Mustafa Kemal
04-11-2006, 03:13 AM
1026 yılında Irak'ın Kûsan bölgesinde doğdu. Hakkındaki bilgiler, döneminin veya sonrasının belli birkaç kaynağındaki sınırlı kayıtlardan ibaretdir. Ebü'l Vefâ'ya dair asıl kaynak Şahabeddin Ahmed el Vasıtî'nin 773'te (1371) kaleme aldığı "Tezkiretü'l Müttâkîn ve Tebşiratü'l Muktedîn" adlı Arapça menâkıbnâmedir. Menkıbelerle karışık bir biyografi niteliğindeki bu eserin Menâkıb-ı Tâcü'l ârifîn Seyyid Ebü'l Vefâ adını taşıyan mütercimi meçhul Türkçe çevirilerinin yazma nüshalarına sık rastlanması onun Anadolu'da iyi tanındığını gösterir. Tahsilinin önemli bir kısmını Bağdat'ta yaptıktan sonra Buhara'ya gitmiş, din ilimleri öğrenerek tekrar Bağdat'a dönmüş burada Muhammed eş-Şenbeki'ye intisap etmiştir. Uzun süre hizmetinde bulunduğu şeyhi kendisine karşı gösterdiği vefa ve sadakatinden dolayı ona "Ebü'l Vefâ" künyesini vermiştir. Menâkıbnâmede İmam Zeynel soyundan bir seyyid olduğu da kaydedilir.
Ebü'l Vefâ, Ebû Muhammed eş-Şenbekî'nin vefatından sonra onun yerine geçti ve hemen her tabakadan pek çok sayıda mürid edindi. Bu durumun Abbasi Halifesi Kaim Biemrillah'ı (1031-1075) endişeye sevkettiği ve halifenin, bir seyyid olması dolayısıyla Ebü'l Vefâ'nın ileride hilâfet makamına göz dikebileceğini düşündüğü rivayet edilir. Menâkıbnâmeye göre halife bu endişeden kurtulmak için şeyhi sapıklıkla suçlayarak bir ulemâ heyeti huzurunda yargılatıp öldürmeyi tasarlamış, fakat plan istenildiği gibi sonuçlanmamış, şeyh ulemâ önünde kendisine yöneltilen sorulara başarılı cevaplar vererek onları mahçup etmiştir.
Menâkıbnâmede anlatılan bazı olaylar, Ebü'l Vefâ'nın Ehl-i Sünnet ilkelerine pek uymayan bazı davranışlara sahip bulunduğunu göstermektedir. Eserdeki parçalardan birinde halifenin şeyhe bir mektupla birlikte bir şarap kadehi gönderdiği mektupta kadın erkek bir arada yaptığı ayinlerde şarap sunmak için kullanılmak üzere bu kadehin gönderildiği hikâye edilir. Benzer bir olayın Ahmed Yesevi için de söz konusu olduğu bilinmektedir (Köprülü s. 23). Müridlerin büyük bir çoğunluğunun konar göçer Türkmenlerden olduğu anlaşılan Ebü'l Vefâ'nın bu tür âyinler yaptığından şüphe etmemek gerekir. Ona nisbet edilen Vefâiyye tarikatının XIII. Yüzyıl Anadolu'sundaki en güçlü temsilcisi olan ve Babaî isyanı diye bilinen büyük sosyal ayaklanmayı gerçekleştiren (1240) Baba İlyâs'ın da bu tür âyinler yaptığını bizzat torunu Elvan Çelebi nakletmektedir (Menâkıbü'l-kudsiyyye s. 22-23).
Ebü'l Vefâ'nın gerçekten Kürt asıllı olduğunu kabul etmek biraz güçtür. Çünkü menâkıbnâmede onun en ileri gelen halifelerinin hemen tamamının Boğa b. Batu, Mu-hammed et-Türkmânî, Turhan, Tekin vb. tipik Türk isimleri taşıdığı veya onların Türkmen olduklarını gösteren nisbetleri bulunduğu görülmektedir. Ayrıca o çağın Arap müelliflerinin bölgenin yerli halkı olan Kürtler'in göçebe bir hayat tarzı sürmeleri dolayısıyla, Türkmen zümreleri gibi oraya gelen bütün öteki konar göçer toplulukları da "Kürd" kelimesiyle niteledikleri bilinmektedir. Buna göre Ebü'l Vefâ'nın bir Kürt şeyhi olması muhtemel bulunmakla beraber, Türkmen şeyhi olması ihtimali daha güçlü gibi görünmektedir. Ebü'l Vefâ ömrünün büyük bir kısmını Bağdat'ta geçirmiş, bundan dolayı Bağdâdî nisbesini almış, 9 Aralık 1107'de vefat etmiştir."
http://www.aleviyol.com/yolalevi/images/stories/kitap_tanitimi/tacularifin.jpg
İslam nedir?
Seyyid Ebül-Vefâ:
- Hangi İslam’ı soruyorsun? Senin İslam’ından mı soruyorsun, yoksa benim İslam’ımdan mı?
Diye söyleyince o zat:
- İslam iki türlüdür mü diyorsun?
Dedi. Seyyid Ebül-Vefâ:
- Evet, iki türlüdür. Sizin İslam’ınız, imanınız aynıdır. Sen, Allah birdir, eşi ve benzeri yoktur, Muhammed Mustafa Hak peygamber diye dilinle söyler, kalbinle buna inanırsın. Allah’ın ve Resulü’nün emrini tutup onunla amel edersin.
