Mustafa Kemal
04-11-2006, 03:36 AM
İnsanlık şüpheler ve karanlıklar içinde çırpınıyor. İnsanlığı bu bunalımından kurtarmanın yolu; aydınlatıcı (mürşid) insanların en büyüklerinden birisi olan Horasanlı Pîr Hacı Bektâş Velî'nin huzûruna çıkartmaktır. Ben de bunu yaptım.
O nûr kaynağı gönül, insanlığın şevki, zevki, mutluluğu ve umudu olmuştur. İnsan taştan, demirden bir gereç (materyal) değildir. Duygusu, gönlü, aşkı, tek sözcük ile, ince ve soylu duyguları olan onurlu bir yaratıktır.
Softalık ve yobazlık bir yandan, kaba materialist felsefe öbür yandan, bu büyük varlığı geriye ve karanlığa sürüklemek isterken, Türklüğün büyük insanı Hacı Bektâş Velî ve ardından gelenler insanlığa nefsini bilmeyi, kişiliğindeki yüceliği (zâtındaki şerâfet'i) ve evren içindeki yüce makamını (orununu) göstermişlerdir.
İnsanlık, anlaşmazlıklar içinde ve bu anlaşmazlıkları körükleyenlerin elinde oyuncaktır. Nûh'un gemisi nasıl insanları ve hayvanların evcilini, yabanîsini, biraraya getirip tûfandan korunmuş ve kurtarmışsa, bugün de insanlığı kurtaracak böyle bir gemiye gereksinim vardır. Bu gemi, ancak ve ancak Sevgi'dir. İnsanlık, sevgiye dayanan bir düşünce ve örgütlenme ile kurtarılabilir.
Müslümanların büyük çoğunluğu, İsâ Peygamber'in adını hazretsiz anmaz, Meryem'i ana sözüyle birlikte söylerken, Hıristiyan dîn adamı, halkın karşısında bizim Peygamberimize dil uzatır. Tüm dinlerin softaları tarafından körüklenen ve insanları birbirine karşı gruplarda toplayan yanlış terbiyeler, çürük düşünüşler ortadan kaldırılmalıdır. Bunu, batının dar düşünceli din adamı hiç yapamayacağı gibi, İslâm dünyasının gerici nitelikteki hoca efendisi hiç yapamaz.
Hacı Bektâş Velî, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî gibi eşsiz insanlann rûhu, düşünüşü ve özellikle tanrısal aşkı ön plâna çıkartmaları ele alınırsa kurtuluş yolu aydınlatılabilir. İnsanlar arasındaki birlik, o zaman sâdece süslü, şatafatlı bir söz olmaktan çıkar, anlam kazanır.
Türk milletine, kaybettirilmek üzere bulunan benliğini, rûhunu tekrar kazandırmış olan Hacı Bektâş Velî ve Bektâşîliğin inanış ve düşünüşünün, ahlâk ve edeb'inin bütün dünya milletlerine ışık tutacak kadar temiz ve yüksek olduğunu göstermek için bu kitabı yazdım.
Bu güne kadar bu konu üzerinde yazanların sürekli hataya düştükleri, sürekli yanlış veya eksik kaldıkları görülmektedir. Bektâşîlik konusunda toplu bir bilgi edinmek isteyecek olanlara faydalı olacağımı umuyorum. Bilen yazmış, bilmeyen yazmış... Bir hikâye vardır:
Adamın birine;
- Emir-ül-mü'minin Hz. Alî'yi tanır mısın? demişler. Tanırım, demiş.
- Kaçıncı halife idi? demişler.
- Orasını bilmem, o öyle bir kışidir ki Hüseyin O'nu Kerbelâ'da şehîd etmiştir, demiş.
İşte, bizde birçok "bilirim" diyenlerin bilgisi, bu adam gibidir. Bu kitabı, şimdiye kadar söylenegelmiş yanlış düşünceleri de ortadan kaldırayım diye yazdım. Allâh ve insan konusunu ele alıp düşünenlerden, İslâm mistiklerini ve bunlann içinde de özellikle Türk asıllı mistikleri ve bir Türk inanışı olan Bektâşîlik mensûblarının eriştiği gerçekleri açıklamaya çalışan bir kitap meydana getirmeyi yıllardan beri düşünürdüm. Yediyüz (700) yıldan beri Türk-İslâm topluluğunu bu düşünüş ve inanış çevresinde toplayan ve onlara insanlıklarının gerçek ve yüksek anlamını duyurup, tadını aldırmayı başaran bir "yaşama ve dîn anlayışı" olarak, Bektâşîlik konusu, artık ele almaya, üzerinde fikirler yürütmeye değer bir vâkıa’dır.
