencisi olan benim için anlamı okulun tatil olmasıydı...
Darbecilerin çözmek için geldiklerini söyledikleri Kürt sorununun ne boyutlara ulaştığını gördük... Şeriatı getirme tehlikesi olarak gördükleri şey ise Konya yürüyüşünden ibaret... Sonradan bu yürüyüşün elebaşıları darbecilerin kurduğu hükümette bakanlıklar yaptılar... Darbecilerin alanlarda naklettikleri ayetlerle, zorunlu hale getirdikleri din dersleri ile imanı tam bir nesil yaratıldı... Terör ve anarşinin ise kimler tarafından ve nasıl yürütüldüğü, en azından Susurluk’tan bu yana ayan beyan ortadadır. Şu artık biliniyor ki, Çorum, Maraş, Sivas katliamlarının sorumluları karakollara sığınıp arka kapıdan gizlice salıverilmişlerdir...
Bugün, Sivas katliamının üzerinden geçen on yıl sonra anlıyoruz ki, sınıf bilincimizden başka silahımız yok elimizde... Karşımızda devlet rivali ve onun tebaasınca çıplak gerçekler unutturulmaya çalışılıyor. Yapılan onca kıyım, katliam ‘Vakay-ı adliye’den sayılmaktadır...
Anlatılan tarih, gerçeklerle örtüşmüyor... Bugün iktidar sahipleri ve yandaşlarının bütün mazaretleri sazlığa haykırılan bir yalandan ibarettir... İşte bu yüzden, sazlıktaki kamışlardan yaptığımız flütleri üfleyerek, 2 Temmuz’u unutmayacağız...”
Şöyle söylüyor değerli dost Aydın Çubukçu: “Asıldığı kente, dört yüz yıl sonra çağdaş aydınların beyinleri ve yürekleriyle şanla şerefle bir kez daha girmek isteyen Pir Sultan, bu kez Hızır Paşa’nın kadılarının uyduruk yargılamasına bile gerek görülmeden, bir ip ve bir sehpayı bile hazırlamaya yürekleri yetmeyen zalimlerce, tam korkaklara özgü bir yöntemle yakıldı.”
CemCan
14-09-2006, 07:43 AM
On yıl önce Sivas’ta, Madımak Oteli’nde onlarca aydın ateşte semaha durdu, türküler, ateşte ağıtlar yaktı, otuz yedi aydın ateşte anka kuşu olup yeniden doğdular küllerinden...
Biz halkız, biz bu ülkenin faşizmine, gericiliğine, azgın şiddetine başkaldırmasını bilen onurlu aydınlarız... Biz anka kuşlarıyız... Bizim inancımız karanlık güçlerin zalim ve zayıf yüreklerini tuz buz edecek denli güçlü... Bizim aydınımız, yani bizim bu ülkenin gerçek efendileri emekçilerimiz, biz aydınlanma yolunda daha çok bedelleri ödemeye hazır korkusuz savaşçılarız... Biz halkız
“Ezilir un geliriz... Bir gider bin geliriz”
Belleğimiz 2 Temmuz 1993’ü hiç unutmayacak
Evrensel, 2.7.2003
Aleviyol, 2.7.2003
Emin Çölaşan
Utanç olayının 10. yıldönümü
Sivas'ta bundan tam 10 yıl önce, 2 Temmuz 1993 günü acı bir olay yaşamıştık.
Madımak Oteli'nde irtica kesimi tarafından sıkıştırılan 37 Türk aydını diri diri yakılarak öldürülmüş, Aziz Nesin gibi bazıları güçlükle kurtulmuştu.
Yakılanların çoğu Alevi yurttaşlarımızdı. Sivas'a Pir Sultan Abdal şenlikleri için gelmişlerdi. Tahrikler daha birkaç gün öncesinden başlamış, olay çıkacağı belli olmuş, ancak gerekli önlemler alınmamıştı.
Türkiye'deki Alevi-Bektaşi yurttaşlarımız bağnazlığa karşı çıkan çoğunlukla aydın, ilerici, laik, Atatürkçü insanlardır.
Cemevlerinde ve diğer yerlerinde asılı iki büyük fotoğraf görürsünüz:
Hazreti Ali ve Atatürk.
***
Sivas katliamı geçmişin önemli irtica olaylarından biri. Biz bunları zaman zaman yaşadık.
Osmanlı döneminde 31 Mart isyanı, Cumhuriyet döneminde Şeyh Sait ayaklanması, Menemen'de yedeksubay Kubilay'ın başının testere ile kesilmesi ve daha niceleri...
Türkiye Cumhuriyeti zaman zaman gericilerin eline geçiyor. Din tüccarları, din sömürücüleri iktidar olmayı başarıyor. Ancak yaptıkları yanlarına kár kalmıyor. Günün birinde, geldikleri gibi gidiyorlar!
Ülkemizde birileri, kitleleri her zaman tahrik etti. Kardeş kavgası yaratmak için dışarısı, özellikle bazı AB ülkeleri aynı oyunu sergiledi: Türk-Kürt çatışması, Sünni-Alevi kavgası...
Bu amaçla terör bile yarattılar. Türk milleti bu oyuna düşmedi. Sivas'ta olduğu gibi düşenler oldu ama onlar hep azınlıkta kaldı. Cezalarını buldular.
Sivas olayları, Cumhuriyet tarihindeki yerini bir utanç anıtı olarak aldı. Her anımsandığında yüzümüz kızaracak.
Böylesine acı bir olayı bir daha yaşamamak dileği ile.
Hürriyet, 2.7.2003
Fevzi Gümüş / Ali Yılmaz
Katliamın 10. Yıldönümünde: Sivas Davaları
Bilindiği gibi, 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’da, devletin laik düzenini yıkıp yerine şeriat devleti kurmak amacıyla hareket eden şeriatçılar ve karanlık güçler tarafından çıkartılan yangın sonucunda 33 aydın insanımız ve 2 otel emekçisi katledilmiş, onlarca kişi de yaralanmıştı.
Sivas olaylarının temelinde Aziz Nesin’in Sivas’a gitmeden önce “Şeytan Ayetleri" kitabını Türkçe’ye çevirterek yayımlatması mı var, ya da bu durum halkın dini duygularını rencide ederek, onun husumetini çekerek saldırganları tahrik mi etti?
Kanaatimizce saldırının nedeni bunlardan hiçbirisi değildi. Çünkü; O beyni ve yüreği büyük Aziz Nesin’i, karanlık güçler isteseydiler Ankara’da, İstanbul’da ya da dünyanın bir başka yerinde de öldürmek isteyebilirlerdi. Tıpkı Uğur Mumcu’ya, Bahriye Üçok’a yaptıkları gibi bombayla uçurabilirler, tıpkı Çetin Emeç’e, Turan Dursun’a, Muammer Aksoy’a yaptıkları gibi kalleşçe kurşunlayabilirlerdi. Oysa ki onların amacı; yetmiş yıldır bir türlü hazmedemedikleri laik Cumhuriyeti yıkmaktı. Amaçlarının bu olduğu attıkları sloganlarda açıkça belliydi:
· “Laik düzen yıkılacak, laikliğe son”,
· “Muhammed'in ordusu laiklerin korkusu”,
· “Cumhuriyet Sivas’ da kuruldu, Sivas'da yıkılacak"
gibi. Bu ve benzeri sloganların herhangi birisi tesadüfen biraraya gelmiş grubun, kalabalığın hep bir ağızdan atacağı sloganlar olamazdı. Kısaca, Sivas’da yapılan planlı-soğukkanlı yani taammüden örgütlü bir kalkışma, bir katliamdı.
Türkiye Cumhuriyeti tarihine kara bir sayfa olarak geçen bu katliamla ilgili olarak halen devam etmekte olan 1 ceza davası bulunmaktadır. Davanın önemli kısmını teşkil eden iki dava ise sonuçlanmış durumdadır.
Olayların hemen arkasından Sivas Ağır Ceza Mahkemesi, katliamı adiyen adam öldürme, bir bölüm sanıkların eylemini de Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasasına Aykırılık suçu olarak değerlendirdi. Kamu Düzeni ve Can Güvenliği nedenlerinden dolayı davanın Ankara’ya nakliyle dosyanın yazgısı değişti. Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi önemli bir karar vererek bu suçun adi adam öldürme değil örgütlü adam öldürme suçu olduğunu; Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi de “toplanmayı” örgütlü bir suç işlemek için biraraya gelme olarak değerlendirmesi nedeniyle, dosyaları Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne gönderdiler. DGM, kendisini görevli görmeyerek yani suçu adiyen adam öldürme olarak görerek, yargılamayı sürdürmedi. Görev uyuşmazlığını çözüme bağlamakla ödevli Yargıtay ilgili dairesi suçu anayasal düzeni zorla bozmaya kalkışma olarak değerlendirerek, yargılama görevinin Ankara DGM’ye ait olduğuna karar verdi.
Ankara 1 No’lu DGM, yaptığı 18 duruşmalık yargılama sonunda 26 Aralık 1994 tarihinde verdiği kararla; suçu anayasal düzeni zorla bozmaya kalkışma olarak nitelendirmemiş, TCK’nın "450/5-6 maddesinde düzenlenmiş birden ziyade kişiyi yangın çıkartmak suretiyle adam öldürmek” suçunu TCK’nın 463. Maddesinde düzenlenmiş “faili belli olmayan adam öldürme” şekliyle değerlendirerek, 26 sanığa verdiği 20 yıl ağır hapis cezasını, Aziz Nesin’in tahrik edici konuşmaları sonucu bu suçun işlendiği kanaatine vardığından, dörtte bir oranında indirerek, 15 yıl ağır hapis cezasına dönüştürdü. Mahkeme 60 sanık hakkında Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası'na Aykırılık suçundan 3’er yıl hapis cezası; 37 sanık hakkında da beraat kararı verdi. Müdahil vekilleri verilen cezaları istemlere aykırı ve yetersiz bulduklarından dolayı temyiz ettiler.
Temyiz incelemesi yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesi, sanıklardan 42’sinin TCK’nun 146/1 maddesinde düzenli “Anayasal düzeni bozmaya kalkışma" suçundan idam cezası istemiyle, 32 sanığın TCK’nun 146/3 maddesi gereğince “Anayasal düzeni yıkmaya kalkışmaya fer’an iştirakten" 5 ila 15 yıl arasında hapis cezasıyla yargılanması gerektiğine karar verdi. 9. Ceza Dairesi, 25 sanığın beraatine dair DGM kararını onarken, 3 sanık hakkında verilen 3’er yıllık mahkumiyet kararını, gerekçeleri yazılmadığı nedeniyle, 3’er yıl hapis cezalarına mahkum olan 14 sanığın da beraat etmeleri gerektiği kanaatiyle kararı bozdu.
Ankara 1 No’lu DGM, Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin büyük ölçüde bozma içeren kararına uyarak uzun ve gerilimli celseler sonunda 28 Kasım 1997 tarihinde yeniden sonuca vardı ve o tarihte 27'si tutuklu 98 sanıktan 38’ine TCK’nun 146/1 maddesi uyarınca “Anayasal Düzeni Zorla Bozmaya kalkışmak" suçundan idam cezası verdi. Bu sanıkların dördünün cezası CK’nun 55/3 maddesi gereğince yaşlarının suç işledikleri tarihte 18'den küçük olması nedeniyle 20’şer yıl ağır hapis cezasına, birinin cezası da akli dengesinin yerinde olmaması nedeniyle 15 yıl hapis cezasına indirildi. Sanıklardan 27'si hakkında 7,5 yıl; 2’si hakkında 5’er yıl; 1’i hakkında 2 yıl ağır hapis cezası verildi. Mahkeme 14 sanık hakkında da beraat kararı verdi. Bu arada ilk yargılamada 3'er yıl hapis cezası verdiği 11 sanık ile ilgili kararında direndi.
Yine, Mahkeme; yakalanamayan ve haklarında idam kararı istenen 6 sanıkla ilgili, "ayırma" kararı vererek başka bir dosya üzerinden yargılama yapılmasını hükme bağladı. Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 1998/28 Esas sırasına kayıtlı bu dava Sivas ile ilgili 2. davadır ve halen devam etmektedir.
CemCan
14-09-2006, 07:44 AM
Yargıtay 9. Ceza Dairesi, sanık vekillerinin de bozma istemli temyizi üzerine yaptığı inceleme sonucunda verdiği 14/12/1998 günlü kararında; haklarında TCK’nun 146/3 maddesi gereğince ve 3713 sayılı yasanın 5. Maddesi gereğince 7 yıl 6'şar ay ağır hapis cezalarına çarptırılan 26 sanık haklarındaki kararı onadı. Yine 7 yıl 6 ay ağır hapis cezası alan bir sanık hakkındaki mahkumiyet kararını “bozmadan sonra diyeceklerinin sorulmaması” nedeniyle usulen bozdu. 2 sanık haklarındaki 146/3, 55/3 ve 3713 sayılı yasanın 5. Maddesi gereğince verilen 5’er yıl ağır hapis cezalarını ve 14 sanıkla ilgili beraat kararını da onadı.
Ancak, haklarında TCK’nun 146/1 maddesi gereğince idam cezası verilen 33 sanık ile ilgili kararı “nüfus müdürlüğü mühürlerin okunaksız olması ve soyadlarındaki yazım çelişkiler bazı cilt numaralarının karara yanlış geçirilmesi vb." nedenlerinden dolayı usulen bozmuştur. Diğer 7 sanık haklarındaki önce idam sonra 20’şer ve 15’er yıl hapis cezalarına dair kararda usulü bir eksiklik görmese de önceki sayılanlarla hukuki ve fiili irtibat bulunması nedeniyle bunlara ilişkin kararı da esasa girmeksizin bozmuştur.
Yargıtay bozması sonrası Ankara 1 No’lu DGM’de 26/2/1999 günü 3. kez yeniden başlayan yargılama, 1999/5 Esas numarası üzerinden devam etmiştir. 7 celsede tutuklu sanıklarının bozmaya karşı diyeceklerinin sorma süreci bitmemiştir. Uzun, gerilimli ve tehditlerle dolu duruşmaların neticesinde Ankara 1 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi 28/11/1997 günlü kararında vermiş olduğu cezaları tekrarlamış ve ‘din adına tarihte işlenmiş en büyük katliam’ olarak nitelediği olaylarda, toplam 38 sanığa idam cezası vermiştir. Bu sanıklardan 5’inin cezası yaş küçüklüğü ve akli dengesinin yerinde olmaması gerekçesi ile indirilmiştir. Ankara 1 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin vermiş olduğu bu karar Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından aynen onanarak kesinleşmiştir.
Sivas olayları ile ilgili bir 3. Dava ise Ankara 4. Asliye Ceza Mahkemesinde görüldü. Bu dava dosyası da “kamu güvenliği" gerekçesiyle Adalet Bakanlığı'nın istemiyle Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin kararıyla Ankara iline nakledilmiştir. “2/7/1993 tarihinde meydana gelen olaylarda Vali Ahmet Karabilgin’in göstericilerin dağıtılması için itfaiye araçlarının tazyikli su kullanılması yönündeki talimatlarına uymadıkları, Emniyet Müdürünün eylemcilerin dağıtılması ve itfaiyenin görev mahalline ulaşabilmesi için yaptığı tazyikli su sıkma çağrısı ve Vali Ahmet Karabilgin’in İl İdaresi Kanunu’ndaki yetkilerini kullanıp bu yönde emir ve talimat vermesi ile itfaiyenin asli görevi haline dönüşen bu müdahale yönteminin uygulanmasını itfaiye müdürüne kesin emir vermeyerek imkansız kılan Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu ve sudan bahaneler göstererek kendisine ulaştırılan valilik emrini yerine getirmeyerek itfaiye teşkilatını devre dışı bırakan İtfaiye Müdürü Remzi Şahin’in görevlerini ihmal ettikleri" savıyla haklarında lüzumu muhakeme kararı verilmiş, bu şahıslar yargılanmış ve Ankara 4. Asliye Ceza Mahkemesinin 17/02/1997 günlü kararı ile beraat etmişlerdi.
Ancak, Sivas’ta yitirdiğimiz büyük ozan Nesimi Çimen’in oğlu Mazlum Çimen’in davaya katılma talebinin kabul edilmemesi, delil gösterme olanağından yoksun kılınması ve böylelikle eksik kovuşturma sonucu hüküm kurulması nedenleriyle, temyiz incelemesi yapan Yargıtay 4. Ceza Dairesi 01/06/1998 günlü kararı ile beraat hükmünü bozdu.
Ankara 4. Asliye Ceza Mahkemesi, bozma kararına uydu. Ancak, Temel Karamollaoğlu’nun daha sonradan milletvekili seçilmesi nedeniyle onunla ilgili yargılamanın durması kararı vererek, gerekli işlemin yapılması için dosyayı ayırdı ve Adalet Bakanlığı’na gönderdi. Bu dava da Adalet Bakanlığı dokunulmazlığının kaldırılması için TBMM’ye fezleke yazılıp yazılmamasına karar vermek ve diğer usulü işlemleri tamamlamak üzere işlemleri yürütmekte iken kamuoyunda ‘Rahşan Ecevit affı' olarak bilenen af yasası kapsamına girdi ve sanık Temel Karamollaoğlu hakkında davanın 5 yıl süre ile ertelenmesine, bu süre içinde tekrardan bir suç işlenmesi durumunda kaldığı yerden devam etmek kaydı ile sona erdi.
Anılan mahkemece, Remzi Şahin ile ilgili devam eden davada Sivas Katliamının mağdurlarından Ali Balkız’ın ve Serdar Doğan’ın davaya müdahale taleplerini de kabul etti. Bu davada, Yerel Mahkeme Sivas Asliye Ceza Mahkemesi'ne talimat yazarak itfaiyecilerin ifadesini aldırdı. Hepsi kendilerine tazyikli su sıkılması konusunda talimat verilmediğini söylemişlerdir. Bu ifadeler üzerine 22/12/1999 günlü oturumda mahkeme Remzi Şahin hakkında beraat kararı vermiştir. Davada verilen karar temyiz edilmiş ve fakat dosya Yargıtay tarafından onaylanmıştır.
Tüm bu davalar, başta Türkiye Barolar Birliği, Ankara Barosu, Çağdaş Hukukçular Derneği olmak üzere mesleki örgütler ve diğer demokratik kitle örgütleri temsilcileri ve yüzlerce müdahil avukat tarafından titizlikle takip edilmiş ve edilmektedir.
Sonuçta kamuoyunda en çok merak edilen konu, Sivas Katliamı davasının sona erip ermediği olmaktadır. Sivas katliamı davası, otel önünde bulunan bir avuç çapulcu açısından büyük oranda sona ermiştir. Ancak Sivas Katliamının gerçek sorumluları, katliamın arkasındaki gerçek güçler yönünden Sivas Davası'nın bittiğini söylemek mümkün değildir. Sivas Davası, demokratik kamuoyu açısından, bırakın 10 yılı 100 yıl geçse bile katliamın arkasındaki gerçek güçler ve sorumlular yargı önüne çıkarılıp cezalandırılana kadar devam edecektir.
Aleviyol, 6.8.2003
Belgeler
Gökçer Tahincioğlu
Sivas katili, insan hakları ödülü aldı
Başbakanlığa bağlı komisyon tarafından ‘insan hakları ödülü’ne layık görülen Erkan Çetinbaş’ın, Sivas’ta 37 aydının yakılması davasında idama mahkûm edildiği ortaya çıktı. Bakan Doğan, ödülün iptalini istedi
Ankara, Sivas - Cumhuriyet tarihinin en büyük ayrımcı katliamı olan 37 kişinin öldüğü Sivas davasında idama mahkûm edilen Erkan Çetinbaş, "Irkçılık ve Ayrımcılıkla Mücadele Yolları" başlıklı kompozisyonu nedeniyle Başbakanlığa bağlı İnsan Hakları Eğitimi Ulusal Komitesi’nce ödüllendirildi.
Beyaz Nokta Vakfı ile komitenin ortaklaşa düzenlediği cezaevi personeliyle tutuklu ve hükümlülere yönelik yarışmada birinci seçilen Çetinbaş’a başarı belgesi Sivas E Tipi Cezaevi’nde törenle verildi. Törene, Başbakanlık Uzman Yardımcısı Mehmet Altıntaş ve Sivas Cumhuriyet Başsavcısı Fatih Özdemir de katıldı. Çetinbaş’ın ailesine de bir başarı belgesi gönderildi. Çetinbaş, kompozisyonunda şu ifadeleri kullandı:
· İnsanlar, buzul tabakası delindiğinde bir araya gelebiliyor. İnsanlığın devamı söz konusu olunca bir araya gelebilen milletler, sosyal hayatta neden birbirini yalnızlığa itiyor.
· Tarih, milletler için bir hesaplaşma değil. Yapılan hatalardan ders alma, çıkan çatışma ve savaşların, insanlığı ne kadar geriye götürdüğü düşüncesi olmalıdır.
· Bazı ülkelerdeki iktidar kavgalarının partiler tarafından oy kaygısıyla ırkçılığa ve yabancı düşmanlığına prim verdikleri görülmektedir. Bu uygulamalar, prim verilen toplulukların seçim sonrası farklı ve kabul edilemez taleplerine dönüşmüş, oyla sağlanan menfaatler büyük sorun olarak geri dönmüştür.
· Dinler arası ilişkiler geliştirilmelidir. Tüm dinlerin ortak düşüncesi "insanlığın kardeşliğinde birleşme" teması ortak platformunda vurgulanmalıdır.
‘45 ölüme tam teşebbüs’
2 Temmuz 1993’te meydana gelen Sivas olayları davasının iddianamesinde, Çetinbaş’ın eylemleri şöyle sıralanmıştı: "Üç aracın benzin deposunu delerek, beş arkadaşı ile bu araçları ters çevirip yakmak. Oteli yakmak suretiyle birden fazla kişinin ölümüne sebebiyet vermek. 45 kişiyi öldürmeye tam teşebbüste bulunmak."
Bu arada İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı Ali Doğan, ödülle ilgili inceleme başlatılması ve "ödülün iptali hususunda gereğinin yapılması" talimatı verdi.
Milliyet, 8.10.2002
CemCan
14-09-2006, 07:44 AM
37 Kişinin hayatını kaybettiği Sivas olaylarından 7.5 yıla hüküm giyen Adem Ağbektaş Milli Görüş Camii'nde imamlık yapıyor
Sivas davasında 7.5 yıla mahkûm olan ve Türkiye'den kaçarak Almanya'ya iltica eden Adem Ağbektaş, Badenwürttenberg’de Milli Görüş'e ait bir camide imamlık yapıyor. Fotoğrafını çektirmek istemeyen Ağbektaş camiye gittiğini, imam olmadığını söyledi.
37 kişinin yaşamını yitirdiği Sivas olaylarından 7.5 yıl ceza aldıktan sonra kayıplara karışan Adem Ağbektaş'ı Almanya'da bulundu. Suçsuz olduğunu iddia eden Ağbektaş, ‘‘Sivas olayları çok vahimdi. Ama bana verilen ceza ağır’’ dedi.
37 kişinin yaşamını yitirdiği Sivas katliamı davası hükümlülerinin, Almanya'ya iltica ettiği ortaya çıktı.
Yüzünü gizledi
Madımak Oteli'nin kundaklanmasıyla son bulan olaylara katılmaktan 7.5 yıl kesinleşmiş hapis cezası olan Adem Ağbektaş'ı Almanya'nın Baden Württemberg Eyaleti'ndeki evinde bulduk. Yüzünün gizlenmesi ve adresinin açıklanmaması şartıyla Hürriyet'e konuşan Adem Ağbektaş, Almanya'ya ‘legal’ yolla geldiğini savundu. İltica konusunda konuşmaktan kaçınan Ağbektaş, sadece Alman İçişleri Bakanlığı'nın, ilticasına yönelik itirazı incelediğini söyledi.
Sivas katliamından sonra açılan davanın iki ayağı olduğunu belirten Ağbektaş, ‘‘Biri, doğrudan kundaklama olayına katılanların yargılandığı, diğeri de izinsiz gösteriye katılanların davasıydı’’ dedi. Kendisinin sadece izinsiz gösteriye katılmaktan yargılandığını belirten Ağbektaş, şöyle konuştu:
Fazla ceza verdiler
‘‘3 yıl ceza verdiler bana. İzinsiz gösterinin suçu normalde 2-3 aydır. Zaten tutuklu yargılandığım için, içerdeki süre sayılınca, serbest kaldım. Dış etkenler nedeniyle davanın gidişatı değişti. 3 yıl cezayı, hiç katılmadığım bir yürüyüşe katıldı diye veriyorlar. Bu da, yürüyüşe katılmış olsam bile, çok yüksek bir ceza. Ben ceza yüksek diye, karşı taraf da, ceza az diye itiraz etti. Bir baktım ki, 7.5 yıl almışım. Zaten üç yıllık cezamı çekmişim. Bir de böyle bir haksızlık yapılınca anladım ki, bana yaşam hakkı tanımayacaklar. Almanya'ya geldim.’’
Türkiye'ye dönmem
Türkiye'ye dönmeyi düşünmediğini belirten Ağbektaş, ‘‘Şimdi Türkiye'ye gitsem, 5 yıla yakın hapis yatmam gerekecek. Verilen ceza ağır. Ben isteyerek burada değilim. Yoksa benim ne işim var Almanya'da’’ dedi. Sivas olaylarını ‘‘çok vahim’’ olarak niteleyen Adem Ağbektaş, ‘‘Ama tüm dış etkenler ve medyanın baskısı, böyle bir kararın alınmasına neden oldu’’ diye konuştu.
Milli Görüş’te hoca iddiası
Almanya' da yaşayan Adem Ağbektaş'ın, Milli Görüş Teşkilatı'na bağlı bir camide hocalık yaptığı öne sürüldü. Hürriyet'e konuşan komşuları, Ağbektaş'ın kimseye selam vermediğini söylerken, ‘‘Ara sıra sakallı sakallı misafirleri gelirdi. Kendisini Milli Görüşçü olarak biliyoruz. Hatta Milli Görüş'ün camisinde hocalık yapıyor’’ dedi. Ağbektaş ise Milli Görüş'ün camisinde hocalık yapmadığını savundu. Ağbektaş, ‘‘O camiye gittiğim doğrudur. Ancak orada hocalık falan yaptığım yok. Hem ben hoca değilim ki’’ dedi.
İdam kalktı iade gündemde
Hürriyet muhabirleri, Sivas davasından hüküm giydikten sonra Almanya'ya kaçak diğer kişilerin de durumlarını araştırdı. Buna göre kaçaklardan Adem Bayrak, Mehmet Yılmaz ve Sedat Yıldırım'ın iltica başvuruları reddedildi. Hayrettin Gül de sınırdışı edilmek üzere cezaevinde tutuluyor. Etem Ceylan'ın ise ilticasına yönelik itirazın incelendiği öğrenildi. Almanya, idam cezasının varlığı nedeniyle kaçakları iade etmeye yanaşmıyordu. Ancak geçen yıl idam cezasının kaldırılmasının ardından Sivas katliamı hükümlülerinin Türkiye'ye iade edilmeleri bekleniyor.
AİHM’ye gidecekmiş
Sivas kaçaklarından Adem Ağbektaş, AİHM’ye gitmeyi düşündüğünü, maddi imkansızlıklar nedeniyle bunu yapamadığını söyledi. Ağbektaş, ‘‘Suçsuzluğumu kime anlatayım, ortada mahkeme kararı var’’ dedi.
Habertürk, 09.05.2003 - 07:32'ten
Aleviyol, 9.5.2003
03.07.2001 - Milliyet
Madımak unutulmadı
Sivas’ta 37 kişinin ölümüyle sonuçlanan olayların geçtiği Madımak Oteli önünde yapılan anma töreninde, ‘kamu vicdanı rahatlasaydı, bugün bizler burada olmazdık’ denildi
Sivas’ta sekiz yıl önce 37 kişinin ölümüyle sonuçlanan olayların gerçekleştiği Madımak Oteli, her yıl olduğu gibi, sivil toplum örgütleri ve siyasi partilerin temsilcileri tarafından karanfilli anma törenine sahne oldu.
Bir grup CHP’li, Atatürk Anıtı’na siyah çelenk bıraktı. Daha sonra Anma Tertip Komitesi tarafından düzenlenen programda, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, KESK, EMEP, ÖDP ve İHD’lilerden oluşan yaklaşık 100 kişi, öğle saatlerinde aynı yere gelerek çelenk koydu. Daha sonra Madımak Oteli’ne gelen grup, otel önüne, olayda hayatını kaybeden 37 kişinin fotoğraflarını ve karanfil bıraktı.
Burada bir konuşma yapan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nden Ali Timurtaş Özmen, "Madımak’ta bizleri terk eden, sevgiden başka bir şey değildi. Kamu vicdanı rahatlasaydı, bugün bizler burada olmazdık. Yüzyılın en büyük ayıbının üzerini örtmeye çalıştılar" dedi.
Grup sık sık, "Sivas şehitleri ölümsüzdür", "Sivas’ı unutturma, sıra sana gelecek" sloganları attı. Otobüslerle İmranlı ilçesi Kılıçkaya köyüne giden grup, katliamda ölen sanatçı Hasret Gültekin’in mezarını ziyaret etti. Anma programına, olaylar sırasında otelde bulunan ve ölümden kıl payı kurtulan şair Olgun Şensoy da katıldı.
Sanat yakılmaz
Ankara Abdi İpekçi Parkı’nda düzenlenen mitinge de aralarında 68’liler Vakfı, CHP, ÖDP, SİP, İHD, HADEP ve ÇHD’nin de bulunduğu 40 sivil toplum örgütünün yanı sıra, olaylarda yaşamını yitirenlerin aileleri katıldı. Eşber Yağmurdereli’nin de yer aldığı mitingde konser veren Edip Akbayram, "İnsanları, otelleri yakabilirsiniz ama türküleri ve sanatı yakamazsınız" dedi.
Sivas DHA
CemCan
14-09-2006, 07:45 AM
03.07.2001 - Hürriyet
Sıvas'taki lekeyi temizleyelim
Sıvas'ta 2 Temmuz 1993'te meydana gelen ve 37 kişinin ölümü, 56 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan olayların 8'inci yıldönümünde Sıvaslılar, artık 2 Temmuz olaylarının unutulmasını istiyor.
Olay tarihinden bu yana basın mensuplarının sokulmadığı, yakılan Madımak Oteli'ne 8 yıl sonra DHA ekibi girdi. Otel Sahibi Murtaza Öğütücü, otelin 3 yıl kapalı kaldığını ve müşterilerinde düşüş olduğunu belirterek, ‘‘İnsanlar tedirginlik içinde, ne Sivas'a geliyor, ne de geldiğinde otelde kalıyor’’ dedi.
Sıvas'ta ticaretin durduğunu söyleyen Laçin boya fabrikası sahibi Mustafa Laçiner de, ‘‘2 Temmuz sonrası, işadamı Sıvas'a yatırım yapmıyor. Sıvas'ın imajını düzeltmek için de çaba sarf edilmiyor. Sıvas insanlara güzellikleriyle tanıtılmalı. Leke artık silinmeli’’ dedi. Otele bitişik Niyazibey İskender Lokantası'nın sahibi Sebati Manav ise 2 Temmuz sonrası Sıvas'ın tanıtımı için hiçbir şey yapılmadığını belirterek, ‘‘2 Temmuz artık takvimde bir yaprak olsun. Bu kötü olay unutulsun. Yetkililer, Sıvas'ın imajını düzeltmek için çaba serfetmeliler. Her 2 Temmuz günü Sıvaslılar büyük bir durgunluk yaşıyor. Kimse bu olayı benimsemiyor tavsip etmiyor. Esnaf, o gün hiç iş yapamıyor’’ diye konuştu.
31'i idam mahkûmu
Olaylar sonrası gözaltına alınan ve tutuklu yargılanmalarına karar verilen 124 sanığın, Ankara DGM'de yargılanmasına 21 Ekim 1993'de başlandı. 18 duruşma sonunda 26 Aralık 1994'de karar verildi. Yargıtay'ın iki kez bozma kararının ardından üçüncü yargılama sonunda 31 sanık idam, 3 sanık 20'şer yıl, 1 sanık 15 yıl, 9 sanık 7'şer yıl 6'şar ay, 1 sanık 5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 76 sanık beraat etti.
Katliamın 8'inci yıldönümünde anma
Madımak Oteli'nde yakılarak katledilen 37 kişi, dün törenlerle anıldı. Sıvas'taki anma törenlerinde CHP İl Başkanvekili Bülent Renda Deniz önderliğinde 30 parti üyesi Cumhuriyet Meydanı'ndaki Atatürk Anıtı'na çelenk koydu. Deniz, ‘‘Katlimanı şiddetle kınıyoruz. 8 yıl önceki katliam ve bu amaca yönelik hareketlerin bir daha canlanmaması için devletin ve toplumun tüm güçlerinin gereken dikkat ve önemi göstermesini diliyoruz’’ dedi.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, KESK, EMEP, ÖDP, İHD'lilerden oluşan yaklaşık 100 kişi de, Eğitim-Sen binasından Atatürk Anıtı'na kadar alkışlarla geldi. Anıta , 2 çelenk bırakıldıktan sonra Madımak Oteli'ne alkışlarla yüründü.
Anma programına olay sırasında terastan kaçmayı başaran şair Olgun Şensoy da katıldı. Şensoy,otelin camına gözyaşları içinde karanfil yapıştırdı ve ‘‘Yananları hálá unutamadım’’ dedi.
İstanbul'da da Madımak Oteli'nde hayatlarını kaybeden ozan Nesimi Çimen ile yazar Asım Bezirci dün mezarları başında anıldı.
Katledilenler
Muhlis Akarsu (1948-Sıvas), Mubibe Akarsu (1958-Sıvas), Uğur Kaynar (1956-Sıvas), Asım Bezirci (1927-Erzincan), Hakan Türkgil (18), Ahmet Alan (1971-Sıvas), Ahmet Öztürk, Kenan Yılmaz (1972-Sıvas), İnci Türk (1971-Eskişehir), Özlem Şahin (1976-Ankara), Nurcan Şahin (1975-Ankara), Edibe Ağbaba (1953-Erzincan), Yasemin Sivri (1974-Ankara), Asuman Sivri (1977-Ankara), Ahmet Özyurt (1972-Ankara), Yeşim Özkan (1973-Ankara), Huriye Özkan (1971-Ankara), Handan Metin (1973-Sıvas), Sait Metin (1970-Ankara), Asaf Koçak (1958-Yozgat), Menekşe Kaya (1976-Ankara), Koray Kaya (1981-Ankara), Gülsüm Karababa (1971-Sıvas), Murat Gündüz (1971-Ankara), Serkan Doğan (1974-Ankara), Hasret Gültekin (1971-Sıvas), Nesimi Çimen (1931-Adana), Muammer Çiçek (1967-Tokat), Belkıs Çakır (1975-Ankara), Carina Johanna Theodora (1970-Hollanda), Serpil Canik (1974-Ankara), Behçet Sefa Aysan (1949-Ankara), Erdal Ayrancı (1958-Niğde), Sehergül Ateş (1963-Ankara), Mehmet Atay (1968-Sıvas), Metin Altıok (1941-İzmir), Gülender Akça (1968-Sıvas)
Olaylar nasıl başladı
Pir Sultan Abdal Şenlikleri, 1993’te ilk kez Sıvas kent merkezine alındı. Salman Rüşdi'nin ‘‘Şeytan Ayetleri’’ kitabını, Aydınlık Gazetesi'nde yayımlayan Aziz Nesin aleyhinde kışkırtıcı yayınlar yapıldı, bildiri dağıtıldı. 2 Temmuz 1993’tecuma namazı sonrası camiden çıkan kalabalık, katılımcıların kaldığı Madımak Oteli'ne geldi. Sonrasında da otel ateşe verildi.
