PDA

: Kerbelada peygamberin atı


celal abbas
16-12-2009, 10:51 PM
s. mehdi şücai
ismail bendiderya...











Kim demiş hayvanların dili yok diye? Kalbi olan canlının dili olmaz mı hiç? Yüreğe sığmayan nice dert-lerini nasıl dile getirir o zaman? Rabbine nasıl raz-u niyazda bulunur O'nu tesbihte? Kalbinden taşan acıları dilinin küheylanına bindiremezse, çatlamaz mı yüreğin sabır taşı?

Hele benim acım!... Hele benim derdim!...

Bak, anlatması bile zor işte. Hatırlaması bile pek zor, inan...

Nice bir zaman güneşi omuzlarımda taşıdım ben. Yıldızlar gözümün önünde birer birer yere düşerken, güneşle birlikte kan ağladım sessizce.

Ama güneş de vurulunca...

Vurulup da yere düşünce...

O acı olayı her gün hatırlamak, sana anlatırken o büyük hadiseyi her gün yeniden yaşamak ve her gün bir kez daha ölmek benim kara yazım olsa gerek. Baş-tan beri benim alınyazım da buydu zaten. Ama yü-celer yücesi Yaradan'ın takdiri böyle olmasaydı, bu olayın vukuu kesinlikle imkânsızdı elbette.

Tepeden tırnağa bütün vücudum yaralar içindeydi; kan teknesine düşmüş gibiydim. Her yanımdan kan süzülüyordu. Ölümüm muhakkaktı. Nasıl sağ kalabildiğime ben de şaşıyorum doğrusu. Allah-u Tealâ'nın takdiri işte... Yoksa, kesinlikle gidiciydim ben.

O biricik insanla hâl diliyle gönül sohbetine koyulduğum o uzun yolculuk boyunca kendi kendime hep konuşup durdum. "Ölümden, hem de mutlak bir ölüm-den kurtulmamın nedeni, herkese seni anlatmakla görevli olmamdı galiba" diyordum kendisine.

Şimdi de öyle düşünüyorum aslında; evet, o belâ çölünde kopan o fitne fırtınasından sağ kurtulabilmemin tek sebebi, o olayın canlı şahitliğini yapabilmem ve o dehşetli vakıanın görgü tanığı olabilmemdi kesinlikle.

Otur Leyla! Asırlarca dert çekmiş, nice Eyyupların acısını bir günde ve bizzat yaşamış olan garip Leyla... Tarifi imkânsız kederlerle dolu o yaşlı gözlerini, böylesine hüzünle dikme bana, n'olur! O yanıp kavrulan yü-reciğinin, şu gam dolu bakışlarının yükünü çekemem ben Leyla!

....................

...................

celal abbas
16-12-2009, 10:53 PM
Aliekber...!

Hz. Resulullah'ın (s.a.a) tıpatıp aynısı. Bir elmanın iki yarısı sanki!

Bu uzun ömrün sırrını anlayan ilk at ben olsam gerek. Güneşleri sırtımda taşıdığım bu 110 yıl boyunca zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim bile. Kimine pek uzun gelebilecek bu yılları bir an yaşadım ben.

Ta ki, Kerbelâ'ya ayak basıncaya kadar...

Aşura tırpanı savrulunca, anladım ne kadar uzun yaşamış olduğumu.

O güzel günler, nasıl geçtiğini bile fark edemediğim o tatlı yıllar, bir çırpıda tırpalanıverdi acımasızca.

Ağlama Leyla!...

Gerçi o hadiseyi hatırlayıp da ağlamamak elde değil; ama ne gelir elden ?..

Yüz on yıl boyunca hiç yaşlanmamış olan ben, A-şura günü yüz binlerce yıl ihtiyarlamış olduğumu hissettim.

Evet, o faciadan bu yana, yani şu birkaç gün zarfında; tarih boyunca gelmiş geçmiş bütün atların acısını tek başıma yaşadım ben.

Çökmemek, yıkılmamak, volkan üzerine düşen bir damla yağmur gibi bir anda eriyip yok olmamak elde mi bunca elemden sonra?

Yaşamak ne kadar da zor gelir oldu bana...

Binlerce yıl yaşamışçasına, bitkin asırların derdini çekmişçesine yorgun ve bezginim Leyla.

Bu bitkinlik ve tükenmişliğin tek merhemi ölümdür artık.

Ölümü nasıl özlediğimi bir bilsen şimdi...

celal abbas
16-12-2009, 10:55 PM
Hz. Hüseyin (a.s), ne zaman sevgili dedesi Hz. Re-sulullah'ı (s.a.a) özleyecek olsa, oğlu Aliekber'e bakar ve tarifi imkânsız bir zevkle onun Muhammedî simasını, Muhammedî endam, ahlâk, bakış, konuşma ve yürüyüşünü seyrederek hasret giderir, ceddi Resulul-lah'ın (s.a.a) tükenmez Kevser'inden coşup akan bu eşsiz pınarla, ceddine olan susuzluğunu giderirdi.

Evet, sevgili Yaradan, Hz. İmam Hüseyin'in (a.s) teselli bulması ve sevgili dedesi Hz. Resulullah'ı (a.s) her özleyişinde ona bakması için Aliekber'i hediye etmişti size.

Ve sen, onun annesi olma şerefine kavuştun Leyla! Hangi kadın sana imrenmez, hangi kadın sana gıp-ta etmez ki artık?

Aliekber'i dünyaya getirdiğinde, onu gören birçoklarının gayr-i ihtiyari bir heyecanla ona "Muham-med!" ve sana da "Âmine Hatun!" diye seslendiğini hatırlıyor musun?

İnanılmaz bir benzerlikti gerçekten...

Hem... Sadece benzerlik değil... Aliekber dünyaya geldiğinde, bahçemiz baştanbaşa Resulullah'ın (s.a.a) o hoş ıtırıyla elvan elvan ıtırlaşıvermişti.

O gün nasıl heyecanlandığımı hatırlıyorsun, değil mi?

Saatlerce kişnemiş, toprağı oynak oynak eşip tepmiş ve Rabb-ul âlemîn hazretlerinin henüz lütfetmiş olduğu minik Muhammed'i, yani kundağa sarılı sevgili Aliekber'i görünceye kadar o hâlim öylece sürmüştü. Nihayet ev halkının rahatsız olması üzerine o nurlu bebeği getirip bana göstermişlerdi de ancak böyle sakinleştirebilmişlerdi beni!