Bektâşîlik, geniş bir kitlenin eseme (mantık) ve usa vurmasına uygun olan ileri bir düşünüş, körükörüne bağlanmaktan kurtulmuş bir hoşgörülülük (tolerans)tür. Temiz bir ahlâk aşılayan, insanları birbirini seven bir topluluk halinde olgunluğa erdiren, yükselten bu ideal (ülkü), elbette ki tutunacak ve tutulacaktı. İşte bu sebepledir ki, Bektâşîlik, Suriye ve Irak'tan, Arnavutluk, Bulgaristan, Macaristan illerine kadar imparatorluğun her tarafını sarmıştı.
Hacı Bektâş Velî de milliyetinde, dîninde, dilinde, geleneklerinde ve sosyal gelişiminde yabancı bir ideojojinin, Arap ve Fars etkisinin tutsağı olan anavatana, inanışı ile gerçek bir şafak muştulayıcısı olarak gelen bir yüce velî idi.
O'nun, hayatın gerçeklerinden aldığı duyuş, düşünüş ve inanışları, o çağın çeşitli baskıları altında ezilen topluluğa benliğini duyurmuş, varlığını bildirmiş, kurtarıcısı olduğu İslâm dininin asıl sâhibi olduğunu anlatmıştır. Asıl önemlisi, Türk sözünü "Kaba-saba adam, köylü, dağdan inmiş" anlamında kullanan şehirli (Şar'lı) bölüğe karşı, bunun, tam tersine olarak, bir şeref, bir yücelik olduğunu duyurmuş olmasıdır. Sözünde, sazında, tapmasmda, yakarmasmda Türkçe söylemiş, Türk'ü ve Türkçe'yi yüceltmiştir. Bütün gücünü buna yöneltmiş, koskoca katıksız bir Türk toplumunun gönlü için ışıklı yarınlar muştulayan yeni bir evren yaratmıştır. Dîn'i uydurmalara boğan yobazla, Arap ve Acem'i -hâşâ- Türk'ten daha üstün gören, onlardan "kavm-ı necîb-i Arab" diye sözeden milliyet gericilerinin afyonuyla uyutulmaya çalışılan bu toprağın evlâdlarına, kişiliklerinin küllenmiş ateşini canlandırıp alevlendirerek, yepyeni bir yaşam getirmiştir. Vatan göklerine yeni bir güneş doğdurmuştur. Çok söz söylememiş, çok uzun ve ciltler dolusu yazmamış, şairlik taslamamış, fakat bunları yapanlardan daha etkili olmuştur. Hz. Muhammed'in: "Ümmetimin bilginleri, Ben-î İsrâil yalvaçlarına eşittir" buyurmalarına canlı bir örnektir. Peygamberce bir etki ve sözü geçerliğe sahip olmuş, insanlığı ve insanları sevmiş ve bu sevgiyi sessiz bir çağlayan gibi, durmamacasına, fakat dinginlik (sükûnet)'le, yumuşaklıkla, sevecenlikle (şefkatle) yapmış ve aşılamıştır. Toprak gibi olmuş, fakat evrene söz geçirircesine... Bir damla su gibi olmuş, fakat, engin denizlere sığmamacasına...
Fânî olana değil, ebedî ve bâkî olana yönelmiş ve yöneltmiştir. Gözünün ve gönlünün ışığını gerçek bir yaşama (hayata) tutmuş, onu göstermiştir. Kararmış gönüllere ışık olmuş, yanık sînelere gönül tohumu serpmiştir.
Türk-İslam mistisizm'inde ve buna bağlı olarak Bektâşîlikte bir "Ölmeden önce ölmek" konusu vardır. Hz. Peygamber'in "Mûtû kabl-e en temûtû" = "ölmeden önce ölünüz" diyen sözlerine dayanır. Bektâşîlikte, ölmeden önce ölmek demek, bugünün dünyası için "yeni"yi, "yepyeni"yi bulmak demektir. Eskilerin temel direklerini yerinde tutarak, sonsuzluk kadar kuvvetli sâdeliğini koruyarak, yeni gereç (malzeme) ile yeni yapı, bu yeni yapılarla yeni bir şehir, yeni şehirlerle yeni bir evren kurmak... Eski yaşamda ölmek ve bu yepyeni yaşama dirilmek...