Soner KAVAK-Eraydın AYTEKİN / SIVAS, DHA
02.07.2001 - Milliyet
‘2 Temmuz’larda tekrar yanıyoruz’
Sekiz yıl önce 2 Temmuz'da Sivas'ta Madımak Oteli'nde 33 aydın tekbir sesleri arasında yakıldı. 8 yıl sonra 33 aydının annesi, babası, kardeşinin "hâlâ ciğeri yanıyor," onlar hâlâ ağlıyor, onlar hâlâ çocuklarının yolunu gözlüyor. Onlarla 2 Temmuz'u konuştuk:
Fidan Şahin (Özlem - Nurcan Şahin'in annesi): "Çocuklarımız sazı, sözü, kalemiyle gitti. Çocuğum Atatürk'ten gayrısını bilmezdi. Kulağı duymayan, gözü görmeyenlerle davamız var. Her 2 Temmuz'da tekrar yanıyoruz." Sultan Metin (Handan Metin'in annesi): "Çocuklarımız İnönü'ye güvenip o otele gitti. İnönü çocuklarımızı kurtaramaz mıydı? Hâlâ bekliyorum, çocuğum Sivas'tan çıkıp gelir diye." Hikmet Özkan (Huriye Özkan'ın babası): "Muhammed bugün olsa bunların yüzüne tükürür. Bizi yaksalar da meşe ağacı gibi çoğalıp geliriz." Şehriban Metin (Handan Metin'in kız kardeşi): "Aydınlığa kurşun sıkıldı. " Kamber Çakır (Belkıs Çakır'ın babası): Türkiye yangın cenneti."
Ezelhan Üstünkaya, Mesut Hasan Benlim, Ankara
Köln, 04.07.2002
Sivas Katliamını unutmak yeni katliamlara davetiye çıkarmaktır
Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, 03.07.2002 tarihli „Sivas Olayını böyle anmaya itirazim var“ başlıklı yazısında, Sivas Katliamını dile getiren ve toplumu bu türlü tehlikelere karşı uyanık durmaya yönelik anma törenlerini eleştiriyor. “Bu anma biçimiyle, nefreti canlı tutuyoruz. Sivas`ta yaşayan insanların çoğunun üzerinde hiç hak etmedikleri bir stres yaratıyoruz... Biz, geçmişte kalan bir olayı her yıl nefret olarak yeniden üretmekten vazgeçmezsek, o zaman fanatik Ermenilere söyleyecek ne lafımız olabilir ki...“ diye bir de yakıştırma yapıyor.
Sivas Katliamını her yıldönümünde değil, her gün incelemek ve gelecek nesillere ders alınması gereken bir tehlike olarak anlatmak gerekirken, Özkök ve benzerleri, anmayı „nefret üreten bir ayin“ olarak niteliyor ve karşı geliyorlar.
Sivas Katliamı, bir veya birkaç kişinin yaptığı bir cinayet değildir. Uzun süre ekilmiş Şeriat ve şiddet tohumlarının ekildiği bir ortamda „Şeriatçı olmayan, Şeriat`ı istemeyen demokrat, Alevi ve sanatçı kimliklere“ yapılmış toplumsal bir saldırıdır. Sivas`ta 2 Temmuz 1993 tarihinde 15.000 civarında olan bir topluluk, bilinen mihrakların yönetiminde saatlerce süren bir isyan ve cinayet gerçekleştirmiştir. 7-8 saatlik bir gösteri ve histeri sonunda, içindeki savunmasız ve suçsuz insanları yakmak için Madımak Oteli – hem de güvenlik sorumlularının gözleri önünde- ateşe verilmiştir. Otel yanarken, insan kılığındaki caniler sevinç çığlıkları atmışlardır.
Sivas Katliamını anmak istemeyen Ertuğrul Özkök ve Sivas Ticaret ve Sanayı Odası Yöneticileri her şeyden önce kendilerine sormak zorundadırlar.
· Sivas Katliamı`nın acısını dindirmek için ne yaptılar?
· Sivas Şehitlerinin yakınlarına ne gibi destekleri oldu?
· Kaç kez, bu katliamı gerçekleştiren zihniyeti sorguladılar?
· Kaçak katilleri yakalamak için ne yaptılar?
· Sivas Katliamını hazırlayan ortamı analiz ettiler mi ve analiz sonuçlarına göre „sevgiyi ve kardeşliği aşılayacak“ hangi önlemleri aldılar?
Yukarıdaki konularda, bazı kuruluşlar ve de Ertuğrul Özkök yeterince duyarlılık göstermedikleri için, Sivas Katliamını anmayı anlayamıyorlar ya da anlamak istemiyorlar. Yukarıdaki sorulara cevap aramayan ve „sevgi ve kardeşlik“ için kendi toplumsal sorumluluğunu yerine getirmeyen kişi ve kuruluşların, büyük bölümünün Sivas Katliamının acısını paylaşan Sivaslılar adına konuşmaya hakları olamaz.
Sivas`ta, Atatürk`ün Cumhuriyet mücadelesini başlatması, Pir Sultan Abdal`ın ve Aşık Veysel`in Sivas`ta doğmuş olmaları, Sivas`ı ya da başka bir toprağı yüceltmez. Yaptıklarının ve söylediklerinin tüm insanlığı kucaklaması Onlar`ı yüceltmiştir.
Ertuğrul Özkök`ün, Sivas Katliamını ananlarla Ermeniler arasında benzerlik kurması, „kuzu postuna bürünmüş kurt“un tavrını hatırlatmaktadır. Bir taraftan „sevgi ve kardeşlik şöleni“ isteyeceksin, öte yandan, babasını, kardeşini, arkadaşını, yavrusunu kaybetmiş acılı insanlara böyle bir benzetme yakıştıracaksın. Pes doğrusu.
Ertuğrul Özkök`ün, „katliam yapanlara karşı en küçük hafifletici neden duygusu taşımadığına“ inanıyoruz. O halde, Sivas Katliamı gazetesinde duyurulurken, Aziz Nesin`in halkın manevi duyguları ile oynamasının katliama gerekçe oluşturduğu niçin yazılmıştır? Gazetenin baş sorumlusu olarak Ertugrul Özkök, Sivas katillerine verilen cezaların ilk aşamasında „tahrik edildikleri gerekçesi ile %30 a kadar düşürüldüğünde“ ne yazmıştır. Mahkeme kararlarına saygısını mı dile getirmiştir?
Menemen`de Yüzbaşı Kubilay`ı kesen caniler nedeniyle, her yıl Menemen Olayı değişik yönleri ile anılıyor. Olayın arka perdesi açıklanıyorki; Cumhuriyet`e olabilecek yeni saldırılara karşı uyanık olunsun diye.
Nazi Almanyası`nda 6 Milyon insanın sadece yahudi olmalarından dolayı gaz odalarında toplu imha edilmeleri, Almanya`da sadece anılmakla kalmıyor, aynı zamanda okullarda „ırkçılığa karşı insan haklarını savunmak için“, Dachau ve diğer Nazilerin sistemleştirdikleri irili ufaklı toplama kampları „tarihi anma anıtları“ olarak derslerde okutuluyor. Yüzlerce öğretici ve dökumentar film ile toplum bu insanlık dışı tehlikeye uyanık tutulmaya çalışılıyor. Bunu anmayalım diyenler hakkında kovuşturma açılıyor. Yahudi Soykırımını İnkar etmek isteyen Neo Naziler, önce anmaya karşı çıkarak başlıyorlar.
CemCan
14-09-2006, 07:46 AM
Biz Sivas Katliamını anarak nefret üretmiyoruz. Demokrasiden nefret eden, onu ortadan kaldıracak olan düşünceyi teşhir etmek istiyoruz. Ülkemizde demokrasi düşmanı Şeriat tehlikesi hala gündemdedir.
Sivas insanına stres yaratmıyoruz. Sivas insanının, sadece 2 Temmuzlarda değil başka zamanlarda da Sivas Katliamından geriye kalan acıyı azaltıcı destek vermelerini bekliyoruz.
Ertuğrul Özkök anma törenlerine itiraz edeceğine, «sevgi ve kardeşlik aşılayan şölenin » nasıl olacağını açıklaması gerekir.
Sadece futbolcularımıza şölen yapan, ama örneğin; Sivas`ta katledilen sanatı ve sanatçıları gündemine almayan bir TRT kurumu ile, « Benim polisim hata yapmaz. –Tansu Çiller» tabusu ile katil olmuş polisleri koruyan tavırla ve Alevi inancını yok sayan, ya da assimile etmek için her Alevi köyüne bir imam diken Diyanet İşleri ile ve de var olan bir gerçeği –Kürtçe dilini- yok sayan ve yıllarca yasak koyan ırkçı ve ülkemize sürekli zarar veren anlayışlarla Atatürk`ün özlemini çektigi « muassır medeniyetler seviyesine » çıkamazsınız.
Biz Sivas Katliamını bu nedenlerden dolayı unutmayacağız. Sivas Katliamınından ders alarak, insanlık için, ülkemizde demokrasinin yerleşmesi için, farklı düşünce ve inançların birbirlerine zarar vermeden, ama düşüncelerini karşılıklı ortaya koyabilecekleri bir ortamda birlikte yaşayabilmeleri için mücadelemize devam edeceğiz.
Sivas katliamını unutmayacağız ve unutturmaya asla izin vermeyeceğiz.
Turgut Öker
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederayonu Başkanı
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu
Alevitische Union Europa
Stolberger Str. 317, 50933 Köln
Tel.: 0221/94 98 56 0
Fax: 0221/94 98 56 10
Katledilişlerinin 8. Yıldönümünde
Sivas Şehitlerimizi Unutmadık, Unutturmayacağız!
2 Temmuz 1993’te Sivas’ta, şeriat devleti istemi ile ayaklanan şeriatçı-faşist barbarların gerçekleştirdiği katliamın ardından 8 yıl geçti. Bu katliamda yitirdiğimiz 37 canımızın acısı yüreğimizde dinmedi, dinmeyecek! Bu katliamı gerçekleştirenler tarih boyunca sindirilen Alevi toplumunun son yıllarda gelişen örgütlenme çabalarını yok etmek istiyorlardı
Onlar, Aleviler üzerinde yüzyıllardır sürdürdükleri baskıyı devam ettirmek; Alevi toplumunun demokrasi mücadelesini engellemek istiyorlardı. Bunun için Sivas katliamı bilinçli olarak tezgahlandı ...
Katliamı gerçekleştiren gerici-ırkçı güçlerin hesaplarının tersine Alevi toplumu Sivas Katliamı ertesinde sinmedi! Korkmadı! Alevi toplumu tam tersine, gerici-faşist şebekelerinin ortaçağ karanlığına dönme istemelerine ve bu yönlü çabalarına karşı örgütlü bir güç olarak çıkma yolunu seçti! Bizler; demorasi ve laikliği kendi kimliğimiz ile açıktan savunma yolunu benimsedik! Hiçbir güç, hiçbir katliam bizim demokrasi mücadelesindeki yerimizi almamızı engellemeyecektir!
Bizler; bir yandan demokratik platformda yerimizi alırken, diğer yandan gerici-ırkçı güçlerin gerçekleştirdiği bu barbar katliam sırasında devletin gösterdiği tutumun her zaman sorgulayıcısı olacağız. Bizler katillerin bir bölümünün yargılandığı mahkemenin taraflı davranışların, devletin katliamı unutturmaya dönük çabalarının bir göstergesi olduğunun bilinciyle, adaletin bu “göstermelik mahkeme” ile gerçekleşmeyeceğini söyledik ve bu mahkemeyi protesto ettik. Bizler, ne şekilde olursa olsun, katliamı unutmayacağız, unutturulmasına izin vermeyeceğiz!
Bizler, Çorum, Maraş ve Gazi’de olduğu gibi katliamı yapanların ödüllendirilmesine izin vermeyeceğiz! Bizler gerçek adalet için demokrasi mücadelesinin yükseltilmesi gerektiğinin bilinciyle, bu mücadeleye tüm gücümüzle sarılacağız!
Yüzyıllardır gericilerin, yobazların baskı ve katliamlarına maruz kalan biz Aleviler, laik ve demokratik bir Türkiye için örgütlenmeli, canbedeli yürütülen demokrasi kavgasında yerimizi almalıyız! Bugün somut olarak görevimiz, “Alevi kimliğinin yasal güvence altına alınmasıdır”. Biz bu amacın gerçekleştirilmesinde sorumluluğumuzun bilincinde hareket edeceğiz. Katliamın 8. yılında bir kez daha Sivas Katliamını lanetliyor, Şehitlerimizi saygıyla anarken, tüm demokratik güçleri dayanışmaya çağırıyoruz.
Semah dönmeye, deyiş söylemeye devam ediyoruz !
AABF Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu
Genel Yönetim Kurulu
Köln, 26.06.01
CemCan
14-09-2006, 07:47 AM
Riza Zelyurt 2 TEMMUZ DRAMI
2 Temmuz 1993, insanlık tarihinin en trajik olaylarından birisinin yaşandığı tarihtir.Sivas'ta, saat 13.00'ten 20.30'a kadar Madımak Oteli gerici bir kalabalık tarafından kuşatılmıştı. Otel, içindeki insanlarla birlikte yakılmış ve 37 insan can vermişti.İnsanları diri diri yakanlar bu eylemler sırasında şöyle haykırıyorlardı: 'Laik düzen yıkılacak.' 'Laiklik gidecek, şeriat gelecek.' 'Zafer İslam'ın.' 'Cumhuriyet burada kuruldu burada yıkılacak.'Otel kuşatma altındayken, polis saldırganları seyretti.Sivas'taki askeri güçler bölgeye geldiler ama onlar da vahşeti seyrettiler. Böylece aralarında Asım Bezirci, Metin Altıok, Behçet Aysan gibi yazarlarla Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Hasret Gültekin gibi ozanların bulunduğu, çoğu semah dönen gençlerden oluşan 37 insan yok edildi.İşte siyasetçilerBuraya kadar yaşanan trajediden sonra Sivas komedisi başladı.Dönemin başbakanı Tansu Çiller şöyle dedi: 'Otelin etrafını saran vatandaşlarımıza hiçbir şekilde zarar gelmemiştir.'ANAP Lideri Mesut Yılmaz: 'Bu, bir futbol maçında bile olabilecek bir olaydır.'SHP Lideri Erdal İnönü: 'Güvenlik güçlerimizin özverisiyle vatandaşlarımızın daha fazla zarar görmesi önlenmiştir.'Cumhurbaşkanı Demirel: 'Devlet gücüyle halk karşı karşıya getirilmemelidir. 'Görüldüğü gibi, o sıralarda iktidardaki DYP-SHP partileri gibi muhalefet de içeride yakılanları değil dışarıdaki yakanları incitmemeyi düşünmektedir. Bir yanda ozanlar-yazarlar, gençler; bir yanda cahil ve fanatik yobaz sürüsü. Devlet; ikincileri korumayı üstlenmiş...Alınacak ders Sivas'ta Azrail kesilenlerden Halil İbrahim Düzbiçer mahkemede kendisini savunurken diyor ki: 'Pir Sultan Derneği'nin provokasyon yaparak komünizm aşılamasına Sivas halkı doğal tepki vermiştir. Devletin bize madalya vermesi lazımdır. 'Bu cana kıyıcılar elbette fikirlerinde yalnız değil. İki yıl önce Sivas Yıldızeli'nde yakıt almak için uğradığım bir petrol istasyonunun sahibi şöyle demişti: 'O gün ben Sivas'ta olsaydım, şimdi idamla yargılananlar arasında olurdum. Yakmakta haklıydılar. 'Bu zihniyet gösteriyor ki, Sivas vahşeti, sadece Alevileri değil Türk insanının yüzde 99'unu hedef alan bir isyandır. İnsanlık, intikamla bir yere varamaz ama böyle önemli olaylar da unutulamaz. Sivas olaylarını yapanları değil de bu vahşeti yaratan zihniyeti tanımak ve onun önünü kesmek insanım diyen her kişinin birincil görevidir.
Göz göre göre katliam
Dönemin Valisi Ahmet Karabilgin, Sivas katliamının 9. yılında herkese suçlama yağdırdı:
Sivas katliamının yıldönümü nedeniyle hazırlanan ‘O Gün’ belgeseli için Can Dündar’la görüşen dönemin Sivas Valisi Ahmet Karabilgin askerden, itfaiyeye, içişleri bakanından, belediye başkanına kadar herkesi çok ağır eleştirdi...
Askere : Geç geldiler, seyrettiler
Polise : Sırtlarını sıvazladılar
İtfaiyeye: İsteksizdiler
İçişleri bakanına: İşine daldı
Belediye başkanına: Bakanı yanılttı
9 yıl önce bugün Sivas’ı bir cehenneme çeviren katliamın anısına hazırlanan "O Gün" belgeseline konuşan dönemin Sivas Valisi Ahmet Karabilgin, 2 Temmuz gününü bütün açıklığıyla anlattı ve ciddi ithamlarda bulundu.
Dönemin askeri yetkililerini olayları uzaktan izlemekle suçlayan Karabilgin, linç tehlikesiyle karşılaşan Jandarma Komutanının, emrindeki timi devreye sokması sayesinde ölümden kurtulduklarını anlattı.
Beni linç edeceklerdi
Can Dündar tarafından hazırlanan ve bu gece CNN Türk’te yayınlanacak olan "Sivas Cehennemi" adlı belgesele konuşan Karabilgin, 2 Temmuz akşamı saldırganların oteli yaktıktan sonra "Vali istifa" sloganlarıyla Valiliğe yürüyüp kapıya dayandıklarını hatırlatarak içerde yaşadıklarını şöyle anlattı:
"Yağmur gibi taş yağıyordu. 3 vali yardımcım, Emniyet Müdürü, Jandarma Komutanı, iki korumam ve odacım aşağıda. Başka kimse kalmadı. Herkes kayıp. Bir yandan Ankara’dan telefon yağıyor, bir yandan muhasara altındayım. Saldırganlarla aramda sadece 30-40 basamak var. Adamlar girecek, beni linç edecek, yeşil bayrağı da yukarı asacak. Bunun başka sonucu yok".
İntihar edecektim!
Vali Karabilgin, o an yanındakilere "Sonumuz geldi" dediğini ve bir ara linç edilmektense kendi canına kıymayı düşündüğünü açıkladı:
"Bir şey yapmak lazımdı. İnsanlar kapıdan girdiği anda fiziki gücümüz onlarla mücadeleye yetmeyecekti. Canlı ya da cansız bizi parçalayacaklardı. 5 - 6 kişi ne yapabilir? işte o anda onlara teslim olmaktansa intihar etmeyi düşündüm".
Umutların tamamen tükendiği o anda, Jandarma Komutanının, Alay binasını korumakla görevli 18 kişilik bir yedek timden söz ettiğini belirten Karabilgin, berber, bulaşıkçı, terzi, ütücü erlerden oluşan 18 kişilik bu timin başlarında bir başçavuşla, havaya ateş ederek hükümetin önüne geldiğini, saldırganları gerilettiğini ve kendilerini linç edilerek öldürülmekten kurtardığını anlattı.
Asker öylece bekledi
Karabilgin, askerin ilk andan itibaren olayları yakından izlediğini hatta Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş’in kendisini arayarak "Orada 6 bin mevcudum var, hepsi emrinde" dediğini de anlattı: "Güreş Paşa’ya, ‘Paşam bunları bana söylemeyin. Yanımda Tugay Komutanı var. Telefonu ona veriyorum. Ona söyleyin, talimatınızı ona verin’ dedim. Tugay Komutanı telefonu aldı, ‘Başüstüne komutanım’ dedi ve gitti".
Ancak Vali Karabilgin’e göre, beklenen askeri kuvvet bir türlü gelmedi. Öğleye kadar Valiyle olan Tugay Komutanı Tuğgeneral Ahmet Yücetürk, asıl hedef olan Aziz Nesin’in Madımak Otel’de bulunduğunu yangından 1 saat önce öğrenmiş ve Meclis Araştırma Komisyonu’na verdiği ifadede bu gecikmeden dolayı Vali’yi suçlamıştı.
"Oteli değil orduevini korudular"
Vali Ahmet Karabilgin "Asker yetişti" sandıklarında yaşanan hayal kırıklığını ise şöyle anlattı: "Sonunda 20 - 30 asker geldi, hükümet meydanına... Ama orduevini koruyacak şekilde mevzi aldılar. Bunları maalesef ben yaşadım, gördüm. Halbuki benim güvenliğimle ilgili bir sorun yok, Madımak’ta sıkıntımız var, oraya yoğunlaşması lazım. Ama askeri birlikten parça parça gelen bu gruplar olay yerinden çok, ana caddedeki mağazaların, kuyumcuların, askeri risk altına atmayacak bölgelerin etrafında güvenlik önlemi aldılar".
CemCan
14-09-2006, 07:48 AM
Askeri etkisizleştirdiler
Yangından hemen önce komutanın, küçük bir askeri birlikle Madımak Oteli’nin bulunduğu meydana girdiğini anımsatan Vali Karabilgin, o birliğin de "Asker Bosna’ya", "En büyük asker bizim asker" sloganlarıyla etkisizleştirildiğini söyledi. Karabilgin, bu tavrın nedenini de şöyle açıkladı: "Kahramanmaraş, Çorum, Sivas olayları masaya yatırılsa görülecektir ki, asker hepsinde olay bittikten sonra devreye girmiştir. Niye? Çünkü asker, savunma ve savaş düzeni esasına göre eğitilir. Oysa toplumsal olaylar, farklı eğitim ve deneyim ister. Komutanlar ‘Siviller işlerini kendileri bir yapsın, görelim. Belki başarırlar’ anlayışıyla son ana kadar bekler. Askerin burnu kanamasın ister. Bu da onların sorumluluğudur. Genelkurmayın izni olmadan hiçbir birlik komutanı bir tek neferi olayların içine atamaz. Bunlar konuşulmuyor, onlar hiçbir şey söylemiyor ama Sivas’ta da birlik komutanı, Genelkurmayın verdiği izin kadar asker yollama yetkisini kullanabilmiştir".
Polis teşvikçi, itfaiye isteksiz
Karabilgin, o gün kentte 350 civarında polis ve 80 civarında jandarmanın görev yaptığını, saldırganların sayısının ise 15 bini bulduğunu söyledi. Bu koşullarda polis, jandarma ve itfaiyecilerin çoğu görevini fedakarca yapsa da istisnalar olduğunu da vurguladı: "5 saat, polis ve jandarma Madımak’a saldırganların girişini engelledi. Yerine göre havaya ateş açtı, yerine göre cop kullandı, yerine göre kenetlendi, yerine göre de belki birilerinin sırtını sıvazladı. Bunlar da oldu, olmadı demiyorum. O noktada tıkandık artık. Polisin panzeri yok ki, topluluğu nasıl dağıtacaksınız. Emniyet Müdürü ‘itfaiyeye tazyikli su sıktırıp dağıtalım’ dedi. Ancak Belediye Başkanı ‘Su sıkıldığı zaman halk birbirini ezer’ gibi bahanelerle olumsuz tavır aldı. Bir süre sonra itfaiyeyi hükümetin önüne getirtebildik, ama ileriye adım atamadı. Hep kafamda bunları düşünürüm, acaba otelin yanacağını birileri biliyor muydu da o rahat dönemde itfaiye gelmedi diye.. Oysa araçlar yanarken bir tek itfaiyeyi otelin önüne ulaştırabilmiş olsaydık, kesinlikle oteli yaktırmazdık. itfaiye buna istekli miydi? Hayır, itfaiye de isteksizdi".
Çare: Özel müdahale timi
Sivas olaylarından sonra görevden el çektirilen ve Danıştay’ca aklandıktan sonra halen merkez valisi olarak görev yapan Ahmet Karabilgin, Sivas felaketinin derslerle dolu olduğunu belirterek benzer olayların yaşanmaması için şunları önerdi:
"Güvenlik örgütü yeniden yapılandırılmalı. İlin gücünü aşan bu tür toplumsal olaylarda çok süratli ve donanımlı bir şekilde olay yerine ulaşabilecek bir yapılanmaya gidilmeli. Belli illerde aracı, helikopteri, uçağı, donanımı, eğitimiyle hazır kuvvetler bulundurursunuz. İçişleri bakanı düğmeye bastığı zaman nerede yerel kolluk gücü zafiyete uğramışsa oraya indirirsiniz. Ama bu, ulusal iradeye dayalı hükümetin, bakanın ve valinin emrinde olan bir sivil güç olmalı."
‘Gazanız mübarek olsun’ deyince...
Eleştiri oklarını, dönemin Refah Partili Belediye Başkanı, halen Saadet Partisi milletvekili Temel Karamollaoğlu’na da yönelten Karabilgin, Başkan’ın olaylar sırasında teskin edici bir konuşma yapmasının gündeme geldiğini, bunu kendisinin de onayladığını, ancak başkanın konuşmasına "Gazanız mübarek olsun" diye başladığını söyledi: "Başkanın konuşması grubu teskin mi etti, yoksa daha mı çok alevlendirip cesaretlendirdi, bunun kamuoyu yorumlasın" dedi. Karamollaoğlu ise belgeselde, konuşmasında böyle bir ifade bulunmadığını söyledi.
‘Bakan takviye gönderseydi...’
Vali Ahmet Karabilgin, 2 Temmuz günü DYP’li İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu’ndan yardım talep ettiğini belirtirken de şunları söyledi: "içişleri Bakanı’nın, benden sonra Belediye Başkanı Karamollaoğlu’nu aradığı anlaşılıyor. Bu konuşmadan da, benim abarttığım kadar büyük bir tehlike bulunmadığı sonucunu çıkarıyor. Oysa Bakan, takviye gönderse bunlar yaşanmazdı. Sanırım o rahatlıkla başka işlere daldı. Zaten görevde yeniydi ve bakanlık görevlileriyle uyumlu bir havaya girememişti. Sonradan Müsteşar ve Emniyet Genel Müdürü’nün, tehlikeli gelişmeler olabileceğini arz etmeye fırsat bulamadıklarını öğrendik."
Belgesel bu gece CNN TÜRK ’de
Can Dündar’ın Barış Duran’la birlikte hazırladığı "O Gün" belgeseli katliamın yıldönümü olan bu gece 21.05’de CNN Türk’te ekrana gelecek.
www.milliyet.com.tr - 02.07.2002
HASAN NEDİM ŞAHHÜSEYİNOĞLU2 TEMMUZ SİVAS KATLİAMINA NASIL GELİNDİ?*
İkinci Dünya Savaşı 1945'te sona ermişti. Bu savaşta faşist ittifak (Almanya -İtalya) yenilmiş; kapitalist blok, sosyalist blok ve üçüncü dünya (geri kalmış ülkeler) olmak üzere üç gruba bölünmüştü. Kapitalist blokun Avrupa kanadı, savaş nedeniyle ekonomik yönden ağır zarar görmüş, insan kaybına uğramışlardı. Kapitalistlerin içinde en güçlü ABD idi. ABD, Avrupa ülkelerine yaptığı milyarlarca dolarlık ekonomik ve teknik yardımla Avrupa ülkelerini güdümüne almıştı. NATO'nun kurulmasıyla ABD'nin egemenliği daha da pekiştirildi. ABD'nin tek korkusu SSCB idi. ABD, Sovyetler Birliği'nin sıcak denizlere inmesini, geri kalmış Afrika ve Asya ülkeleriyle siyasi ve ekonomik ilişkilerinin geliştirilmesini engellemeyi ön planda tutuyordu.
Türkiye, Sovyetler Birliği'yle karadan ve denizden komşudur. Bu özelliği nedeniyle ABD'nin önemli çalışma alanlarından biri olarak öne çıkıyordu. 1945'te ABD, Türkiye ile dostluk ve yardımlaşma anlaşmasını yaptı. ABD, bir yanda modası geçmiş savaş artığı silah ve teçhizatını hibe ederken; öte yanda CIA uzmanlarını yerleşirmeye başlamıştı. Artık Türkiye, bağımsızlığından ödün vererek ABD'nin sınır karakolu durumuna dönüşüyordu.
ABD, kendi egemenliğini, çıkarlarını güvenceye almak amacıyla "Yeşil Kuşak" projesini uygulamaya koydu. Yeşil Kuşak projesi, dinsel (İslami) temele dayanıyordu. Sovyetler Birliği'ne karşı karakol görevini üstlenmek üzere Türkiye, İran, Irak, Afganistan ve Pakistan'ın içinde yer aldığı, "BAĞDAD" paktını kurdurdu. Böylece Türkiye, ABD'nin bir sınır karakolu konumuna getirilmiş oldu.
Türkiye, ABD'nin güdünümüne (bağımlılığına) girmişti. 1946'da çok partili döneme geçildi. Bağımsızlık ve denomkrasi yanlısı siyasi partilerin kurulmasına izin verilmiyordu. Kurulan sağ partilerin içinde Demokrat Parti (DP), büyük toprak sahiplerinin, şıhların, tarikat reislerinin gücüne dayanıyordu. DP kısa süre içinde yurt düzeyinde örgütlenesini tamamlamıştı. Cumhuriyetin kuruluşundan (1923) 1950'ye kadar CHP iktidarda idi. Çok Parti dönemine geçildiğinde oy kaygısıyla CHP, cumhuriyetin, demokrasinin, laikliğin ve demokrat eğitimin temel ilkelerinden ödün vermeye başladı. Dinsel eğitimin ve dine dayalı örgütlenmenin önü açılmıştı. CHP, 1947'de yapılan 7. Kurlutayında :"İmam Hatip Okullarının, Kur'an kurslarının açılmasına, okullarda din derslerinin okutulmasına, hacca gideceklere döviz sağlanmasına, izanın TBMM'de Arapça okunmasına" karar verdi. 1949'da Başbakan olan Şemsettin Günaltay, bu kararları ve uygulamaya koydu. Böylece irticanın ve siyasal İslamcıların önü açılmış oluyordu.(1)
14 Mayıs 1950'de DP, çoğunlukla iktidar oldu. CHP'nin Siyasal İslamcılara (şeriat yanlılarına) yönleik verdiği ödünlerden yararlanarak, dini eğitime hız verdi. Kur'an kurslarının, imam Hatip okulranının, camilerin sayısı artarak açılmaya başlandı. Demokrat ve çağdaşlaşmaya yönelik kurumlar (Köy Enstitüleri-Halkevleri vb.) kapatıldı. Öyle ki dönemin Başbakanı Adnan Menderes, tarikat reisleriyle (Sadi Nursi) kolkola seçim gezilezilerine çıkıyordu. TBMM'de, meydanlarda "isterseniz hilafeti geri getirebilirsiniz?" diyebiliyordu. Türkiye'nin "Küçük Amerika" olduğunu övünerek söylüyordu. ABD (CIA) uzmanlarıyla, ajanlarıyla, teknik elemanlarıyla Türkiye'de kurumlaşmaya başladı. Siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeler ve uygulamalar, ABD'nin bilgisi ve yönlendirmesiyle gerçekleşiyordu.
Hıristiyanların dini lideri Papa XII Plus, ABD'nin planladığı Türkiye'nin önderliğinde "Dünya İslam Birliği" projesinin ve ABD'yi sevimli kılmanın destekleyicisi olmuştu. Papa, şöyle diyordu :"Amerikan mileti parlak hemleler yapmak için yaratılmıştır. Tanrı mustarip insanlığın köderini Amerikanlılara emanet etmiştir." (2) Cemal Kutay ise, Millet Dergisi'nin (1947)- 48. sayısında, Siyasal İslamcıların istemine uygun olarak şunları yazıyordu :"...Anneler, babalar! Vicdan phesaplaşması döneminiz gelmiştir. Yavrularınıza edebi ve tek Allah fikrini telkin ediniz...Allahsız bir nesil yetiştirmeyiniz. Gençliği Allahsız ve dinsiz şetiştirmekten kurtarmalıyız." (3)
CemCan
14-09-2006, 07:49 AM
Serdengeçti Dergisi'nde (1956/21. sayısında), Cemal Kutay'ın ve Siyasal İslamcıların görünüşünü desteklemek amacıyla, ABD Dışişleri Bakanı F. Dulles'in şu açıklaması yayınlanıyordu:"... Din ve siyaset birbirinden ayrılmaz. Dünya meselelerini halletmek hususunda seçeceğimiz yol, dini görüştür..." (4) Görüldüğü gibi, irticanın önü açılmış, destekleyicileri çoğalmıştır.
ABD ve işbirlikçisi siyasi iktidarlar, Siyasal İslamcıların eğitim kurumlarını kuruluşlarını oluştururken; öte yanda devlet desteğiyle şeriatın ekonomik gücünü oluşturacak yüzlerce vakıf ve yirket kuruluyordu. Siyasal İslamcılar öyle güçlenmişlerdi ki, düşüncelerini geniş halk kitlelerine yaymak için radyo, televizyon kurmaya, yüzlerce yayın organı çıkarmaya başladılar. Artık amaçlarını gizlemiyorlardı. Yayın organlarında cesaretle yazıyorlardı. Siyasal İslamcıların teorisyenlerinder biri olan Mehmet Şevgi Eygi, Bugün Gazetesi'nin 16 Şubat 1969 tarihli sayısında korkusuzca Cihad çağrısı yapıyordu. Cihad çağrısı şöyleydi: "Bilmiş olunuz ki, büyük fırtına patlamak üzeredir. Müslümanlar ile kızıl kâfirler arasında topyekün savaş kaçınılmaz hale gelmiştir. İmtihan günleri gelip geçmiştir. müslüman kardeşim sen bu savaşta bitaraf kalamazsın, Komünizm küfrüne karşı derhal silahlan!... Herkes vazifesine koşsun. Ey Necip Millet, uyan ve davran..." (5)
Devlet ekonomik ve politik desteğiyle Siyasal İslamcılar (şeriat yanlıları) böyle kadrolaşmaya, silahlanmaya çalışıyorlardı. Sağ örgütlenmeye karşı, sol güçler de örgütlenmeye yöneldiler.Solun arkasında devlet desteği yoktu. Devlet güçleri, sol güçlerin karşısındaydı. Baskı ve yasaklarla solun örgütlenmesi, gelişmesi engellenmeye çalışılıyordu. 13 Şubat 1961'de emek ve demokrasi yanlısı Türkiye İşçi Partisi (TİP) kuruldu. TİP, 1965 seçimlerinde 15 milletvekili çıkardı. TBMM'de grup kurdu. TİP, Türkiye'nin ABD ile yapılan gizli anlaşmalarını; ABD'nin Türkiye'deki üs ve tesislerini ortaya çıkardı. Antidemokratik yasalarla ve uygulamalara karşı halkı bilgilendirmeye çalıştı. Yine Türk-İş'ten ayrılan bir grup sendikacı, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu'nu (DİSK) kurdu. Öğretmenler, TÖS'ün çatısı altında örgütlenmeye başladılar. Gençlik ve köylüler kendi örgütlerini kuruyorlardı.