Hz. Muhammed'in (s.a.a) ta kendisiydi o! Tıpatıp aynı! Hz. Muhammed'i (s.a.a) benim gördüğüm yaşta hiçbiriniz görmediniz. Sizin evde onu beş yaşındayken gören kim var? Güneşi bile kıskandıran o güzellik, Hz. Resulullah'ın (s.a.a) nurundan başka şey değildi elbet. Hz. İmam Hüseyin'in (a.s) sulbüne, sevgili yavrusu Aliekber'e geçivermişti olanca parlaklılığıyla.

Ben onu sırtımda taşırken de şahit oldum buna. Aliekber'le Medine sokaklarından geçerken, Resululla-h'ı (s.a.a) görebilme şerefine nail olanlar hayretten parmaklarını ısırıyor ve o hazreti yeniden görmüşçesine büyük bir hazla Aliekber'i seyrediyorlardı.

Kerbelâ'da da tıpkı böyle oldu, hiç unutmam; biraz sakin ol, sil şu gözyaşlarını da, anlatayım:

Önceleri epey bir süre hiç kimse tanımıyordu onu. Yüzü örtülüydü çünkü; başına siyah bir sarık sarmış, boynuna da bir şal atmıştı. Siyah saçlarını ortadan yiv-me ayırmıştı, yarısı omuzlarına, yarısı da sırtına yayılıvermişti. Hiçbir şey söylemeden er meydanını dolaşıyordu. Sırtımda dimdik oturmuş, ayaklarını sıkıca sağrıma kenetlemişti. O çarpıcı heybetiyle düşman ordusunu dehşete düşürmüştü.

Bu korkusuz ve heybetli savaşçı kimdi acaba?

Savaş meydanında bizim ayak seslerimizden başka ses yoktu, kimseden çıt çıkmıyordu.

Bütün gözler merak ve tedirginlikle bizim üzerimize dikilmişti.

O koca ordu bizim hareketimize ayarlıydı sanki. Biz hangi tarafa yönelsek, başlar ve bakışlar gayri ihtiyari bir hareketle o tarafa doğru çevriliyordu.

Rüzgar, onun yüzündeki örtüyü savurdukça gözler yuvasından fırlayacakmışçasına açılıyor, meraklı bakışlar üzerimize çivileniveriyordu öylece...

Ayın on dördü derler ya... Aliekber için hiç de abartma değil.

Babası, Hüseyin onun... Aliyy-ül Murtaza evlâdı, kadınlar ulusu Fatıma-ı Zehra'nın yavrusu... İki cihan serveri Hz. Resulullah'ın, fahr-i kâinat Muhammed-i Mustafa'nın gözünün nuru, biricik torunu.

Rüzgarla nikab arasında ne de ilginç bir yarış vardı o sırada.

Ve rüzgar örtüyü sıyırıverdi...

Zifiri karanlıklar içinde muhteşem bir dolunay çıktı ortaya.

Düşman ordusunda velvele kopmuş; askerler de, komutanlar da neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Kimi gayr-i ihtiyari ağlıyor, kimi var gücüyle haykırıyordu:

— Aaa!

— Vallahi Peygamber efendimiz bu!

— Hayır! Olamaz!

— Ta kendisi işte! Hz. Resulullah değil mi o?

— Ne yapacağız şimdi?!

Sa'd oğlu Ömer dehşete kapılmıştı. Meydandaki atlının kim olduğunu çok iyi biliyordu o; ama bir an onun Hz. Peygamber (s.a.a) olduğunu zanneden şu orduyla ne yapacaktı şimdi?! Ordu bir anda izmihlâle kapılmış, moraller bozulmuş, her kafadan bir ses çıkmaya başlamıştı.

Duruma müdahale etmez ve hemen bir şeyler yapmazsa, çok geç olabilirdi.

Karşısındaki şu atlıya kılıç çekecek, onun karşısına dikilecek kimseyi bulamayacaktı bu gidişle...

Atını mahmuzlayıp, süratle birliklerin önünden geçti; var gücüyle haykırıyordu:

— Delirdiniz mi siz? Peygamber öleli yıllar oldu be! Aklınızı mı kaçırdınız aptallar?!

Birlik komutanlarından biri öne çıkıp, titrek bir sesle fısıldadı:

— Eğer Peygamber değilse, kim bu atlı peki? Ben Resulullah'ı defalarca görmüş biriyim, bu atlı o! Evet, o! Gençleşerek yeniden zuhur etmiş işte!

Bu sırada orta yaşlı askerlerden birisi haykırdı:

— Muhammed o! Yeniden zuhur etmiş! Ben şu gözlerimle defalarca gördüm Peygamberi! İşte o! Ta kendisi! Hüseyin'i çok sevdiği için bizimle savaşmaya gelmiş, kaçın!

Bir başka birliğin komutanı da Sa'd oğlu Ömer'e yaklaşarak dedi:

— Doğru! Hiç şüphem yok. Peygamberin ta kendisi o! Ben de defalarca görmüştüm onu!

Onlar böyle tartışıp dururlarken, biz meydanda er bekliyorduk. Koca savaş meydanı ayaklarımın altında ezildikçe ezilmiş,küçüldükçe küçülmüştü...

Karşımızda çok kalabalık bir azgınlar ordusu vardı.

Hepsinin gözünü kan bürümüştü...

Ama binicim gibi, ben de zerrece korkmuyordum onlardan.

Biz güneştik çünkü.

Onlarsa yarasa!

Ben sırtımda nur taşımadaydım.

Onlarsa iliklerine kadar azgınlık ve zulmet.

İnanmayacaksın belki; ama, o koca meydan dar geldi o sırada bana. Bir an önce şahlanıp ok gibi fırlamak ve o katiller ordusunun tamamını ayaklarımın altında ezip geçmek istiyordum.

Sabırsızlığım ve ikide bir şaha kalkışım bu yüzden-di işte!

Sa'd oğlu Ömer askerlerine dönüp, var gücüyle ba-ğırdı:

— Delirdiniz mi siz? Aklınızı başınıza alın aptallar! Peygamber değil, onun torunu Aliekber bu! Dedesine benziyor işte! Onu öldürene çok büyük ödüller ve çil çil altınlar verileceğini biliyor musunuz?!

Arşı titreten, yüce Yaradan'ın gazabına yol açan korkunç bir itiraftı bu.

Hem güneş olduğunu söylüyor, hem de onu vurana büyük bir ödül var diye bas bas bağırıyordu.

Yarasalar ordusunun komutanı "ödül"ü hatırlattıysa da öne çıkan olmadı.