Yalnız kendi toplumunun, kendi milletinin insanlarını düşünmek değil, bütün bir insanığın gönlüne, mantıkına, sevgisine, gönencine (refâhına) hizmet eden yolu gösternek. İşte ölmeden ölerek, fenâ (yok olmak) da bekaa (kalımlık-sonsuzluk) bulmak budur.
Mutluluk, dışımızda değil, kendi içimizdedir. Gustave le Bon, bu konunda öyle diyor:
"İnsan rûhunun mutluluğu yalnız dıştaki eşyada sanması son yüzyılın büyük yanlışlarından biridir. Halbuki mutluluk bizdedir, bizim tarafımızdan yaratılmıştır. Hemen hemen hiçbir zaman nefsimiz dışında olmaz. Eski devirlerin idealle'ini kırıp attıktaıı sonra, oralar olmadan yaşamanın olanaksızlığını da bugün görüyoruz. Eğer dünya haritasından silinmemek istiyorsak, onların yerine koyacağımız sırr'ı bulalım.”
Bunun ardından, aynı kişi, zaman zaman insanlık dünyasında bir güneş gibi parlayan büyük insanların insanlığı çekici umutlara, düşlere kavuşturduğunu ve bunların insanlığın gerçek velînîmetleri olduğunu kaydediyor ki, işte Hacı Bektâş Velî bu büyük ve seçkin insanlardan biridir. Gönlündeki ışığı yalnız Anadolu'nun bağrı yanık insanına değil, cihânın bütün karanlıkta kalmışlarının yoluna, gözüne ve gönlüne serpmiş bir gerçek velîdir.
Mersin'de oturmakta olan (25 Ocak 1966-3 Şevval 1385 H.'de Hakk'a yürüdüler), Girit'te Kandiye'de Horasanlı Ali Baba Dergâh-ı Şerîfi son postnişîni mücerred Halîfe Ca'fer Sadık Bektâş Baba'dan dinlemiştim:
İran'ın Bağdat başşehbenderi olan Mahmud Han, (ki bu zâtın oğlu Yahya Han da İran'ın Kerbelâ başşehbenderi idi) bir konuşma sırasında Sadık Baba'ya şöyle söylemiştir:
"Biz, İraıılılar, aslında siz Bektâşîleri hiç sevmeıneliyiz. Zirâ, Hz. Mevlânâ, br Acem kültür gizli ajanı gibi Anadolu'da bizinı kültürüınüzü yayar, bizim dilirnizi yerleştirirken, bir taraftann da Selçuk Devleti ve hükümdârları aynı yolda yürürken, sizin Hacı Bektâş'ınız gelip karşınıza dikilmiş ve ne Arap etkisi, ne de Acenı etkisi bırakmıştıar. Fakat siz Bektâşîler o kadar sevimli, cana yakınsınız ki, yine de sizi seviyorum.”
İşte Hazret-i Pîr Hacı Bektâş Velî için en büyük "güzelleme"yi bir İranlı'nın ağzından dinlemiş oluyoruz.
Tanrı yapayalnızdı. Tek başına idi. Elest, kuytu bir odadaki nâz ise Türk mistisizm'inin Belî (= evet) diyen cevabı, Hacı Bektâş Meydânı'nın Türk sazı oldu. Bektâşîlik, Tanrı'yı yalnızlıktan kurtaran, Onu meclisinde sohbet ve muhabbet eden ârif ve kâmil (bilgin ve olgun) insanlar yetiştiren bir inanış ve düşünüş oldu. Dışını karartıp içini aydınlatmak veya bunun tersine içini söndürüp dışını parlatMak eksikliktir. Hacı Bektâş Veli insanının içi de aydın, dışı da...
Yirminci yüzyıl insanları, özellikle gençleri, salt maddî hedeflere ulaşma sürecinde ezilmekte ve hergün kişiliğini biraz daha kaybederek, bir robot durumuna düşmektedirler. İşte bu gönülsüz, ma'neviyyâtsız, rûhunu kaybetmekte olan insanlık ve gençlik için geçmişin büyük idealist ermişleri yine inanç ve düşünüş aşılayıcı aydınlatıcılar (mürşitler) oluyorlar. Bütün iş, onları gerçek yönleriyle görüp anlayabilmektedir...
Türk tasavvufunun (mistisizminin) "benlikten geçme" konusu, aslında, insanın gerçek benliğini bulması demektir. Benliğin gerçeğine (hakikatine) erişmesi demektir. Onu uyuşukluğa götüren bir kendinden geçme değil, gerçeği aratan ve bulduran bir canlılık, kıpırdaklık, yerinde duramazlık verme, yaşama sevgisi bağışlamadır.