Toplumsal muhalefetin gelişmesi ve örgütlenmesi, ABD ve işbirlikçi egemen güçleri korkutuyordu. Toplumsal muhalefeti susturmanın planlarını hazırlımaya yöneldiler. Hazırlanan ve uygulamaya konulmak istenilen planları şöyle özetlenebilir: "Irkçı-şeriatçı örgütlerin daha güçlü kılınması, aynı doğrultuda siyasi partilerin kurulması; faşist eylemlerin tırmandırılması; askeri darbelerle demokrasi ve sol güçlerin baskı altına alınması" Bu planların uygulamaya koymuşlardı. Şimdi Irkçı ve şeriatçı partilerin durumuna bakalım:
Irkçı Partiler
Alpaslan Türkeş'in ırkçılığı ve ABD ile olan ilişkisi bilinmektedir. 27 Mayıs 1960 Askeri darbe döneminde Milli Birlik Komitesi'nin içinde yer almıştı. Daha sonra ırkçı bir darbenin hazırlığı içinde olduğu söylentisiyle yurt dışına (Delhi'ye) müşavir olarak sürüldü. Dönüşünde, Osman Bölükbaşı'nın Genel Başkanı olduğu Cumhuriyetçi Köylüler Partisi (CKMP)'ne üye oldu. Bir süre sonra partinin Genel Başkanlığına getirildi. Partinin adını (Milliyetçi Hareket Partisi" olarak değiştirdi. Devletin ekonomik ve politik desteğiyle, ülkenin değişik bölgelerinde 150'ye ykaın komando kampları açtı. Bu kamplarda silahlı eğitimle binlerce faşist militan yetiştirdi. Yine devletin korumasıyla her il ve ilçede Ülkü Ocakları açıldı. Türkeş'in ve MHP'nin komando kamplarının kurulmasından kuşku duyan Emniyet Genel Müdürlüğü, 1970'te dönemin Başbakanı Süleyman Demirel'e ayrıntılı bir rapor sundu. Raporun bir bölümü şöyle: "Komando kampları, Hitler Almanyası'ndaki SS ve Fırtına Birlikleri isimli Nazi teşkilatının benzeridir. Türk milliyetçiliği, Türkçülük maskesi ile yurdumuzda tatbik edilmek istenen Nasyonal Sosyalizm, yani mevcut düzeni yıkmayı öteden beri milli hnududlar içinde yaşamakta olan Türk tabiyetindeki azınlıkları sınırdışı etmeyi ve başka devletlerin siyasi hududları içinde yaşamakta olan Türkleri yine başka devletlerin toprakları içinde kalan çok geniş bir toprak parçası üzerinde birleştirmeyi öngören emperyalist ve saldırgan bir siyasetir... Ülkü Ocakları, Genç Ülkücüler, Türkiye'de Milliyetçi Türk Kadınları Derneği, MHP ile bağlantılıdırlar..." (6) Aynı raporda, komando kamplarının açıldığı iller, bölgeler, açılış tarihi, eğitim görenlerin sayısı, eğitimi yapanların isimleri belirtilmektedir.
Türkeş, komando kamplarıyla ilgili olarak, Gazeeci Abdi İpekçi'ye şu açıklamada bulunur: "Gençlik Kolları çeşitli sportif ve kültürel faaliyetlerde bulunuyorlar. Bu arada kendilerine judo öğretiyorlar. Komünistler memleketi sahipsiz sanıp da hakimiyetini vermeyiz. Onların anlayacağı dilden konuşacaığz... Bunun için gençlerimizi mcadeleci olarak yetiştiriyoruz... Ülkücüler polise ve devlet kuvvetlerine saygılıdırlar. Bu yüzden polisle aralarında çatışma çıkması mümkün değildir. MHP'nin gençlik sayısını 300 bin tahmin ediyorum. Türkiye'de yaygın, milliyetçi teşekküller olarak 1150 gençlik teşkiletımız vardır. Komünist fikir hareketine, faaliyetlerine karşı teşkilatlandırmak, uyandırmak maksadını güdüyoruz. Ülkücülerin mücadelesi kendi halindeki öğrencilerle değil, komünist militanlarladır..." (7)
Irkçıların (faşistlerin) amacı net olarak açıklanıyor, emniyetin ve basının uyarılarına karşın Başbakan Süleyman Demirel, "Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz" diyordu. Saldırılar, uyarılar görmezlikten geliniyordu. Tam tersine devletin ekonomik ve politik korunması artarak sürdürülüyordu. Şüphesiz her hizmet ve destek karşılıklıdır...
Dinci Partiler
ABD ve işbirlikçe egemen güçler, bir yanda Siyasal İslamcıların amaçlarının gerçeklemesi için eğitim, ekonomik ve örgütsel destek verirken; öte yanda siyasal alanda temsil edilmeleri gerekiyordu. 26 Ocak 1970'te, dini temele dayalı Milli Nizam Partisi (MNP) kurduruldu. 12 Mart 1971'deki askeri müdahalede TİP kapatılırken, denge sağlansın diye MNP de kapatılmıştı. MNP, Anayasa Mahkemesi'nde savunmasını yaparken şöyle diyordu: "...163. madde kaldırılarak müslümanlara mutlaka din hürriyeti verilmelidir... Butün batılı ülkelerde din siyasetin üstündedir. 'Dinle devlet ayrı şeylerdir, birlemez' boş laftır, uydurmadır. Gerçek değildir. Dinle devlet aynıdır. Beraber yürür. Ayrılmalarına imkan yoktur. Hilafetin gelmesinin bir çok büyük faydaları olabilir... Siyasi faydaları olabilir." (8)
Savunmadan, dine dayalı bir düzenin getirilmesi istendiği net olarak anlaşılmaktadır.
MNP kapatılmıştı, ama muhurayı veren generaller sıkıntıya girmişlerdi. çünkü BD işbirlikçi egemen güçler, dini bir partiyle gereksinme olduğuna inanmışlardı. Generalleri sıkıştırdılar. MNP kapatılırken, partinin lideri Necmettin Erbakan, İşviçre'de idi. Orgeneraller Turgut sunalp gizlice İsveçre'ye gönderlidi. Erbakan'la görüştü ve güvence verilerek birlikte Türkiye'ye döndüler. 21 Oak 1973'de Milli Selamet Partisi kurdurdu. MSP'nin altyapısı hazırdı. Kısa sürede tüm örgütlerini kurdu. Seçimlere girdi. 48 Milletvekili çıkardı. MSP kimi zaman sağ partilerle hükümet ortaklığı yaptı; kimi zaman sağ partlierinkurduğu hükümetleri dışarıdan destekledi. Böylece amaçları doğrultusunda örgütsel, ekonomik ve siyasal altyapısını güçlendirmeye çalışıyordu. Devlet bürokrasisinde kardolaşıyordu. 12 Eylül 1980 Askeri Cuntası tarafından diğer partilerle birlikte MSP de kapatıldı.
CemCan
14-09-2006, 07:50 AM
Refah Partisi
Askeri Cunta, Mayıs 1983'de siyasi partilerin kurulmasına izin vermişti. MSP'nin kadrosu, Refah Partis'ni (RP) kurdu. RP'nin örgütlenme sıkıntısı yoktu. 12 Eylül 1980 Askeri Cuntası, Siyasal İslamcıların (şeriat yanlılarının) altyapısına dokunmamıştı. Onbinlerce Kur'an Kursu, yüzbine yakın cami, İmam-Hatip Okulları, özel kişi ve şirketlerin açtığı dini okullar, yurtlar, dini vakıflar ve şirketler olduğu gibi duruyordu. RP, kısa sürede il ve ilçelerde örgütlenmesini tamamladı. Tarikatların, RP'ye olan desteği sürüyordu. RP'li Ahmet Akgül, tarikatların ilişkisini şöyle açıklıyordu: "Nurculuğun, Süleymancılığın, Nakşiliğin, Kadiriliğin, Hanefiliğin, Şafiliğin bulunması İslam için bölücülük değildir...Bunların her biri değişik sahalarda değişik boşlukları dolduran, hizmet veren ve hizmet eden teşkilatlardır... Nakşibendi olan Süleymancı olamaz. Nurcu olna Kadiri olamaz. Ama Nakşibendi olan Refah Partili olur. Nurcu olan Refah Partili olur. Süleymancı olan Refah Partili olur. Diğer bütün tarikatçılar Refah Partili olur ve olmak zorundadır..." (9)
Rize Belediye Başkanı Şevket Yılmaz RP ile ordunun ilişkilerini şöyle belirtiyordu: "Ordunun kuvvet merkezinin olduğu yerde RP var... Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri RP'nin emin ellerinde. RP'de ordu-millet kaynaştı..." (10)
RP, dinsel altyanın desteğiyle 1995 seçimlerinde birinci parti oldu. Doğru Yol Partii (DYP) ile ortak hükümet kurdular. Necmettin Erbakan, Başbakan oldu. Böylece siyasal İslamcılar meşruiyetini kabul ettirmiş oluyorlardı.
Irkçı-Şeriatçı Örgütlerin Kanlı Eylemleri
Komando kamplarında ve dini kurumlarda yetiştirilen faşist ve şeriatçı militanlar, saldırı eylemlerine yöneltildiler. Faşist saldırı ve katliamlarla toplumsal muhalefeti susturmaya çalışıyorlardı. Toplumsal muhalefet susturulursa, örgütlenmeleri engellenirse, Türk-İslam Sentezi doğrltusunda bir düzenin oluşması daha da kolaylaşacaktı. Faşist ve şeriatçı güçler, önce yüksek okullara saldırı düzenlediler. Yüzlerce üniversiteli genç öldürüldü, yaralandı. Binlercesi can korkusuyla okullarını terk etmek zornda bırakıldı. Daha sonra faşist saldırılar bilim adamlarına, aydınlara, gazetecilere, işçi eylemlerine yöneltildi. Onlarca bilim adamı, gazeteci, aydın öldürüldü. Hiçbirinin suçluları bulunamadı. Bulunanlar da cezaevlerinde ellerini kollarını sallaya sallaya kaçırıldılar..." (12)
Faşist saldırıların ve katliamların yönü, toplu katliamlara dönüştürüldü. Toplu katliamlardan birkaç örnek:
Malatya Olayı:
7 Nisan 1978'de Ankara'dan, yapısı, ağırlığı ve ambalajı aynı olan dört bombalı paket PTT aracılığıyla; Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu'na, Pazarcık CHP İlçe başkanı Memiş Özdal'a, Adıyaman Emniyet Müdür Yardımcısına, Adana'da bir iş adamına gönderilir.Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu adına gönderilen paketi 17 Nisan günü alır, evde açtığında patlama olur. Patlamada Hamit Fendoğlu, gelini ve iki torunu yaşamını yitirir. 18 Nisan günü cenazeler defnedilecektir. Faşistv e şeriatçı güçlerin öncülüğünde onbine yakın kişi saldırıya geçeler. Şehir merkezi tümden yakılır, yıkılır. İki gün devam eden saldırı ve katliamda 9 kişi yaşamını yitirirken, 960 işyeri tamamen tahrip edilerek yakılmıştır. Dönmein başbakanı Bülent Ecevit ile İçişleri Bakanı İrfan Özaydın, bu bombaların Nükleer Araştırma Merkezi'nde imâl edildiğini, orada ülkücülerin egemen olduğunu açıklamışlardı. Daha sonra Türkeş ve Süleyman Demirel'in sert çıkışı sonuu geri adım atıldı, olayların üstü küllendi. Perde arkası örgüt ve güçler ortaya çıkarılmadı. Bombalı saldırının gizi halen sürüyor...
1978 Sivas Olayı
Sivas'ta ırkçı ve şeriatçı güçler Kurban Bayramının arife günü (4 Eylül 1978), Alevilerin yoğunlukta olduğu Alibaba Mahallesine saldırıya geçtiler. Kısa sürede camilerden çıkanların katılımıyla büyüyen kalabalık, Alevilerin ve solcuların yoğunlukta olduğu mahallelere ve işyerlerine saldırarak tahrip ederek yaktılar.
Saldırı iki gün devam etti. Saldırıda 12 kişi yaşamını yitirirken çok sayıda ev ve işyeri yakılmış ve yıkılmıştı. Bu saldırıyı düzenleyen faşist ve şeriatçı örgütler ortaya çıkarılmadı...
Kahramanmaraş Katliamı
Kahramanmaraş'ta Aleviler yoğunluktadır. Sanayi ve ticarete yönelik işadamları çoğalır. Demokrai ve laikliğe sahiplenirler. Irkçı-şeriatçı güçler, böyle bir oluşumu kendi çıkarlarına tehdit unsuru olarak görürler. Alevi toplumunun ve sol güçleri baskıyla susturmaya, göçe zorlamaya çalışırlar. Bireysel saldırı ve öldürmelerden sonuç alamayan faşist güçler, bu kez kitlesel katliamlara yönelirler. 21 Aralık 1978'de iki sol görüşlü öğretmeni öldürürler, çeşitli yerlere patlayıcı madde atarak gerginliği tırmandırmaya çalışırlar. Kışkırtmaların sonucu 23 Aralık 1978'de kitlesel katliamlar başlatılır. Beş gün süren katliamlı saldırıda gebe kadınlar, üç aylık bebelerin ve yaşlıların içinde bulunduğu 111 kişi katledilir. Bine yakın kişi de yaralanır. 800'ün üstünde ev ve işyeri yağmalanarak tahrip edilir ve yakılır.
Katliamın tüm boyutları gözler önünde iken, perde arkası örgütler ve güçler ortaya çıkarılmadı. Katliamın dosyası kirli raflarda aydınlatılmasını beklemektedir.
Çorum Katliamı
Çorum'da da Alevi ve solcular yoğunluktadır. Kentte Alevi-Sünni ayrımcılığı yoktur. Dost ve kardeşcesine yanyana yaşamaktadı ve yardımlaşmaktadırlar. Barışın ve dostluğun oluştuğu bir ortam, ırkçı-şeriatçı güçlerin hesabına gelmiyordu. Halkı bölmenin, karşı karşıya getirmenin yolları aranılır. CIA ajanı olarak bilinen Amerikalı Robert Alexandr Peck, Çorum'a gider; belirli sağ kişi ve örgütlerle görüşür. Bir süre sonra 27 Mayıs 1980'de Ankara'da MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak bilinmeyen kişilerce öndürülür.
Gün Sazak'ın Çorum'la yakından uzaktan ilgisi yoktur. Belki Çorum'un hangi bölgede olduğunu bilmiyordu. Ama faışist saldırı, 28 Mayıs günü Çorum'da başlatıldı. Saldırı 10 Temmuz 1980 gününe kaar aralıklarla devam etti. saldırıya karşı can güvenliği için önlem alanlar Emniyetçe gözaltına alınırken, faşistler silahlarıyla kentte mevzilenerek halkın üzerine ateş açıyorlardı. Saldırının bilançosu 57 ölü, 200'e yakın yaralı oldu. Çok sayıda ev ve işyeri tahrip edilerek yakılmıştı. Saldırıyı düzenleyen faşistlerin örgütleri ortaya çıkarılmamıştı. Yine solcular suçlu gösterilmişti...
CemCan
14-09-2006, 07:50 AM
Askeri Darbeler
Yasak, baskı ve katliamlara karşın toplumsal muhalefeti ve demokratik gelişmeyi engelleyemediler. Daha radikal önlemler gerekiyordu. Radikal önlemler, ancak asker yönetimlerde uygulanabilirdi. 12 Mart 1971'de Kuvvet Komutanları ortak muhtırayla siyasi hükümeti istifaya zorladı.Askere bağımlı bir hükümet kuruldu. 1961 Anayasasının temel hak ve özgürlükleri içeren maddeleri değiştirildi. Emek ve demokrasi yanlısı TİP, demokratik kitle örgütleri (TÖS) kapatıldı. Yöneticileri tutuklanarak yıllarca özgürlüklerinden yoksun bırakıldılar. Yüzlerce bilim adamı, aydın, gazeteci, binlerce genç, işçi ve öğretmen işkencelerden geçirildi ve tutuklandılar. Sol içerikli dergiler, gazeteler yasaklandı ve kapatıldı. Binlece kitap toplatılarak yok edildi. Sol ve demokrasi güçlerine bunlar yapılırken; ırkçı ve şeriatçı örgütler ve güçler korundu.
12 Mart müdahalesi de çözüm getirmemişti. Daha sert önlemlerin alınması gerekiyordu. 12 Eylül 1980'de askerler, ülke yönetimine tümden el koydular. Siyasi Partilei, demokratik kitle örgütlerini kapattılar. 1961 Anayasasını askıya aldılar. Yüzbinlerce demokrat ve devrimci kişi işkencelerden geçirildi. Binlercesi sakat bırakıldı.
12 Eylül Askeri Cuntasının lideri Kenan Evren, duayla açılışlar yapıyordu. Meydanlarda ayetler okuyordu. Din derslerini zorunlu tutmuşlardı. Irkçı ve şeriatçı militanlar yeşil ve kırmızı pasaportlarla ödülendiriliyorlardı. bugün devletin öncelikli sorunu haline gelen Hizbullah, mafya ve çete belası, bu uygulamaların ürünüdür.
2 Temmuz Sivas Katliamı
2 Temmuz Sivas Katliamı, 1946'da ırkçı ve şeriatçılara verilen ödünün, siyasi iktidarların, perde arası güçlerin, Diyanet'in, camilerin, kuran kurslarının, imam hatip okullarının ektiği ve koruyarak yetiştirdikleri tohumdur. Böyle tohumun ürünü, elbetteki kan ve gözyaşıdır. Bağımlılıktır ve yoksulluktur. Sivas katliamı, onlarca yıldan beri süren (Malata, K. Maraş, Çorum, Sivas vb.) faşist ve şeriatçı saldırıların ve katliamların bir halkasıdır. Emek, demokrasi, laiklik, özgürlük ve barış karşıtı güçlerin ortak planıdır.
PSAKD, 1-4 Temmuz 1993'de Anadolu'nun halk ozanı Pir Sultan Abdal şenliklerinin 4.sünü düzenlemiştir. Şenlik, Sivas ve Banaz Köyü'nde yapılacaktır. Gerekli yasal işlemler yapılmış, izin alınmıştır. Yüzün üstünde yazar, ozan, sanatçı, semah ve tiyatro ekibi şenliklerde görevli olarak Sivas'a giderler. Silahları kalem, kitap ve sazdır. Anadolu'nun halk kültürüyle, şiir ve türküleriyle Sivas'a demokrasiyi, barışı, dostluğu kaynaştırarak halkla kucaklaşacaklardı.
Ne var ki, böyle çağdaş içerikli bir etkinlik ve halkla kucaklaşma, emperyalizmin ve uşaklarının çıkarına ters düşüyordu. Onlar, silah ve kanla koşllandırılmış robotlardı. Saldırı hazırlıklarına girişmişlerdi. Mahallelerde, camilerde saldırının propagandasını ve hazırlıklarını yürütüyorlardı. (Devletin hassas birimlerinin, bu saldırı hazırlıklarından habersiz olmaları olanaklı görünmüyor. Neyse...)
2 Temmuz'da camiler tıklık tıklım dolu. Saldırıda kullanılacak araç ve gerekçeler de gözler önünde. Saldırı işareti verilmiştir. Cani grup, etkinlik yapılan Kültür Sarayı'nın etrafını sararlar. İçeride bulunan 1500 izleyiciyi katletmeye çalışıyorlardı. İçeridekilerin direnişiyle karlaşırlar. Amaçlarına ulaşamamışlardır. Bu kez saldırının yönünü yazarların ve sanatçıların bulunduğu Madımak Oteli'ne çevirirler. Otel sarılır, benzinle ateşe verilir. Otelde bulunanlar, Sivas'taki devlet yetkililerini ararlar, saldırının korkunçluğunu anlatırlar. Bununla da yetinilmez. Ankara'da Başbakan, Başbakan Yardımcısı, İçişleri Bakanı ve diğer yetkilere bilgi verilir; kurtarılmalarını isterler. Yetkililer güvence verirler. İçeride sekiz saat kurtulmayı beklerler. Gelen-giden yok. Müdahale eden yok. Alevler Oteli sarmıştır. Sağır kulaklar, nasırlı vicdanlar, çığlık seslerine kapalıdır. 35 insan yanarak yaşamını yitiriken; 60 kadarı da kendi olanaklarıyla yaralı olarak kurtulmayı başarırlar.
Katliam sırasında ve sonrasında Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in, Başbakan Tansu Çiller'in, İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu'nun açıklamaları; hükümet ortağı SHP'nin utangaç suskunluğu... Anlaşılıyor ki, devlet ve siyasi iktidar, Sivas Katliamından haberlidir ve ihmali görülmektedir. Katliamı gerçekleştiren faşist ve şeriatçı örgütlerin ve güçlerin ortaya çıkarılmaması, kuşkuları daha da arttırmaktadır.
2 Temmuz Sivas Katliamı, Alevi-Sünni, sağ-sol çatışması değildir. Sivas Katliamı sınıfsal içerikli, demokrasiye, laikliğe, özgürlüklere ve barıya yönleik pylanlı amaçlı bir katluamdır. Malatya, K. Maraş, çorum, Sivas ve Gazi katliamları iyice irdelenmelidir, ders çıkarılmalıdır. Suçlu örgütler, bu örgütleri kullayan güçler teşhir edilmelidir...
Kaynakça
1) Hikmet Bila, "Sosyal Demokrat Süreç İçinde CHP", s.175-181
2) Cengiz Özakıncı, "İrtica 1945-1999", s. 82
3) Cengiz Özakıncı, age, s.86
4) Cengiz Özakıncı, age, s.99
5) Cengiz Özakıncı, age, s.28
6) H. Nedim Şahhüseyinoğlu, "Yakın Tarihimizde Kitlesel Katliamlar", s. 329
7) Cumhuriyet Gazetesi, 21.08.1978
8) Cengiz Özakıncı, age, s.132 (Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı:9)
9) Cengiz Özakıncı, age, s.158
10) Cengiz Özakıncı, age, s. 168 (Milliyet Gazetesi, 13.12.1994 aktarma)
11) Prof. Bozkurt Güvenç ve arkadaşları, "Türk İslam Sentezi", s. 99
12) Orhan Apaydın, "Kim Öldürüyor-Niçin Öldürüyor?"
13) H. Nedim Şahhüseyinoğlu, "Yakın Tarihimizde Kitlesel Katliamlar"
Not: Kitlesel katliamlarla ilgili geniş bilgi için bkz. H. Nedim Şahhüseyinoğlu, Yakın Tarihimizde Kitlesel Katliamlar.
CemCan
14-09-2006, 07:51 AM
*PİR SULTAN ABDAL 2 TEMMUZ KÜLTÜR VE EĞİTİM VAKFI'NIN YAYIN ORGANI OLAN "DEYİŞ" DERGİSİNDE YAYINLANMIŞTIR.
Sema Piskinsüt
Pişkinsüt: Sivas'ın siyasi hesabı sorulmadı
TDP lideri Sema Pişkinsüt, Sivas olaylarının hesabının yargıda yarım yamalak sorulmaya çalışıldığını ancak siyasi hesabının bugüne kadar sorulamadığını söyledi.
Toplumcu Demokratik Parti (TDP) lideri Pişkinsüt, Parlamento'da düzenlediği basın toplantısında, Sivas'ta9 yıl önce yaşananları, barışa ve kardeşliğe indirilmek istenen kara bir leke olarak lanetle andıklarını kaydetti.
Sivas olayları ile ilgili yargılamanın 7 yıl 10 ay sürdüğünü, adaletin gecikmiş ve eksik olarak tecelli ettiğini anlatan Pişkinsüt, ''Aradan geçen dönemde tehdit olarak algılanmasaydı, siyasi İslam yeni konseptte tehdit olarak değerlendirilmemiş olsaydı; bu gecikmiş ve eksik adalet de sözkonusu olmayacaktı ve katliam, yapanların yanına kar kalacaktı'' görüşünü savundu.
Sivas olaylarının hesabının yarım yamalak yargıda sorulmaya çalışıldığını ancak siyasi hesabının bugüne kadar hiç sorulmadığını ileri süren Pişkinsüt, ''Yönetimin bir kanadını sol parti oluşturuyordu; ne bu olayların üzerine kararlılıkla gidilebildi ne bedelini ödedi ne de özeleştiri yaptı. Onları izleyen iktidarlar da busorumsuz tutumunu sürdürücüsü oldular ve gerçeklerin üstünü örtmesini beklediler'' dedi.
Pişkinsüt, Sivas olaylarından alınacak en büyük dersin, ''inançların siyasete alet edilmesinin ne ölçüde toplumu tahrip edebileceği gerçeği'' olduğuna işaret ederek, bu nedenle inanç temelinde siyaset yapılmasına karşı olduklarını vurguladı.
Çağdaşlık ve gelişimi temsil eden sola büyük sorumluluklar düştüğünü, Sivas olaylarında olduğu gibi kötü bir sınav verilmemesi için toplumun temel sorunlarını çözme yönünde çaba gösterilmesi gereğine dikkat çeken Pişkinsüt, bu nedenle solun tüm güçlerini biraraya toplamak zorunda olduklarını söyledi.
''22 yıldır sağ iktidarların ülkeyi ne hale getirdikleri ortada'' diyen Pişkinsüt, solun geçmişten ders almasını ve ortak bir program çerçevesinde ve ilkeli bir tutumla tek başına iktidar olarak halkın karşısına çıkmasını istedi.
(aa) - www.hurriyetim.com.tr - 02.07.2002
Anadolu Ajansi
Sivas Davası'nın 7 yıllık seyri
Sivas'ta, Madımak Oteli'nin 2 Temmuz 1993'te yakılması sonucu 37 kişinin yaşamını yitirdiği olaylardan sonra yaklaşık 7 yıl süren yargılama sonunda, 33 sanık idam, 4 sanık 20'şer yıl, 1 sanık 15 yıl, 9 sanık 7 yıl 6'şar ay, 1 sanık da 5 yıl ağır hapis cezasına mahkum edildi.
Sivas olayları ile ilgili dava süreci şöyle gelişti:
Halk ozanı Pir Sultan Abdal'ı anma etkinliklerinde, 2 Temmuz 1993 günü cuma namazından çıkan bir grup, Aziz Nesin'in, Salman Rüşdi'nin ''Şeytan Ayetleri'' isimli kitabını Aydınlık Gazetesi'nde yayımlamasını bahane ederek, Madımak Oteli'ni ateşe vermişti.
Sanatçıların da aralarında bulunduğu 37 kişinin hayatını kaybettiği olaylardan sonra başlatılan soruşturmalar kapsamında Kayseri DGM'de 94 kişi hakkında 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'namuhalefet, Sivas Ağır Ceza Mahkemesi'nde 78 kişi hakkında ''yangın çıkartarak 35 kişiyi öldürmek, 45 kişiyi öldürmeye tam kalkışmak'', Sivas Asliye Ceza Mahkemesi'nde ise 102 kişi hakkında 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na muhalefet suçlarından dava açıldı.
Sivas ve Kayseri'de açılan üç ayrı dava, güvenlik gerekçesiyle Ankara'ya alındı. Ankara Ağır Ceza ve Asliye Ceza mahkemelerinin görevsizlik kararı vermesi üzerine, dosyalar Ankara DGM'ye gönderildi.Ankara DGM de oyçokluğu ile görevsizlik kararı vererek, bu konudaki uyuşmazlığı çözmesi için üç ayrı dava dosyasını Yargıtay'a gönderdi.
GÖREVLİ MAHKEME ANKARA DGM
Yargıtay'ın, ''sanıkların eylemlerinin TCK'nın 146. maddesi kapsamında değerlendirilmesine ve davaya bakmakla görevli mahkemenin Ankara DGM olduğuna'' karar vermesinin ardından, dosya tekrar bu mahkemeye geldi.
Ankara 1 No'lu DGM'de, 79'u tutuklu 124 sanığın yargılanmasına, 21 Ekim 1993 Perşembe günü başlandı ve 18 duruşma sonunda 26 Aralık 1994 Pazartesi günü hüküm kuruldu.
DGM, 124 sanıktan 26'sını, 'birden ziyade kişiyi yangın çıkarmak suretiyle öldürme, faili belli olmayan adam öldürme'' suçlarından 20 yıl hapis cezası çarptırdı, ancak olayda yazar Aziz Nesin'in tahrikini gerekçe göstererek cezaları 15 yıla indirdi.
Mahkeme, 60 sanığı 2911 sayılı Kanunu'na muhalefet suçundan 3'er yıl hapis cezası mahkum etti. Yakalanamayan eski Sivas Belediyesi Meclis Üyesi Cafer Erçakmak'ın dosyasını ayıran mahkeme, 37 kişinin deberaatını kararlaştırdı.
Karar, dönemin Ankara DGM Başsavcısı Nusret Demiral ile müdahil avukatlarınca temyiz edildi.
ŞEVKET KAZAN'IN KATILMA İSTEMİ
Eski Adalet Bakanlarından, kapatılan RP'nin Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan, sanık avukatı olarak duruşmalara katılma talebinde bulundu.
Müdahil avukatları, bir milletvekili olarak Kazan'ın, Anayasa'ya göre, ''devletin anayasal düzenini bozmaya kalkışma'' suçundan yargılanan sanıkların avukatlığını yapamayacağını belirterek, itiraz ettiler. Mahkemenin talebini reddettiği Kazan, duruşma salonunu terk etmek zorunda kaldı.
YARGITAY BOZDU
Temyiz başvurularını inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesi, olayın TCK'nın 146. maddesi kapsamına girdiğine karar verdi. Daire, sanıklardan 42'sinin bu maddeye göre idam, 39 sanığın da TCK'nın 146-3maddesinde öngörülen ''Anayasal düzeni zorla bozmaya kalkışmaya iştirak'' suçundan 5 ile 15 yıl arasında değişen ağır hapis cezasıyla yargılanması gerektiğini bildirdi.
Yargıtay, 25 sanığın beraatına ilişkin kararı onarken, 3 sanık hakkında verilen 3'er yıllık mahkumiyeti ise gerekçeleri yazılmadığı için bozdu, yine 3'er yıl hapis cezalarına mahkum olan 14 sanığın da beraat etmeleri gerektiğini bildirdi.
Aziz Nesin'den dolayı bazı sanıkların cezalarında ''ağır tahrik'' gerekçesiyle yapılan indirimi yerinde bulmayan Yargıtay, bazı sanıklarhakkında ölen maktul ve mağdur sayısınca ayrı ayrı uygulama yapılması gerekirken, tek ceza tayini öngörülmesinin de yasaya aykırı olduğunu belirtti.
İKİNCİ YARGILAMA
Ankara 1 No'lu DGM'de, bozma kararından sonra, 19 Kasım 1996 Salı günü ikinci kez görülmesine başlanan dava, 14 duruşma sonra karara bağlandı.
DGM, ikinci yargılamada, bozma ilamına büyük oranda uydu. Mahkeme, ikinci kararında, 33 sanığı idam cezasına mahkum ederken,4 sanığı 20'şer yıl, 1 sanığı 15 yıl, 27 sanığı 7 yıl 6'şar ay, 2 sanığı 5'er yıl ağır, 1 sanığı ise 2 yıl hapis cezasına çarptırdı. DGM, ilk yargılama sonunda 3'er yıl hapis cezasına mahkum edilen 11 sanık hakkındaki ilk kararında direnirken, 14 sanığın beraatını kararlaştırdı. Mahkeme, 6 sanık hakkındaki dava dosyasının ayrılmasınakarar verirken, kararla birlikte tutuklu 4 sanığı tahliye etti.
YARGITAY'DAN İKİNCİ BOZMA
Yargıtay 9. Ceza Dairesi, bu kez, 33 sanık hakkındaki idam kararını usul yönünden bozdu. Daire, usul eksikliği olarak sanıkların ''nüfus cüzdanlarındaki mühürlerin okunmaması ve soyadlarındaki çelişkiyi'' gösterdi.
7 yıl 6 ay ağır hapis cezasına çarptırılan Muhammet Nuh Kılınç hakkındaki kararı ''sanığa bozmadan sonraki diyecekleri sorulmadığı için'' bozan Yargıtay, TCK'nın 146/3. maddesine göre ''Anayasal düzenizorla bozmaya iştirakten'' önce idam, daha sonra indirim yapılarak 20 yıl ağır hapis cezasına mahkum edilen Sedat Yıldırım, Temel Toy, Ali Teke ve Durmuş Tufan hakkındaki hükümde ise bir eksiklik bulmadı. Bu sanıklar hakkındaki karar, diğer idam cezasına çarptırılan sanıklar arasındaki fiili ve hukuki irtibat bulunduğu gerekçesiyle bozuldu.
Yargıtay, Yusuf Şimşek hakkındaki hükmü ise ''kamu hizmetlerinden yasaklanması süresinin fazla hesaplanması ve diğer idam cezasına çarptırılan sanıklar yönünden bağlantılı bularak'' bozdu. 2911 sayılı Yasa'ya göre ceza alan 11 sanık hakkındaki hüküm de bozuldu. Yüksek Mahkeme, 49 sanık hakkındaki hükmü ise onadı.
CemCan
14-09-2006, 07:52 AM
DOSYA, 3. KEZ DGM'DE
DGM'de üçüncü kez görülmesine 26 Şubat 1999'da başlanan davada, sanıklar Mevlüt Atalay, Durmuş Tufan ve Ali Kurt, Pişmanlık Yasası'ndan yararlanmak istediklerini söylediler.
Bu talep üzerine mahkeme, 3 sanığın Pişmanlık Yasası'ndan yararlanıp yararlanamayacaklarının bildirilmesi için İçişleri Bakanlığı'na müzekkere yazdı. Müzekkerinin cevabı, 26 Mayıs 2000'deki celsede geldi ve Bakanlık, 3 sanığın Pişmanlık Yasası'ndan yararlanamayacaklarını bildirdi.
Ankara 1 No'lu DGM, davanın başladığı 21 Ekim 1993'ten sonra 6 yıl 7 ay 26 gün süren yargılama sonunda 3. kararını 16 Haziran 2000'de açıkladı. Mahkeme, bu kararında 33 sanığı idam, 4 sanığı 20'şer yıl, 1sanığı 15 yıl, 9 sanığı 7 yıl 6'şar ay, 1 sanığı ise 5 yıl ağır hapis cezasına çarptırırdı, 2 sanığın dosyasını ayırdı.
Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 10 Mayıs 2001 tarihinde, 20 yıl ağır hapis cezası alan Durmuş Tufan, idama mahkum edilen Mevlüt Atalay ve Ali Kurt hakkındaki hükümleri, Pişmanlık Yasası'nda yararlanma talepleri konusunda bir karar verilmemesi nedeniyle bozmuş, diğer cezaları onamıştı.
Ankara 1 No'lu DGM, 4 Nisan 2002 tarihinde, sanıkların Pişmanlık Yasası'ndan yararlanma koşullarının oluşmadığına karar vererek, Ali Kurt ve Mevlüt Atalay'ı idam, Durmuş Tufan'ı da 20 yıl ağır hapis cezasına mahkum etmişti.
MAHKEME HEYETİ TAMAMEN DEĞİŞTİ
Dava başladığı zaman Ankara 1 No'lu DGM'nin Başkanı Muammer Ünsoy,üyeleri Yılmaz Çamlıbel ve Hakim Albay Ertan Urunga idi. Hakim Albay Ertan Urunga'nın 4. Kolordu Komutanlığı Adli Müşavirliği görevine atanmasının ardından yerine Hakim Albay Çetin Güvener getirildi. Sivas davasının ilk kararını Muammer Ünsoy, Yılmaz Çamlıbel ve Çetin Güvener'den oluşan heyet verdi.
İlk karardan sonra Başkan Muammer Ünsoy, Yargıtay'a üye seçilirken, Hakim Albay Çetin Güvener emekli oldu. Sivil üye Yılmaz Çamlıbel ise önce Ankara 3. Asliye Ceza Mahkemesi Hakimliği'ne, daha sonra da Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı'na atandı.
Yargıtay'ın bozma kararından sonra ikinci yargılamada mahkemeye, Mehmet Orhan Karadeniz başkanlık ederken, üyelikleri ise Deniz Kıdemli Hakim Albay Erman Başol ve Metin Yüksel yaptı.
Çıkarılan bir yasayla askeri hakim ve savcıların DGM'lerden alınmasının ardından Albay Başol, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Mahkemesi'ne atandı ve Hakim Yüksel de heyetten ayrıldı. Davada 3. kararı ise Başkan Karadeniz ile sivil üyeler Süreyya Gönül ve İsmail Tiryaki'den oluşan heyet verdi.