Ah, bu gece bunları anlatmayı, anlatıp da birine içimi dökmeyi ne kadar da istiyorum! Ve sen, bir o kadar sararmış, solmuşsun, bitkin ve eziksin. Ha bire akan göz yaşların, yüzünde minik iki ırmak yatağı oluş-turmuş kenarındaki tuz beyazıyla.

Seni bunca hayata küskün, yorgun, bitkin ve ezik görmek dayanılır gibi değil. Sırtını duvara verip de uzaklara, belirsiz bir noktaya dalıp gittiğini ve bu arada kendin dahi farkında olmaksızın nasıl gözyaşları döktüğünü görüp de kahrolmamak elde değil.

Saçların ne kadar da erken ağardı öyle...

Mazlumların erken ağaran beyaz saçları, zalimlerin çok çabuk kararan zifiri yüreklerinin şahididir.

Uyu; evet, uyu biraz Leyla!...

Senin derdin sana yeter zaten, bir de beni dinleyerek derdini tazeleyip yaranı deşmiş oldun.

Günlerdir uykusuzsun, uyu da kendine gel biraz.

celal abbas
16-12-2009, 10:57 PM
Bütün umudunu; hayatını, gençliğini ve canını Allah'a adamış, Allah'a sığınmış ve O'nun Hüseyin'inin evlâdı ve askeri olma şerefine nail olmuş Aliekber gibi birinin üç günlük bir hayat için o ilâhî safı bırakıp Yezid'in şeytâni safına geçeceğini, Hz. Resulullah'a (s.a.a) ve onun tertemiz Ehlibeyti'ne mensup olma izzet ve şerefini, Süfyanîler ve Yezidîlere mensup olmaya değişeceğini düşünmek ve böyle bir şeye ihtimal vermek ya çok büyük bir aptallık, ya da tam bir cahillik ve bilmemezlikti. Ki, Hüseynî safın karşısına dikilen o şaşkınlar ordusunda bu sıfatların her ikisi de vardı.

Ne var ki düşman, başka hesapların da peşindeydi.

Kardeşi Ebu'l Fazl-il Abbas'la oğlu Aliekber'i İmam Hüseyin'in (a.s) safından ayırmak ve böylece hem o hazrete ağır bir darbe indirip onun saflarında bir moral çöküntüsü yaratmak, hem de; "Bakın, bunlar bizim safımızda işte!" diyerek saf ve sade kitleleri daha bir oyuna getirip, Yezidîlerin çirkin yüzüne haklılık maskesi çekmek istiyorlardı.

Bu ikisi İmam Hüseyin'in (a.s) canı, ciğeriydi çünkü. Hüseynî semanın en parlak yıldızları, en görkemli kurmaylarıydılar.

Evet, İmam Hüseyin'in (a.s) adamlarının hepsi onun canı, ciğeri; her biri parlak bir yıldızdı melekleri hayrete düşüren Hüseynî semâda.

Ama düşman, Hz. Ebu'l Fazl ile Hz. Aliekber'i İmam Hüseyin'in (a.s) kolu kanadı olarak görmedeydi.

Onlara göz dikmesinin asıl sebebi de buydu işte.

Bu ikisini saflarından ayırmakla İmam Hüseyin'i (a.s) Kerbelâ'da kolsuz kanatsız bırakmış olacaktı.

Bu yüzden her ikisine de amanname göndermiş ve; "Hüseyin'in (a.s) safından ayrılırsanız, bizim ama-nımızda olacaksınız, canınız bağışlanacak, üstelik makam ve servete boğulacaksınız!" demişlerdi.

Ama ne de bâtıl bir zandı bu gerçekten.

Ne de ham bir hayaldi bu...

Ebu'l Fazl-il Abbas, İmamın yiğit kardeşi... Bir ömür boyu Kerbelâ aşkıyla yaşamış ve ağabeyi İmam Hüseyin'in (a.s) saflarında şehit olma arzusuyla büyümüştü.

Kerbelâ'da canını Hz. Hüseyin'e takdim edebilmek için bir lahza olsun ondan ayrılmamış, onun bir dediğini iki etmemiş ve bütün hayatını biricik Hüseyin'i için "kelle koltukta" yaşamıştı o.

Düşmanın, annesi "Ümm-ül Benin"le olan kan bağı ve "Benî Kilâb" kabilesi gibi salt ırkçı gerekçelerle onu kendi saflarına çekebilmesi mümkün müydü hiç?!

Hem, eğer kan önemliyse, Allah'ın arslanı, Hz. Re-sulullah'ın (s.a.a) vasisi, Kâbe mevlüdü ve nice ayet ve hadislerin mevzusu ve şanı olan Hz. Aliyy-ül Murta-za'nın kanı akmadaydı onun damarlarında.

Ve eğer kabile ve soy önemli idiyse, Allah Resulü'ne mensup olmaktan daha onurlu ne vardı?!

Hz. Ebu'l Fazl-il Abbas bu durumda her ikisine de sahipti zaten.

Bütün bunlar bir tarafa, güneşe vurgun pervaneleri bu "nur aşkı"ndan vazgeçirtip, yarasalarla karanlıklara dost kılmaya çalışmak hangi aklın kârı?

Haşimoğulları arasında "Haşimoğullarının dolunayı" adıyla tanınan yiğit Ebu'l Fâzl...

Kerbelâ'nın "Sek-kâ"sı unvanını kazanan vefakâr Abbas...

Aliekber de öyle.

Etle tırnak nasıl birbirinden ayrılmazsa, bu ikisi de "Hüseyin'den ayrılmaz"dırlar.

Ali'n; evet, senin Ali'n daha ilk adımlarında onları geri çevirerek; "Benim soyum sadece Hz. Resulullah'a (s.a.a) dayanır. Benim için Hz. Resulullah'ın (s.a.a) hoşnutluğunu kazanmaktan ve onun Ehlibeyti'ne ve onun davasına sadık yaşamaktan başka hiçbir kıvanç söz konusu değildir!" diye haykırdı.

O son geceyi hatırlıyor musun Leyla? Hani İmam (a.s) herkesi toplamış ve biatini üzerlerinden kaldırdığını, onları helâl ettiğini ve isteyen herkesin gecenin karanlığından faydalanarak Kerbelâ'yı derhal sessizce terk edebileceğini söylemiş ve; "Siz gidin, canınızı kurtarın; bunların işi benimle." demişti de, onca adam arasında herkesten önce ayağa kalkıp asla gitmeyeceklerini söyleyerek, biatlerini ölümüne tazeleyen ilk iki kişi de yine Ebu'l Fazl-il Abbas'la, senin Aliekber'in olmuştu.