O nûr kaynağı gönül, insanlığın şevki, zevki, mutluluğu ve umudu olmuştur. İnsan taştan, demirden bir gereç (materyal) değildir. Duygusu, gönlü, aşkı, tek sözcük ile, ince ve soylu duyguları olan onurlu bir yaratıktır.
Softalık ve yobazlık bir yandan, kaba materialist felsefe öbür yandan, bu büyük varlığı geriye ve karanlığa sürüklemek isterken, Türklüğün büyük insanı Hacı Bektâş Velî ve ardından gelenler insanlığa nefsini bilmeyi, kişiliğindeki yüceliği (zâtındaki şerâfet'i) ve evren içindeki yüce makamını (orununu) göstermişlerdir.
İnsanlık, anlaşmazlıklar içinde ve bu anlaşmazlıkları körükleyenlerin elinde oyuncaktır. Nûh'un gemisi nasıl insanları ve hayvanların evcilini, yabanîsini, biraraya getirip tûfandan korunmuş ve kurtarmışsa, bugün de insanlığı kurtaracak böyle bir gemiye gereksinim vardır. Bu gemi, ancak ve ancak Sevgi'dir. İnsanlık, sevgiye dayanan bir düşünce ve örgütlenme ile kurtarılabilir.
Müslümanların büyük çoğunluğu, İsâ Peygamber'in adını hazretsiz anmaz, Meryem'i ana sözüyle birlikte söylerken, Hıristiyan dîn adamı, halkın karşısında bizim Peygamberimize dil uzatır. Tüm dinlerin softaları tarafından körüklenen ve insanları birbirine karşı gruplarda toplayan yanlış terbiyeler, çürük düşünüşler ortadan kaldırılmalıdır. Bunu, batının dar düşünceli din adamı hiç yapamayacağı gibi, İslâm dünyasının gerici nitelikteki hoca efendisi hiç yapamaz.
Hacı Bektâş Velî, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî gibi eşsiz insanlann rûhu, düşünüşü ve özellikle tanrısal aşkı ön plâna çıkartmaları ele alınırsa kurtuluş yolu aydınlatılabilir. İnsanlar arasındaki birlik, o zaman sâdece süslü, şatafatlı bir söz olmaktan çıkar, anlam kazanır.
Türk milletine, kaybettirilmek üzere bulunan benliğini, rûhunu tekrar kazandırmış olan Hacı Bektâş Velî ve Bektâşîliğin inanış ve düşünüşünün, ahlâk ve edeb'inin bütün dünya milletlerine ışık tutacak kadar temiz ve yüksek olduğunu göstermek için bu kitabı yazdım.
Bu güne kadar bu konu üzerinde yazanların sürekli hataya düştükleri, sürekli yanlış veya eksik kaldıkları görülmektedir. Bektâşîlik konusunda toplu bir bilgi edinmek isteyecek olanlara faydalı olacağımı umuyorum. Bilen yazmış, bilmeyen yazmış... Bir hikâye vardır:
Adamın birine;
- Emir-ül-mü'minin Hz. Alî'yi tanır mısın? demişler. Tanırım, demiş.
- Kaçıncı halife idi? demişler.
- Orasını bilmem, o öyle bir kışidir ki Hüseyin O'nu Kerbelâ'da şehîd etmiştir, demiş.
İşte, bizde birçok "bilirim" diyenlerin bilgisi, bu adam gibidir. Bu kitabı, şimdiye kadar söylenegelmiş yanlış düşünceleri de ortadan kaldırayım diye yazdım. Allâh ve insan konusunu ele alıp düşünenlerden, İslâm mistiklerini ve bunlann içinde de özellikle Türk asıllı mistikleri ve bir Türk inanışı olan Bektâşîlik mensûblarının eriştiği gerçekleri açıklamaya çalışan bir kitap meydana getirmeyi yıllardan beri düşünürdüm. Yediyüz (700) yıldan beri Türk-İslâm topluluğunu bu düşünüş ve inanış çevresinde toplayan ve onlara insanlıklarının gerçek ve yüksek anlamını duyurup, tadını aldırmayı başaran bir "yaşama ve dîn anlayışı" olarak, Bektâşîlik konusu, artık ele almaya, üzerinde fikirler yürütmeye değer bir vâkıa’dır.