(aa) -www.hurriyetim.com.tr- 02.07.2002
SİVAS KATLİAMINI HATIRLARKEN
SEDAT ERGİN
Olaylar Sıvas'ın Paşa Camii ve Meydan Camii'nde cuma namazından çıkan ve sayıları 500 dolayında tahmin edilen bir grubun Atatürk Caddesi'nden vilayet binasına doğru yürüyüşe geçmesiyle başladı.
‘‘Allahüekber’’ diye bağırıyor, ‘‘Zafer İslam'ın’’, ‘‘Şeytan Aziz’’, ‘‘Müslüman Türkiye’’ şeklinde sloganlar atıyorlardı.
Saat 13.40 sularında vilayet alanında toplandıklarında sayıları 2 bin dolayındaydı. Yaklaşık bir saat sonra bu sayı 4-5 bine ulaşacaktı.
Saat 14.50'de İstasyon Caddesi'ne yönelerek, burada bulunan Kültür Merkezi'nin önüne toplandılar ve Pir Sultan Abdal Şenlikleri çerçevesinde bir gün önce dikilen Ozanlar Anıtı'na, ardından da binaya saldırdılar.
İçeride bulunan grup karşılık verince gerilim birden yükseldi. Ancak polisin müdahalesiyle çatışma önlendi.
HEDEF MADIMAK OTELİ
Bu sırada şenliklere katılmak üzere kente gelen sanatçı ve aydınların bulunduğu Madımak Oteli önünde bir kümelenme başlamıştı.
Otelin önünde toplanan başka bir grup dini içerikli sloganlar atıyordu.
Kültür Merkezi'nin önünde dağılmaya başlayan grup, Madımak Oteli'ne doğru yöneldi.
Saat 18.00 olduğunda, Madımak Oteli'nin önündeki topluluğun sayısı 10 bine yaklaşmıştı. Daha sonraki saatlerde bu sayı 15 bine ulaşacaktı.
Hedef, içeridekilerdi.
Binaya saldırmak için önce belediyenin kaldırım yapmak amacıyla sokağa yığmış olduğu parke taşlarını kullandılar.
Polisin aldığı önlemler kalabalığın taşkınlığını bastırmaya yetmiyordu. Kontrol artık saldırganların eline geçmişti.
PARÇALANAN PİR SULTAN ABDAL HEYKELİ
Valilik, Pir Sultan Abdal Şenliği'nin iptal edildiğini açıkladı. Ancak, bu ödün topluluk üzerinde bir etki yaratmadı.
Saldırganlar, Kültür Merkezi'nin önündeki Ozanlar Anıtı'nın kaldırılmasını talep etti. Bu talep hemen kabul edildi.
Belediyeye ait bir araç heykeli götürürken, saldırganlar heykeli araçtan indirip, yerde sürüklemeye başladılar.
Heykel yolda parçalandı. Bazı saldırganlar başlarını heykele vurmak suretiyle kendilerini de yaraladılar.
VE MADIMAK ATEŞE VERİLİYOR
Olaylar yatışmıyordu. Saat 19.30'a geldiğinde, topluluk otelin kapısına 5 metre kadar yaklaşmıştı.
Önce otelin önündeki bir aracı ters çevirip, benzin deposunu taşla deldiler. Benzin sızıntı halinde akmaya başladı.
Bu arada, benzin bidonlarıyla gelen bazı saldırganlar kauçuk ve bez parçalarına sindirilen paçavraları uzaktan otele atmaya başladı.
Tam karşıdaki binanın çatı katından da otelin camlarına taş atılmaktaydı.
Ardından benzin sızan otomobil ateşe verildi. Üst kata tırmanan bir kişi otelin perdesini yaktı.
Madımak Oteli ateşe verilmişti.
Saat 20.05'i gösterdiğinde yangının alevleri birinci katı geçmişti.
ÖLÜMÜ BEKLEMEK
İçerideki 100'e yakın insan otelin dördüncü katında dumanlar ve yükselen alevler arasında çaresizlik içinde ölümü beklemekteydi.
Bu sırada jandarmanın silah kullanması suretiyle grubun bir kısmı dağıtıldı ve yangın kısmen kontrol altına alındı.
İtfaiye merdiveni binanın dördüncü katına uzatıldı. Kurtarma işleminde içeriden tam 93 kişi çıkartıldı; 35'i ölüydü...
Bu olay çok uzaklarda değil, 2 Temmuz 1993 tarihinde, bundan tam 9 yıl önce bugün meydana geldi.
(Yazıda yer alan bilgilerin tümü Sıvas Emniyet Müdürlüğü Olay Tutanağı'ndan alınmıştır.)
www.hurriyetim.com.tr - 02.07.2002
CemCan
14-09-2006, 07:52 AM
DİNİNİZ SEVDİKLERİMİ YAKIYOR
CEZMİ ERSÖZ
İsmet Özel; hatırlarsınız, bir telefon konuşmamızda şiirlerinizin yüreğimde derin izler bıraktığını söylemiştim. Gerçekten öyleydi. İçimi nihilizmin o buz gibi delişmen sularıyla yıkanmak istediğimde açar kitabınızı (Erbain), “Jazz”ı, “Dişlerimiz Arasındaki Ceset”i, “Çözülmüş Bir Sırrın Üzüntüsü”nü... Ve doyamaz, hepsini yeniden, kanaya kanaya okurdum. Şiirlerinizden yenilenmiş ve dirilmiş olarak çıkardım... Dergah dergisinde yayımlanan son şiiriniz için Nokta dergisi, şairleri arayıp, şiiriniz hakkında soruşturma açmıştı. Orada sizin bizden, yani mazlumlardan, tutunamayanlardan olduğunuzu, bu nedenle İslamcı olmanızın beni çok da ilgilendirmediğini söylemiştim...
Bu yüzden Sivas Katliamı’ndan sonra yazacağınız yazı benim için çok önemliydi. Heyecanla beklediğim yazınızı, 8 Temmuz’da Milli Gazete’de okudum. Başlığı: “Sivas Göklerinden Sırp Tayyareleri Uçacak mı?”ydı. Yazınıza, Aziz Nesin’in 12 Eylül’den sonra yeni bir askeri müdahale olup olmayacağına ilişkin bir soruya, “Eğer Müslümanlar (lafzen şeriatçılar dese gerek) bir tehlike arz ederse orduyu çağırırız”, dediğini ve son günlerdeki konuşma ve davranışlarını orduya davetiye fikrini gerçekleştirme çabası şeklinde bir değerlendirme yaparak başlayıp, “Aziz Nesin gibilerinin kendilerini güvenlikte hissetmeleri için Sırp (veya Grek, Ermeni, Rus veya Amerikan) uçaklarında Sivas semalarında görmeleri mi gerekiyor?” diye imalı bir soruyla devam ediyordunuz.
Bu saptamalarınız beni ilgilendirmiyordu İsmet Özel: Birileri orduyu çağırabilirdi ya da İSlamcılar kendi ordu ve iktidarlarını kurmak için çeşitli politik arenalarda boy gösterebilirdi. Bence bunlar moraldışı politik analizlerdi. Siz bir şairdiniz önce ve yurdunuz insandı. O acı çeken, savrulan, direnen, kıyıma uğrayan, yaratan, dönüştüren insan...
Yazınızda “Allahuekber” sesleriyle yanan 37 insan yoktu İsmet Özel. Yazınızda yakılarak öldürülen o filiz gibi semahçı kızlar, yüreği elinde halk ozanları ve söz için can veren şairler yoktu. Yana yakıla aradım, bir tek kelime yazmamıştınız. Oysa hangi politik strateji ölümden daha önemli, daha kutsal ve daha hayatiydi!
En azından bu katliamın Müslümanlıkla hiç ilgisi olmadığını yazabilirdiniz. Yazmamıştınız...
Müslümanların “haysiyetli, yurtsever, millet bütününün selametini kapsayan bir siyaset lehine ağırlıklarını koyan” insanlar olduğunu yazmıştınız da, Sivas’a konuk giden ve en az sizin Müslümanlarınız kadar haysiyetli ve yurtsever olan insanları bir otele kıstırıp “Müslümanlık” adına acımasızca yakanları bir kez olsun lanetlememiştiniz...
Öyleyse bize “kara, karanlık bir yaz” hediye ettiniz.
Siz artık benim için yüreğimi yıkadığım bir şair değil, siyasallaşmış, İslamcılığın propagandacısısınız. Artık “çığlıklardan çadır yapmaya” siz de başladınız. Artık bu ülkede siz ve sizin gibi “Müslümanlar” iddia ettiğiniz gibi mazlum değilsiniz. İktidarı istiyorsunuz. Bizimse hiç böyle bir derdimiz olmadı. Biz Kemalist ordulara asla davetiye çıkarmadık, çıkartmayız da; bizim giyecek üniformalarımız da yok İsmet Özel. Zaten hiç olmadı...
Biz kim miyiz? Biz iktidara oynadığınıza inanmayan ve önerdiğiniz o “İslami dönüşümde”, o “İdeal toplum tasarınızda” bu düşünce ve duygularımızla var olamayacağımızı bilemeyen ve sizlerle birlikte eşit ve özgür bir şekilde yaşayabileceğimizi uman, bunun olanaklarını, zeminlerini yaratmaya çalışan hayalperest sosyalist, demokrat ve özgürlükçü aydınlarız!..
Yazınızda “İslami dönüşümün Türkiye için ideal bir toplum tasarımı olmaktan ziyade, bir zaruret haline geldiği günden güne daha belirginleşiyor” diyordunuz da, Madımak Oteli’nde, hadi bıraktım solcu yazarları, aydınları, kim bilir hangi merdiven altında hangi ıstıraplarla yanarak ölen otel görevlisi gençler için dahi tek bir satır yazmamıştınız! Yanılıyor muyum İsmet Özel? Ne olur beni tekzip edin, içimden bu zalim şüpheyi kaldırın!
Müslümanların üzerinde uçacağını söylediğimiz o uçaklar, bizlerin üzerinde çok uçtu İsmet Özel. O düşman bellediğiniz solcu yazar ve aydınları, “Kemalist ordular” çok yaktı, şimdi bizi sizin dininiz de yakıyor İsmet Özel. Ve artık şimdi siz de “Bize ne başkasının ölümünden” diyebiliyorsunuz...
Çocukluğumun o altın namazlarını, o asil gizli ibadetlerini, insana ruh aydınlığı getiren Müslümanlığını arka odalara kilitlediniz. Siyasallaşmış İslam, bir zamanlar nasibinizin kalmadığını söylediğiniz beyazların topraklarında, beyazların kurallarıyla ve kendine yeni uyruklar edinerek geliyor. Artık siyasallaşmış dininiz (ayrım gözetmeden) yazarlarımı, şairlerimi, dostlarımı yakıyor İsmet Özel...
Unutmayın ki totaliter de olsa, inançlarınız ve düşüncelerinizin yüzünden uğradığınız hiçbir baskı ve zulme asla tepkisiz kalmayız. Demokrasi anlayışımız bunu gerektiriyor çünkü.
Ancak Sivas Katliamı bir dönüm noktası İsmet Özel. Bu yüzden sizinle yollarımız burada ayrılıyor. Elveda şair, elveda İsmet özel...
Yüreğimde bıraktığınız izler şimdi üşüyor...
Asım Bezirci elindeki tahta elbise askısını soranlara şu yanıtı verir: Gelen olursa şöyle bir karınlarından dürterim
Madımak'ta ölüm kol geziyor
Otelin içinde bulunan sanatçı ve aydınlar bir yandan kendilerini savunmak için basit tedbirler almaya çalışmakta, bir yandan da kendilerini kurtaracak birilerini beklemektedir. Ancak kuşatma saatler sürer, dışarıdaki güruh saldırı dozunu giderek arttırır. İş gelip oteli yakmaya dayanır. Yardım gelmeyecektir...
''Beyaz bir gemidir ölüm
Siyah denizlerin hep çağırdığı
Sönmüş yıldızlar gibidir,
Yanık otlar gibi
Sen bu şiiri okurken, ben belki
Başka bir şehirde ölürüm ''
Behçet Aysan
Otele sloganlarla karışık büyük bir uğultu halinde taşlar yağmaktadır. Giriş katı boşaltılır. Rıza Aydoğmuş ilk katı nasıl terk edip, barikat oluşturduklarını şöyle anlatır: ''Katı boşalttık. Arkadaşlar merdivenlere sıralandılar. Ben ise bir kolonun arkasına gizlenerek olan biteni izlemeye, arkadaşları bilgilendirmeye başladım. Hemen arkamda Ali Rıza Koçyiğit, Ali Balkız, Murtaza Demir, Olgun Şensoy , Erdal Ayrancı ve Behçet Aysan bulunuyordu. Verdiğim bilgilere göre hareket ediyorlardı. İçeriye yönelik bir saldırıya karşın acele barikat oluşturdular.''
Artık Rıza Aydoğmuş, Ali Balkız'ın deyimiyle ''naklen yayın'' yapmaktadır. Binlerce taş lobiye yönelmiştir. Bunlar iki gün önce belediyenin sokağın başına, kaldırım yapmak için koyduğu ''Arnavutkaldırımı'' nın taşlarıdır. Bir gün kadar otelin karşısına taşların yığıldığını Hidayet Karakuş ve eşi görmüştür. Sıvas'ta kaldırım yapımına yönelik çalışmaya rastlamadıklarından anlam verememişlerdir.
Otelin içinde gergin bekleyiş başlamıştır. Taşlardan korunmak için ön cepheye bakan bütün odalar terk edilir. Üst katlarda kadınlar ve gençlerden oluşan bir grup koridorlara taşınır. Cafer Can Aydın , o an yaşadıklarını şöyle aktarır: ''Taşlar o kadar güçlü yağıyordu ki kimi zaman koridorlara sırtımızı dayadığımız bir kapıya isabet ediyor, her yer zangır zangır titriyordu. Bir de korkunç bir uğultu vardı. Taşlar ve sloganlar zaman zaman birbirine karışıyordu.'' .
Önce koruma polisleri kaçtı
Otelde iki de görevli bulunmaktadır. Bunlardan biri resepsiyon, diğeri de temizlik görevlisidir. Ali Balkız, ''Görevliler bize çok yakın davranmadılar. Ama soğuk da değillerdi. Onlardan yangın merdiveninin anahtarını istedik. Bizde yok dediler, belki gerçekten yoktu, belki de vermek istemediler. Sonuçta bizimle aynı kaderi paylaştılar. İkisi de can verdi'' diyerek otel görevlileri hakkındaki düşüncelerini belirtir.
Otelde ayrıca Aziz Nesin' in koruması iki de polis vardır. Rıza Aydoğmuş'un tanıklığına göre, ''Bu polislerin birinin adı Ramazan , diğerinin adı Mehmet'ti. Polis Mehmet'in elinde gelişmelerin bilgisini aldığı telsiz vardı. Ramazan isimli kıvrık bıyıklı, elinde uzun namlulu silahını tutan polis sürekli dışarı çıkıyor, Mehmet onu yanına çağırıyordu. Polis Ramazan son çıkışından sonra da bir daha dönmedi.''
Bu kaçışın hemen öncesinde Erdal Ayrancı, polis Ramazan'ın elindeki uzun namlulu silahı almayı önerir, barikatlarını silahla desteklemeyi düşündüğünü açıklar. Kısa süre barikattakiler ''Uzun namlulu silahı ele geçirmeli miyiz, yoksa geçirmemeli miyiz'' i tartışırlar. Ancak, bu eylem gerçekleştirilene kadar polis Ramazan kaçmıştır bile.
Üst katlardaki insanların tedirginliği saatler ilerledikçe artmaktadır. Herkes kendini savunacak bir silah bulma arayışındadır. Bu silahlar kimi zaman bir süpürge sopası, kimi zaman da sandalye bacağıdır. Cafer Can Aydın, Asım Bezirci ile karşılaşır. Bezirci'nin elinde tahta bir elbise askısı vardır: ''Baktım elinde bir askı. Ağabey dedim ne yapıyorsun, bununla kendini nasıl savunacaksın. Şöyle bir baktı. Gülümseyerek, 'Gelen olursa şöyle bir karınlarından dürterim' dedi.''
CemCan
14-09-2006, 07:54 AM
Bu sırada Arif Sağ , telefonla Ankara'daki politikacılarla bağlantı kurmaya çalışmaktadır. Cafer Can Aydın bu olayı da hem gözleri dolarak hem de metanetle aktarır: ''Sürekli telefonla birilerine ulaşmaya çalışıyor. Telefona politikacılar değil de sekreterleri ya da özel kalemleri mi çıkıyor artık, bilmiyorum. Sürekli o da mı yerinde değil, öbürü diğer partiye mi geçti, beriki henüz gelmedi mi gibi sözler söylüyordu.''
İnönü: Kısa sürede ortalık yatışacak
Tanıklıklara göre, Aziz Nesin dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü ile telefonda görüşmüştür. Hatta Nesin, İnönü'ye otele atılan taşların sesini bile dinletmiş, ''Kısa zamanda ortalık yatışacak'' sözünü almıştır.
Bir süre sonra Ali Balkız ve arkadaşları, Aziz Nesin'i odasına gönderirler: ''Gergin bir bekleyiş vardı, bu gerginlik elbette Nesin'e de yansıyordu. Biz daha fazla üzülmesin diye odasına gitmesinin daha doğru olacağını düşündük.''
Dakikalar büyük bir suskunluğu da yanında taşımaktadır. Bu sırada Zerrin Taşpınar genç bir kıza rastlar. Genç kızın elinde bir çatal vardır. Çatalla kendisini nasıl savunacağını sorarlar. Genç kız, ''Hiç olmazsa katilimin yüzünde iz bırakırım'' diye yanıt verir. İnsanlar katlar arasında dolaşmakta, bir çatışma anında kaçabilecekleri yerleri bulmaya çalışmaktadırlar.
İçerde uzun saatler böyle geçerken, dışarıdaki göstericiler de hızlarını alamayıp otelin içine girmeye başlamışlardır, barikatta yumruk yumruğa kavgalar yaşanmaktadır. Rıza Aydoğmuş da güvenli olmadığı için arkadaşlarının yanına gitmiştir: ''Bir süre sonra ne cam kaldı, ne tül. Kolonun arkasından benim omuzlarım gözükmeye başladı. Kolon da dardı zaten. Arkadaşlar beni yanlarına çağırdılar, yere yattım, sürünerek merdiven başına kadar gittim.''
Erdal Ayrancı, barikattaki organizasyonu sağlamaya çalışmaktadır. Bir ara içeriye kadar giren göstericilerden biri ayağına taş fırlatır. Ali Rıza Koçyiğit, o anı şöyle dile getirir: ''Erdal'ın ayağı sakatlandı. Baktık, kan akıyor. Masa örtüsü bulup, yırttık ve ayağını sardık.''
Belediye Başkanı Karamollaoğlu: Gazanız mübarek olsun
Tam bu sırada ikindi ezanı okunur. Ali Balkız, ezan okunurken yaşanan, ürkütücü ıssızlığın altını çizer: ''İkindi ezanı okununca, korkunç kalabalığın hepsi sustu. Az önceki taş ve slogan seslerine karışan büyük uğultu dindi. Bekledik, hatta belki giderler diye düşündük. Ezan onları namaza çağırıyordu çünkü. Bizlere taş atmalarını bir ibadet olarak algılıyorlardı. Oysa karşılarında daha güçlü bir ibadet, namaz vardı. Erdal Ayrancı umutsuzlukla döndü, gitmeyecekler, bunlar kazayı kılacaklar ağabey dedi.''
Kalabalık ezan bittikten sonra oteli yırtıcı bir güçle taşlamaya devam eder.
Az sonra Sıvas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu 'nun yaptığı konuşma belediye hoparlörlerinden duyulur.
Ali Balkız ve barikattakiler konuşmayı dinlerler: ''Saatler ilerlemiş, Pir Sultan Abdal heykeli otelin önüne getirtilmişti. Otelin önünde büyük bir dalgalanma yaşandı. Belediye başkanı konuşmasına, 'Gazanız mübarek olsun' diyerek başladı. Şenliğin iptal edileceğini, heykelin de kaldırılacağını söyledi. Dışarıdaki güruh öyle büyük bir coşkuyla dinliyordu ki neredeyse transa geçmiş gibi hareket ediyorlardı. Aylar sonra mahkemede olayın baş aktörlerinden birinin tırnaklarını gördüm. Elleri Pir Sultan Abdal heykelini tırmalayarak, cırmalayarak otelin önüne kadar getirdiği için yara bere halindeydi.''
Umutsuzluk seli insanları kuşatmaya başlamıştır bir kere.
Heyecanlı ve şakacı Asaf Koçak yakın zamanda açtığı devekuşu karikatür sergisinden etkilenerek ''Devlet devekuşu oldu'' diyerek espiri yapmaya çalışır. Kimsenin gülecek hali olmadığı için de mızıka çalmaya başlar. Bir ara Asaf'ın mızıkasına Zerrin Taşpınar da eşlik eder: ''Asaf mızıkasını çalmaya başlayınca dayanamadım, kalktım, koridorda bir süre dans bile ettik.''
Oteldeki herkes birbirleriyle dayanışma halindedir. Nesimi Çimen midesinden rahatsız olduğu için bir şeyler yemek ihtiyacı hisseder. Lütfiye Aydın'ın çantasında bir parça ekmek vardır: ''Sıvas'a giderken bir şeyler hazırlıyorum. Can dedi ki orda ekmek yapılmıyor mu, ne lüzum var. Yine de çantama bir parça koydum. Çimen midesinden rahatsızlanınca ona verdim. Ama o, 12 Mart'ı, 12 Eylül'ü yaşamış bir adam. Ekmeğin hepsini almadı. İlerleyen saatlerde birisi acıkır diye büyük bölümünü geri verdi.''
Yine dostun gülü yareler beni
Bir süre sonra Lütfiye ve eşi Cafer Can Aydın'la Zerrin Taşpınar arka odalardan birinin televizyonundan haberlerini izlemek isterler. Lütfiye Aydın'ın tek hatırladığı, kanalın Satel Televizyonu olduğudur. Olaylara ilişkin alt yazılar geçmektedir. Üçünü de hem telaş, hem de endişe sarar. Medyanın bir otelden haberi vardır, ancak otelde kimlerin olduğu bilinmemektedir.
O odadan dışarı çıkınca Zerrin Taşpınar, Asım Bezirci ile karşılaşır: ''Birinci gün kültür merkezindeki etkinlikte 'Yine dostun gülü yareler beni' semahı söyleniyordu. Semah bittiğinde, genç semahçılar koyunlarından çıkartıp gül attılar. Biri benim kucağıma düştü. Yanımda Sami Karaören , onun yanında da Asım Bezirci oturuyordu. Gülü yakama takmak için uğraştım. Beceremeyince, Asım Bezirci uğraştı. En sonunda bir kürdanla ceketimin yakasına tutturdu. Ertesi gündü. Kargaşada gülü kaybetmek istemediğim için çıkarıp ceketimin cebine koydum. Asım Bezirci, otelin merdivenlerinde dolaşırken gülü çıkardığımı gördü, gülün nerde olduğunu sordu. Artık sekize on dakika vardı. Arabalar otelin önünde yakılmaya başlamıştı... Dumandan zor nefes alıyorduk. En üst katın merdivenlerinde oturuyordu Asım Bezirci. Beni yanına çağırdı, oturdum. Bana söz ver dedi, bu atılan taşlar şiirine yansıyacak... Ben de; sizin yazılarınıza da yansıyacaktır mutlaka diyerek yanıtladım. Şimdi bana sıkıca sarıl dedi. Sıkıca sarılıp yanaklarını öptüm. Hadi arkadaşlarının yanına git dedi. O anda, bunun bir veda olduğunu anlamamıştım. Çok sonraları Bezirci'nin yanındaki insanları uzaklaştırdığını öğrendim. Sanki, bir taşkınlık olursa, onu koruyacağız diye çabanın, kaygının içine düşülmesini istemedi, başka insanların canına kendisi yüzünden zarar gelmesin diye düşündü.''
CemCan
14-09-2006, 07:55 AM
ANKARA'YA BİR TÜRLÜ FAKSLANAMAYAN METİN Madımak Oteli'nde ülkenin aydınlarının tedirgin bekleyişi devam etmektedir. İlk önce sloganlar atılmaya başlar: ''Şeytan Aziz'', ''Laiklere ölüm'', ''Laiklik Sıvas'ta kuruldu, Sıvas'ta yıkılacak.'' Arkasından da saat 14.00 sularında otele ilk taş düşer. Ali Balkız, bu dehşet anını şöyle anlatır: ''Sloganlar devam ediyordu. Lobiye bir taş atıldı, cam büyük bir gürültüyle semah ekibinin üstüne doğru parçalanarak kırıldı. Hepimiz koşarak yukarı çıktık. Sonra kalabalık bir parça gevşedi, sanırım o sırada valiliğe, oradan da kültür merkezine doğru yöneldi. Bizim nefes alacağımız bir durum oluştu. Aziz Nesin, Lütfü Kaleli , Asım Bezirci ve şair arkadaşlar tepkiliydi; durumun kabullenilemez olduğuna ilişkin bir metin hazırlanmasında, hükümete gönderilmesinde anlaşıldı. Konuyla ilgili dört kişi görevlendirildi: Ben, Aziz Nesin, Lütfü Kaleli ve Asım Bezirci. Yazıyı hazırlamak için kaldığım, otelin ön cephesine bakan, 109 numaralı odaya gittik. Dedik ki dört kişi bir metni yazamaz: Bir metin yazılsın, hepimiz o metinde mutabık kalalım. Görevi Asım Bezirci'ye verdik ve onu odada yalnız bıraktık, bir süre sonra tekrar toplandık. Bezirci metni okudu. Ülkenin en değerli aydınlarının, sanatçılarının, yazarlarının, şairlerinin bir kültür etkinliği için Sıvas'ta bulunduklarını, ancak saldırıya uğradıklarını, durumun kabul edilemez olduğunu, devletin bir an önce müdahale etmesi gerektiğini anlatan bir metindi bu. Zaman zaman Aziz Nesin, metindeki kimi sözcükleri, değiştirme, düzeltme ihtiyacı hissetti. Örneğin Bezirci'nin kaleme aldığı metinde 'bilim adamı' sözcüğü geçiyordu. Nesin, 'Olur mu Asım, burada bilim kadınları da var.' diyordu. Böylesine küçük bir ayrıntıyı bile düzeltmek gerekliliğini düşünmüştü.'' Ancak, bu metin Ankara'ya bir türlü fakslanamaz.. Yangından sonra, oteldeki eşyalar toplanırken Asım Bezirci'nin çantasından çıkar.
Ali Balkiz
Cumhuriyet 01.07.2003
*********
EVET/HAYIR
OKTAY AKBAL
On Yıl Sonra Sıvas Kıyımı...
''Şeriat gelecek zulüm bitecek!''
Bu sözlerle bilinçsiz bir kalabalık Sıvas'ta 37 insanı öldürmüştü. Tarih: 2 Temmuz 1993!..
On yıl geçti aradan! On yıl içinde Sıvas kıyımının gizleri çözüldü mü; suçlular cezalandırıldı mı; perde arkasında olayı kışkırtanlar belli oldu mu; o günlerdeki iktidar sahipleri bu bağışlanmaz ihmallerinin hesabını verebildi mi?
''Cumhuriyet burda kuruldu, burda yıkılacak'' diye bağıranlar şimdi ne yapıyor? ''Şeriat şeriat'' diye yıllarca meydan meydan bağıranlar hangi yönetim yerlerinde? Nerde Aziz Nesin 'i öldürmeye kalkan o yobaz?
''Vatandaştan ölen, yaralanan yoktur.'' Bu açıklamayı kim yapmıştı? ''Ölen hiç kimse, ama hiç kimse bir çekişmeden dolayı ölmüş değildir.'' Günün başbakanıydı konuşanı!.. Ölenler, nasıl ölmüştü? Kapatıldıkları otel odalarında, merdivenlerde yanarak, dumandan boğularak!.. Onlar vatandaş değil miydi? Cumhurbaşkanı da ''Tahrik sonucu halk galeyana gelmiş'' dememiş miydi? Sıvas'ta vali, emniyet müdürü, garnizon komutanı.. hepsi uykuda mıydı? On yıl geçti, sorular soruları doğurdu. Duruşmalar, duruşmaları izledi. Filmlerle, fotoğraflarla, tanıklıklarla olayın kışkırtıcıları, elleriyle oteli tutuşturanlar nerde şimdi? Kaçı kaldı hapiste? Çoğu şimdi özgürce yaşamlarını sürdürmekte mi? Belki de ''şeriat, şeriat'' diye işbaşına gelen bir takımın yanında, hizmetindeler!
Geçen gün arkadaşımız Ümit Zileli kısa bir özet çıkardı! Devletin tepesinde türban; cuma namazının resmi programa alınması; isteyen için tatil gününün cuma olması; irtica yanlısı görevlilerin terfi ettirilmesi; Cumhuriyet arşivinin başına bir El Ezhercinin getirilmesi; YÖK'ün özlenen biçime sokulması; okullarda tesettür defilesi; Diyanet İşlerine yeniden on beş bin kişinin alınması; imamların asker-imam olarak görev yapabilmesi!.. Daha da neler? Gözle görülen bir gerçek de Tayyip Bey 'in ''Biz zaten İslam bir devletiz'' sözü!.. Devlet görevlerine sinsi değil de açık açık yandaşların yerleştirilmesi!..
Yarın 2 Temmuz!.. Sıvas'ta yaşanan irtica kıyımının onuncu yıldönümü... Bakalım AKP'nin başbakanı, bakanları, irtica şahlanmasıyla kıyılan otuz yedi yurttaşın anısını anacak mı? Gerici katilleri lanetleyecek mi? On yıldır ne Tayyip, ne Gül , ne de Selametçi, Refahçı, AKP'ci yöneticilerden, 2 Temmuz olayının gerçek bir kıyım olduğu konusunda bir söz duymadık...
Sağır sultanlar bile duymuş olmalı! Ama asker, sivil, genç, yaşlı, kadın, erkek halkımız, Atatürk Cumhuriyeti'nin bir şeriat batağına doğru sürüklendiğinin farkında mı? Sevgili Cüneyt Arcayürek 'in geçen günkü yazısında dediği gibi ''Laikliğin savunucusu zinde güçler, aydınlar, örgütler nerede?''
Cumhuriyet 01.07.2003
Zerrin Taşpınar
KAN DÖKMEDEN GİTMEYECEKLER
Merdivende dizilmiş üç şair...
Otelde katlar arasında dolaşıp güvenli bir yer arayanlar arasında Zerrin Taşpınar da vardır: ''Otelde bulunduğumuz sürede bir yandan da çok şey düşündük. Kendimizi savunacak yerler aradık. Çözümlerden biri de terastı. Nasılsa hiçbir şey olmaz, gelir bizi kurtarırlar diye de oturmadık. Bu bina nereye gidiyor, nereye açılıyor diye hep baktık, konuştuk. Ara ara başka şeylerden konuşup sohbet de ediyorduk.'' Zerrin Taşpınar'ı en çok etkileyen ise merdivende, şair arkadaşlarıyla konuşmaları olmuştur: ''Yukardan seslenmiştim onlara. Behçet Aysan, Metin Altıok ve Uğur Kaynar oturuyorlardı. Kimin aklına geldi bilmiyorum, ama aramızdan bir kişi ölse, aramızdan birisine bir şey olsa ne olur diye tartıştık. Sanırım bunu söyleyen Uğur'du. Metin dedi ki ne olacak, kalanlar onun için şiir yazarlar. Ben o kadar heveslendim ki düşünsenize Metin benim için şiir yazacak. Tamam, ben ölmeye razıyım dedim. Behçet bir kahkaha attı, kulağımda hâlâ yankılanıyor o kahkaha. Ya Zerrin, sana bir şey olursa, biz senin heykelini bile dikeriz dedi.'' Ne yazık ki katliamın sonunda merdivendeki üç şair de yaşamını yitirir. İlhan Cem Erseven bu merdiven için şöyle konuşmaktadır: ''Zaten çok dar bir alandı. Barikatı yöneten Erdal Ayrancı otele yönelik bir saldırıda barikatın başında sıkışma olacağını düşündü. O nedenle uzun koridora kademeli çarpışacak insanlar yerleştirildi.'' O dakikalarda merdivenin yukarısından konuşmaya giren Zerrin Taşpınar, kurtulan tek kişinin kendisi olmamasını, ''arkadaşlarına verdiği sözü tutmama'' olarak yorumluyor. Bu duygunun ağırlığını hep taşıyor: ''Oysa o an yaşadığımız düşünce şuydu: Olaylar geçecek, her şey dinecek, eskiye dönülecek. Kimi konuşmalarımızın bulunduğumuz anla ve mekânla hiç ilgisi yoktu. Ben bir ara, Muhlis Akarsu 'dan yeni öğrendiğim bir fıkrayı Behçet ile Metin'e anlattım. Öyle çok güldüler ki. Ondan sonra da ozanla şair arasındaki farkları konuştuk, tartıştık. Bir ara Asım Bezirci geldi. Behçet'e laf attı. Olayların sonunda iki yakın arkadaş olan Behçet'le Metin aynı yazgıya doğru yürüdüler. Son dakikalarını hep yan yana geçirdiler.''
CemCan
14-09-2006, 07:57 AM
'Yangına beş kala'
Aynı dakikalarda İlhan Cem Erseven, Battal Pehlivan ve Hasret Gültekin birlikte oteli dolaşırlar. Bir ara otelin etrafındaki güruhu daha net görmek için üst katlardaki odalardan birine girerler. Olayla ilgili hiç konuşmazlar ama İlhan Cem Erseven, diğer arkadaşlarının da durumun ciddi olduğunu gördüklerini fark etmiştir. Lütfü Kaleli artık ''kan dökmeden kalabalığın dağılmayacağını'' düşündüğünü belirtir. Zerrin Taşpınar, yeni tanıştığı Kaleli'yle aynı fikri paylaşmamakta, yanındaki arkadaşına da ''Felaket habercisi mi bu adam'' diye fısıldamaktadır. Çok sonra Kaleli'nin haklı olduğunu anlayacaktır. Lütfü Kaleli, çevresindekilerden otelde bulunanların açık kimliğiyle isim listesinin tutulması gerektiğini söyler. Zerrin Taşpınar, ona katılmamakla birlikte, listeyi hazırlamaya girişecek, otelin belli başlı odalarına bu listeden birkaç tane bırakılacaktır. Cafer Can Aydın, ''Bir ara Behçet Aysan'ın yukarıya gençlerin bulunduğu koridora çıktığını gördüm'' der ve sözlerine devam eder: "Sanırım, kızlar arasında fenalaşanlar, tansiyonu düşenler vardı. Behçet, onları sakinleştirdi, ilk tıbbi müdahaleleri gerçekleştirdi.'' Gerçekten de Behçet Aysan'ın, Hipokrat yemini etmiş bir doktor olarak, ilk işi sıhhi bir müdahale alanı oluşturmak olmuştur. Durum gittikçe ciddileşmeye başlayınca, barikatta bekleyenlerin de solukları kesilmiştir. Ali Balkız, yüreği yanarak bir hikâye anlatır: ''Barikatın hemen arkasında meşrubat kasaları vardı. Bir baktım ki Sait Metin eline bir şişe soda almış içiyor. Dedim ki yapma Sait, sahipleri yok başlarında, paralarını veremeyiz şimdi. O, söylediklerime hak verdiği için başını salladı ve içtiği soda şişesini tekrar kasanın üstüne bıraktı.'' Ne yazık ki Sait Metin'in içtiği soda aynı zamanda onun son yudumları olacaktır!