O lahzaları hiç unutmam. Her an yeni bir ihanet haberi geliyordu Kufeliler safından...

Müslim'in şahadet haberi...

Hâni'nin ihanete uğrayıp şehit edilişi...

İmama biat eden binlerce Kufelinin biatlerini alçakça çiğneyip Yezid'in safına geçişi...

Bu kadarla da kalmayıp, kılıçlarını da ona kiralamaları ve düne kadar İmama heybeler dolusu mektuplar yazıp; "Ne olur gel! Kanımızın son damlasına kadar senin yanındayız! Yeter ki gel!" diye yalvaranların, şimdi silâhlanıp Kerbelâ'da İmamın (a.s) karşısına dikilişi...

Şu veya bu nedenle İmamın safına katılan pek çokları vardı ki, bu tür haberleri duyduklarında yıkılıyor, korkuyor, geriliyorlardı.

Henüz "Hüseynîleşmemiş olanlar"dı bunlar.

Bizimleydiler; ama "bizden" değildiler.

Hüseynî davanın değil, kendi davalarının, kendi emel ve tutkularının peşinden koşarak gelmişlerdi bizim ardımız sıra...

İşte onlar için bu haberler, hazan yapraklarına ulaşan sert rüzgarlar gibiydi.

Rüzgarın her esişinde birer-ikişer, onar-yüzer dökülüp gidiyor, Hüseynî zirvelerden kendi benlerinin uçurumlarına doğru savruluveriyorlardı.

İşte bu nedenledir ki, İmam (a.s) o gece herkesi bir araya toplamış ve; "Bunların işi benimle, siz gecenin karanlığından faydalanarak kaçın, uzaklaşın buradan. Bunların sizinle bir alıp veremedikleri yok; biatimi üzerinizden kaldırdım, hakkımı helâl ettim; dileyen gidebilir! Gitmek isteyenler bu fırsatı kaçırmasınlar!" demişti.

celal abbas
16-12-2009, 11:03 PM
İşte o sırada kimin ömrünün "bahar"ını ve kimin "hazan"ını yaşadığı belli olmuştu.

O bir avuç ordunun yüz kişiyi bile bulmayan bir grubu dışında tamamı, gecenin karanlığından faydalanarak kaçıvermişti.

Nurdan karanlığa kaçanlardı onlar...

Güneşten kaçıp korkuyla gecenin koynuna giren ödlek yarasalar...

Siperini terk eden askerler...

İmamını bırakıp, kaçan ümmet...

Kılıçların rüzgarına dayanamayıp, dökülen çürük yapraklar.

Kaçmanın imkânsız olduğu ölümden kaçan ölü canlar...

Ve Kerbelâ, insanoğlunun hazin tarihinde bir dönüm noktasına daha şahit oldu.

Gelenler elendi Kerbelâ'nın kalburunda... "Canla başla gelenler" Kerbelâ'da toprağa düştüler; yolu sürdüremeyecek olanlar, Kerbelâ'da hazmi imkânsız olanlar kalıverdiler İmamın kalburunun üzerinde.

"Kof"lar gitti, "sağlam"lar kaldı.

"Bayağı"lar gitti, "seçkin"ler kaldı Kerbelâ'da Aşu-ra'yı karşılamaya.

Ebu'l Fazl-il Abbas'la senin Aliekber'in ayağa kalktı o sırada. İmamlarını selâmladıktan sonra:

"Seni bırakıp da nasıl gideriz biz?!" dediler, "Seni ölüme sürecek, kendimiz yaşayacağız ha? Sensiz hayatın ne anlamı var? Bizim cesetlerimizi çiğnemeden kimse el uzatamaz sana!"

Ve Aliekber başını yere eğerek:

"Dünya senden sonra neye yarar baba?" dedi İma-mına.

Sen o sırada Medine'deydin Leyla...

Ah! Senin bilmediğin bir şey daha var... Sadece sen değil hem; kimse bilmiyor bunu...

Ama... Sen böyle ağlayınca anlatamıyorum ki.

Beni de ağlatıyorsun işte...

celal abbas
16-12-2009, 11:05 PM
Kerbelâ'nın Sekkâ"sı, Hz. Ebu'l Fazl-il Abbas'tır. Evet, bu yüce makam ve büyük rütbe "Haşimoğulla-rının Dolunayı" olan Kamer-i Benî Haşim'e mahsustur ancak.

Ama...

Aşura'dan bir gün önce... Yani Tasua Gecesi suyu biz getirdik Leyla...

Bunu sen de bilmiyordun işte.

Evet, biz... Ben ve Aliekber...

Otuz atlıyla yirmi piyade askerin de yardımıyla.

Suyu getirten, bu büyük destanı yazdıran da minik Aliasker oldu aslında...

Evet, İmamın minik Aliasker'i...

Yine ağlıyor musun sen?

N'olur ağlama Leyla!

Baksana, anlatamıyorum o zaman işte...

Dayanamadın biliyorum...

Aliasker ağlıyordu ha bire hani...

Ve annesi süt veremiyordu canı kadar sevdiği o minik yavrusuna. Susuzluktan ve tedirginlikten sütü kurumuştu çünkü.

Ben çadırın önündeydim o sırada. Yavrucağın ağlama sesini duyuyordum.

Giderek sesi kısıldı yavrucağın...

Derken, kesik kesik hıçkırıklarındaki; "N'olur bir yudum su!" feryadı...

Kundakta, parmak kadar bir bebek... Nasıl dayanabilirdi o çölün susuzluğuna.

Aliasker...

Minik yavrucak susuzluktan telef olup gidecek...

Aman Allah'ım!

Ben de dayanamadım o masum yavrucağın öylesine iç çekişlerine, kısık kısık hıçkırmasına... Ağladım...

"Atlar da mı ağlar?" diye sormak istediğini biliyorum.

Evet, atlar da ağlar...

Kim dayanabilir ki hem?

Binicimin yerinden doğrulup, sırtıma atlamasını ve gönüllü olarak su getirmek için İmamdan (a.s) destur almasını, nasıl da istedim o sırada...

Ah! N'olur...

Onu rüzgar gibi uçurur, şu ordunun ortasından şimşek gibi geçer ve göz açıp kapayıncaya kadar onu Fırat'a ulaştırıverirdim.

İşte ne olduysa o sırada oldu. Ben henüz bu düşünceden sıyrılmamışken, karşımda Aliekber'i buldum o sırada.