Bektâşîlik, geniş bir kitlenin eseme (mantık) ve usa vurmasına uygun olan ileri bir düşünüş, körükörüne bağlanmaktan kurtulmuş bir hoşgörülülük (tolerans)tür. Temiz bir ahlâk aşılayan, insanları birbirini seven bir topluluk halinde olgunluğa erdiren, yükselten bu ideal (ülkü), elbette ki tutunacak ve tutulacaktı. İşte bu sebepledir ki, Bektâşîlik, Suriye ve Irak'tan, Arnavutluk, Bulgaristan, Macaristan illerine kadar imparatorluğun her tarafını sarmıştı.
Hacı Bektâş Velî de milliyetinde, dîninde, dilinde, geleneklerinde ve sosyal gelişiminde yabancı bir ideojojinin, Arap ve Fars etkisinin tutsağı olan anavatana, inanışı ile gerçek bir şafak muştulayıcısı olarak gelen bir yüce velî idi.
O'nun, hayatın gerçeklerinden aldığı duyuş, düşünüş ve inanışları, o çağın çeşitli baskıları altında ezilen topluluğa benliğini duyurmuş, varlığını bildirmiş, kurtarıcısı olduğu İslâm dininin asıl sâhibi olduğunu anlatmıştır. Asıl önemlisi, Türk sözünü "Kaba-saba adam, köylü, dağdan inmiş" anlamında kullanan şehirli (Şar'lı) bölüğe karşı, bunun, tam tersine olarak, bir şeref, bir yücelik olduğunu duyurmuş olmasıdır. Sözünde, sazında, tapmasmda, yakarmasmda Türkçe söylemiş, Türk'ü ve Türkçe'yi yüceltmiştir. Bütün gücünü buna yöneltmiş, koskoca katıksız bir Türk toplumunun gönlü için ışıklı yarınlar muştulayan yeni bir evren yaratmıştır. Dîn'i uydurmalara boğan yobazla, Arap ve Acem'i -hâşâ- Türk'ten daha üstün gören, onlardan "kavm-ı necîb-i Arab" diye sözeden milliyet gericilerinin afyonuyla uyutulmaya çalışılan bu toprağın evlâdlarına, kişiliklerinin küllenmiş ateşini canlandırıp alevlendirerek, yepyeni bir yaşam getirmiştir. Vatan göklerine yeni bir güneş doğdurmuştur. Çok söz söylememiş, çok uzun ve ciltler dolusu yazmamış, şairlik taslamamış, fakat bunları yapanlardan daha etkili olmuştur. Hz. Muhammed'in: "Ümmetimin bilginleri, Ben-î İsrâil yalvaçlarına eşittir" buyurmalarına canlı bir örnektir. Peygamberce bir etki ve sözü geçerliğe sahip olmuş, insanlığı ve insanları sevmiş ve bu sevgiyi sessiz bir çağlayan gibi, durmamacasına, fakat dinginlik (sükûnet)'le, yumuşaklıkla, sevecenlikle (şefkatle) yapmış ve aşılamıştır. Toprak gibi olmuş, fakat evrene söz geçirircesine... Bir damla su gibi olmuş, fakat, engin denizlere sığmamacasına...
Fânî olana değil, ebedî ve bâkî olana yönelmiş ve yöneltmiştir. Gözünün ve gönlünün ışığını gerçek bir yaşama (hayata) tutmuş, onu göstermiştir. Kararmış gönüllere ışık olmuş, yanık sînelere gönül tohumu serpmiştir.
Türk-İslam mistisizm'inde ve buna bağlı olarak Bektâşîlikte bir "Ölmeden önce ölmek" konusu vardır. Hz. Peygamber'in "Mûtû kabl-e en temûtû" = "ölmeden önce ölünüz" diyen sözlerine dayanır. Bektâşîlikte, ölmeden önce ölmek demek, bugünün dünyası için "yeni"yi, "yepyeni"yi bulmak demektir. Eskilerin temel direklerini yerinde tutarak, sonsuzluk kadar kuvvetli sâdeliğini koruyarak, yeni gereç (malzeme) ile yeni yapı, bu yeni yapılarla yeni bir şehir, yeni şehirlerle yeni bir evren kurmak... Eski yaşamda ölmek ve bu yepyeni yaşama dirilmek...
Yalnız kendi toplumunun, kendi milletinin insanlarını düşünmek değil, bütün bir insanığın gönlüne, mantıkına, sevgisine, gönencine (refâhına) hizmet eden yolu gösternek. İşte ölmeden ölerek, fenâ (yok olmak) da bekaa (kalımlık-sonsuzluk) bulmak budur.