Ama bizim İslam’ımız bazı değişiklikler içerir. Şöyle ki: biz imanın yanında, hiçbir zaman Allah Tealâ’dan gafil olmamak islam’dır deriz. Sizin orucunuz ramazanda fecrin ağarmasından güneş batıncaya kadar yemeden içmeden kesilmek ve akşam olunca da iftar etmektir. Bizim orucumuz ise; yiyeceklerden giyeceklerden ve bütün kâinattan uzak durmaktır. Bizim için esas önemli olan, bütün ahlak bozucu şeylerden uzak durmaktır. Zekât’a gelince; altından bu kadar, gümüşten şu kadar ve davardan şu kadar deyip, fıkıh kitaplarında açıklandığı gibi verirsiniz. Bizim zekât’ımız, mevcut olan her şeyi fazla fazla vermektir. Allah katında makbul olan nesnelerle zenginlik hâsıl edip, bütün varlıklardan el çekmektir.
Ebü'l Vefâ, Ebû Muhammed eş-Şenbekî'nin vefatından sonra onun yerine geçti ve hemen her tabakadan pek çok sayıda mürid edindi. Bu durumun Abbasi Halifesi Kaim Biemrillah'ı (1031-1075) endişeye sevkettiği ve halifenin, bir seyyid olması dolayısıyla Ebü'l Vefâ'nın ileride hilâfet makamına göz dikebileceğini düşündüğü rivayet edilir. Menâkıbnâmeye göre halife bu endişeden kurtulmak için şeyhi sapıklıkla suçlayarak bir ulemâ heyeti huzurunda yargılatıp öldürmeyi tasarlamış, fakat plan istenildiği gibi sonuçlanmamış, şeyh ulemâ önünde kendisine yöneltilen sorulara başarılı cevaplar vererek onları mahçup etmiştir.
Menâkıbnâmede anlatılan bazı olaylar, Ebü'l Vefâ'nın Ehl-i Sünnet ilkelerine pek uymayan bazı davranışlara sahip bulunduğunu göstermektedir. Eserdeki parçalardan birinde halifenin şeyhe bir mektupla birlikte bir şarap kadehi gönderdiği mektupta kadın erkek bir arada yaptığı ayinlerde şarap sunmak için kullanılmak üzere bu kadehin gönderildiği hikâye edilir. Benzer bir olayın Ahmed Yesevi için de söz konusu olduğu bilinmektedir (Köprülü s. 23). Müridlerin büyük bir çoğunluğunun konar göçer Türkmenlerden olduğu anlaşılan Ebü'l Vefâ'nın bu tür âyinler yaptığından şüphe etmemek gerekir. Ona nisbet edilen Vefâiyye tarikatının XIII. Yüzyıl Anadolu'sundaki en güçlü temsilcisi olan ve Babaî isyanı diye bilinen büyük sosyal ayaklanmayı gerçekleştiren (1240) Baba İlyâs'ın da bu tür âyinler yaptığını bizzat torunu Elvan Çelebi nakletmektedir (Menâkıbü'l-kudsiyyye s. 22-23).
Ebü'l Vefâ'nın gerçekten Kürt asıllı olduğunu kabul etmek biraz güçtür. Çünkü menâkıbnâmede onun en ileri gelen halifelerinin hemen tamamının Boğa b. Batu, Mu-hammed et-Türkmânî, Turhan, Tekin vb. tipik Türk isimleri taşıdığı veya onların Türkmen olduklarını gösteren nisbetleri bulunduğu görülmektedir. Ayrıca o çağın Arap müelliflerinin bölgenin yerli halkı olan Kürtler'in göçebe bir hayat tarzı sürmeleri dolayısıyla, Türkmen zümreleri gibi oraya gelen bütün öteki konar göçer toplulukları da "Kürd" kelimesiyle niteledikleri bilinmektedir. Buna göre Ebü'l Vefâ'nın bir Kürt şeyhi olması muhtemel bulunmakla beraber, Türkmen şeyhi olması ihtimali daha güçlü gibi görünmektedir. Ebü'l Vefâ ömrünün büyük bir kısmını Bağdat'ta geçirmiş, bundan dolayı Bağdâdî nisbesini almış, 9 Aralık 1107'de vefat etmiştir."
http://www.aleviyol.com/yolalevi/images/stories/kitap_tanitimi/tacularifin.jpg
İslam nedir?
Seyyid Ebül-Vefâ:
- Hangi İslam’ı soruyorsun? Senin İslam’ından mı soruyorsun, yoksa benim İslam’ımdan mı?
Diye söyleyince o zat:
- İslam iki türlüdür mü diyorsun?
Dedi. Seyyid Ebül-Vefâ:
- Evet, iki türlüdür. Sizin İslam’ınız, imanınız aynıdır. Sen, Allah birdir, eşi ve benzeri yoktur, Muhammed Mustafa Hak peygamber diye dilinle söyler, kalbinle buna inanırsın. Allah’ın ve Resulü’nün emrini tutup onunla amel edersin.
Ama bizim İslam’ımız bazı değişiklikler içerir. Şöyle ki: biz imanın yanında, hiçbir zaman Allah Tealâ’dan gafil olmamak islam’dır deriz. Sizin orucunuz ramazanda fecrin ağarmasından güneş batıncaya kadar yemeden içmeden kesilmek ve akşam olunca da iftar etmektir. Bizim orucumuz ise; yiyeceklerden giyeceklerden ve bütün kâinattan uzak durmaktır. Bizim için esas önemli olan, bütün ahlak bozucu şeylerden uzak durmaktır. Zekât’a gelince; altından bu kadar, gümüşten şu kadar ve davardan şu kadar deyip, fıkıh kitaplarında açıklandığı gibi verirsiniz. Bizim zekât’ımız, mevcut olan her şeyi fazla fazla vermektir. Allah katında makbul olan nesnelerle zenginlik hâsıl edip, bütün varlıklardan el çekmektir.