İçimden geçeni okumuş ve hemencecik gelivermişti âdeta.

Küçük kardeşinin kesik hıçkırıklarına o da dayanamamış ve kalkıp gelivermişti işte!

Ne kadar rahatsız olduğu yüzünden belliydi.

Kundaktaki minik Aliasker'i göstererek babasından izin istedi; "Müsaade edin biraz su getirelim, destur sizindir!" dedi ve ekledi:

— Aliasker henüz kundakta baba... Onun bu hâline dayanamıyorum artık! Ne olur izin verin...

İmam da dayanamıyordu, biliyorum. Hele Alias-ker'in o bakışlarına ve öylesine, yalvarırcasına riva edişine...

İzin verdi:

— Ama yalnız gitmeyeceksin. Otuz atlıyla yirmi de piyade savaşçı al yanına!. Onlar savaşır ve düşmanı oyalarken, siz Fırat'tan kırbalarınızı doldurursunuz!

Ah, Aliekber'i bir görseydin o sırada!

Ölüme gidiyordu; ama sevinçten uçacak gibiydi!

Kamuflaj önemli bir olay... Gecenin karanlığı ve düşman askerlerinin çoğunun sarhoş bir hâlde sızmış olması, bizim için en büyük kamuflaj ve kaçırılmaz bir fırsattı.

Ama Fırat'a nasıl yaklaşacaktık?

Ard arda dizili askerlerle âdeta et ve kemikten bir duvar örülmüştü kıyı boyunca.

Her şeyin tam bir sürat ve dikkatle, bir anda olup bitmesi gerekiyordu. Düşmanın merkez karargâhına haber ulaştıktan ve çarpışma sesleri duyulduktan sonra geriye dönebilmek için sadece birkaç dakikamız olacaktı.

Aksi takdirde, toplu toplu 50 kişi olan grubumuz, on binlerce atlının saldırısına uğrayacak ve biz asıl görevimiz olan "su ulaştırma operasyonu"nu başarıyla tamamlayamadan şehit olacaktık.

Kıyı boyunca et ve kemikten duvar oluşturmuş bulunan tepeden tırnağa silâhlı yüzlerce nöbetçiyle burun burunaydık şimdi. Oraya kadar sessiz sedasız yaklaşmayı başarmıştık; ama bundan sonrası kaçınılmaz bir çarpışmaydı.

Aliekber'in sessiz bir işaretiyle ok gibi ileri atıldık.

Çok şiddetli, kıyasıya bir çarpışma başlamıştı.

Gecenin sessizliğini ansızın bozan kılıç şakırtıları ve at kişnemeleri, biraz sonra düşman karargâhından da duyulacaktı.

Bu operasyonda tek şansımız sürat ve cesaretti.

Aliekber, önüne çıkan birkaç nöbetçiyi süratle hakladıktan sonra kendi adamlarının ortasında kalıverdi.

Bizimkiler göz açıp kapayıncaya kadar dar bir koridor oluşturmayı başarmışlardı.

Biz, Fırat'ın kıyısına ulaşan bu koridorun tam ortasındaydık.

Ali'nin hafif bir mahmuzuyla ok gibi fırladım.

Minik Aliasker'e su ulaştırılmasında benim de payım olmalıydı çünkü.

celal abbas
16-12-2009, 11:07 PM
Hem...

Aliekber'le ben de diğerleri gibi nicedir susuzluktan kavrulmaktaydık.

Göz açıp kapayıncaya kadar Ali'yi Fırat'a ulaştırdım...

Daha ben duramamışken, o bir panter çevikliğiyle yere sıçrayıp, elindeki kırbaları Fırat'ın serin suyuna daldırmıştı bile.

Bu sırada başını kaldırıp bana baktı, su içmem için hafif bir işaretle başını oynattı.

Mümkün mü hiç?!

Gözlerinin içine baktım.

"Sen kana kana içmedikçe, suya dokunmam mümkün değil!" dedim bakışlarımla.

Anladı...

Ve su içmem için, beni can evimden vuruverdi.

Sakin bir hareketle kırbaların ağzını sudan çekip bakışlarını bana dikti.

"Sen içmezsen, bu kırbalar dolmayacak; bilmiş ol!" demek istiyordu.

Bakışlarındaki ifadeye itaat etmemem mümkün değildi.

Gözlerimi ondan ayırmaksızın dudaklarımı suya dokundurdum, ama içemedim.

Fakat o, benim su içip içmediğimin farkına varamayacak biri değildi.

İyice doğrulup ıslak elleriyle yüzümü okşadı. Şefkatli bakışlarında yalvarış vardı.

Buna tahammül edemezdim işte.

Bütün bir Fırat'ı bir yudumda içebilmeyi isterdim o sırada.

Kırbaları doldurduktan sonra çevik bir hareketle eyere oturdu.

Susuzluktan bembeyaz kesilip, derisi soyulmaya yüz tutan dudaklarını suya dokundurmamıştı bile.

Evet, susuzluktan yanıp kavrulduğu hâlde, bir yudum su içmemişti Ali'n...

Kırbaların serinliğini sağrımda hissedince, kılıç şakırtılarını yeniden duyar oldum.

Bu kısa süre zarfında, onun bakışları bana her şeyi unutturmuş, o hengâmede çarpışma sesleri hiç duymamıştım!

Hafif bir mahmuzla rüzgar gibi savruldum, o sırada kanatlarım vardı belki de.

Su kırbalarını sapasağlam çadırlara ulaştırmayı ba-şarmıştık.

Fırat boyunca yüzden fazla düşman cesedinin üzerinden geçtiğimi hatırlıyorum.

Ama bizimkilerden bir tekinin burnu dahi kanamamış, hepimiz en küçük bir yara dahi almadan çadırlara dönmüştük.

O amansız çarpışmadan sağ dönmemiz elbette ki bir mucizeydi.

İşte o zaman, İmamın (a.s) ardımızdan dua etmiş olduğunu anladım.

O duaların Hak Tealâ indinde ne demek olduğunu bilirim ben.

Düşmanla boğuşurken kan değmemiş olanlar, geriye dönerken nallardan sıçrayan kanlarla tepeden tırnağa kızıla boyanmışlardı.

Aliekber, yavaş bir hareketle yere indi.

Daha birkaç dakika önce onca düşmanı tarumar eden yiğit o değildi sanki.

Elinden geldiğince kibar ve terbiyeli olmaya çalışıyordu.

Heyecansız, sakin adımlarla, çadırın önünde kendisini ayakta bekleyen babası İmama (a.s) doğru yürüdü.