Mutluluk, dışımızda değil, kendi içimizdedir. Gustave le Bon, bu konunda öyle diyor:
"İnsan rûhunun mutluluğu yalnız dıştaki eşyada sanması son yüzyılın büyük yanlışlarından biridir. Halbuki mutluluk bizdedir, bizim tarafımızdan yaratılmıştır. Hemen hemen hiçbir zaman nefsimiz dışında olmaz. Eski devirlerin idealle'ini kırıp attıktaıı sonra, oralar olmadan yaşamanın olanaksızlığını da bugün görüyoruz. Eğer dünya haritasından silinmemek istiyorsak, onların yerine koyacağımız sırr'ı bulalım.”
Bunun ardından, aynı kişi, zaman zaman insanlık dünyasında bir güneş gibi parlayan büyük insanların insanlığı çekici umutlara, düşlere kavuşturduğunu ve bunların insanlığın gerçek velînîmetleri olduğunu kaydediyor ki, işte Hacı Bektâş Velî bu büyük ve seçkin insanlardan biridir. Gönlündeki ışığı yalnız Anadolu'nun bağrı yanık insanına değil, cihânın bütün karanlıkta kalmışlarının yoluna, gözüne ve gönlüne serpmiş bir gerçek velîdir.
Mersin'de oturmakta olan (25 Ocak 1966-3 Şevval 1385 H.'de Hakk'a yürüdüler), Girit'te Kandiye'de Horasanlı Ali Baba Dergâh-ı Şerîfi son postnişîni mücerred Halîfe Ca'fer Sadık Bektâş Baba'dan dinlemiştim:
İran'ın Bağdat başşehbenderi olan Mahmud Han, (ki bu zâtın oğlu Yahya Han da İran'ın Kerbelâ başşehbenderi idi) bir konuşma sırasında Sadık Baba'ya şöyle söylemiştir:
"Biz, İraıılılar, aslında siz Bektâşîleri hiç sevmeıneliyiz. Zirâ, Hz. Mevlânâ, br Acem kültür gizli ajanı gibi Anadolu'da bizinı kültürüınüzü yayar, bizim dilirnizi yerleştirirken, bir taraftann da Selçuk Devleti ve hükümdârları aynı yolda yürürken, sizin Hacı Bektâş'ınız gelip karşınıza dikilmiş ve ne Arap etkisi, ne de Acenı etkisi bırakmıştıar. Fakat siz Bektâşîler o kadar sevimli, cana yakınsınız ki, yine de sizi seviyorum.”
İşte Hazret-i Pîr Hacı Bektâş Velî için en büyük "güzelleme"yi bir İranlı'nın ağzından dinlemiş oluyoruz.
Tanrı yapayalnızdı. Tek başına idi. Elest, kuytu bir odadaki nâz ise Türk mistisizm'inin Belî (= evet) diyen cevabı, Hacı Bektâş Meydânı'nın Türk sazı oldu. Bektâşîlik, Tanrı'yı yalnızlıktan kurtaran, Onu meclisinde sohbet ve muhabbet eden ârif ve kâmil (bilgin ve olgun) insanlar yetiştiren bir inanış ve düşünüş oldu. Dışını karartıp içini aydınlatmak veya bunun tersine içini söndürüp dışını parlatMak eksikliktir. Hacı Bektâş Veli insanının içi de aydın, dışı da...
Yirminci yüzyıl insanları, özellikle gençleri, salt maddî hedeflere ulaşma sürecinde ezilmekte ve hergün kişiliğini biraz daha kaybederek, bir robot durumuna düşmektedirler. İşte bu gönülsüz, ma'neviyyâtsız, rûhunu kaybetmekte olan insanlık ve gençlik için geçmişin büyük idealist ermişleri yine inanç ve düşünüş aşılayıcı aydınlatıcılar (mürşitler) oluyorlar. Bütün iş, onları gerçek yönleriyle görüp anlayabilmektedir...
Türk tasavvufunun (mistisizminin) "benlikten geçme" konusu, aslında, insanın gerçek benliğini bulması demektir. Benliğin gerçeğine (hakikatine) erişmesi demektir. Onu uyuşukluğa götüren bir kendinden geçme değil, gerçeği aratan ve bulduran bir canlılık, kıpırdaklık, yerinde duramazlık verme, yaşama sevgisi bağışlamadır.