Cumhuriyet 02.07.2003
Madımak Yangınının 10. Yılında...
Hain ve alçak gericiler, Sıvas'ta Madımak Oteli'nde, devlet güçlerinin de seyirciliğinde, on yıl önce bugün 38 aydınımızı diri diri yakmıştı.
Bugün sizlere 2 Temmuz 1993 Madımak Olayı'nın onuncu acı yıldönümünde, olayın içinde yaşamış ve kıl payı bu ölümden kurtulmuş birisi olarak olayın; yabanıl, bağnaz ve acı yüzünü anlatmaya çalışacağım; bir görgü tanığı olarak...
Bu arada 2 Temmuz kadar acı, derin etkiler bırakan ve Cumhuriyet tarihimizde ikinci bir kara yıkım gibi ülkeyi geriye götüren 12 Eylül'den de söz etmek istiyorum. Sanıyorum bu düşünce bu iki olaydan ders almak için iyi bir fırsattır.
1923 Anadolu aydınlanması ve devrimsel atılımları, bazı karşı devrim engellemelerine karşın çağdaşlaşmasını hızla sürdürmekteydi. Ne yazık ki her devrim gibi Anadolu Aydınlanma Devrimi de sosyal yapısı gereği karşı devrim engellerine takılmıştır. Bu aslında devrimsel gelişimin bir gereğidir.
Devrimsel gelişim içindeki bu engellerden önemli olan ikisi sözünü ettiğim bu acı, gerici, düşündürücü olanlarıdır.
Sosyal tarihin seyir defterindeki devrimsel gelişim içinde; gelgitler, karşı devrimler, benzeri nice olumsuz sosyal, siyasal, toplumsal, kültürel oluşumlar sergilenmiştir. Bu çalkantılı oluşumlar toplumuzda da etkiler bırakmış. Ancak, bunların içinde iki önemli olay var ki, Cumhuriyet tarihinin gelişimini kökten sarsmıştır.
Biri, devrimsel atılımlara, tarih ve dil konularına, çağdaşlığa, hümanizmaya yönelen toplumun bu gelişiminin kanallarını tıkayan olayın yirminci yılı (12 Eylül).
Öteki, bilinçsiz bir sürünün eyleme geçerek kendi insanını -din adına- ''dinsizler'' diye diri diri yakan bir olayın onuncu yılı.
Konuyu biraz açabilmek için kısaca kurtuluş ve kuruluş yıllarına dönelim: 1919'daki Anadolu aydınlanması, 1923'te Cumhuriyet'in devrimsel yapısıyla aydınlık bir düzene oturmuştu; devrim önderinin çağdaş uygulamalarıyla. 15 yıllık kısa bir sürede dünyaya parmak ısırtan gelişmeler sergilendi. 1938 yılına gelindiğinde toplumdaki kalkınma hızı yönünden dünya üçüncüsü olarak kendini kanıtlamıştır. (Prof. Suna Kili ). Ne yazık ki 1950'de çöreklenen karşı devrim bu hızlı gelişmeyi yer yer engellerle durdurdu.
Taktığı çağdışı çengeller, devrimsel atılımları güçleştirdi. Böylece 1500 yıldan beri dinsel baskı altındaki kul-ümmet yapısından; özgür vatandaş olma aşamasına geçiş sırasında bu karşı devrim, toplumu yeniden çağdışına yönelterek gelişimini durdurma aşamasına getirmiştir. Bir yanda geçmişten getirdiği uygarlıklar mozaiğinin verilerini özümsemiş, uyumlu bir halk, öte yanda bu halkı yine çağdaş yapıtıyla donatan 1923 Anadolu Aydınlanma ve Çağdaşlaşma Eylemi... Bu iki kavramın karşısında da -sözde- demokrasiyi uygulayan, çıkarcı politika esnafının iç ve dış güçlerle oluşturduğu, yarar- çıkar ilişkilerinden doğan kargaşa ortamı.
Ülkemizde 1950'de demokrasi adıyla gelen karşı devrimin 50 yıldan beri yıktıklarının altında kalmamaya çalışan bu sağduyulu halk ve aydınlar bugün de bu savaşımın sorunlarını yaşıyorlar.
Evet, devrimsel atılımlar içinde TDK'yi, TTK'yi, o büyük devrimcimizin vasiyetini de hiçe sayarak yok eden, Türk hukuk tarihine kara bir leke bırakan 12 Eylül'ün faşist cuntası bu ülkeye, ülkenin insanına, sosyal dengesine, siyasal yetkesine, kültürel oluşumuna en azılı dış düşmanın bile yapamayacağı kötülükleri yaptı. O büyük önder bilmiyor muydu, böylesi bir resmi devlet dairesi biçimiyle kurmayı?
Oysa O'nun amacı dil ve tarih çalışmalarını özerk bir yapıda, serbestçe, baskılardan uzak, devrimsel ve çağdaş bir çizgide geliştirmekti.
20 yıl olmuş bu kara lekenin kabulü... Yirmi koca yıl! Ne yaptılar bu sürede? Hukuk kavramını hiçe sayarak el koydukları bu kurumların çalışmalarını kendi çıkarları doğrultusunda sinsice yürüterek bencil emellerine kavuştular.
Dil ve tarih konusunda bilimsellikten uzak önerdikleri kavramlarla ikilik yaratarak özellikle dil konusunda onulmaz yaralar açtılar.
Yukarıda sözünü ettiğimiz -1950- karşıdevrimin sorumsuz yetkilileri, gericiliğe, bağnazlığa ödün vererek politikadaki çıkarcılığa, aymazlığa yöneldiler. Bu yozlaşmış etik yapılarıyla yıkımlar getirdiler topluma. Öylesine yozlaştırdılar ki dünyada ilk halk devrimini gerçekleştirip en çağdaş yöntemi ve yönetimi kuran bir düzenin insanlarını -acımadan- diri diri yakma eylemini oluşturdular. Hem de Tanrı adını yineleyerek: ''Vurun, yakın dinsizleri'' höykürmeleri arasında!..
Bu hortumcular da, bağnaz asalak yaratıklar da uzaydan gelmemişti. Bunlar kırk yıldan beri gericiliğe verilen ödünlerin ve çıkarcı politikacının oluşturduğu ortamda türemişlerdi. Ne yazık ki bu oluşum böylesi bir toplu öldürme olayının acı reçetesini, insanlarımızı diri diri yakarak ödetti.
Bizi dünya kamuoyu önünde güç duruma sokan bir olaydı bu. Daha önceki yıllarda da bu yönde eylemler gerçekleştirmişlerdi. Bu son olay Madımak eylemiyle gerici güçlerin istediği olmuş ve devrim onulmaz yara almıştı.
Madımak yangınından kıl payı kurtulanlardan birisi olarak on yıldan beri içten içe zonklayan bir yara gibi benliğime acı veren bu olay için hep soruyorum kendi kendime: ''Neden, niçin?'' diye.
CemCan
14-09-2006, 07:57 AM
Birisi faşist bir uygulamanın düşündürücü yirminci yılı.
Öteki usa sığmaz bir gericilik olayının, bağnazlığın oluşturduğu kara yıkımın onuncu yılı.
Bu iki utanç verici olayla toplumu kargaşaya itenlere ve onların -bugün de- sinsice fırsat kollayan çömezlerine sormak gerek.
Acaba geceleri karabasan görmeden rahat, deliksiz bir uyku uyuyabiliyorlar mı?..
Zeki BÜYÜKTANIR Eğitimci
Cumhuriyet 02.07.2003
Telefonu ve elektriği kesilen otelde, boğaz boğaza bir mücadele yaşanır
Kör karanlıkta can pazarı
Hiç kimse yangın ihtimalini düşünmek istememektedir, ama yangına karşı da hazırlık yapılır. Kovalara su doldurulur, birinci kata yerleştirilir. Hatta, barikatta Ali Balkız'ın anlattığına göre, Uğur Kaynar bir ara yangın tüpünü patlatır ve merdivenler köpük içerisinde kalır. Yine Ali Balkız, ''Saat 17. 00'ye doğru otele atılan taşlar beze sarılıydı, bezden keskin bir benzin kokusu geliyordu. Büyük bir hızla otele gelince yalnızca etrafa toz yağdırıyordu'' der. Bunlar, göstericilerin yangına hazırlık eylemleridir. Otelin önündeki arabalar yakılmaya başlar. Cafer Can Aydın, Arif Sağ ile karşılaşır. Arif Sağ, otelin yanacağını düşünmediği için, o sıralar yanan arabasını gözler önüne getirmekte, ''Hay Allah, arabanın da sigortası yoktu'' demektedir. Yine de hiç kimsede ölüm korkusu yoktur. Barikatta olanlar, göstericiler en azından kadınlara, kızlara dokunamaz, bizi aşmadan yukarı çıkamaz güveni içinde, otele girenlerle çarpışmaktadırlar. Ali Balkız, sıcak çatışmadan bir görüntü hatırlar: ''Bu sırada uzun boylu, sakallı bir adam bizle çatışmaya girişti. Sonra bizi aşıp yukarı çıkamayacağını anlayınca 'Hepinizi yakacağız' diye bağırdı.'' Saat 18.30 sıralarında Aydoğan Yavaşlı fenalaşır. Hidayet Karakuş, barikat başında olan Metin Altıok'a seslenir. Barikattaki Behçet Aysan'ı yukarı yollamasını söyler. Hidayet Karakuş, ''Behçet geldi ve Aydoğan'ı sakinleştirdi. Sonra tekrar barikata indi'' der. Bu aynı zamanda Karakuş'un ''Behçet'le Metin'i son gördüğü an'' dır.
Aranızda polis, asker var mı?
Telefonlar ve elektrikler kesilmiştir. Oteldekilerin, dış dünyayla kuracakları hiçbir bağlantıları kalmamıştır. Göstericilerin bir kısmı lobiye girer. Merdiven başında kavga sürmektedir. Ali Balkız'ın bu gürültüye ilişkin tanıklığı şunlardır: ''Bu sırada çok büyük gürültüler duymaya başladık. Aşağıya inemiyoruz, sütunun arkasından bakamıyoruz, sonra anladık ki otelin duvarındaki lambrileri balyozlarla kırmışlar, ahşap masaları ve sandalyeleri yığıp, büyük ateşe hazırlanmışlar.'' Elektrik kesik olduğu için göz gözü görmemektedir. Rıza Aydoğmuş yangının hemen öncesinde önemli bir ayrıntıyı hatırlar: ''İçeriye üç polis girdi. Karanlık olduğu için etraflarını göremediler, çakmaklarını yaktılar, aranızda polis var mı diye sordular. Yok dedik gittiler. Bir dakika geçti, bu defa jandarma gelip aranızda asker var mı sorusunu sordu. Bu sorulardan beş dakika kadar sonra yangın başladı.'' Yangından hemen önce Zerrin Taşpınar, Metin Altıok'u görür: ''Metin gözlüğünü kaybetmişti. Belki yüzünü yıkamak için lavaboya girmiş orada unutmuştu. Gözlüğünü arıyordu.''
Cumhuriyet 02.07.2003
Derya Sazak
Sivas'ı unutmak
Madımak trajedisinin onuncu yılında Fazıl Say'ın bestelediği 'Metin Altıok' oratoryosu 2 Temmuz 1993'te alevler altınca can veren 37 aydını temsil eden 37 metronom vuruşuyla sona erer.
Eserin dünya prömiyerinin yapıldığı İstanbul Kültür ve Sanat Festivali'nde bir skandal yaşandı ve Sivas'taki katliam görüntüleri 'sansüre' uğradı. Alevler altındaki Madımak'ta ölen Metin Altıok ve 37 aydının yaşama son bakışları fazla dokunaklı bulundu! Gösteriye saatler kala Kültür Bakanlığı'nın devreye girmesiyle Can Dündar'ın hazırladığı film izleyiciden gizlendi.
Sanki Sivas görüntüleri on yılda unutuldu. Belleklerden silindi ve Fazıl Say, Metin Altıok için bir 'oratoryo' bestelemese 37 aydının ne şekilde katledildikleri anımsanmayacaktı!
Hadi toplumun bir kısmı Sivas'ı zamanla unuttu diyelim. Aileler ne olacak? Onlar nasıl unutacaklar?
Hoşgörü, barış, uzlaşı hep aydınlardan, sol'dan mı gelecek?
1 Mayıs 1977 katliamı unutuldu. Ne oldu? Taksim'de beş yüz bin insanın üzerine ateş açarak görülmemiş boyutta bir kitlesel suikastı gerçekleştirenler ortaya çıkarılamadığı için yıllar sonra 'Susurluk' skandalıyla şoka uğradık.
Abdi İpekçi cinayeti zamanında açığa çıkarılsaydı, Mehmet Ali Ağca'yı sıkıyönetim askeri cezaevinden kaçıranlar yakalansaydı, Türkiye'de siyasi cinayetler bu kadar kolay 'faili meçhul' kategorisine girer miydi?
Ya Uğur Mumcu'yu nasıl unutacağız?
Mumcu'nun neden yok edildiğini araştıranlar gelecekte çıkmayacak mı?
Ahmet Taner Kışlalı da, Sivas'ta katledilen Metin Altıok gibi karıncayı incitmemiş bir aydın değil miydi?
Yitirdiğimiz bu insanları anılarda da yaşatmayacağız öyle mi? Hoşgörünün bu kadarı fazla değil mi, tamam Madımak trajedisini Sivas'la birlikte anmanın orada yaşayan insanlarda yol açtığı bir haksızlık duygusu var. Ancak 37 aydını yok eden 'siyasi düşünce'nin de ortaya çıkıp bir özeleştiri yapması, 'özür dilemesi' gerekmiyor mu?
Bunun intikamcılıkla, öç duygularını geleceğe taşımakla ilgisi yok. Kaldı ki, Fazıl Say, 'Metin Altıok' oratoryosuyla, Madımak'ı 'müzikle' anıyor.
Sanat sadece 'olumluluklar' üzerine inşa edilmiş olsa, savaş ya da şiddet gibi olumsuzluklara maruz kalmış insanların onca edebiyat ya da müzik eserinde imzaları bulunmazdı. Dünyaca ünlü pek çok saygın isim, tanık olduğu çağın coşkusundan da hüznünden de etkilenmiştir.
Fazıl Say da, Altıok'a ağıt yakarken, 'sanatı politize etmiyor' tersine içindeki insancıl duyguları, sevgiyi, barış ve hoşgörüyü notalara döküyor.
Türkiye'nin yüz akı sanatçısı Say, Nazım'dan Aşık Veysel'e son dönemde 'bize ait' olan her şeyi piyanosuyla, besteleriyle halka taşıdı.
Son yapıtı İstanbul seyircisi önünde 'sansür'e uğradı.
Vazgeçme Fazıl Say. Bir daha çal!
dsazak@milliyet.com.tr
CemCan
14-09-2006, 07:58 AM
Hasan Pulur Milliyet 02.07.1998Sivas katliamının beşinci yıldönümü
TÜRKİYE'de günün geçer akçesi, modası liberallik ve demokratlık...
Dünün şeriatçısı, bugünün demokratı, dünün Marksisti, bugünün liberali...
Bugün Sivas katliamının beşinci yıldönümü, otele doldurulup cayır cayır yakılan 37 kişinin, 37 insanın, 37 okur yazarın, şairin canlarının hesabı hala verilemedi, verilmeyecek de...
Bakalım bugünün demokratları, bugünün liberalleri, bu katliam için neler diyecekler, ya da dün ne dediklerini hatırlayabilecekler mi?
"28 Şubat muhtırası"yla, birden şeriatçıyla el ele, demokrat ve liberal kesilenler, beş yıl önce, Temmuz 1993'te katliamın kılıfını dikmişler, Aziz Nesin'e giydirmeye çalışıyorlardı; suçlu 37 kişiyi yakarak öldürenler değil, Aziz Nesin'di, çünkü o, masum halkı TAHRİK etmişti!!!
Bakın neler yazıyorlardı, okuyun hatırlayın:
"Olayların tetiği Aziz Nesin'in provokasyonu ile çekiliyor ve başka provokatörlerin de olayların içine girmesi ve devletin acziyle beslenerek, Madımak Oteli'nin kundaklanmasına ve 35 kişinin yanarak ve boğularak can vermesine işler varıyor."
*
"ZAMANINDA eserleriyle milletin gözbebeği haline gelmiş, 80 yaşına merdiven dayamış ve akli melekesi herhalde pek yerinde olmayan, son günlerde U. Mumcu'yu kıskanırcasına büyük olaylar yaratıp, kendini öldürtmek için uğraşan bir yazarın oyununa gelindi. Adından başka hiçbir tarafı Aziz, olmayan bu insana da lanetler yağdırıyorum. Şimdi için rahat mı Aziz Efendi?"
*
"KOMİK hikayelere imza atan yazar Aziz Nesin, bu defa izleri uzun yıllar kalacak bir trajedinin kahramanı oldu. Sivas'ta ilk elde 35 kişinin ölümü, çok sayıda kişinin de yaralanmasıyla sonuçlanan arbede, onun merkezinde bulunduğu yoğun tahriklerle meydana geldi."
*
"DÜŞÜNCE hürriyeti, etiketi altında gereksiz tahrikler yapan, en gelişmiş demokrasilerde bile provokasyon olarak kabul edilebilecek davranışlarda bulunan kimseler, Sivas'ta ortaya çıkan bu sonucu dikkatli bir şekilde değerlendirmek zorundadır. Şeriat ayaklandı, deyip işin içinden çıkmak isteyenler, olaylar sırasında çekilen fotoğrafları dikkatle incelemelidirler. O fotoğraflarda neden yeşil bayrak değil de Türk bayrağı taşındığının ciddi bir tahlilini yapmalıdırlar."
* * *
BUNLARI yazanların kim oldukları önemli değil; öneli olan 37 kişinin katillerini "tahrik"le masum göstermeye çalışanların, bugün demokrasi dekoru önünde, "liberal - şeriatçı düeti"ne çıkmalarıdır.
Bu arada bize de soranlar olabilir?
Sen ne yazmıştın?
Hayhay, cevabını verelim; Tarih 7 Temmuz 1993, Milliyet gazetesi ve bu köşe:
"36 kişiyi otele kapatıp yaktılar, şimdi ortada tartışılan ne?
Aziz Nesin, tahrik etti mi, etmedi mi?
Hangi tahrik, 36 kişinin, diri diri yakılmasının mazereti olabilir ki?
Sivas, en az altı saat birbirine giriyor, hiçbir tedbir alınmıyor, televizyonda açık açık görülüyor, zavallı aciz birkaç polis, ellerindeki tüfeklerin dipçiklerini bile kullanma emri verilmemiş askerler, sonra da Aziz Nesin halkı tahrik etti.
Ayıptır!"
* * *
CEMİL Meriç, "Jurnal"ın 1. cildinin 355. sayfasında der ki:
"(...) Düşünmek, insan üzerinde düşünmek mutlaka yasak bölgelerden birkaçına dalıp çıkmakla olur. Zaten demokrasi ve liberalizm yasak bölgeleri kaldırmak manasına gelir. O halde din vaktiyle en basit jestlere kadar bütün insan hayatını düzenlemeye kalkışmıştır. İçki içmeyeceksin, domuz yemeyeceksin, zina yapmayacaksın. Osmanlı bunların hepsini yaptı. Ama gizlenerek, korkarak ve şuuru yaralandıkça yaralandı. Hayır uyuzlaştı. İki yüzlü bir hayvan oldu Osmanlı. Tanrıyı ve kulu aldatan bir panayır göz bağcısı. Elinde tesbih, evinde oğlan, dudağında dua. Biz de öyle değil miyiz?
Değişen ne? Herkes Atatürk'e sövüyor ve Atatürkçü. Demokrasiye inanan yok. Herkes demokrat."
* * *
İLGİLENENLERE bir soru:
"Siz irticanın yasalarla önleneceğini hayal ediyor musunuz?"
Ve buna bağlı, ikinci soru:
"Siz irticayı önleyeceğini sandığınız yasaların, çıkacağını sanıyor musunuz?"
Yazara E-Posta:
Eren AysanÖlümün soğuk nefesi
Sıvas'ta 10 yıl önce büyük bir vahşet yaşanmasına karşın asıl sorulması gerekenler şu: Türkiye bugün Sıvas için ağlıyor mu? Yoksa kendini büyük bir unutuşa mı teslim etti?
İlhan Cem Erseven
, Madımak Oteli'nde yaşadığı korku dolu anları şöyle anlatıyor: "Otelde artık çıt çıkmıyordu. Duvarlara dokunamıyordum, çok sıcaktı. Koridora çıkmaya karar verdim ve karanlıkta ilerledim. Ayağıma bir şey takıldı. Eğilip baktım, Asaf'tı. İyice sarstım, yüzünü tokatladım, bana mısın demedi."
Hidayet Karakuş:
"Apartman boşluğunda uzun sakallı iki kişi, otel ile Büyük Birlik Partisi arasındaki boşluğa sığınanları içeri göndermeye çalışıyor. İki Aczmendi gibi adam. Ellerinde büyük sopalar, otele geri dönün diyorlar. Şair Ali Yüce ve eşi Nimet Hanım'ı fark ettim. Nimet Hanım, siz insan değil misiniz diye sesleniyordu."
Madıma k Oteli'nde yangın yukarıya doğru kıvrılarak merdivenlerden bir ejderha gibi dilini uzatmıştır. Ali Balkız , olay anını şöyle anlatır:
''Arkadaşlar koridorlarda toplanmışlardı. Aşağıdan ne olduğunu anlayamadığımız, zift, duman ve kapkara alev sarsıcı bir gürültüyle geliyordu. Sanki aşağıdan yukarıya doğru uzayarak, yoğunlaşarak, çoğalarak bizi sarsmaya başladı. Bir anda müthiş bir çığlık koptu. Aşağıya gelin, yukarıya gelin sesleri birbirine karışmaya başladı. Bir aydınlık gördüm.''
Bu sırada yangın telaşı Hidayet Karakuş v e eşini de sarmıştır:
''Karanlıkta bir ses 'aşağıya' diye bağırdı. El ele tutuşup merdivenlere doğru yürüdük. Daha iki basamak inmemiştik ki bizi büyük bir sıcaklık, yoğun bir duman karşıladı. Aynı anda başka bir ses 'yukarı' dedi.
Bense sıcaklığın da, dumanın da daha fazla yukarı çıktığını düşünerek arka odalara yürüyün, kapıları pencereleri kırın diye bağırdım. Şair Haydar Ünal bir pencereye tekme attı. Onun omzuna düşen cam, kanayan kolu, yırtılan, kan içindeki gömleği gözümün önünde hâlâ. O sırada otelin içinde, bize son ana kadar yardımcı olmaya çalışan polis Mehmet'in çabasıyla insanlar apartman boşluğuna atlamaya çalıştılar.''
'Su insanı boğar, ateş yakarmış'
Herkes ölümün soğuk nefesini üzerinde hissetmektedir. Türk aydınları, Cahit Sıtkı 'nın 'Otuz Beş Yaş' şiirindeki bir dizeyi tekrarlamaktadır: ''Su insanı boğar, ateş yakarmış.''
Bu sırada Cafer Can Aydın, birbirleriyle nişanlı olan Muammer Çiçek ve İnci Türk 'ü görür. Her ikisi de ölüme teslim olmadan önce birbirlerine sarılıp vedalaşırlar. Zerrin Taşpınar ise gözyaşlarına karışarak aktarır neler hissettiğini:
''El ele tutuşmuştuk, dumandan göz gözü görmüyordu. Merdivenlere doğru yürüdük. O sırada yanınızdakinin kim olduğunu bilmiyorsunuz. Yalnızca, 'Yakıyorlar bizi' diyebildim. Barikatlara yaklaştığımız sırada, bir anda karşımıza çıkan alevi unutamıyorum. Hepimiz dağıldık. Kimi merdivenlerden yukarı çıktı. Hatta ben tuttuğum bir kızın elini bıraktım. Orada çok yoğun bir ölme isteği yaşadım. O kız da benimle aynı kaderi paylaşmasın diye elini elimden sıyırdım, yani benle ölmesin diye. Birkaç basamak çıktım, kalakaldım. Yaşamakla yaşamamak arasında. Bir şey daha hatırlıyorum: Bir başka odaya girmeden önce, Lütfiye Aydın ve Aydoğan Yavaşlı bir pencereden dışarı atladılar.
Ben o odanın kapısında kaldım. Bir an herkes oraya yöneldi. Aydoğan, çok dar burası, umutsuz, dedi. O hâlâ kitaplarını çok dar, umutsuz diye imzalıyor. Aslında o an herkes panikle onların üstüne atlayabilirdi.
Başka atlayan olmadı, hemen herkes onları bırakıp çıktı. Dumandan göz gözü görmüyordu, kendimi müthiş yalnız hissettim. Sonra gördüğüm aydınlığa doğru yürüdüm, pencereden atlayanları gördüm.
Yaşama çok bağlı bir insan değilim. Orada yaşamak istemedim. Ben artık bu insanlarla yaşayamam duygusu vardı. Ali Balkız kolumu yakaladı ve beni aşağıya çekti. O anda, herkesin kurtulduğunu düşünüyordum. Yukarı çıkanlar kesin kurtuldu sandım.''
CemCan
14-09-2006, 07:59 AM
Merdivenler alev aldı...
Gerçekten de Lütfiye Aydın ve Aydoğan Yavaşlı eşleriyle birlikte apartman boşluğuna sığınmışlardır. Daha önce Cafer Can Aydın , Rıza Aydoğmuş' un sesini duymuştur:
''Rıza canhıraş bağırmaktaydı, merdivenin altına gelin diye. Koşarak yanına gitmeye çalıştık, ama o sırada merdivenler alev aldı.''
Rıza Aydoğmuş ise barikatın hemen önündedir. Alevleri görünce eğilir:
''Bağırıyorum, bu tarafa gelin diye, kimse beni duymuyor. Eğildim ve bir süre bekledim. Sonra ne yapacağımı düşündüm. Otelin önüne doğru ilerledim. Baktım bir polis kordonu oluşturulmuştu. Koşarak dışarı çıktım. Herkes öldü diye düşünüyordum. Otelin içinde kardeşim de vardı. Onun da ölmüş olduğunu sandım. Kendimi tek canlı tanık sanıyordum. Sıvaslı olduğum için ailemin evine gittim. Evde cenaze havası vardı.''
Lütfiye Aydın ve Aydoğan Yavaşlı eşleriyle birlikte Rıza Aydoğmuş'un yanına ulaşamayınca, Cafer Can Aydın'ın daha önce oteli dolaşırken gördüğü boşluğa girerler. Atladıkları yerin yüksekliği göğüslerine ancak gelmektedir.
Lütfiye Aydın'la Cafer Can Aydın vedalaşırlar. Cafer Can Aydın, ''O an düşündüm ölümü. 48 yaşındayım dedim, daha çok erken, ama buraya kadarmış. Bir ara üstümüzdeki camdan Olgun Şensoy ve Ali Rıza Koçyiğit geçtiler. Bağırdım, kırın camı diye. Ama duymadılar, zaten duyacakları ortam yoktu. Eğer cam kırılsaydı, biz bayılmayacak, oksijen alacaktık. Bir ara uzun rüyalar gördüğümü hatırlıyorum, sanki Sıvas'a hiç gelmemişim gibi. Sanki aradan saatler geçti. Bir uyandım ki cam erimiş ve parçaları üstümüze düşmüş.''
Hidayet Karakuş' un tanıklığına göre, bu sıralarda apartman boşluğunda uzun sakallı iki kişi, otel ile Büyük Birlik Partisi arasındaki boşluğa sığınanları içeri göndermeye çalışmaktadırlar:
'Siz insan değil misiniz?'
''İki Aczmendi gibi adam. Ellerinde büyük sopalar, otele geri dönün diyorlar. Yanımızda şair Ali Yüce ve eşi Nimet Hanım'ı fark ettim. Nimet Hanım, yavrum siz insan değil misiniz, diye söyleniyordu.''
Aynı anda Ali Balkız, otelin camının arkasında avukat Demet Işık 'ı görür. ''Demet, büyük bir şok içerisinde bize bakıyordu. Atla dedim, duymadı. En sonunda bir kalas bulduk ve onun olduğu ikinci kata kalası dayadık. Demet, kalasın üzerinden aşağıya indi. Yani otelden son çıkan Demet oldu.''
Bu sırada BBP'den yaşlı bir adam gelir ve otelle BBP arasındaki boşlukta olanları, parti binasına götürür. Parti binasına girmeye hazırlanırken Ali Balkız'ın belki de hayatı boyunca unutamayacağı bir an yaşanır: ''Otelin içinde müthiş bir gürültü vardı. Çığlık seslerini duyuyordunuz. Çığlıkların hepsi aynı anda kesildi.''
Ancak otel içindeki en ilginç kurtuluşu İlhan Cem Erseven yaşayacaktır:
''Ön tarafta, birinci kat girişinde bir hareketlilik yaşandı, 'Haydi, iniyoruz' diye bir haber geldi. Sanki herkesin yüzünde kurtulduk ışığı vardı. Olayların yatıştığını düşünerek kameramı almak için odama gittim. Dışarı çıkar çıkmaz otelin önünün görüntülerini çekecektim. Burhan Günel 'le aynı odayı paylaşıyorduk, girdim ve çığlık seslerini duydum: 'İmdat, yanıyoruz, kurtarın bizi.' Olduğum yere çivilenip kaldım ilk önce. İçimden sıcak bir dalga geçti, ilk defa ölüm sözcüğünü ağzıma aldım.
Dışarı çıkmak için kapıyı açtım, içeriye duman giriyordu. Hemen kapıyı kapattım, ama dumanın kapının altından girdiğini gördüm. Terlemeye başladığım için havluları suya tutum ve boynuma doladım. Odamın penceresi boşluğa bakıyordu, pencereyi açtım.
Bu sırada aşağıdaki dört beş kişinin konuşmalarını duydum. Sessizce pencereyi kapattım. Aşağıdakilerin bir katliam hazırlığında olduğunu düşündüm. Halbuki onlar büyük bir ihtimalle otelden çıkmaya çalışan arkadaşlardı. Cebimde bir meyve bıçağı vardı. Pisi pisine ölmek var mı be, dedim. Tekrar cama koştum. Uzun uzun soludum. Koridorlara doğru bağırdım, gelin bu tarafa gelin diye. Ama otelde artık çıt çıkmıyordu. Duvarlara dokunamıyordum, inanılmaz derecede sıcaktı. Koridora çıkmaya karar verdim ve karanlıkta ilerledim. Ayağıma bir şey takıldı. Eğilip baktım, Asaf'tı. İyice sarstım, yüzünü tokatladım, bana mısın demedi. Nabzını saydım, kalbini dinledim, hiçbir yaşam belirtisi yoktu.
'K urtulacak bir delik arıyorlardı'...
Karanlıkta kimsenin yüzünü seçemiyordum. Uzun boylu birisini kollarından tutup pencere kenarına kadar çektim. O sırada bir kız gördüm, onun Yasemin olduğunu düşünüyorum. Yaşam belirtisi yoktu, ama taşıdım onu da. Tekrar nefes almak için pencere başına gittim. Uzun uzun temiz havayı ciğerlerime çektim, sonra çıktım odadan.
Koridorun köşesinde bir inilti duydum. Bir kadın dişleri birbirine kenetlenmiş, titriyordu. Dişlerini birbirinden ayırmak istedim, ama başaramadım. Onu sürüklemeye çalıştım, beceremedim. Bu arada tekrar duman yutmaya başladığım için odama geri döndüm.
Gözüm merdivenlerde yükselen alevlere takıldı. Bir an önce ateşin söndürülmesi gerekiyordu. Elime ıslak bir çarşaf aldım ve ateşi söndürmeye çalıştım, ilk denemede başarılı olamadım. Ateşi söndürdüğüm sırada, yan odadan bir bağırtı duydum. Aşağıdan Kamber Çakır 'ın sesini tanıdım. Zemin katta sıkışmışlardı ve kurtulacak bir delik arıyorlardı.
'N e olur ölme, bırakma beni'
Bir çarşaf salladım. Çarşafı Birsen Gündüz yakaladı. Aslında yukarı çıkabilirdi ama heyecandan, korkudan soluğu kesildi. Birkaç kere denedi, başaramadı. Çaresizlik içindeydim. Bu sırada kafamı kaldırdım, çatıda beş altı insan gördüm. Onlar atla diyorlardı. Yer düz değildi, üstelik çakılabilirdim. Vazgeçtim.'' Tam bu sırada Cafer Can Aydın ve Aydoğan Yavaşlı'nın eşleriyle kaldığı boşluğun üstüne erimiş cam parçaları düşer. İçeriye temiz oksijen girdiği için Cafer Can Aydın ayılır:
''Ayağa kalkmaya zorlandım. Başardım ve otelden dışarı çıktım. Adamın biri elime bir yoğurt tutuşturdu, kim var içerde diye sordular. Ben önce eşim var, çoluk çocuk var dedim, polis var mı diye sorunca da uyanıklık ettim, evet var dedim, polis de var.
Öyle deyince iki polis içeri girdi. Lütfiye'yi, Aydoğan ve eşini çıkarttılar. Lütfiye kendinde değildi. Seslendim ona, ne olur ölme, bırakma beni diye.''
Cumhuriyet 03.07.2003
AKP milletvekilleri, Topluma Kazandırma Yasa Tasarısı'nda sınır tanımıyor Çete ve türbana da af istediler
ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) - Topluma Kazandırma Yasa Tasarısı'nın iktidarın seçmen tabanını da kapsayacak şekilde genişletilmesi için AKP içinde başlayan tartışma büyüyor. AKP Diyarbakır Milletvekili Cavit Torun , Türk Ceza Yasası'nın ''silahlı çete üyeliği, yardım ve yataklık'' hükümlerinden mahkûm edilen herkesin koşullu affı için hazırladığı yasa önerisini Adalet Bakanlığı'nın görüşüne sundu.
Yasa tasarısının genişletilmesini isteyen AKP Diyarbakır Milletvekili Cavit Torun, seçilmeden önce Hizbullah sanıklarının da avukatlığını yapması konusunda ''Özel olarak Hizbullah avukatlığı yapmadım. Bütün dosyalarım arasında Hizbullah sanıklarının dosyaları 4-5 taneyi geçmez. Profesyonelce çalıştım, paramı aldım'' dedi. Torun tasarıyı savundu
Torun, daha geniş kapsamlı bir düzenleme için Adalet Bakanı Cemil Çiçek 'in görüşüne sunduğu yasa önerisini şöyle anlattı:
''Türk Ceza Kanunu'nun 168. ve 169. madde kapsamında verilen tüm cezalar ve davalar 5 yıl süreyle ertelensin. Gelip teslim olanlar hakkında takibat yapılmasın, davası devam edenlerin davası 5 yıl süreyle ertelensin, ceza alanların davası 5 yıl süreyle durdurulsun.''
AKP Tokat Milletvekili Resul Torun da düzenlemenin ''türban nedeniyle mağdur olanları da'' kapsamasını istedi. Resul Torun, ''Bir yanda teröristleri topluma kazanma politikası takip edilirken öte yanda kılık kıyafetinden dolayı okulundan uzaklaştırılan, işinden olan insanlar toplumun dışına itilmeye devam ederse bu uygulama eksik olur'' diye konuştu. Sıvas milletvekili ısrarlı
Sıvas katliamı mahkûmlarının affedilmesi istemini grupta dile getiren AKP Sıvas Milletvekili Selami Uzun, bu konuda ısrarlı olacağını vurguladı. AKP milletvekili Selami Uzun, Meclis kulisinde gazetecilerin sorusu üzerine, ''Sıvas'ta olaylara hiç karışmadığı halde birçok kişi hapse atıldı. Bunların aileleri perişan oldu. Ben bir Sıvas milletvekili olarak bu suçsuz kişilerin de pişmanlık yasası kapsamına alınmasında ısrarlıyım. Tasarı İçişleri Komisyonu'nda görüşülecek. Ben de bu konuyla ilgili önerge vereceğim. Sıvas halkının taleplerine ben kulaklarımı tıkayamam'' diye konuştu.