İyice yaklaşınca, eğildi; bir dizini yere vurup, elindeki iki kırbayı İmamın (a.s) memnuniyet dolu bakışları altında yavaşça yere bıraktı.

İşte bu sırada bakışlarını yerden ayırmaksızın söy-lediği o cümle beni kavurup kül etmeye yetti:

— Baba! Küçük kardeşim Aliakser'in o hâline dayanamadım... Önce ona, sonra da susuz olan herkesin payına birkaç yudum düşer sanırım. Herkes içtikten sonra... Eğer kırbanın dibinde birkaç damla kalırsa yeter bana...

Evet, o böyleydi işte...

Susuz dönmüştü Fırat'tan Aliekber'in...

Ağlıyor musun Leyla?...

Ağlama diyemem ki sana...

O sahneyi hatırlayınca, ben de dayanamadım işte... Elimde değil ağlamamak artık...

celal abbas
16-12-2009, 11:08 PM
İmam Hüseyin'le (a.s) Aliekber arasındaki ilişki, basit bir baba oğul ilişkisinden ibaret değildi asla. Bambaşka bir ilişki vardı bu baba-oğul arasında.

Çoğuna göre uzun denilebilecek ömrüm boyunca, hiçbir babayla evlâdı arasında bunca derin bir duygu, sevgi, şefkat, itaat ve bunca yakınlık ve ünsiyet görmedim ben.

O ikisi arasında gördüğüm bu istisna alâkaya, öteden beri hayran olmuşumdur.

Hatta bazen bunun bir baba-oğul ilişkisi değil de, pek maharetli bir bahçıvanla pek nadir bir çiçeğin ilişkisi olduğunu düşünmüşümdür.

İki aşığın ilişkisi...

İki vurgunun, iki tutkunun...

Mumla pervanenin...

Biri diğersiz edemeyen kırk yıllık iki kalender can dostunun...

Evet, kesinlikle basit bir baba-oğul ilişkisi değildi bu.

Yekdiğeri uğruna her an can vermeye hazır iki fedainin...

İmamla me'mumun...

Muradla müridin...

Aşıkla maşukun...

Sevenle sevilenin...

Güneşle gündüzün ilişkisi tıpkı.

İmam Hüseyin'in (a.s) kimi zaman ona bakışını ha-tırlıyorum da... Boyuna, bosuna, yürüyüşüne, davranışlarına, hatta gözkapaklarının hareketlerine bile öylesine tutkunca bakardı ki, yıllardır sevgilisinin özlemiyle tutuşmuş bir aşığın vuslat demi sanırdın...

Ve Aliekber... Hem tutkunun, hem tutulmuşluğun en bâriz timsali.

Kalpten kalbe yol vardır derler; ama onunla İmamın kalbi arasında yol bulamazsın. Mesafe olmayınca, yol mu kalır?

Aşura öncesiydi.

İmam atının üzerinde, bir an gözlerini yumduktan sonra; "İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn! Elhamd-u lillahi Rabb-il âlemîn!" diyerek gözlerini açtı.

— Hepimiz Allah'tanız ve sonunda herkesin dönüşü O'na olacaktır. Hamt, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.

Bu sırada onun yanı başında, sırtımda oturmuş hâlde duran Aliekber tedirginlikle sordu:

— Babacığım, uğrunuza canım feda! Ne oldu da birdenbire bu ayet-i kerimeyi okuyup, sonra da Allah'a hamdettiniz?

İmam (a.s), sevinçle ışıldayan bakışlarını oğlu Ali-ekber'e dikti ve dedi:

— Eyerin üzerinde bir an uykuya dalıvermişim. Bir atlının bizim ölüm haberimizi getirdiğini gördüm. "Bu kavim gidici! Ölüm onların ardı sıra yürümekte!" diye bağırıyordu. Bunun, şahadet müjdemiz olduğunu anladım!

Ali'n, o kara kirpiklerini aşağı indirdi, bakışlarıyla babasının eline bir buse kondurarak dedi:

— Babacığım! Biz hak üzere değil miyiz?

— Elbette yavrum! Canımı elinde tutan ve bütün dönüşlerin kendisine olduğu Rabbime yemin ederim ki, biz hak yoldayız; hak üzereyiz ve esasen hakkın özü biziz!

— Ölmekten korkmamız için hiçbir sebep yok o zaman!

Baba, oğlunun bu kararlı sözlerine gülümseyiverdi memnuniyetle. Daha da öte hatta; İmamın (a.s) ruhunun gülümsediğini hissettim o sırada.

Zülcenah'ı bana yaklaştırarak elini Ali'nin omzuna koydu ve dedi:

— Allah senden razı olsun Ali'm! Rabbim de bilir ya, ben senden pek razıyım. Yüce Allah, babandan taraf en iyi mükâfatla mükâfatlandırsın seni yavrum!

Ah! Sakin ol Leyla! Yine çizmeyi aştım, biliyorum.

Ama sen böyle ağlayınca, anlatamıyorum işte.

Ne diyordum? Ha evet, baba-oğul ilişkisiydi işte bu! Ama o ikisi arasındaki deryalarca tutkunun bir köşesiydi bu sadece.

Var edilmişler silsilesinin en uç zirvesinde duran ve zirvelerde nazlı nazlı süzülen yavrusunu kıvançla izleyen baba...

Ah! Ağlama Leyla! Ağlayacağın çok şey var daha...

Ben mi? Benim gözyaşlarım elimde değil ki...

celal abbas
16-12-2009, 11:15 PM
İsmailler Kurbangâhta







İmam (a.s) kendi evinden hediyeler gönderiyordu şimdi...

İsmail'lerini kurbangâha verirken en iyisini seçmek, en iyisinden işe başlamak istemişti belki de.

Belki de; "Henüz kendi oğlum varken, yeğenlerimi gönderemem!" diye düşünmüştü.

"Hüseyin'in (a.s) oğlu varken, Hasan'ın (a.s) oğlu niye? Abbas'ın oğlu, Zeyneb'in oğlu niye?!" denilmez miydi o zaman?

İmam (a.s) kendi ailesinden ilk şehidin, kendi oğlu olmasını istemişti belki de.

Kendi oğlunu şehit vermeyen bir imam, başkalarından, oğullarını şahadete göndermesini bekleyebilir mi sahi? O hüccetti insanlara, yani kesin delil...

Her durumda ve bütün şartlarda en mükemmel davranış örneklerini sergilemek ve insanlara "Nasıl ya-şaması, ne yapması ve nasıl ölmesi gerektiği"ni bizzat kendi fiil ve davranışlarıyla öğretmek için seçilmişti...

Hem...

Aliekber; "Babacığım, senden sonra bir lahza dahi yaşamak istemem ben!" dememiş miydi?

"Babacığım! Sensiz hayatın ne tadı var?! Senden sonra güneş doğmaz olsun!" dememiş miydi?

"Uğruna canım feda! N'olur, destur!" diye yalvarmamış mıydı?

"Fedan olayım!" diyen oydu işte. Evet, ama babasının o sıradaki bakışlarını görmedin ki sen...

Her lahza defalarca feda olmadaydı babası böyle bir oğla...

Oradakiler, Aliekber'in eğilip babasının elini öptüğünü gördüler; ama ben, İmamın (a.s) Aliekber'i tepeden tırnağa bütün varlığıyla buselere boğduğunu gördüm o sırada.

Çadırlarda bulunan Ehlibeyt, Aliekber'in cihat ruhsatı aldığını duyar duymaz onun yanına koşup etrafını sardılar.

Eyvahlar olsun! Ne velveleydi o!

Ah! Keşke orada olsaydın da görseydin o velveleyi Leyla!...

Ama hayır...

İyi ki orada değildin sen.

Yoksa, oğlunu kendi ellerinle o azgın katiller güruhunun ortasına nasıl gönderecektin ki?

Aliekber'ini...

İtinayla büyütüp, özenle yetiştirdiğin; herkesin gıpta ettiği o nadide çiçeğini...

Dünyanın bütün hasenatı onda bir araya gelmişti âdeta... Aliekber'i görünce, dünyada başka çiçek yok sanırdın.

Boy-bos derler ya... Serviyi kıskandıran...

Gerçek anlamda bir erkek güzeli...

Haşimoğullarının Yusuf'u...

Muhammed-i Mustafa'nın (s.a.a) ikinci bir nüshası.

Erdem ve fazilet timsali...

Fazilette, amcası Ebu'l Fazl-il Abbas'la boy ölçüşür.

Genç Aliekber... Civan mı civan, mert mi mert, yiğit mi yiğit. Hayran olmamak elde değil gerçekten...

Ah! O vedalaşma sırasında iyi ki yoktun Leyla!

Güneşi, batacağı ufkun kızıllığına doğru yolcu etmek ne kadar da zor gerçekten.

Kimse ayrılmak istemiyordu ondan.

Bırakmak istemiyorlardı dedeleri Hz. Resulullah'a (s.a.a) onca benzeyen güzeller güzeli, yiğitler yiğidi, civanlar civanı Aliekberlerini...

Küçük Sakine koşarak gelip, ağabeyinin beline do-ladı minik kollarını.

Rukayye, ağabeyinin çizmelerini silip parlatıyordu özene bezene...

Amcası Abbas... Ebu'l Fazl-il Abbas... Gururla okşuyordu ağabeyi Hüseyin'in gözbebeği Aliekber'inin saçlarını... Sürekli okşuyor, övüp duruyordu yeğenini.

Çocuklar gibi sevinçliydi nedense. Bakışları, yeğeniyle ne kadar gurur duyduğunu anlatmaya yetiyordu zaten.

Aliekber o sırada; "Amca, benim için öl." dese, E-bu'l Fazl-il Abbas hemen oracıkta ölürdü Leyla, biliyor musun?...

Ne kadar övünsen azdır Aliekber'inle.

Yine mi ağlıyorsun Leyla?

Orada olmaman çok iyi oldu!

Abbas'la Aliekber'in vedalaşmasına hangi yürek dayanır ki, ana yüreği de dayanabilsin?

Zeynep mi? Evet, o da oradaydı...

Onu hatırlatınca, beni de ağlattın işte.

Kerbelâ'da olsaydın, ne yapacaktın sahi?

Evet, sen Kerbelâ'da olup da ne yapacaktın ki?

Aliekber'ine analık mı edecektin?

Onu cepheye uğurlarken, ağlamayacak mıydın?

Ah-u figanlar edip, yumrukla göğsünü dövmeyecek miydin?

"Ali'm! Anan kurban o servi boyuna! Nereye gidiyorsun Ali'm?!" diye haykırmak istemeyecek miydin?

Evlâdını bağrına basıp, gözyaşlarınla onun zırhını ıslatmayacak mıydın?

"Senden sonra dünyam kara benim!" diye boynunu büküp ağlamayacak mıydın?

Zeynep de aynısını yaptı işte!

Orada olmadığına hayıflanma Leyla! Senin yapaca-ğın her şeyi Zeynep yaptı işte!

Evlâdına gözyaşı döken bütün anaların gözyaşlarına yemin ederim ki, sen orada olsaydın bile, yine de herkes Zeyneb'i onun annesi zannedecekti.

Zeynep...

Büyük kadın...

Sevgi, şefkat, cesaret ve yiğitlik timsali.

Ne de güzel koymuş onun ismini koyan.

"Zeyn" (Arapça'da) "süs", "ziynet" demek; "eb" de baba. "Zeyneb" babasının süsü, ziyneti demek yani...

Allah'ın Arslanı Hz. Ali'yy-ül Murtaza'nın (a.s) süsü Zeyneb...

Annesi Sıddıka-i Kübrâ'nın...

Hakkında, Kevser Suresi ve Ebrâr Ayetleri inen ör-nek İslâm kadını Hz. Fatıma Zehra'nın (a.s) "Süs"ü...

celal abbas
16-12-2009, 11:19 PM
Ah!

Zeynep gibisi var mı dünyada?

Ağabeyi Hüseyin'in (a.s) dayanağı.

Yeğeni Aliekber'in görkemli halası.

"Erdemler Babası" Abbas'ın medar-ı iftiharı.

Vefakâr kız kardeşi...

İmamına sadık fedâi!...

Kerbelâ'da Avn ile Muhammed'i gören, bilhassa onların o yiğitçe çarpışmalarından sonra nasıl şehit düştüğüne şahit olanlar; "Bu genç delikanlıların annesi yok mu? Hüseyin'in (a.s) bu iki yeğeninin annesi yok mu?" diye soruyorlardı.

"Yere düşen her şehit için ağıtlar yakıp, başucuna koşan bir kadın vardı. Bu iki gencin başucuna niçin hiçbir kadın gelmedi? Niçin onlara ağıt yakan bir ana çıkmadı? Anneleri vardıysa, neden ah-u figan etmedi, karalar giyinip; 'Yavrularım!' diye bağrına vurmadı, saçlarına el atıp başına toprak savurmadı?!" diyordu düşmanlar.