CemCan
14-09-2006, 07:59 AM
Cumhuriyet 03.07.2003
DÜNYADA BUGÜN
ALİ SİRMEN
Milli İrade, Cinayeti Meşru Kılabilir mi?
Ne denli keyifli ve verimli olursa olsun, bir dış geziden yurda dönüş insanı hep neşeye gark ediyor.
Evet birer dünya vatandaşıyız ya da olma yolundayız, belki de daha doğrusu olmak zorundayız.
Ama nasıl yurttaşlığımız temel aile aidiyetimizi ortadan kaldırmıyor, ancak onun üzerine oturuyorsa, dünya vatandaşlığımız da kendi toplumsal kimliğimiz üzerine oturuyor.
Yurda dönüş sevincim çok kısa sürdü. Daha Paris'ten İstanbul'a gelen uçaktaki gazete başlıkları içimi karartmaya başladı. Sonra da, dün Sıvas katliamının onuncu yıldönümünde, Sıvas canilerini affetme girişimleri haberleri, Türkiye'nin Avrupa ve dünya içindeki yerinin ne olduğu sorusunu sormama neden oldu..
AKP iktidarının tümünün değilse bile, etkin kimi çevrelerinin Sıvas katliamı sanıklarını şu ya da bu biçimde kurtarma istekleri bizim için şaşırtıcı değildir.
Milli Görüş kaynaklı bu akımın, olaya böyle yaklaşmasında şaşılacak ne var ki?
Aynı kaynaktan beslenen Şevket Kazan katil zanlılarının avukatı değil miydi?
Aynı Şevket Kazan, Adalet Bakanı sıfatını taşırken, sanıkları hapishanede özel olarak ziyaret etmedi mi?
***
Bütün bu gerçekleri bilen bizler, şimdi bu katliamın mahkûmları için af çıkarılması girişimleri haberine nasıl şaşırabiliriz ki?
Böyle bir affın zamanlamasını veya yöntemini, yani şimdi mi yapılacağını yoksa biraz daha beklemenin mi yeğleneceğini veya böyle bir affın başka bir af içinde gizlenerek mi yedirileceğini bir yana bırakalım da şu soruyu soralım:
Milli irade, cinayeti meşru kılabilir mi?
Evet anayasa belirli koşullarda af yetkisini Cumhurbaşkanı ve TBMM'ye vermiştir.
Burada gaye, toplumsal fayda veya kimi hallerde toplum vicdanını yaralayan kimi hukukun lafzına uygun cezaların doğuracağı sakıncayı gidermektir.
Söz konusu durumda, bir toplumsal fayda var mıdır?
İnsanları kendi inançlarından olmadıkları veya aynı inançtan olsalar bile bunu kendileriyle aynı biçimde ifade etmedikleri için diri diri yakanların, bunun kefaretini ödemekten kurtarılmalarında nasıl bir toplumsal fayda, nasıl demokratik bir yarar bulunabilir ki?
Bir toplumun vicdanı, bu durumda masum insanları diri diri yakanların cezasız, yananların da yandıklarıyla kalmasıyla mı huzur bulacaktır?
***
Burada şu soru geliyor akla:
Böyle bir af için halkoyuna başvurulsa ve referandumdan da ''evet'' oyları ''hayır'' lardan fazla çıksa, toplumsal vicdanın bu yolla huzur bulacağı sonucuna varılamaz mı?
Biçimsel olarak, böyle bir sonuca varmak mümkündür.
Ama işin esası öyle değildir.
Çünkü vicdansızlık, toplumsal vicdana temel teşkil edemez. Çünkü insanların inançları dolayısıyla yakılmaları, sonra da cezasız kalmaları ya da yarı yolda affedilmeleri, üyesi olduğumuz dünya ailesinin toplumsal vicdanını yaralayacaktır.
Kaldı ki, adaletin ve vicdanın ayaklar altına alındığı bir çoğunluk kararıyla, ne demokrasiye ne de toplumsal huzura varılabilir.
Kısacası, milli irade, cinayeti meşru kılamaz veya sonuçlarını ortadan kaldıramaz.
Böyle bir affın, arkasında milli irade bulunsa bile önünde demokrasi engeli vardır.
Bütün bu gerçeklerin ışığında, böylesi bir affın tezgâhçılarına ''Hodri meydan! Yapın da bakın neler oluyor!'' demek gerek.
Cumhuriyet 03.07.2003
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ SAYIN ALİ RIZA GÜLÇİÇEK’İN 2 TEMMUZ SİVAS OLAYLARINI ANMA GÜNÜ OLARAK TBMM GENEL KURULUNDA YAPTIĞI GÜNDEM DIŞI KONUŞMA
(2 TEMMUZ 2003 – ANKARA)
SAYIN BAŞKAN, DEĞERLİ MİLLETVEKİLLERİ,
SİVAS OLAYLARININ 10. YILDÖNÜMÜ İLE İLGİLİ OLARAK GÜNDEM DIŞI SÖZ ALMIŞ BULUNUYORUM. ŞAHSIM VE CUMHURİYET HALK PARTISI ADINA HEPİNİZİ SAYGIYLA SELAMLIYORUM.
BANA KONUŞMA OLANAĞINI SAĞLAYAN SAYIN BAŞKANIMIZA ŞÜKRANLARIMI SUNARIM.
SAYIN BAŞKAN, DEĞERLİ MİLLETVEKİLLERİ,
2 TEMMUZ ZİHİNLERİMİZDE KALICI, GÖNÜLLERİMİZDE İSE YAS TUTACAĞIMIZ BİR GÜNDÜR. 2 TEMMUZ 1993 TARİHİNDE, YANİ DAHA BUNDAN 10 YIL KADAR YAKIN BİR GEÇMİŞ ZAMANDA, DEMOKRASİNİN HÜKÜM SÜRDÜĞÜ VE HALKININ DEVLETİNE GÜVENMESİ GEREKTİĞİ KENDİ TOPRAKLARINDA, GÖZ GÖRE GÖRE BİR VAHŞETE TANIK OLDUK. NE YAZIK Kİ BU GERİ DÜŞÜNCEYİ 37 CANLA, BU ÜLKENİN 37 AYRI EVLADIYLA ÖDEMEK ZORUNDA KALDIK. OYSA ONLAR SİVAS’A BARIŞ VE KARDEŞLİK İÇİNDE BAĞLAMALARINI ÇALMAYA VE SEMAHLARINI DÖNMEYE GİTMİŞLERDİ.
EN KÜÇÜĞÜ 12, EN YAŞLISI 66 YAŞINDAYDI. BÜYÜK ÇOĞUNLUĞU 12-30 YAŞ ARASI GENÇLERİMİZDİ.
CemCan
14-09-2006, 08:00 AM
Sevgili Yöneticelerden Özür dileyerek büyük yazıyorum...
BİR DÜŞÜNÜN LÜTFEN; 12 YAŞINDAKİ ÇOCUĞUN NE GİBİ BİR GÜNAHI OLABİLİRDİ Kİ. NEŞE İÇİNDE 15 YAŞINDAKİ BİR ARKADAŞIYLA SEMAH DÖNMÜŞTÜ. TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN GURUR DUYACAĞI GENÇ DÜŞÜNEN BEYİNLERİNDEN BİRİYDİ. SONRA KENDİNİ BİRDEN ALEVLERİN İÇERİSİNDE BULDU. OYSA Kİ GELENEKLERİNE UYMUŞ, GÜZEL BİR GÜN GEÇİRMEYE GELMİŞTİ.
PİR SULTAN ABDAL’I, İNSANLIĞA DÜŞÜNCELERİYLE, CESARETİYLE YOL AÇMAYA ÇALIŞMIŞ BİR HALK OZANINI ANMAK, ONU YAŞATMAK ADINA GELİNMİŞ, GÜZEL DÜŞÜNCEYE, İLERİ ADIMLARA, BİLGİ PAYLAŞIMLARINA, HAİNCE VE DÜNYANIN ÇAĞDAŞ HİÇ BİR ÜLKESİNDE OLMAYACAK BİR ŞEKİLDE, DEVLETİN GÖZLERİ ÖNÜNDE BİR KATLİAMLA SON VERİLMİŞTİR. SİVAS’TA YAŞANAN BU OLAY, DÜŞÜNCEYE KARŞI CEVAP VERMEK YERİNE, DÜŞÜNCEYİ KATLEDEREK SUSTURACAĞINI SANAN ÇAĞ DIŞI BİR ANLAYIŞIN, BİR ZİHNİYETİN ÜRÜNÜDÜR.
DEĞERLİ MİLLETVEKİLİ ARKADAŞLARIM,
BİLDİĞİNİZ GİBİ 2 TEMMUZ SİVAS OLAYLARI, ÜZERİNDEN GEÇEN YILLARA RAĞMEN ALEVİLERİN NAZARINDA KÜLLENMEMEKTE, TAM TERSİNE SİVAS YANGINI ALEVİLERİN VE DEMOKRAT DÜŞÜNCEYE SAHİP TÜM İNSANLARIMIZIN KANAYAN YARASI OLMAYA DEVAM ETMEKTEDİR.
TARİH BU OLAYI DEFTERİNE, ÖYLE DERİN BİR ACIYLA, IZDIRAPLA YAZDI Kİ, BİR KERBELA OLAYI GİBİ UZUN YILLAR HATIRLANACAKTIR. ŞEHİTLERİN UĞRADIKLARI ZULMÜ HATIRLATACAK, ONLARI KATLEDENLERİN VİCDANSIZLIĞINI, İNSAFSIZLIĞINI, YANLIŞLIĞINI, DİNDARLIK KİSVESİ ALTINDA İSLAM DİNİNE SÜRDÜKLERİ LEKEYİ HATIRLATACAKTIR. TARİH BU VE BENZERİ ACI OLAYLARI, İLERİKİ NESİLLERE DERS ALSINLAR VE İBRET OLSUN DİYE YAZACAKTIR.
SAYIN BAŞKAN, DEĞERLİ MİLLETVEKİLLERİ,
TARİH, SİVAS KENTİNİ BİZE UMUT, KURTULUŞ, İHANET VE KARANLIK DURUŞLARI İLE HATIRLATIYOR. MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN ŞAHSINDA LAİK, DEMOKRATİK CUMHURİYETİN TEMELİNİN BURADA ATILMASI, PİR SULTAN ABDAL’IN DİRENİŞÇİ YOLU, HINZIR PAŞA’NIN İHANETÇİ ÇİZGİSİ, NE YAZIK Kİ BİRDE 2 TEMMUZ 1993’TE YAŞANAN VAHŞET EKLENMİŞTİR.
PİR SULTAN ABDAL’IN TOPLUMSAL VE İNANÇSAL DURUŞUNA UYGUN, SOSYAL BİR ORGANİZASYON OLARAK YAPILAN ŞENLİKLERE KATILANLAR, HAZIRLANAN TUZAKTAN HABERSİZ KARANLIK GÜÇLERİN TUZAĞINA DÜŞMÜŞLERDİR. VE PROVAKOSYONLAR NETİCESİNDE TÜM DÜNYANIN GÖZÜ ÖNÜNDE 37 CANIMIZ ŞEHİT EDİLMİŞTİR.
SAYIN MİLLETVEKİLLERİ,
SİVAS KATLİAMININ FAİLLERİ, BU KATLİAMI DİN ADINA YAPTIKLARINI SÖYLEMİŞLERDİR. SİZE SORUYORUM ; HANGİ DİN İNSANLARI ÖLDÜRMEYİ EMREDER ? SİVAS’TA DİN ADINA KATLİAM YAPANLAR, İNSANLARIN FARKLI DÜŞÜNÜŞ VE İNANIŞLARA SAHİP OLDUĞU GERÇEĞİNİ KABULLENEMEMİŞLERDİR.
GERÇEKTEN KENDİNİ DİNDAR HİSSEDEN İNSANLARIN, FARKLILIKLARA SAYGI GÖSTERMEK, UYUM İÇİNDE, İNSANIN İNSANCA ÖZELLİKLERİNİ KAZANABİLECEĞİ ŞEKİLDE, YAŞAMAMIZ GEREKTİĞİ DÜŞÜNCESİNDE OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM.
SAYIN BAŞKAN, SAYIN MİLLETVEKİLLERİ,
DEVLETİN, GÜVENLİK GÜÇLERİ VE İLGİLİ KURUMLARININ, TÜM SAĞDUYULU VATANDAŞLARIMIZIN BU TÜR EYLEMLER YAPAN, İNSANIN YAŞAMA HAKKINA SAYGI GÖSTERMESİNİ BİLMEYEN BU TÜR İNSANLARA KARŞI, CAYDIRICI ŞEKİLDE TEPKİ GÖSTERMESİ GEREKİR. İŞTE BUGÜN BÖYLE BİR TEPKİYİ GÖSTERMENİN YILDÖNÜMÜDÜR.
2 TEMMUZ SİVAS OLAYLARINDA CAN VERİP, GELECEK NESİLLERE TARİHİ BİR MESAJ İLETME GÖREV VE ONURUNU ÜSTLENMİŞ OLAN SEVGİLİ
ŞEHİTLERİMİZİ BİR KEZ DAHA RAHMETLE ANIYORUZ. BİZ ONLARI UNUTMADIK, UNUTMAYACAĞIZ, UNUTTURMAYACAĞIZ.
SİVAS ŞEHİTLERİ AYDIN İNSANLARDI, ÇOĞUNUN ELİ KALEM TUTARDI. BEYİNLERİNDEKİ GÜZELLİKLERİ BAŞKALARIYLA PAYLAŞMAK İSTERLERDİ. İŞTE BUNLARDAN BİRİ, 1941 DOĞUMLU METİN ALTIOK KENDİ DİZELERİ İLE ŞÖYLE DEMİŞTİ;
CemCan
14-09-2006, 08:01 AM
GÖRDÜM, YAŞARKEN VADESİZ ÖLÜMÜMÜ
ÖRDÜM DE İLMEK İLMEK
SIRTIMA GİYEMEDİM ÖMRÜMÜ.....
BAĞNAZLIKLA SAVAŞ, YÜREK İSTER. HER DOĞAN İNSANIN GÖREVİ İNSANİYETİ ÖĞRENMEKTİR. MARİFET BAŞKASINI ZAHİR ATEŞİNDE DEĞİL, YİĞİTSEN KENDİNİ BATIN ATEŞİNDE YAKMAKTADIR.
SİVAS OLAYLARINDA ÜNİVERSİTEYE GİTMEK İÇİN HAZIRLANAN ANCAK ECELLE MADIMAK OTELİ’NDE TANIŞAN 1975 DOĞUMLU BELKIS ÇAKIR’IN DEDİĞİ GİBİ;
KIRKLAR İLE YEDİK İÇTİK
KAYNAYIP SOHBETE ÇOŞTUK
YETMİŞ YIL FIRINDA PİŞTİK
DAHA ÇİĞSİN YAN, DEDİLER......
2 TEMMUZ GÜNÜ 37 CAN, HAKK’A YÜRÜRKEN ÇİĞ DEĞİLDİ. ÇİĞ VE HAM OLANLAR, ONLARIN BAĞRINDAKİ MANA ATEŞİNİ GÖREMEYEN, ALLAH’IN VERDİĞİ CANI ALMAYA CÜRET EDENLERDİ.
DEĞERLİ MİLLETVEKİLİ ARKADAŞLARIM,
SONUÇ OLARAK; HEPİMİZ BURADAN DERS ÇIKARMAK ZORUNDAYIZ. SİVAS’I ESKİ SİVAS YAPABİLMEK İÇİN HERKESE GÖREV DÜŞMEKTEDİR. BAŞKA MARAŞ, ÇORUM VE GAZİ OLAYLARI YAŞAMAMAK, İÇ BARIŞIMIZI KORUMAK İÇİN BİRBİRİMİZE TAHAMMÜL ETMEK, SAYGI GÖSTERMEK ZORUNDAYIZ.
ALEVİLER, HER ZAMAN ÜLKESİNİN BÜTÜNLÜĞÜNÜ KORUMUŞ, İÇ BARIŞIMIZIN VE LAİK DEMOKRATİK CUMHURİYETİMİZİN, DEMOKRASİMİZİN, ULUSAL BÜTÜNLÜĞÜMÜZÜN TEMEL GÜVENCESİ OLMUŞ VE OLMAYA DEVAM EDECEKLERDİR.
BİN YILDIR BU COĞRAFYADA ALEVİSİ - SÜNNİSİYLE, KÜRDÜ –TÜRK’ÜYLE BİRLİKTE BARIŞ İÇİNDE YAŞADIK VE YAŞAMAYA DEVAM EDECEĞİZ. DÖNEM DÖNEM BİR TAKIM KARANLIK GÜÇLER TARAFINDAN TAHRİKLER, PROVAKASYONLAR OLDU. HİÇ BİRİMİZİN İSTEMEDİĞİ TATSIZ OLAYLAR YAŞANDI. ANCAK HİÇ BİR GÜÇ BİRLİKTELİĞİMİZİ BOZMADI. TOPLUMUMUZ, TARİHİN HİÇ BİR DÖNEMİNDE BU TÜR OLAYLARA VE PROVAKASYONLARA GELMEDİ, GELMEYECEKTİR.
DEĞERLİ MİLLETVEKİLLERİ,
BAKIN BİR OZANIMIZ, BİRLİK VE KARDEŞLİK İÇİN NELER SÖYLÜYOR;
FABRİKALAR KURAR İDİM HER YERDE
İKİLİĞİ KOVAR İDİM BU SERDE
AYRI GÖZLE BAKMAZ İDİM BİR FERDE
CİHANA BİR GÖZLE BAKAR GİDERDİM
İBRETİ DER, VARLIĞIMIZ BİTMEZDİ
İNSANOĞLU YANLIŞ YOLA GİTMEZDİ
AYRI GAYRI DEVLET İCAP ETMEZDİ
DÜNYAYA BİR BAYRAK DİKER GİDERDİM
OZANIMIZ BU DİZELERİYLE TÜM İNSANLIĞI NE GÜZEL KUCAKLIYOR.
CemCan
14-09-2006, 08:02 AM
DEĞERLİ MİLLETVEKİLLERİ,
HERKESİN İNANCINA, KİMLİĞİNE, ETNİK KÖKENİNE SAYGILI VE 72 MİLLETE AYNI NAZARDA BAKAN ALEVİ TOPLUMU İÇİN EN YÜCE DEĞER; İNSANDIR. ANCAK AYNI DUYARLILIK VE HOŞGÖRÜ ALEVİLERİN DE HAKKIDIR.
SON GÜNLERDE, ALEVİLERİN İBADETİNİ İCRA ETTİĞİ CEMEVLERİ İLE İLGİLİ DEVLETİN GÖREVLİLERİ TARAFINDAN BİR TAKIM TATSIZ SÖZLER SÖYLENİYOR. BUNDAN BÜYÜK ÜZÜNTÜ DUYMAKTAYIM.
AVRUPA BİRLİĞİ UYUM YASALARI KAPSAMINDAKİ 6. UYUM PAKETİ GÖRÜŞMELERİNDE KABUL EDİLEN İMAR KANUNUNDA “İBADETHANE YERİ” OLARAK YAPILAN DÜZELTME BÜYÜK BİR AŞAMADIR. UMUT EDERİM Kİ CEMEVLERİ DE BU KAPSAMDA GÖRÜLÜR.
ARTIK ALEVİLERİ İNKAR POLİTİKASINDAN VAZGEÇİLMELİDİR. HALEN YURT DIŞINDA YAŞAMAKTA OLAN SİVAS OLAYLARININ SANIKLARININ EN KISA ZAMAN İÇERİSİNDE TÜRKİYE’YE GETİRİLMESİ GEREKMEKTEDİR
SAYIN BAŞBAKANIMIZIN GRUP KONUŞMALARINDA SÖYLEDİĞİ “GELİN CANLAR BİR OLALIM, İRİ OLALIM, DİRİ OLALIM” SÖZÜNÜ BU ÇERÇEVEDE ALGILAMAK İSTİYORUM.
SÖZLERİMİ PİR SULTAN ABDAL’IN ŞU DİZELERİYLE BİTİRMEK İSTİYORUM.
KADILAR MÜFTÜLER FETVA YAZARSA
İŞTE KEMENT İŞTE BOYNUM ASARSA
İŞTE HANÇER İŞTE KELLEM KESERSE,
DÖNEN DÖNSÜN BEN DÖNMEZEM YOLUMDAN
YÜCE MECLİSİ SAYGIYLA SELAMLIYORUM.
CemCan
14-09-2006, 08:02 AM
2 Temmuz 2000 2 Temmuz 1993'ü unutma!
mehmet.yilmaz@radikal.com.tr
Şair Behçet Aysan'ı aşağı yukarı 20 sene önce Yankı Dergisi'nde çalıştığım günlerde tanıdım. Kendi deyimiyle 'uzatmalı Tıbbiye' öğrencisiydi. Kısa bir dönem için doktor olmaktan vazgeçmiş, gazeteci olmaya karar vermiş ve yolu Yankı'ya düşmüştü. Ona 'Doktor Behçet' derdik, bizi kızdırdığı zamanlarda da bir hastalıktan ilham alarak "Morbus Behçet". Şiir yazar, eğlenceli hikâyeler anlatır, iyi içki içerdi. Sonra yollarımız ayrıldı, O Tıp Fakültesi'ne geri döndü. Ama arkadaşlığımız hep sürdü.
Ondan bahsederken 'geçmiş zaman' fiilleri kullandığım dikkatinizi çekmiştir. Dr. Behçet'i 2 Temmuz 1993 günü, yedi yıl önce bir cuma günü, Sivas'ta öldürdüler. Madımak Oteli'ne sığınmış, aralarında genç halk oyuncuları, şairler, yazarlar olan 37 kişi ile birlikte diri diri yakarak, dumanda boğarak öldürdüler.
Faillerin birçoğu yakasını bu işten sıyırmayı başardı. Azgın kalabalıkların önünde başkomutan edasıyla dikilen o zamanın Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu RP'den milletvekili seçildi, dokunulmazlık kazandı.
Suçları sabit görülüp mahkemeye verilenler kim bilir kaç kez idama mahkûm edildiler. Şimdi Ecevit'in affından yararlanmak için gün sayıyorlar. Mahkeme salonunda gazetecilere, müdahil avukatlara ve ölenlerin yakınlarına saldırmaktan çekinmediler. Bağımsız Türk yargısı bu saldırganlıkları sadece seyretmekle yetindi.
'İstikrar'ın banisi Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı'ydı. Olaylar bittikten sonra şöyle konuştu: "Devlet güçleriyle halk karşı karşıya getirilmemelidir. Şimdi bakın, ben Sivas Valisi ile konuştum. Başbakan ile de, İçişleri Bakanı'yla da konuştum. Her türlü önlemi aldılar. Fevkalade hassas bir konudur. Ve devlet güçleriyle halk karşı karşıya getirilmemelidir. Buna gayret ediyorlar. Umarım ki bir sıkıntı olmadan aşılır." (Görüyorsunuz, 37 kişi diri diri yakılmış, babamız o kritik anda bile istikrardan taviz vermiyor..)
Tansu Çiller Başbakan'dı. Şöyle konuşmuştu: "Aziz Nesin'in yaptığı konuşmanın tahrik edici olduğu anlaşılıyor. Oteli çevreleyenlere olay sırasında hiçbir zarar gelmemiş." (Bir otel dolusu insanı diri diri yakmak için toplananlara hiçbir zarar gelmemiş olması Başbakan'ı ne kadar da mutlu etmiş!)
Biz hafızası zayıf bir toplumuz. Böyle giderse Sivas'ta bir tarihlerde bir olay olduğunu, 37 değerli insanın diri diri yakıldığını da unutacağız.
Buna izin vermemeliyiz. Sivas'ta olanların hesabının sorulmadan, dosyanın kapatılmasına izin vermemeliyiz. İnsanız diyebiliyorsak 37 aydının acısını bugün yüreğimizin taa içinde hissetmeliyiz.
Bugün bir kırmızı karanfili evinizdeki kitaplığa koyun. Katiller cezalarını çekene kadar o karanfil orada kalsın. Ona her bakışınızda 2 Temmuz 1993'ün Sivas'ını hatırlayın. Hiç unutmayın!
02/07/2002
Sivas hâlâ yanıyor
Zeynep Altıok, babasının acısını daha dünmüş gibi yaşarken, "Bir yakınınızı savunduğu fikirler yüzünden kaybetmek çok farklı" diyor. Metin Altıok da 36 kişi gibi Madımak Oteli'nde can vermişti (solda). FOTOĞRAF: HATİCE YAŞAR Madımak Oteli'nde kalan 37 kişi, ateşe verilen binadan çıkamamıştı. Sivas davasında 31 kişi idama mahkûm oldu.
Sivas katliamında ölen şair Metin Altıok'un kızı Zeynep Altıok, 37 kişinin hayatını kaybettiği olayların unutulmasına kırgın: Aydınlar unuttu, gençler bilinçsiz. Tarihten ders alınması gerek
HATİCE YAŞAR
İSTANBUL - Sivas'ta 37 kişinin öldürülmesinin
üzerinden tam dokuz yıl geçti. Madımak
Oteli'nin içine kıstırdıkları insanların çığlık atarak diri diri yanmalarına alkış tutan, omuzlarında çocuğuyla ölümü izleyenlerin görüntüleri hâlâ belleklerde taze.
Bu acıyı en derin yaşayanlar öldürülenlerin geride kalan yakınları. Hâlâ acılı olan yakınların en yoğun yaşadığı duygulardan biri de kırgınlık. Türkiye tarihine
'katliam' olarak geçen olayın, toplumun önde gelenleri ve aydın kesimleri tarafından unutuluyor olmasının kırgınlığı.
Sivas katliamında ölen şair Metin Altıok'un reklamcı kızı Zeynep Altıok da bu kırgınlığı taşıyanlardan. "Bir yakınınızı kaybetmek başka, onu savunduğu düşünceler nedeniyle kaybetmek başka. Hepimizin hayatını etkileyen, yaşamımızı tehdit eden bir olaydan söz ediyoruz. Bir insanı kaybetmek var, ama öte yandan insanların umursamazlığı,
unutkanlığı da var. Hatırlanmıyor. Sadece benim için değil, Türkiye'nin geleceği söz konusu. Benim Metin Altıok'u anlatmama gerek yok. Onun dünya görüşünü, edebiyatçı kişiliğini yaşatmaya çalışıyorum" diyen Altıok, katliamın boyutunun, tehlikenin yeni nesillere aktarılmadığı görüşünde:
"Gençler çok sığlaştı, habersiz, umursamaz ve bilinçsizler. Tanık olmayan, yaşamayan gençler, bunu bilsin, tehlikeden haberdar olsun ve karşısında durabilsin. Bihaber olmasınlar. Tekrarlanmaması için bir tavırları olsun."
Aydınlara çağrı
Olaya 'Sanatçılar öldürüldü' diye bakmadığını
söylüyor Altıok ve şöyle devam ediyor:
"Bu bir katliam. İnsanlar öldürüldü. Bunun yeterince dile getirilmediğini düşünüyorum. Düşmanca bir şey değil kastettiğim. Her 2 Temmuz'da insanlar sokaklara çıksın, militanlaşsın da demiyorum. Sadece tarihten ders alınsın ve bir daha tekrarlanmasın istiyorum.. Zaten olaya neden olanların düşüncelerini biliyorum ve onları tanıyorum. Ama o düşüncelerin karşısında olan insanlardan duyarlılık bekliyor insan. Herkesin her dakika olayı hatırlamasını bekleyemeyiz ama aydın ve öncülerin üzerine düşenleri yapması lazım."
Zeynep Altıok, "Yıldönümlerinde ne değişiyor?" sorusunu soğukkanlılıkla yanıtlıyor:
"Dokuz yıl oldu. Acılar, üzüntüler tükenmiyor
tabii. Ama onunla birlikte yaşamayı öğreniyorsunuz. Doğal olarak ilk zamanlardaki
kadar üzüntü hayatınızın tümünü kapsamıyor. Hayatta böyle bir acıyla karşılaşmak, insanda hiç ayrılamayacağı bir tarafıyla yaşama zorunluluğunu getiriyor. Hep yaralı, hasarlı bir yanınız oluyor. Yoğun bir
acıdan farklı. Zaman içinde bu olayın bana
etkileri oldu. Daha umutsuz olmama yol açtı mesela."
Katliam davasında 31 idamın çıkmasına karşın kendisinin 'dişe diş, kana kan' gibi bir yaklaşımı olmadığını belirten Altıok, ceza alanların olayın gerçek failleri olmadığının altını çiziyor:
CemCan
14-09-2006, 08:03 AM
'Asıl failler derinde'
"Asıl failler, bu olaya zemin hazırlayanlar ve bu zihniyete sahip olan derin güçler. Yakalananlar suçsuzdur diyemiyorum. Çocuğunu alıp, yangını izleyenler de suçludur ve cezalandırılmaları gerekir. İdama mahkûm edilenlerin olması da benim adalet anlayışımla uyuşmuyor. Daha temelden bazı şeylere izin verilmemeliydi. İdam verilmesi olayın kapanmasını sağlamıyor."
Madımak'ta öldüler...
· Asım Bezirci (Araştırmacı -yazar),
· Metin Altıok (Şair),
· Behçet Safa Aysan (Şair),
· Muhlis Akarsu (Ozan),
· Muhibe Akarsu, Nesimi Çimen (Ozan),
· Asaf Koçak (Karikatürist),
· Hasret Gültekin (Ozan),
· Mehmet Atay (Öğrenci),
· Sehergül Ateş (Semah ekibinden),
· Serpil Canik (Halkoyunları ekibinden),
· Carina Cuanna (Öğrenci),
· Belkız Çakır (Öğrenci),
· Muammer Çiçek (Oyun yazarı),
· Serkan Doğan (Tiyatrocu),
· Murat Gündüz (Semah ekibinden),
· Gülsüm Karababa (Müzik grubundan),
· Koray Kaya (Öğrenci),
· Menekşe Kaya (Tiyatrocu),
· Uğur Kaynar (Şair),
· Handan Metin (Öğrenci),
· Sait Metin (Tiyatro ve semah ekibinden),
· Huriye Özkan (Öğrenci),
· Yeşim Özkan (Tiyatrocu),
· Ahmet Özyurt (Semah ekibinden),
· Asuman Sivri (Öğrenci),
· Yasemin Sivri (Öğrenci),
· Edibe Sulari (Ozan Davut Sulari'nin eşi),
· Nurcan Şahin (Öğrenci),
· Özlem Şahin (Öğrenci),
· İnci Türk (Eczacı),
· Kenan Yılmaz (Madımak Oteli'nde görevli),
· Ahmet Öztürk, Ahmet Alan, Hakan Türkgil, Gülender Akça (Öğrenci), Erdal Ayrancı.
Karanfillerle anılacaklar
ANKARA / SİVAS - Sivas'ta ölenler bugün çeşitli etkinliklerle anılacak. Ankara'da sivil toplum örgütleri, sendikalar ve siyasi partiler Abdi İpekçi Parkı'nda miting yapacak.
Sivas'ta ise iki ayrı anma düzenlenecek. BBP, MHP, ANAP, DYP, SP, AKP, CHP, DSP, LDP, Kamu-Sen, Mimarlar Odası, Ziraat Odası, Baro,
Diş Hekimleri Odası ve Türk-İş temsilcileri saat 09.00'da Atatürk Anıtı önünde toplanıp ortak bildiri okuyacak. Saat 11.30'da KESK, ÖDP ve EMEP önderliğinde Atatürk Anıtı önünde
toplanacak grup, Madımak Oteli'ne giderek karanfiller bırakacak.
(dha/anka)
PEN'den kınama
İSTANBUL - PEN Yazarlar Derneği, dernek başkanı Üstün Akmen'in imzasıyla yapılan bir açıklamayla 2 Temmuz Sivas katliamını dokuzuncu yılında kınadı. 'Haklı olmak, kınamak bize yetmiyor' görüşü vurgulanan açıklamada şöyle denildi:
"Laikliğe, Cumhuriyet'e, demokratik hukuk devletine başkaldırının; şeriatı getirerek teokratik devlet düzeni kurma özleminin ve Atatürk devriminin laiklik olan ana ilkesini ortadan kaldırma amacının somut kanıtı
'Sivas toplu kırımı'nın dokuzuncu yılını, yüreklerimizin eksilmeyen burukluğuyla anmaktayız. Yaralarımız kapanmadı. Ve kapanmayan yaralarımızı yeni yaraların deşmemesi için ülkenin aydınlık güçleri olarak ayakta durmayı, yasalar çerçevesinde karşı koymayı sürdürdük." Mesajda, yeni Sivas'lar yaşanmaması istenirken, teyakkuz çağrısı da yapıldı.
(Radikal)
2 Temmuz 2001
Sivas'ta, Madımak Oteli'nde 37 aydının yakıldığı katliamın 8. yıldönümünde anma törenleri düzenlendi.
•Sivas davası 8 yıldır sürüyor
CemCan
14-09-2006, 08:04 AM
Soner KAVAK- Eraydın AYTEKİN- Yüksel MENEKŞE/ SİVAS,(DHA)
Sivas'ta 2 Temmuz 1993'te meydana gelen ve 37 kişinin yakılmasıyla sonuçlanan katliamın gerçekleştiği Madımak Oteli önüne, bazı sivil toplum örgütleri ve siyasi partilerin temsilcileri tarafından karanfil bırakılarak, anma töreni düzenlendi.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, CHP, KESK, EMEP, ÖDP, İHD'lilerden oluşan grup, öğle saatlerinde Cumhuriyet Meydanı'ndaki Atatürk Anıtı'na çelenk koydu. Daha sonra Eski Belediye sokakta bulunan Madımak Oteli'ne gelen grup, otel önüne, 2 Temmuz 1993 tarihinde hayatını kaybeden 37 kişinin fotoğraflarını ve karanfiller bıraktı.
SİVAS'IN IŞIĞI SÖNMEYECEK
Saygı duruşunda bulunan kalabalık, polis kordonunda, Hükümet
Meydanı, Atatürk Caddesi´ni takiben, Eski Belediye Sokak üzerindeki Madımak Oteli'ne alkışlarla yürüyerek ve ellerinde ölenlerin fotoğraflarını taşıyarak geldi. Bazı katılıcıların, ``Sivas'ın ışığı sönmeyecek'' yazılı yelekler giydiği görüldü. Otel önünde ilk olarak otelin camına karanfiller bantlarla yapıştırıldı. Daha önceki yıllarda karanfiller otel giriş kapısına atılıyordu. Burada, otelde ölen 37 kişinin isimleri tek tek okundu. Her ismin okunmasının ardından grup, ``burada''diye bağırdı.
Daha sonra İmranlı İlçesi Kılıçkaya Köyü, Han Mezrası'na giderek, otelde ölen sanatçı Hasret Gültekin'in mezarı ziyaret edildi. Polis, gruba müdahale etmedi.
YANGINDAN KURTULAN ŞAİR: YANANLARI UNUTAMADIM
Anma programına 2 Temmuz 1993 tarihinde çıkan yangında otelde bulunan şair Olgun Şensoy da katıldı. Pir Sultan Abdal Derneği Semah Ekibiyle birlikte 1993 yılında Sivas'a gelen ve yangında Arif Sağ ile birlikte 33 kişiyle beraber, otelin terasından kaçmayı başaran Olgun Şensoy, otel önündeki törende, otelin camına gözyaşları içinde karanfil yapıştırdı. Şensoy, ``Yananları hala unutamadım'' dedi.
Sivas'ta, 2 Temmuz 1993'te meydana gelen olayda hayatlarını kaybeden ozan Nesimi Çimen ile yazar Asım Bezirci, mezarları başında anıldı.
Karacaahmet Cemevi önünde toplanan, üzerinde Sivas olaylarında hayatını kaybedenlerin fotoğraflarının bulunduğu ve isimlerinin yazılıolduğu büyük pankartla Karacaahmet Mezarlığı'na kadar yürüyen grup, Çimen'in kabrine kırmızı karanfiller bıraktı.
Nesimi Çimen'in oğlu Mazlum ve eşi Makbule Çimen ile çeşitli kitle örgütlerinin temsilcilerinin de aralarında yer aldığı grup, Çimen anısına alkışlar eşliğinde bir dakikalık saygı duruşunda bulundu. Grup, Ozan Ali Ekber Yılmaz ve Grup Vardiya'nin, türkü söylemesinin ardından dağıldı.
Aynı olayda yaşamını yitiren yazar Asım Bezirci de Zincirlikuyu Mezarlığı'ndaki kabri başında anıldı. ''Sivas Olayları''nda ölenlerin fotoğraflarının bulunduğu bir pankart açarak, mezarlığa gelen yaklaşık 300 kişilik grup, sloganlar attı.
Asım Bezirci'nin eşi Refika Bezirci, ''Sivas Olayları''nın laik düzene yönelik değil, yazar ve aydınlara yönelik olduğunu söyledi. Törende daha sonra, bir dakikalık alkışlı saygı duruşunda bulunuldu.
•Sivas davası 8 yıldır sürüyor
•"Sivas'ı unutmayacağız, unutturmayacağız"
“YANGINDA SOLAN GÜLLER”2 Temmuz 1993 de Sivas’ta yaşanan katliamın geçen her yıldönümünü, bu sene de daha önceki senelerde olduğu gibi, katliamda can veren yiğit insanlara özlemimizle anıyoruz. İnsan yaşamına kökten dinci bakış açısının verdiği değeri ve inançların yanlış yorumlanmasının, insanlığı nasıl bir ayıpla karşı karşıya bıraktığının bir kanıtı olan bu katliam, tarihin kanlı sayfalarına Sivas Katliamı olarak kazındı. Göstericiler Sivas Kültür Merkezi önüne dikilen ozanlar anıtını parçalayarak Madımak Oteli’ni saatlerce taş yağmuruna tuttular. Otelin önündeki araçları yakıp etrafı talan ettiler. Madımak otelinde çıkarılan yangında 33 ü şenliklere katılan konuklardan olmak üzere, toplam 37 kişi hayatını kaybetti ve yüze yakın insan da yaralandı. Azgın topluluk tekbir sesleri içerisinde diri diri yanan insanları seyretti ve onları kurtarmak için kılını kıpırdatmak şöyle dursun yangından sonra otele girip genç kızların kulaklarını yırtarak küpelerini ve bileziklerini talan ettiler. 2 Temmuz 1993 de Sivas’ta başlayan bu hareket Cumhuriyetin temel niteliklerine saldırarak onun yerine şeriata dayalı bir din devleti kurmak isteyenlerin örgütlü bir katliamı olarak tarihe geçti. Sitenin bu bölümünde, 2 Temmuzda Sivas’ta katledilen yurttaşlarımızın anısını yaşatmak ve gelecek nesillere hoşgörünün önemini bir kez daha hatırlatmak amacıyla hazırladığım bu araştırmayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Umarım Anadolu insanı böyle bir yangını bir kez daha yaşamaz.
1988 yılında kurulan Pir Sultan Abdal Kültür ve Tanıtma Derneği , 1989 yılından itibaren Banaz köyünde düzenlediği anma ve kültür şenliklerini 93 senesinden itibaren Sivas’ın merkezine taşıyıp, bu kültür şenliğini daha geniş bir katılım sağlayarak gelenekselleştirme kararı almıştı. Anadolu kültür mozaiği içerisinde çok önemli bir yeri olan Pir Sultan Abdal’ı bu şekilde gelecek nesillere tanıtmak ve bu sayede gerçekleşecek kültür etkinliklerinde Sivas’ın bir kültür şehri olmasını sağlamak, bu şenliğin oluşumundaki en önemli amaçlar olarak belirlenmişti. Bu sayede, hem bir çok sanatçının katılımıyla gerçekleşen bu etkinliklerde farklı kültürlerin kaynaşması sağlanmış olacak, hem de Sivas’ın Pir Sultan Abdal’ın ve bir çok halk ozanının yaşadığı bir şehir olarak, tanıtımına katkıda bulunulmuş olacaktı. Bu amaçla yola çıkan dernek yetkilileri gerekli bütün yasal başvurularını yapmış, hatta Kültür Bakanı ve Sivas Valisi ile temasa geçip bu şenlikte onların da desteklerini alarak çalışmalarını tamamlamışlardı. Bu kültürel etkinliğin ulusal ve uluslararası platformlarda da ses getirmesi amacıyla da, pek çok sanatçı, yazar, şair ve ressam aranıp şenliklere katılmaları sağlanmıştı. Böylece hazırlanan program aylar öncesinden tespit edilip, afişler bastırılarak duyurulmuştu. Şenlikler 1-2 Temmuz da Sivas da başlayacak ve 3-4 Temmuzda Banaz da devam ederek yine 4 Temmuz akşamı sona erecekti.
4. Geleneksel Pir Sultan Abdal kültür etkinlikleri 1 Temmuz 1993 Perşembe günü saat 9:30 da Arif Sağ’ın katıldığı bir dinleti ile Sivas Kültür Merkezi’nde başladı. Etkinliklere Atatürk anıtına çelenk konulması, Genel Başkan Mürtaza Demir, Sivas Valisi Ahmet Karabilgin, ve Aziz Nesin’in konuşmaları ile devam edildi. Daha sonra saat 14 ten itibaren Sivas Buruciye Medresesi’nde kitap ve fotoğraf sergileri açılarak etkinliklere katılan yazar ve şairlerin imza ve söyleşilerine başlandı. Saat 17 de Hasret Gültekin’in katıldığı müzik dinletisinin ardından çeşitli panel, halk konseri ve slayt gösterileriyle şenliklerin ilk günü tamamlandı. Şenliklerin birinci günü bu şekilde tamamlanırken kimsenin aklına ertesi gün yaşanacaklar gelmemişti. Böyle bir katliamın cumhuriyetin temellerinin atıldığı böylesine güzel bir şehirde yaşanabileceği ihtimal hiç kimse tarafından dikkate alınmamıştı. Şenliğe gelen herkes büyük bir coşku içerisinde gerçekleştirilen etkinlikle katıyor, sanatçılar konserlerinde, semah ekipleri döndükleri semahta, yazarlar imzaladıkları eserlerinde insanlara hep dostluk ve birlik mesajları veriyorlardı. Sivas’a büyük bir heyecanla ve sanatın evrensel mesajlarını yüreklerinde taşıyarak gelen bu insanlar, böyle bir sonu hak edebilecek ne yapmış olabilirlerdi ki... Bu ihtimalleri akıllarına hiç getirmeden 1 Temmuz akşamı şenliklere katılan herkes otellerine yada Sivas’ta bulunan tanıdıklarının evlerine dağıldılar ve o gece uyuyacakları son uykuya gün içinde yaşadıklarının verdiği tatlı bir yorgunlukla daldı bir çoğu...2 Temmuz sabahı gün bir başka ağarıyordu Sivas’ta.
CemCan
14-09-2006, 08:04 AM
Tarih boyunca bir çok medeniyete kucak açan bu güzel şehir Pir Sultan’ın asılmasından sonra adına sürülecek bir başka kara lekenin belki de farkındaydı o sabah... Belki de bundandı bulutların güneşin önünden çekilmek istememesi... 2 Temmuz Cuma gününü serin bir sabahla karşılıyordu Sivas. Bir önceki günün yorgunluğuna inat şenliğe katılanların çoğu erken başlamışlardı güne. Sanatçılar, yazarlar, semah ekiplerindeki gençler, o gün yaşanacaklardan habersiz yudumluyorlardı çaylarını. Saat 10 da Buruciye Medresesi’nde yazar ve şairlerin imza ve söyleşilerine devam edildi. Öğleden sonra yapılacak etkinlikler için hazırlıklar yapıyordu gençler. Türkülerin, semahların, karşılıklı şakalaşmaların ardı arkası gelmiyordu. Ama o gün Sivas’ta başka bir hazırlık daha vardı...
Pek çok kökten dinci örgüt, şehir dışından getirdikleri militanlarını Sivas’a günler öncesinden toplamış, halkı Aziz Nesin’in Sivas’ta cezalandırılması için tahrik etmeye başlamıştı. Müslümanlara hitap ederek hazırlanan hain bildiriler Cuma namazı sonrası elden ele dolaşır olmuştu. Bu bildirilerde “gün Müslümanlığın gereğini yerine getirme günüdür” denilerek, Salman Rüşti’nin “Şeytan Ayetleri” adlı eserini Türkiye’de yayınlayan Aziz Nesin’e hakaretler yağdırılıyor, Müslümanların ise buna direnerek şeytana dost olan bu insanın öldürülmesi gerektiği telkin ediliyordu. Ayrıca T.C. devletinin Müslümanlara zulüm yaptığı, devletin valisinin bile böyle bir etkinliğin Sivas’ta yapılmasına izin vererek hainler arasına katıldığı belirtilmekteydi. Bu el ilanlarında başta Aziz Nesin olmak üzere, tüm kafirlere verdikleri en önemli mesaj “İslamın peygamberini ve kitabın izzetini korumak için bu uğurda verecek canları olduğuydu.” Şeytan Ayetlerini yayınlayanlara izin verdiğine göre T.C. de en az Aziz Nesin kadar suçluydu. Laikliği savunan bu devlette Aziz Nesin gibi yıkılmalı, yerine şeriat esaslarıyla yönetilen bir İslam devleti kurulmalıydı. Bu bildirilerden, başta Sivas emniyeti olmak üzere herkesin haberi vardı.
Bir yandan bu bildiriler elden ele gezerken diğer yandan Hürdoğan, Bizim Sivas, Hakikat gibi yerel gazeteler, günler öncesinden başladıkları taraflı yayınlarla belki kendilerinin bile tahmin edemeyecekleri bu büyük yangının ilk kıvılcımlarını ateşliyorlardı. Bu yerel gazetelerde Kültür Merkezi önüne dikilen heykelin halkın tepkisinden korkularak gece dikildiği, Aziz Nesin’in Sivas’a gelmesinin büyük bir hata olduğu, Müslüman mahallesinde salyangoz satıldığı ve daha pek çok yanlı görüşler yayınlanıyordu. Diğer bir yandan da Anadolu ve Yeni Ülke adlı yerel gazeteler ise halkı tahriklere kapılmaması konusunda uyarıyor, birliğe ve kardeşliğe davet ediyordu. Bütün bunlara rağmen Cuma namazı sonrası bir araya gelen guruplar, yavaş yavaş gerçek yüzlerini göstermeye başlamış, günler öncesinden provalarını ve hazırlıklarını yaptıkları bu kanlı oyunu sahneye koymak için perdelerini aralamışlardı. Oyunun adı “Katliam”, oyuncular şeriat devleti isteyen yobazlar, seyirciler ise başta tedbir alması gereken yetkililer olmak üzere tüm dünyaydı...
2 Temmuz 1993 günü günler öncesinden hazırlıkları yapılan bir oyun tüm açıklığıyla sergilenmekteydi artık. Sadece Sivas halkına mal edilmek istenen bu vahşet, aslında günler öncesinden organize edilmiş, Sivas’a şehir dışından gelen pek çok kökten dinci militanın, öğrenci yurtlarında barındırılmasıyla tertiplenmiş, organize bir şeriat ayaklanması haline gelmişti. Organize edilen hareket ilk başta Aziz Nesin’in Sivas’a gelişini protesto ederken, artık maske düşmüş sloganların arasında laik Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik söylemler karışmaya başlamıştı. Bu azgın kalabalık Madımak oteline gelmeden önce Kültür Merkezini taşlamış, Kültür Merkezi önüne dikilen anıtı sökerek parçalamak istemişti. Valinin isteğiyle halkı yatıştırmak üzere olay yerine gelen belediye başkanı Temel Karamollaoğlu konuşmasına “mücahit Temel” sloganlarıyla başlamış, halkı sükunete davet edeceğine validen kültür merkezi önüne dikilen heykelin sökülmesini talep etmiş, vali de belediye başkanının tuzağına düşerek buna izin vermişti. Bunun üzerine göstericiler anıtı yerinden söküp parçalamış, bu şekilde sakinleşeceklerine daha da azgın bir şekilde yürüyüşlerine devam ediyorlardı. Gerek kasıtlı tahriklerle, gerek mülki idarenin gereken tedbirleri alamamış olmasıyla, kalabalık zaman içinde çoğalıyor, yavaş yavaş şenliklere katılanların konakladığı Madımak oteline doğru harekete geçiyordu. Daha bir gün önce büyük bir heyecanla başlayan şenlikler Madımak oteline sığınan masum insanların gözlerinde birer korku çığına dönüşüyordu. Madımak oteli önünde toplanan kalabalık, güya Aziz Nesin’e tepki olarak başlattıkları bu hareketi, şeriatçı sloganları haykırarak sürdürüyorlardı.
Türkiye Müslüman’dır, Müslüman kalacak!
Kahrolsun laiklik!
Şeriat gelecek zulüm bitecek!
Sivas Aziz’e mezar olacak!
Burası Türkiye, Moskova değil!
Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak!
Ya Allah, Bismillah, Geliyor Hizbullah!
Bu sloganlar Madımak Oteli önündeki alanda yankılanırken bir yandan da belediyenin birkaç gün önce otelin yakınına döktürdüğü kaldırım taşları, göstericilerin elinde birer silaha dönüşüyordu. Madımak Oteline ilk taş saat 14 sularında atıldı. Kırılan, otelin camları değil içerideki masum insanların gelecekten kesilen umutlarıydı.
2 Temmuz 1993 günü Sivas’ta sahnelenen bu vahsi saldırganlık, akşam saatlerine doğru gitgide artıyordu. Madımak otelinin içinde kalanlar perdelerin arasından dışarıda olup bitenleri görüp, olayların nasıl bir boyut kazanacağını kestirmeye çalışıyorlardı. Belediyenin birkaç gün önce otelin yakınına yığdığı taş kümesi canilerin ellerinden Madımak Oteli’nin üzerine bir yağmur gibi yağıyordu. Bununla da yetinmeyen birkaç kişi civarda bulunan binaların üzerlerine çıkmış ve çatılardan söktükleri kiremitleri otelde bulunan insanların üzerlerine fırlatıyordu. Ankara ile sık sık telefon bağlantısı kuruluyor, bakanlara, milletvekillerine, hatta hükümetin başında bulunan parti liderlerinden olaylara müdahale edileceği konusunda güvenceler alınıyordu. Sivas’ta böyle bir can pazarı yaşanırken Aziz Nesin’in telefonla ulaşabildiği Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü içeridekilerin kılına bile zarar gelmeyeceği konusunda teminat veriyordu. Olayları haber alan Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel dışarıdaki azgın kalabalığı kast ederek “benim halkımla polisimi karşı karşıya getirmeyin” diyor ve cumhuriyetin temeline dinamit koymak isteyen bu yobazları cesaretlendiren bir tutum içerisine giriyordu. İçişleri bakanı Mehmet Gazioğlu ise “Telaşa kapılmayın, çevre illerden yardım istedik, sizi kurtaracağız” diyerek oteldekilere umut veriyordu. Artık ipler kopma noktasına gelmişti. Dışarıda azgın bir kalabalık yerden aldıkları taşları otelin üzerine yağmur gibi yağdırıyor, otelin camları gök gürültüsünü andıran sesler çıkararak kırılıyor, bu seslere tekbir sesleri karışıyordu. Dışarıdan gelmesi muhtemel bir saldırı için tedbirler alınmaya başlandı. Otelin girişindeki merdivenlerin önüne sandalye ve masalardan oluşan barikatlar yapıldı. İçeride bulunan herkes ellerine geçirdikleri sandalye bacakları ve demirlerle merdiven boşluklarında bekleşiyorlar, olası bir saldırıda kendilerini bunlarla savunabileceklerini düşünüyorlardı. Bütün bu telaşın içerisinde karikatürist Asaf Koçak hiç durmadan otelin içinde dolaşıyor ve mızıkasını çalarak gençlere moral vermeye çalışıyordu. Saat 19.30 dan sonra elektriklerin kesilmesiyle ortalık tam bir mahşer gününe dönmüştü. Oteldekiler telaş içerisinde bekleşirken dışarıdan önce gaz kokusu ardından da duman kokusuna benzer kokular içeri sızmaya başladı. Madımak Oteli’nin önündeki araçlar yanıyordu. Birden bir çığlık yükseldi, bu ses otelde bulunanlardan Zerrin Taşpınar’a aitti. “Yakıyorlar bizi!”
CemCan
14-09-2006, 08:05 AM
Artık her şey çığırından çıkmıştı. Alevler dört bir yanı sararken otelin içine sızan duman insanların soluğunu kesiyor ve panik başlıyordu. Otelin içindeki genç kızların çığlıklarına dışarıdan gelen tekbir sesleri karışıyor, panikle üst katlara kaçışanlar yangın çıkışının kapalı olmasından dolayı dumanla zehirleniyor ve göz gözü görmez bir karanlığı alevlerin kızıl rengi aydınlatıyordu. O panik içerisinde biri insanları otelin arkasındaki aydınlatmaya bakan 109 numaralı odaya yönlendirdi. Bu aydınlatma iki binanın arasında üçgenimsi bir boşluktu. Camlar kırıldı ve kalabalıktan birkaç kişi bu boşluğa atladılar. Arkalarında kalan kadınların ve diğer arkadaşlarının da oraya inmeleri için yardım ederlerken karşı binadan çıkan Büyük Birlik Partili iki kişi onlara ellerindeki uzun sopalarla vurarak ve küfür ederek geldikleri yere dönmelerini haykırıyordu. Bu arada Büyük Birlik Partisi Sivas il başkanı Ahmet Yıldız ve Mehmet adlı bir polis memuru bu iki kişiyi ikna ederek içeri alıyor ve Ahmet Yıldız’ın sayesinde içeride ölümden kaçan Ali Balkıs, Arif Sağ, Battal Pehlivan, Demet Işık, Zerrin Taşpınar, Ali Yüce, Ali Rıza Koçyiğit, Ali Doğan, Haydar Ünal, Ayben Kop, Mürtaza Demir ve Cem Celasun’la, isimlerini burada sayamadığımız 31 insan hayatlarını kurtarıyorlardı. Aynı derecede şanslı olamayan onlarca aydın, sanatçı ve genç ise otelin içerisinde kalarak diri diri yakılmak suretiyle can veriyordu. Pir Sultan Abdal şenliğine katılan 33 yiğit insan bedenlerini Madımak oteline, isimlerini ise tarihin kanlı sayfalarına bırakmıştı. Her yanda yanık siir kokusu vardı...
2 Temmuz 1993 de yobaz zihniyetlerin başlattığı bu yangında, hayatlarını kurtarabilecek kadar şanslı olan iki kişi daha vardı. Bunlar Aziz Nesin ve Lütfü Kaleli’ydi. Onlarda dumandan etkilenmelerine rağmen bir çıkış yolu aramışlar ve odalarına yakın bir pencereden Lütfü Kaleli’nin imdat çığlıklarını duyan itfaiyenin uzattığı merdivene çıkmayı başarmışlardı. Ancak Aziz Nesin itfaiye merdiveninin henüz yarısındayken onu bekleyen bir başka sürpriz daha vardı. Bu sürpriz ise Refah Partili belediye meclis üyesi Cafer Erçakmak’tan başkası değildi. Cafer Erçakmak itfaiye merdivenindeki Aziz Nesin’i tanımış ve kurtarılmasını engellemeye çalışıyordu. Otele geri dönmesini sağlayamayınca da etrafındakilerle birlikte saldırıp, Aziz Nesin’e itfaiyenin demir kancasını alarak vurmaya başlıyordu. Tekme, yumruk ve demir sopa darbeleriyle kanlar içerisinde kalan ve linç edilmek istenen Aziz Nesin’i orada bulunan polislerden iki kişi zorla kaçırarak bu vahşetten kurtarıyordu. 33 ü şenliğe katılan aydınlardan olmak üzere toplam 37 kişinin hayatını kaybettiği bu katliama dönemin başbakanı Tansu Çiller “Çok şükür, otelin dışındaki halkımız bu yangından zarar görmemiştir” sözleriyle farklı bir bakış açısı kazandırıyordu.
Yangıdan geriye kalan yaralılar ve cesetler, başta Cumhuriyet Üniversitesi Hastanesi ve SSK olmak üzere çeşitli hastanelere kaldırılıyor, gün ağarırken vahşetin bilançosu belirginleşmeye başlıyordu. 40 a yakın ölü ve onlarca yaralı... Bu katliamdan canlı olarak kurtulabilenlerin pek çoğu bedenlerindeki yanık izlerinin acısını yüreklerindeki yaralara sardılar. Caniler emellerine ulaşmışlardı artık. Atatürk’ün kurduğu laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ni, devletin bütün imkanlarını saf dışı ederek yenmeyi başarmış ve 37 kişinin ölümüne sebep olarak tarih boyunca elde ettikleri zaferlere bir yenisini daha eklemişlerdi. Yüzyıllardan beri Nesimi’nin derisini yüzen, Pir Sultan’ı asan, Kubilay’ı katleden, Maraş’ta hamile kadınların karınlarındaki bebekleri öldüren bu zihniyet ,yine yapacağını yapmıştı. Din ile cehaletin bir araya gelmesinden ortaya çıkan tablo 2 Temmuz günü Madımak Oteli’nde bir kez daha çizildi. 2 Temmuz günü Sivas’ın alnına bir kara leke gibi düştü ve umut yangında solan bir güldü artık...
Cumhuriyetçi kadınlar: Sivas katliamı aydınlatılsın
Ankara - Cumhuriyetçi Kadınlar Derneği Genel Sekreteri Aysel Önsel, Sivas olaylarının ardındaki gerçek tamamen aydınlatılmadan, olayların gerçek planlayıcıları ve elebaşları yargılanmadan, Sivas'ın üstünden katliamın gölgesinin kalkmayacağını söyledi.
Sivas'ta 33 kişinin ölümüyle sonuçlanan olayların 11. yılı nedeniyle düzenlenen “2 Temmuz Anma Etkinlikleri” çerçevesinde, Cumhuriyetçi Kadınlar Derneği tarafından Çağdaş Sanatlar Gösteri Merkezi'nde panel yapıldı.
Panelin açılışında konuşan Cumhuriyetçi Kadınlar Derneği Genel Sekreteri Aysel Önsel, etkinlikler çerçevesinde katılımcı sivil toplum örgütlerince hazırlanan ortak bildiriyi okudu.
"FAŞİST AYAKLANMA PROVASI"
Önsel, bundan 11 yıl önce Sivas'ta, “gerici, faşist ve şeriatçı bir ayaklanmanın provasının yapıldığını” belirterek, bu duruma devletin güvenlik güçlerinin seyirci kaldığını öne sürdü.
Aysel Önsel, şunları kaydetti:
“Sivas katliamının ardındaki gerçek tamamen aydınlatılmadan, katliamın gerçek planlayıcıları ve ele başları, dönemin sorumlu yetkilileri tespit edilerek yargı önüne çıkarılıp yargılanmadan, Sivas'ın üstünden katliamın gölgesi kalkmaz.
O gölge olduğu sürece Sivas katliamını unutmamız olanaklı olamaz. Bu nedenle, katliamın 11. yılında sesimizi daha gür yükselterek, katliamı ve faillerini hep birlikte lanetleyeceğiz.”
Eski CHP Sivas Milletvekili Orhan Akbulut da Sivas'ta 11 yıl önce yaşanan vahşeti kabullenmenin zor olduğunu belirterek, 2 Temmuz 1993 yılının Sivas tarihine kara bir leke olarak yazıldığını ifade etti.
Sivas olayları anma toplantılarında “Sivas”ın suçlanmamasını isteyen Akbulut, “Sivas'a girişte, 'Cumhuriyet'in temelleri burada atıldı' yazısı bizi karşılıyor. Sivas'a başka hiç bir sıfat yakışmıyor. Olayları analım, ama Sivas'ı suçlamayalım” diye konuştu.
(aa) Hürriyet, 28.06.2004
Necdet Saraç
Yangın yeri şimdi kebap yeri...
Alman Neonazilerinin 29 Mayıs 1993’de Solingen’de gerçekleştirdiği katliamın yaşandığı yer, yakılan ev bugün anıt mezar...
11 Eylül’de vurulan ikiz kulelerin bulunduğu yerde bugün anıt mezar var, hatta bir bölümü gelecek nesillere de ibret olsun diye olduğu gibi bırakılmış...
2 Temmuz 1993’de Sivas’ta katliamın gerçekleştiği Madımak Oteli, yangın yeri ise şimdi kebap yeri!
37 kişinin diri diri, devletin, polisin, askerin gözü önünde cayır cayır yakıldığı yer bugün Kebap Lokantası. Burada kebap yeniyor! Ondan sonra da, toplumsal uzlaşmadan, vicdandan, anlayıştan bahsediliyor! Geçmişi kaşımayın, unutun deniyor! Bu nasıl bir vicdandır? Bu nasıl bir anlayıştır?
Oysa, bu vahşeti unutturmak, hatırlatmamak insanlık suçudur. Hep unuta, unuta gelinmedi mi Sivas’a?
Sivas denince dün aklımıza Ozanlar şehri geliyordu: Pir Sultan, Aşık Veli, Ali İzzet, Aşık Veysel. Sivas’ın ozanları, Aleviler geliyordu... Sivas denince, kongre ve kurtuluş savaşı geliyordu akla...
Bugün Sivas denince akla ne geliyor? Sivas katliamı! Bazıları rahatsızmış: ‘’Katliam’’ yada ‘’insanlık suçu’’da diyemiyorlar, ‘’belleklerden o kötü anı silinmeli’’ diyebiliyorlar...
Gerçeklerden kaçmak sorunu çözmüyor. Sorun ‘’resmi tarihte’’, anlayışta! Otel 8 saatlik bir ‘’kuşatmadan’’ sonra, "Laiklik gidecek, şeriat gelecek", "Şeytan Aziz", "Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak" sloganları arasında, ‘’laik devletin’’ gözü önünde, din adına yakılmaya çalışılıyor, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, “devlet güçleriyle halkı karşı karşıya getirilmeyin’’ diye Valiye talimat veriyor. Ozan, şair, aydın, öğrenci, her şeyden önce insan, 37 kişi otel de yakılmış, dönemin Başbakanı Tansu Çiller, “devlet oradadır. Otelin etrafını saran vatandaşlarımıza hiçbir şekilde zarar gelmemiştir. Onlardan ölen ve yaralanan da yoktur. Dolayısıyla olay, bir otelin yakılması ve içinde olan vatandaşlarımızın ölmesi ile ortaya çıkmıştır” diyor.
CemCan
14-09-2006, 08:06 AM
‘’Şeriat isteriz’’ diyen katillere Demirel ‘’Halk’’, Çiller ‘’zarara uğramayan vatandaş’’ derken, Sivas katliamından bir ay önce, 29 Mayıs 1993’de Solingen’de yakılan 5 Türk’ten, ırkçı katliamdan hemen sonra Alman Cumhurbaşkanı Johannes Rau, istifa etmeyi düşünüyor ve bakın ne diyor: ’’O gün, hiç bir şeyin artık anlamı olmadığını düşündüm. 15 yıl boyunca, hatta 30 yıl boyunca hoşgörü için mücadele edeceksiniz. Sonra gencecik insanlar gelip, insanları yakacaklar...’’
Ve aynı Rau, Solingen’de yakılan evin yerine yenisinin yapılmasına izin vermedi.. Gelecek kuşaklara ibret olsun, bir daha böyle olaylar yaşanmasın diye, yakılan evin yerine 5 ağaç dikildi ve anıt mezar yaptırıldı. Irkçı katiller, yargılandı ve hüküm giydiler: ''Bu sanıklar yabancı düşmanı oldukları ve içlerinde nefret ve kin taşıdıkları için bu vahşeti gerçekleştirdiler. Burada tarihî ve affedilemeyecek bir suç işlenmiştir. Bunun hafifletici sebepleri olamaz!''
Solingen katliamı, 11 yıldır düzenli olarak bir ‘’toplumsal uzlaşma’’ içinde, Alman devletinin en üst düzey yöneticilerinin katıldığı törenlerle anılır ve katliam lanetlenir...
Ya Sivas, ya Madımak?... Aradan 11 yıl geçmiş, halen ‘’münferit’’ bir olay olduğu söyleniyor ve bu davayı artık kapatın, geçmişi kaşımayın deniyor...
Türkiye kendisine karşı gerçekçi olmuyor, kendi halkıyla barışmak istemiyor... Sorun burada... Solingen’de katledilenlerin Amasya’daki cenaze törenine katılan Demirel, ‘’Alman hükümetinin en üst düzey yöneticilerini Türkiye'ye göndererek, ‘bu olaydan utanç duyduğu’ mesajını verdiğini’’ belirttirken, Sivas katliamından utanç duymak bir yana, cenaze törenine bile katılmıyor! Katliamı izleyen devlet, cenazeleri de uzaktan izlemekle yetiniyor...
Bugüne kadar bırakın dönemin gerçek suçlularının yargılanmasını, Madımak katliamını ‘’tahrik’’ edebiyatı yapmadan kınayan bir tek hükümet yetkilisi yok. Devlet yada hükümet adına bir tek kişi 2 Temmuz’larda Madımak’a gidip bir karanfil koymamış... Ondan sonra anlayış bekle, hangi anlayış?
”Barış ve kardeşlik müzesi’’
İstenen çok fazla şey yok! Avrupa ve Türkiye Alevi örgütlenmeleri bugün Sivas’ta, ozanlar şehri Sivas’ta, Akarsu’ların, Nesimi’lerin, Hasret Gültekin’lerin, Koray’ların anısına ‘’Pir Sultan Abdal Cemevi’’nin temelini atıyor. Aleviler ‘’semah dönmeye, deyiş söylemeye’’ devam ediyor... Başkan Turgut Öker talebi çok net ifade ediyor: ‘’Madımak eğer bugün bir kebap salonuysa, bu Türkiye’nin utancıdır. Bu utançla yaşanmak istenmiyorsa, Madımak, bir daha böyle katliamlar yaşanmasın diye ‘barış ve kardeşlik müzesi’ yapılmalıdır. Devlet insanlık ayıbını ancak böyle temizler’’...
Birgün Gazetesi • 2 Temmuz 2004 • www.birgun.net • necdet sarac e-mail: n.sarac@web.de
Sivas katliamı kurbanları anılıyor 01.07.2004 Hürriyet
Ankara
2 Temmuz 1993’de, Pir Sultan Abdal Anma Etkinlikleri için Sivas’ta bulunan yazar, aydın ve sanatçıların da aralarında bulunduğu 37 kişinin hayatını kaybettiği katliamın 11’inci yılı geride kalırken, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, "2 Temmuzun 11. Yılında Bir Daha Olmasın Diye" başlıklı bir bildiri yayımladı.
Derneğin hazırladığı bildiride, 11 yıl önce yaşanan olaylarda, "demokrasi, barış ve insan haklarının" hedef alındığı belirtilirken, "Bundan 11 yıl önce, Sivas’ta gerici, şeriatçı ve faşist bir ayaklanmanın provası yapıldı. Yazılmış olan senaryo sekiz saat boyunca, devletin ve güvenlik güçlerinin seyirci olduğu bir tiyatroda sahnelendi" denildi.
Katliam sanıklarını koruyan ve savunanların milletvekili ve bakan oldukları anımsatılan bildiride, "Ama demokrasi güçleri de demokrasi mücadelesini el ele tutuşarak dirençle sürdürmeye devam etmişler ve etmektedirler" görüşüne yer verildi.
"BOP ORTADOĞU’YA HÜKÜMRANLIK İSTEĞİ"
Bildiride ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile Ortadoğu’da hükümranlık kurmak istediği belirtilirken, proje kapsamında Türk askerlerinin kullandırılmak istendiği iddia edildi. Bildiride, "BOP kapsamında Ortadoğu’ya yerleşen ABD, bu kirli savaşa ülkemizi de ortak ederek, kendi askeri yerine ülkemizin gençlerini kullanmak istemektedir" denildi.
"KATLİAM AYDINLATILSIN"
Sivas katliamının ardındaki gerçeğin tamamen aydınlatılmadan, katliamın gerçek planlayıcıları ve elebaşları, dönemin sorumlu yetkilileri tespit edilerek yargı önüne çıkarılıp yargılanmadan, Sivas’ın üstünden katliam gölgesinin kalkmayacağı savunulan bildiriye şöyle devam edildi:
"Bütün bu gelişmeler ışığında 2 Temmuz’u anmak daha da önem kazanmaktadır. 11’inci yılında özgür ve demokratik bir ülke yaratmak için, Sivas’ta bedenleri ile ateşte semaha duran canlarımızın direnci, bilinci ve inançları mücadelemize ışık olacaktır."
CemCan
14-09-2006, 08:07 AM
ANMA ETKİNLİKLERİ
2 Temmuz Anma Etkinlikleri kapsamında, paneller, anma konserleri, miting, tiyatro gösterisi, belgesel gösterimi ve söyleşiler gerçekleştirilecek. Etkinlikler 6 Temmuz’a kadar devam edecek.
2 Temmuz Cuma günü Sivas Madımak Oteli’nde düzenlenecek anma törenin ardından Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu tarafından yaptırılacak olan "Pir Sultan Abdal Cemevi"nin temeli atılacak. Cemevinin 2005’in 2 Temmuz’unda tamamlanması öngörülüyor.
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Genel Başkanı Turgut Öker, Sivas olaylarının üzerinden 11 yıl geçmesine rağmen, yetkililerin halen olaylarda hayatını kaybedenlerden ve Alevilerden özür dilemediğini söyledi.
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan, “Din sömürüsü yoluyla siyaset yaparak yurttaşları birbirine düşürenleri şiddetle kınıyoruz” dedi.
(ANKA)
Sanatçı Fazıl Say, 'Metin Altıok Ağıtı'nın nasıl sansürlendiğini Milliyet'e anlattı
Derya SAZAK
Eserini Madımak görüntülü icra etmesi engellenen Say, "Erkan Mumcu'nun son dakika baskısı ve vakfın bakana boyun eğmesi hoş değil. Bunu 'Türk, Türke yapar!' Bunu festivale getirdikleri yabancı sanatçılara yapamazlardı" diyor
Sivas katliamının 10'uncu yıl etkinlikleri çerçevesinde 37 aydının anısına bestelediğiniz 'Metin Altıok' oratoryosu geniş yankı uyandırdı. Eser, 2 Temmuz 1993'te Madımak Oteli'nde can veren 37 insanımızı temsil eden 37 metronom vuruşuyla sona eriyordu. Madımak Oteli görüntüleri sansüre uğradı. Siz bu sansürü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aydınılarımızın ölümü, Türkiye tarihinin yüzyılın son çeyreğindeki en hazin olayıdır. Her türlü kimlik tartışması bu ülkede yapılmalı ama bunlar cinayete dönüşmemelidir. 37 şehitten, aydınımızdan çoğunu ailecek tanıyorduk. Behçet Aysan'ı babam (Ahmet Say) çok severdi. Metin Altıok'la uzun yıllara dayanan dostlukları vardı. Çocukluğumda, Altıoklar'ın Kavaklıdere'deki evine birkaç kez gittiğimi hatırlıyorum.
Eserin adı 'Madımak Ağıtı' değil. Eserin adı Metin Altıok Ağıtı. Tamamen Metin Altıok'un hayatını ele alan ve en son bölümünde ölümüne, dolayısıyla Madımak faciasına bağlanan bir yapısı var. Sivas katliamını anan bir eserdir. Ama ilk on bölümünde sanatını, benim dahiyane bulduğum şairliğini ve hayatını yansıtıyordum. Şiirlerin öyle bir dizilişini yaptım ki, Ankara'da geçirdiği gençlik yılları, Bingöl'de yazdığı eserler ve en sonunda Sivas'a kadar geldi.
Altıok bir simge
Altıok'u seçmiş olmanızda sizi etkileyen bir şairin simgesel yönü kadar, sizin toplumsal olaylara duyarlılığınızın da rolü büyük...
Burada unutulmaması gereken çok hassas noktalar var: 37 sanatçıyı değil de niye içlerinden birini seçtim? Metin Altıok bir simge. Sadece birisini seçerek diğerlerine bağlanmak... Ve hepsinin ne kadar önemli olduğunu anlatmak... Sanatçılarımızın, orada yakıldığı için anılmasına karşıyım. Metin Altıok, dünya çapında bir sanatçı. Sadece orada yakıldığı için değil... Benim için Metin Altıok, kökleri bin yıl öncelere uzanan sözlü ve yazılı edebiyat geleneğimizin 20'nci yüzyıldaki en parlak temsilcilerinden biridir.
Oratoryoda şairimizin yaşamı ve şiirleri işlendi, elbette ki yaşamının noktalandığı bahtsızlığı gizlemeyecektim. Oratoryoya onun gözüyle bakmaya çalıştım. Altıok, 'Hayatı ölümle birlikte tartmak'tan söz ediyordu.
Sadece yangını göstermedik
Facianın uygarca anılmasından yanasınız.
Uygar nasıl olunur? Orkestranın, benim sahnede olduğum Zuhal Olcay'ın, koronun, arkada barkovizyonun hepsinin yer aldığı bir eserle ve İstanbul Festivali kapanış konserine gelmiş 4500 biletli seyirciyle Sivas'ın anılmasından daha uygar, bundan daha insancıl yaklaşım nasıl olur? Metin Altıok'u şiirleriyle ele aldık. Onun şiirlerini vermeden popülizme gitmek, sadece yangını göstermek yanlış olurdu. Tam tersine sanatçılığını esas aldık, şiddete karşı inceliği öne çıkardık.
Altıok oratoryosu düşüncesi size mi ait?
Evet, içimden gelen bir şey. Benim en iyi eserim olduğunu düşünüyorum. Sanat eleştirmenleri de beğendi. 37 aydının sanatlarıyla da anılmasını istedim.
Eser bir bütün, müziğiyle korosu ve son sahnedeki görüntüleriyle... Can Dündar'ın hazırladığı 3 dakikalık filmin son anda çıkarılması bir 'sansür' değil mi? Nasıl oldu, Kültür Bakanlığı mı istedi?
Ben eserin İstanbul Müzik Festivali'ne konulacağını 2002 Eylül başında konuştum. Kasım ayında Zuhal Olcay'ın ve barkovizyon görüntülerinin gireceğini kesinleştirdik. Kültür Bakanlığı Çoksesli Korosu da tamamdı.
3 Kasım ortamında.
Seçimden sonraydı. Kadronun kesinleşmesi sonraydı.
CemCan
14-09-2006, 08:07 AM
Mumcu'ya faks çektim
Kültür Bakanlığı o aşamada mı devreye girdi?
Çok sonra... Bakan değişti. Erkan Mumcu çok sonra geldi. Kültür Bakanlığı Çoksesli Korosu dünyanın en iyi korolarından biridir. Harikulade. 15 Nisan'da eserin çalınabilir izni geldi. Mayıs sonu gibi Kültür Bakanlığı'ndan 'görüntüler varmış onları görebilir miyiz' isteği geldi. Koro Şefi İbrahim Yazıcı olduğu için ona Genel Müdür Osman Nalbantoğlu mektup yazmış. Bakanlık olarak filmin sorumluluğunu alamayacaklarını bildirmiş. Bunun üzerine ben dedim ki, görüntüleri verelim. Çünkü bunlar zaten Madımak faciasının televizyonlarda yayımlanan, herkesin bildiği filmler. Olayların ve sonunda cesetleri ve Metin Altıok'un ölümünden önce komadaki halini gösteren TV görüntülerin 3 dakika 20 saniyelik kısaltılmış versiyonudur. Onu da yolladık. Mayıs sonuydu, Bakanlık'tan denildi ki, bu görüntü olursa koromuzu veremeyebiliriz!
Böyle denilince Şakir Eczacıbaşı'ndan rica ettim Erkan Mumcu ile konuşmasını, zaten araları iyidir, televizyona falan çıkıyorlar.
Bunu şunun için anlatıyorum: Son anda bir dayatma değildir. Mayıs sonundan başlayan bir tartışma sürüyordu. 4 Haziran'da bir haber çıktı: 'Film geri çekilmezse koronun verilmeme tehlikesi var.' Bunun üzerine ben Erkan Mumcu'ya bir faks çektim. 'Yes or no!'
Evet ya da hayır deyin de, biz bilelim bir ay kala ne yapacağımızı. Bakan 'evet' dedi. Kendi filmi görmüş müydü, görmemiş miydi bilmiyorum ama 'devam' dedi. 3 Temmuz öğleden sonra saat ikide Şakir Bey'den telefon geliyor: Biz bu filmi göstermeyelim! O zaman ben de sahneye çıkmam dedim.
Akşama kadar telefonlar edildi, denildi ki, 'Fazıl hiç olmazsa şu feci ceset ve koma görüntülerini çıkart!' Tamam. 3 dakika 20 saniyelik filmin son 12 saniyesidir onlar, çıkartalım dedim. Madem feci buluyorsunuz, gerçek bir şeyi dayanılmaz hissediyorsanız, ben bakabildiğime Zeynep Altıok bakabildiğine göre diretiyorsanız 'Peki' dedim. Yarım saat sonra telefon geldi, 'Erkan Mumcu yangını da istemiyor!'
Yangın olayın tamamı. Bütün bir öğleden sonra otel yanmaya başlıyor. Yangını da çıkarırsak film on saniye kalacak. Sonunda tüm sanatçılar şöyle bir karar verdik: Sahneye çıkalım, bütün emeğimizi yazık etmeyelim, Metin Altıok'u ve Sivas'ta yakılan 37 aydınımızı en iyi şekilde anmak lazım. Sansüre de uğrasak biz bu haliyle en iyi şekilde anarız.
Erkan Mumcu'nun son dakika baskısı ve İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın bakana boyun eğmiş olarak bana dönmesi hoş değil. Bunu 'Türk, Türk'e yapar!' Bunu festivale getirdikleri yabancı sanatçılara yapamazlardı. Bakan Bey Bellini'yi sevmiyor da Donasetti'yi seviyor diye program değişikliğine gidemezsiniz. Bunu Fazıl Say'a yaptılar!
Bildik görüntüler
Nasıl yorumladınız?
Sansür... Başka türlü nitelenemez. Ben tabii ki İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın böyle bir sansürden yana olduğunu zannetmiyorum. Onlar demokrat insanlar. Ama bunun arkasında başka bir şey var. Erkan Mumcu'nun bile ben filme itiraz edeceğini düşünmüyorum. Zaten herkesin izlediği görüntüler.
Siyasi baskı yapıldı
Baskı daha yukarıdan gelmiş olabilir mi?
Parti içi anlaşılan. Siyasi bir baskı. Şakir Eczacıbaşı ile Erkan Mumcu arasında yakınlık var.
Sanat çevrelerinde şöyle bir polemik var, biliyorsunuz İstanbul'da vakfa ait yarım kalmış konser salonunun tamamlanması yönünde söz alınmış. Kültür Bakanlığı'yla ilişkiler bozulmasın istenebilir.
Ben de duydum. Olabilir ama o bunu karşılamaz. Bir konser salonu yapılacak diye bu yapılmaz. Fazıl Say'ın solo resitali olsa tamam es geçilir ama 37 aydının anısına bir eser sansüre uğramamalı. Acıklı durum bu. Kültür Sarayı'nı yapalım da ne olursa olsun, diyemezsiniz.
Eserde metronom, daktilo, mum gibi hem müzikte hem sahnede değer bulacak enstrümanlara yer vermişsiniz. Alevlerin gösterilmemesi dramatik kurguyu etkiledi mi?
Oradaki eksiklik büyük. Eserin sadece Metin Altıok'u değil Madımak'ta ölen herkesi anması söz konusu. Madımak'taki hazin olaya on birinci bölümde yer vermiştik. O bölümü yok ettiler. Dolayısıyla oraya bağlanamadık. Metin Altıok ve sanatında kaldık, Sivas unutturuldu.
Eserin intikamcı özü yoktu
Müziği politize ediyor, intikamcı duyguları körükleyecekti eleştirisine ne diyorsunuz?
Müzik sözü içerdiği anda politize olur. Metin Altıok oratoryosu intikamcı öze sahip değil. Tersine uygar ve insancıl. O filmin eserden çıkarılmasının teklif bile edilmemesi gerekirdi. Ben bu eseri bir daha çalacağım. Sansürsüz! Yoksa Türkiye'de çok şeyden vazgeçmemiz lazım. Çok yakın zamanda Ankara'da sansürsüz çalacağım.
Devlet korosuna mecbur musunuz?
Benim biraz elim mahkûm. Çünkü Devlet Çoksesli Korosu çok iyi. Eserin teknik kapasitesi o performansta bir koroyu gerektiriyor. O da Kültür Bakanlığı'na bağlı. Bilkent Üniversitesi Orkestrası da seçenek olabilir. Eylül'de deneyeceğim.
Ayasofya'daki konsere dışarıda tepki gösterilmesi de Sivas filmi nedeniyle İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nı tereddüte itmiş olabilir mi?
Ayasofya bin yıl kilise, beş yüz yıl cami son dönemde de müze değil mi? Ayasofya'da konser normal. Sivas sansürü buna bağlanamaz. Bazı şeyler var ki beni ürkütüyor. 3 dakika 20 saniyelik filme sansür, 37 aydının katillerine af girişimi... Bu eser AKP döneminde sansürsüz çalınmalı. Ben 3 Temmuz gecesi yenildim. Performans yenilmiştir.
Yakılan aydınlar anılmayacak mı?
Genç bir sanatçı olarak 1980'in depolitik ortamında yetişmiş ve yurtdışında eğitim görmüş olmanıza rağmen Türkiye'deki toplumsal olaylara çok duyarlısınız. Geçen yıl da Nâzım Hikmet'i seslendirdiniz. Anadolu'ya sık gidiyorsunuz, Aşık Veysel'e tutkunsunuz. Ümraniye'de halk konserleri verdiniz. Bu yıl dünyaca ünlü Rus kemancı Maxim Vengerov ile dünya turuna çıkacaksınız. New York Filarmoni ile konser verip Avcılar'da sahneye çıkmak nasıl bir duygu?
Türkiye'de sanatçıyla halk arasında kopukluklar oldu ama onları aşıyoruz. Klasik müzik snop bir olaydır. 'VIP'ler girebilir. Festivalde 280 milyon liraya konser bileti var. Öyle fiyat koyunca şehirdeki nüfusu zaten kavrayamazsınız. Ümraniye ve Avcılar'da birer ikişer milyondu biletler. Anadolu konserlerini sürdüreceğim.
Aydınları unutamayız
Nasıl bir Türkiye gözlemliyorsunuz, kültürel ve sosyal yönden.
Ben demiyorum ki Türkiye klasik müziğin ülkesi olsun Almanya, Fransa gibi. Ama bu bilinci de kazansın. Avrupa ile ortak paydaları olacak. Mozart'ı, Bach'ı insan olarak bilmesi lazım. Ben klasik müziği Anadolu'ya da sevdirmeye çalışıyorum, yavaş yavaş olacak bu, çocuklarla piyano başında oyun oynayarak yapıyorum bazen bunu. Bu bir misyon değil. Görev. Daha yapılacak çok şey var. Ümraniye'de Boğaziçi'nde klasik müzik tezi hazırlayan bir arkadaşımız konser sırasında bir anket yaptı. İlk kez klasik müzik dinletisine gelen 75 kişiden 49'u tekrar konsere gideceğini belirtmiş. Aralarında başörtülü, türbanlılar da vardı. Ben Sivas'ta da çaldım, Aşık Veysel'in köyünde de çaldım. İnsanların kalpten kalbe gideceğinden eminim.
Konser sonrası başlayan 'Sivas'ı unutmak mı, anmak mı?' tartışmasına ne diyorsunuz?
Sivas'ın halkı Madımak faciasından ötürü bu olayla anılmamalı. Ben bu görüşe hak veriyorum. Bu tür oratoryolar, tiyatro eserleri, sergiler kültürle kaybettiğimiz sanatçıları 2 Temmuz akşamları Türkiye'nin her yerinde anmamız en uygarı olur. Sivas'ta yakılan aydınları unutamayız. Hiç anılmasın demek doğru değil. Ben bu olay olduğunda 23 yaşındaydım. Korkunç bir olaydır. Bence Türkiye'de 2 Temmuz ulusal bir anma günü olmalıdır. Ben sadece birini işledim, geride 36 sanatçı var.
CemCan
14-09-2006, 08:08 AM
Çıkmasaydım 8-0 yenilirdim
Keşke sahneye çıkmasaydım dediniz mi?
Hayır. Sahneye çıktığım için 5 - 4 yenildim, sahneye çıkmasaydım 8 - 0 yenilmiş olurdum. Korodan vazgeçseydim eserin yüzde 90'ı giderdi. Kültür Bakanlığı'nın bunu sansürsüz tekrarını yapması bizi kazanmaları olur. Koroyla orkestrayla Türkiye'de müzik yapamayacak mıyız? Sansürlü mü dolaşacağız!
Cumhurbaşkanı'ndan, siyasi parti liderlerinden konserden sonra bir destek mesajı aldınız mı? Ya da sansüre uğramanız karşısında tepki gösterildi mi? Ne tepki aldınız Ankara'dan?
Hiç. Sıfır. Nâzım'ın, ki çok daha ağır bir metni vardır, o esere Sayın Cumhurbaşkanımız ve devlet erkanı gelmişlerdi. Hepsi tebrik etmişlerdi.
Devlet 100'üncü yılında Nâzım'la barıştı.
Sadece konsere geldiler, barışmadılar. Nâzım Hikmet'in vatandaşlığa dönüşü imzalanmadı.
Mezarı da Anadolu'ya getirilecekti.
Hepsi unutuldu. Sivas'ta yakılan 37 aydınımız unutulmamalı. En iyi şekilde anılmalılar.
Yandık avazlarda, kavrulduk halkım...
Varıp Pir Sultan’ı analım dedik
Aşkın dolusuna, kanalım dedik
Meydanda bir semah dönelim dedik
Kahpe tuzaklarda vurulduk halkım...
Salyalı ağızlar, kirli yürekler
Elde ateş, dilde Allah-u Ekber
İnsan yakmak için olmuş seferber
İsli dumanlara savrulduk halkım...
Hasret Gültekin´im, Serkan Doğan´ım
Huriyem, Yeşim´im, özbe öz Özkan´ım
İki Metin ölüm Sait, Handan´ım
Hep birlikte yan, yana serildik halkım...
Yüzbin yobaz, bir Akarsu eder mi?
Öldürülen, bu kaçıncı Nesimi,
Özlem, Nurcan, Serpil, Belkıs Gülsüm´ü
Verdik, birer birer kırıldık halkım...
Metin, Asaf, Behçet, Asım Bezirci,
Menekşe, Sehergül, Gülender, İnci,
Asuman, Yasemin, Erdal Ayrancı,
Et kemik bir yerde, derildik halkım...
Yandı özyurdun da, Özyurt Ahmet´im
Kaynar ateşlerde Uğur Mehmet´im
Güpegündüz ışıktı, Gündüz Murat´ım
Cem olduk, güneşe verildik halkım...
Koray Kaya´m, onbirinde dal fidan
Ahmet Öztürk ile adaşı alan
Din için yakıldık 33 can
Kara topraklara, karıldık halkım...
Madımak´ta yanan 33 can
Artık her birisi bir Pir Sultan
Hızır´ın dölleri yazsın bin ferman
Gönüller içinde yer aldık halkım...
Muhlis´ine muhip olan, Muhibe´m
Sulari’den arda kalan Edibe´m
Cümlesi insana der ki, Kâbem
Kanlı kefenlere sarıldık halkım...
Karinna Cuanna, Hollanda´lı can
Yanında Muammer, Hakan ve Kenan
Bin beterdi Sivas, Ol Kerbela’dan
Hüseyin´ce ölüp dirildik halkım...
Kızılgül’üm, söz düşürse dilime
Mızrabım isyankâr, vurur telime
Yobazlar elinden zar olduk halkım... Bir gün olup hesap sorsam zalime
CemCan
14-09-2006, 08:09 AM
BASIN AÇIKLAMASI: 2 TEMMUZ 2003
Sivas Katliamı- 10. Yıl
Sivas Katliamının üzerinden tam 10 yıl geçti. 10 yıl önce 35 aydın insanımız diri diri yakıldı. Bu olaylar nedeniyle bazı insanlar yargılandılar ve bunlardan bir kısmı çeşitli cezalar aldı. Fakat hala olayın öncesinde ve sonrasındaki koşullar, devlet yetkisi kullanan kamu yetkililerinin sorumlulukları, dönemin hükümetlerinin idari ve siyasi sorumlulukları, bu olayın toplumsal barışta yaptığı tahribatlar tam olarak araştırılmış ve tespit edilmiş değil.
Bazı olaylar sonuçları itibariyle, toplumun gelecekteki ilişkilerini derinden etkileyen, yaşanan travmayı gelecek kuşaklara aktaran etkiler yaparlar. Sivas katliamı bu tür olayların tipik bir örneğini oluşturmaktadır. Şayet olay, hukuki, siyasi, yönetsel ve toplumsal boyutları ile irdelenmez ve gerekli önlemler alınmaz ise salt görünürdeki birkaç sorumlunun cezalandırılması, olayın geleceğe yönelik etkilerini ortadan kaldırmaya yetmez.
Olayların meydana geldiği dönemde TBMM'nde bir araştırma komisyonu kurulmuş ise de, komisyon çalışmalarının ve hazırlanan raporun toplumu tatmin ettiği söylenemez. Kaldı ki, komisyon raporunun dayanağını oluşturan anlatımlar ve diğer belgeler de kamuoyundan gizlendi.
Her şeyden önce, Devletin Sivas Katliamı ile ilgili sorumluluğu kabul edilmeli ve bu çerçevede devletin sorumluluğunun gereği olarak da,
Başta mağdur aileler olmak üzere tüm toplumdan özür dilenmelidir.
Katliamda ölenlerin ailelerinin maddi ve manevi zararları karşılanmalıdır.
Olaylarda sorumluluğu olan kamu görevlileri hakkında idari ve cezai kovuşturma açılmalıdır.
Sivas pilot kent kabul edilmek suretiyle tüm yurtta, din ve mezhep farklılığının toplumsal barışı zedelememesi, farklı kesimler arasındaki güvensizliğin ortadan kaldırılması ve herkesin (dinsizlik dahil) kendi inancını serbestçe yaşayabilmesi konularında, devlet-sivil toplum işbirliği ile projeler geliştirilmelidir. Ayrıca;
İdari ve yasal tüm mevzuat gözden geçirilmeli, din ve mezhep ayrımcılığı içeren hükümler mevzuattan çıkarılmalıdır.
Devletin, din ihtiyaçlarını düzenleme anlayışı tartışmaya açılarak, tüm mezhep ve dinlere karşı eşit uzaklıkta olmasını sağlayacak düzenlemeler yapılmalıdır.
Devlet içerisindeki dini ve mezhepsel yapılanmalar ve kadrolaşmalar tasfiye edilmeli, kamu görevlilerinin kendi din ve mezhep inançlarını dışarıya vuracak işaret ve davranışları kesin bir şekilde yaptırıma bağlanmalıdır.
Çağdaş, demokratik ve laik bir devlette esasen var olması gerekli olan bu hususların gerçekleştirilmesi zor değildir. Önemli olan sorumluluğun ve eksikliklerin siyasi iktidarlar ve devlet erkini kullananlar tarafından kabul edilmesidir. Ancak, konu önemlidir ve toplumsal barışı ve insan haklarını doğrudan ilgilendirmektedir. Sivas Katliamının 10 yılında; TBMM'ne, Hükümete ve diğer devlet kurumlarına sorumluluklarını tekrar hatırlatıyor, 10 yıl önce kaybettiğimiz 35 aydınımızı sevgiyle anıyoruz.
Yusuf ALATAŞ
Genel Başkan Yardımcısı. 02.07.2004
TMMOB 02.07.2004
İNŞAAT MÜHENDİSLERİ ODASI
» Teknik Güç Sayı 129 / 1 Ağustos 2003
Sivas’ta yakılanlar unutulmadı
Sivas’ta katledilen aydınlar, katliamın 10. yılı nedeniyle düzenlenen etkinliklerle anıldı.
Sivas katliamı, Ankara’da 5 bin kişinin katıldığı yürüyüş ve mitingle lanetlendi. Toros Sokak’ta toplanıp Sıhhıye’de Abdi İpekçi Parkı’na yürüyen şehit aileleri, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Hacı Bektaşı Veli Kültür Derneği, köy dernekleri, meslek odaları, sendikalar, kitle örgütleri ve partilerden 5 bin kişi attıkları sloganlarla katledilenleri unutmadıklarını gösterdiler. Katledilen 33 kişinin fotoğraflarının taşındığı miting, Sivas ve diğer şehitler anısına saygı duruşunun ardından, şehit aileleri adına Hikmet Özkan’ın konuşması ile başladı. “Yobazlar Sivas’ta Pir Sultan’ı, barışı, kardeşliği, laikliği, cumhuriyeti yaktı” diyen Özkan, “Sivas’ta devlet, güvenlik güçleri yok muydu? Yoksa ölümümüze ferman mı çıkardılar?” diye sordu. KESK Genel Başkanı Sami Evren, gerici güçlere karşı birlikte mücadele etme çağrısı yaparken, PSAKD Başkanı Kazım Genç, Sivas’ta şeriatçı bir ayaklanmanın provasının yapıldığını söyledi.
2 Temmuz’da Madımak Oteli’nde yakılarak öldürülen Aşık Nesimi Çimen, Karacaahmet Mezarlığı’nda bulunun mezarı başında anıldı. Asım Bezirci’nin Zincirlikuyu Mezarlığı’ndaki kabri başına ilk olarak Halkevleri üyesi bir grup geldi. Grup “Sivas’ı Unutmadık” pankartı ve “2 Temmuz 93 Sivas katliamı bizi yıldıramaz”, “Dün Maraş’ta, bugün Sivas’ta, çözüm faşizme karşı savaşta”, “Sivas şehitleri onurumuzdur” dövizleri ile katliamda yaşamlarını yitirenlerin fotoğraflarını taşıdı. Halkevleri’nin basın açıklamasının ardından ÖDP’li bir grup da Bezirci’nin kabri başında katliamı lanetledi.
İzmir’de ise akşam saatlerinde Cumhuriyet Meydanı’nda toplanan Emek-Barış Demokrasi Bloğu, TKP, İHD, HÖP, ESP, KESK, Pir Sultan Abdal Derneği, Hacı Bektaşi Veli’yi Tanıtma Derneği üyeleri sendikalaşma mücadelesi veren Ağartıoğlu Deri işçileri, Sivas katliamını kınadılar. Meydanda kortej oluşturarak kordon boyunca yürüyen kitle, “Asla unutmayacağız asla bağışlamayacağız”, “Onları unutmak ihanettir” gibi pankartlar taşıdı.
Sivas katliamı ayrıca Gaziantep, Eskişehir, Mersin ve Adana da lanetlendi.
www.imo.org.tr
CemCan
14-09-2006, 08:09 AM
02.07.2004
SİVAS KATLİAMINI UNUTMADIK..! Sivas katliamının 11. yıldönümünde Dev.Maden-Sen Genel Başkan Vekili Tayfun GÖRGÜN’ün açıklaması:
2 Temmuz 1993, Kardeşliğe, Eşitliğe ve Özgürlüğe; bilim, sanat ve kültüre yani insana ait, insani olan tüm değerlere örgütlü bir saldırının, ülkemize vurulan kara bir damganın tarihidir.
35 sanatçı aydın insanın yaşamıyla sonuçlanan Sivas katliamı bugün 10 yılı geride bırakıyor.
İnsanlık düşmanlarına karşı öfkemiz büyük, yüreklerimizdeki acı ise sıcaklığını koruyor...
Katliam sanıkları uzun yargılama süreci boyunca mahkemeyi izleyenleri, mağdur aileleri ve müdahil avukatları tehdit etmeyi ısrarla sürdürmüşlerdi. Aydınlanmayan çoğu karanlık noktalarla birlikte sanıkların bu cesareti nereden aldıkları hala yanıtı verilmemiş bir sorudur. Sıradan bir ifade için sabahı beklemeye tahammülü olmayanların, gece yarılarında evleri basıp vatandaşları gözaltına alırken, 37 sanığı bugüne kadar yakalayamamış olması da gene yanıtlanması gerekli bir başka sorudur. Kimilerinin sanık sandalyesinden ceylan derisi koltuklara terfi ettikleri ise bilinen bir başka gerçek.
Bu ülkede bütün bunları yaşıyor olmanın ayıbını taşıdığımızı bir an için de olsa unutmamak gerekir. Sivas katliamını her yıl bir güne sıkıştırıp 2 Temmuz’da sokaklara çıkıp lanetlemek yeterli değildir. Öyleyse izlemeyi, yakınmayı bırakıp Sivas katliamının hesabını sormak, yeni katliamlara dur demek; eşitlik, özgürlük, barış, kardeşlik ve demokrasiyi egemen kılmak için güçlerimizi birleştirelim. 2 Temmuz 2003
DEV.MADEN-SEN BASIN-YAYIN DAİRESİ
2 TEMMUZ UTANCI Cem Vakfi 02.07.2004
Alevi-Bektaşi Ulularının anısını yaşatmak maksadıyla, Anadolu'nun hemen her yöresinde; özellikle yaz aylarında yapılan etkinliklerde on binlerce insan buluşur. Hacı Bektaş Veli, Abdal Musa, Veli Baba, Hamza Baba gibi yurdumuzu aydınlatmış Horasan ve Anadolu Erenlerinin anısına düzenlenen anmalarda cemler, semahlar, sergiler, paneller, söyleşiler düzenlenir; dedeler, ozanlar, babalar, yazarlar, bilim adamlarıyla beraber binlerce insan bir araya gelip kaynaşmanın kıvancını da beraber yaşarlar. Ayrıca yöreye has bir folklorik atmosferde geçen anma etkinliklerinde dostluğa, barışa, kardeşliğe ilişkin mesajlar verilir. Anadolu'nun büyük ozanı Pir Sultan Abdal'ın da yurdu olan Sivas Banaz'da da geleneksel olarak bu etkinlikler yıllardan beri düzenlenir. 2 Temmuz 1993'te yine dostluk, kardeşlik için; Alevi-Bektaşi İnancı'nı yaşatmak için, Atatürk Devrimleri doğrultusunda, çağdaş, demokrat, laik bir etkinlik yapmak için Sivas giden yüzlerce insanı bir kara gün bekliyordu. Planlı bir hareket sonucunda binlerce gerici-ırkçı yobaz, Alevilere çağdaş demokrat insanlara saldırdılar. Pir Sultan Abdal Kültür Etkinliği'ni kana bulayan bu azgın güruh, Pir Sultan Abdal'ın, Atatürk'ün heykellerini parçalayarak: "Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak" şeklinde sloganlar atarak Atatürk Devrimleri'ne, Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'nin temel ilkelerine yönelik saldırılarıyla, Türkiye'de huzur ve güvenlik ortamını, toplumsal barışı yıkmak ve yok etmek istediklerini de göstermiş oldular. Alevileri dinsizler olarak nitelendiren bu azılı kalabalık, barış, dostluk ve kardeşlik için semah dönen gençlere saldırdılar... Çağdaşlaşmayı, toplumsallığı, fikir ve inanç özgürlüğünü içlerine sindiremeyen bu her türlü insanlıktan yoksun yığın tarihin en büyük barbarlıklarından birisine girişerek, Madımak Oteli'ne sığınan kadın-çocuk- yazar-sanatçı onlarca insanı ateşe verdiler. Bu eşi görülmemiş vahşette 33 Aydınımız, sanatçımız, çocuğumuz alevler arasında can verirken, Anadolu toprağında bir eşi bulunmayan bu kanlı gün tarihin karanlık sayfalarına yazıldı. Sivas Katilamı'yla ilgili birçok noktada aydınlatılmadı. Katillere verilen ceza ise toplumsal vicdanda açılan yaraları kapatamadı. Anadolu'nun toplumsal huzur ve güvenine, barış ortamına yönelik; Alevi-Sünni, Laik-Dinsiz ayrımları yapılarak ülkeyi toptan kaosa sürüklemeyi temel hedef alan bu tertip toplum ruhunda derin yaralar açmıştır. Yüzyıllar boyu aynı topraklarda yaşayan ve çıkarcıların politik menfaatlerine alet edilmediğinde bir arada bulunmanın sorumluluğunu beraber göğüsleyen Alevi ve Sünniler bu ülkenin sahipleridir. Toplumsal barış ve huzur ancak bu iki inanç gurubunun tümüyle kaynaşıp bütünleşmesiyle sağlanabilir. Her türlü tertibin oyuncağı olmanın ötesinde; Atatürk Devrimlerinin ışığında Alevi-Sünni-Laz -Çerkez-Kürt hiçbir ayrıma mahal vermeyecek şekilde yaşanması bu ülkede herkesin ortak yararınadır. Yeni Sivasların yaşanmaması için Türkiye'deki tüm Demokrasi yanlılarının, sağduyu sahibi Alevilerin ve Sünnilerin bir bütünlük içinde ortak çalışmaları bir zorunluluktur. Çocuklarımıza barış ve huzur dolu bir Türkiye bırakmak bizlerin elindedir. Bu yüzden hep beraber "TOPLUMSAL BARIŞA, HUZURA, KARDEŞLİĞE... " ortak adım atalım. Yılmadan bu yoldan yürüyelim.
CemCan
14-09-2006, 08:10 AM
2 Temmuz 93…
Yanan ateş...
Dağlanan yürek...
İSMAİL PEHLİVAN(*)
2 Temmuz 1993 günü kara bulut dolaşıyordu Sivas’ın semalarında... Allı Turnam uçmaz olmuştu. Tam 11 yıl oldu ‘Kanlı Sivas’ı kana buladıkları.
Binlerce can, Sivas’ı mekan etmişti o gün. Ne ki Ozan Ata Pir Sultan Abdal’ı anacaktı ve anlayacaktı.
Aydınlık insanlar Pir Sultan’ı anlatıyordu, canlar Semah dönüyordu Pir Sultan aşkıyla..
Türkiye’nin yüzü Sivas’a dönüktü. Kara haber tez yayıldı. Kara bulut canların canına düşmüştü. Türkiye kan ağlıyordu, Sivas can alıyordu.
Baştakiler ‘Kara Haber’e kulaklarını tıkadı. Tam 10 saat can almaya devam eden canavarları görmezden, bilmezden geldiler. Sivas’ta Yaradan’ın Canları alınırken, baştakiler keyif çatıyordu. Kara gün, kara geceye döndü. Doymuşlardı içtikleri kandan. Canavarlar inlerine dönmüştü.
***
Otuz üç yerimden yandı canım.
Dağlandı otuz üç yerimden tenim.
Kömür karası oldum derim.
Tenim öldü ama canım semah dönüyordu evrende.
Kara yüzlü, kara yürekli cellatlar can almak için çırpınırken; ben semah dönüyordum evrenle birlikte ay gibi, güneş gibi, yıldızlar gibi, Turnalar gibi.
***
Bir adım Nesimi, bir adım Muhlis, bir adım Edibe, bir adım Asaf, bir adım Hasret, bir adım Hasan, bir adım Hüseyin. Bin bir donda geldim evrene...
Gün oldu Horasan’dan sökün eyleyip güvercin donundan geldim Sulucakarahöyük’e, gün oldu derim yüzülürken “Zahidin bir parmağın kessen dönüp Hakk’tan kaçar / Gör bu gerçek aşığı serpa(**) soyarlar ağrımaz” dedim, gün oldu bedenim darağacındayken bin bir yerde göründüm, gün oldu Hatayi, gün oldu Fuzuli, gün oldu Virani, gün oldu Yemini, gün oldu Kul Himmet oldum Tokat illerinde.
Gün oldu “Şerefsizliğimle bin yıl yaşayacağıma, şerefimle bugün ölürüm” diyen Şah Hüseyin oldum.
Ve sönmez oldu ateş başımda.
Ne zaman nefes alsam, kara bir duman tıkar boğazımı.
Ha!.. Böyle gelmiş, böyle gitmez... Nefesimi ne zaman tutacağımı biliyorum artık.
Gerekse Bin yıl daha nefes almam.
Ama nefes aldığımda biliyorum ki yarın ay Ali, gün Muhammed olarak doğacak.
***
İstanbul’da NATO Zirvesi toplandı. Zirvenin ardından 46 ülkenin liderleri ve komutanları Topkapı Sarayı’nda “Lirik Tarih Gösteri”yi izlediler. Orada Anadolu’muzun renklerinden Mevlevi Sema’ı büyük beğeni topladı. Liderler gösterinin ardında uzun süre alkışlayarak hayranlıkların ifade ettiler. Ah şu ‘din baronları!’ olmasaydı da Alevi Bektaşi Semahı’mızı da dünya liderleri izleyebilselerdi.
NATO Zirvesi öncesi ortaya çıkan ‘din baronları!’ sanki kendilerine bir teklif yapılmış gibi “Biz NATO’ya semah dönmeyiz” diye çığırtkanlık yaptılar. Yüz küsür ülkede naklen yayınlanan “Lirik Tarihi Gösteri”de bizim kültürümüzün de tanıtılması kime zarar verebilirdi ki…
Hepinizi Anadolu’nun ışığı Hünkar Hacı Bektaş Veli hoşgörüsüyle kucaklıyorum.
Barışla Kalın... Sevgiyle Yaşayın...
(*) Toplumsal Barış Dergisi Genel Yayın Yönetmeni (**) Serpa: Baştan ayağa
Cesitli Kaynaklardan Derlenip Toparlandi ve Arsivlendi. Kaynaklar isimleri ile yazilidir
Mainz-Wiesbaden-Rüsselsheim Alevi-Bektasi Kültür Birligi; Yazar ve Belge Sahiplerine tesekkür eder. Hamza Kurnaz
CemCan
14-09-2006, 08:12 AM
Keşke herkez okuyabilse, biliyorum bilgisayar başında okuması bunca yazıyı zor ama keşke çıktı alabilsenizde okusanız.
Orda ki askerlerin nereyi koruduğunu?
Orda ki insanları?
Kurtulanları?
Yananları?
Valisini
Emniyet Müdürünü
anLayabiLseniz...
SaygıLar...
vBulletin® v3.6.5, Copyright ©2000-2010, Jelsoft Enterprises Ltd.