Şaşırmakta haklıydılar tabi.

Onlar şehit olup da kanlar içinde yere yığılınca, dayılarından, yani İmam Hüseyin'den (a.s) başka koşan olmamıştı başuçlarına...

Hâlbuki Zeynep orada, çadırının önünde bekliyordu. Ağabeyi Hüseyin'di (a.s) onun ve İmamı...

İmamına, sevgili ağabeyi Hüseyin'e (a.s) minnet addedilir diye, zerrece tepki göstermemişti oğullarını şehit verirken...

Ama Aliekber'e öyle bir sarılmıştı ki o... Orada olup da görecektin Leyla! Ancak İmam (a.s) ayırabilirdi onu Ali'sinden...

Kendi oğulları birer birer gözlerinin önünde lime edilirken, kılı dahi kıpırdamayan ve o sırada duygusunu bastırmayı becerebilen Zeynep, Aliekber'i meydana uğurlarken takatini yitirmiş, bir ağabeyine, bir Ali'sine baka baka ağlamış, ağlamıştı.

Onu ancak İmam (a.s) ayırabilirdi Aliekber'den.

Çadırlardaki kadınlarla çocuklar ah-u figan ettikleri ya da korkutucu bir hadiseyle karşılaştıkları zaman, İmam (a.s) Aliekber'i gönderir ve o da onlara teselli vererek sakinleşmelerini sağlardı.

Ve şimdi teselli ve sükunu uğurlamadaydılar aralarından...

Dehşete kapılan çocuklarla kadınları yatıştırması i-çin kim vardı gönderilecek şimdi?

Kim teselli verecekti ah-u figan edenlere?

Kim sakinleştirecekti şimdi ah-u zâr eden anaları, dövünen bacıları, ürken çocukları?...

Ve dahası...

Evlât dağı gören herkese Aliekber'ini gönderip teselli veren İmam Hüsyin'e (a.s), kim teselli verecekti şimdi?

Ağla Leyla, ağla...

Yoksa yüreğin patlayacak, biliyorum...

Zeynep'le diğer Ehlibeyt kadınları, Aliekber'in savaş meydanına gitmesini önlemeye ve onu vazgeçirmeye çalışıyorlardı.

Biri kemerinden asılmış, biri koluna yapışmıştı; biri zırhından tutmuş, biri (Sakine) ayağına sarılmıştı...

Ve Zeynep kolunu Aliekber'in boynuna dolamış, yeğenine sıkıca sarılmış; "Nereye gidiyorsun servi boy-lum? Ay endamlım, güneş yüzlüm, ey dedem Resulul-lah'ın (s.a.a) eşsiz emaneti, ey ağabeyim Hüseyin'in gözünün nuru, gönlünün sevinci, ey Haşimoğullarının güneşi!" diye gözyaşları içinde diller döküyordu.

Eline, omzuna, boynuna, beline, kollarına, hatta ayaklarına sarılmış olan bunca kalbi, bunca duyguyu, bunca vefa ve sevgiyi nasıl silkelesindi Aliekber şimdi?

Onca kalbin, onca gönlün, onca buruk yürek ve bükük boynun ağırlığını hangi pehlivan taşıyabilirdi ki?

İşte bu yüzden İmam (a.s) yetişiverdi Ali'nin imdadına:

— Bırakın onu azizlerim! Bırakın Aliekber'i yarenler! O, Rabbi'yle buluşmaya gidiyor, görmüyor musunuz? Ahdine vefa etmeye, alnı açık, yüzü ak olarak Yüce yaratıcısının dergâhına varmaya hazırlanıyor...! Rabbinin aşkında eriyip, fani olmuş pek değerli bir kuldur o! Onu şimdiden Rabbi uğruna, O'nun aşkı yolunda ölmüş bilin! Allah yolunda kılıçların saldırısına uğramış, mızraklara hedef olmuş, lime lime kanlar içinde toprağa serilmiş olarak görün şimdiden Ali'yi! Şimdiye kadar bütün sınavlarından yüzünün akıyla çıktı o. Bu sınavını da aynı izzet, onur ve şerefle vermesini ve bu zor sınavdan da yüzü ak çıkmasını istemez misiniz onun?

Ah Leyla! İmamın (a.s) bu sırada Zeyneb'e sarılarak şefkatle söylediği o cümleyi duyup da yanıp yakılmamak elde mi?

— Zeynep! Bacım... Zeyneb'im benim! Ali'mizin yöneldiği şu kurbangâhı Hz. İsmail (a.s) bile gıptayla seyretmiyor mudur şimdi? Sevgili dedemiz Hz. Resu-lullah'la (s.a.a) buluşmaya giden Ali'mizi ağlayarak mı uğurluyorsun?

Ben mi? Nasıl ağlamam şimdi Leyla; çünkü o sırada...

Evet, kardeşi Zeyneb'i yatıştırabilmek için bunları söylediği sırada İmam da ağlıyordu çünkü.

Ama sessiz ve metin...

Diğerlerine göstermemeye çalıştığı o mazlum gözyaşlarıyla...

Hz. Peygamber (s.a.a) de küçük İbrahim'ini kaybettiğinde ağlamadı mı?

Ağlamamak elde mi?

"Ağlamayan yürekte merhamet olmaz!" diye buyurmadı mı Efendimiz (s.a.a), ağladığı için kendisini kınayan taş yürekli gaddar cahiliye geleneği taraftarlarına?

celal abbas
16-12-2009, 11:21 PM
Kaldı ki... Melekler de ağlıyordu o sırada.

Göklere saf saf dizilen meleklerin ağladığını gördüm ben.

İmamın (a.s) son cümlesi üzerine kollar gevşedi, Ali'ye sarılan yürekler acıyla dağlandı, eller gevşedi. Zeyneb'in ister istemez Ali'yi bırakıp; "Ağabey!" diye haykırarak İmama sarılması, ortalığı matem yerine çe-virdi.

Gözyaşları...

Dövünmeler...

Yere kapanıp güçsüz yumruklarla toprağın bağrına bağrına vurmalar...

Ben giderim yâne yâne.

Aşk boyadı beni kane...

Ama, ya İmam?

Aliekber'e özenle zırhını giydirip itinayla ona silâhlarını kuşandırırken, onu can-u gönülden kendi elleriyle hazırlayıp uğurlarken, İmam da büsbütün vazgeçebilmiş miydi Ekber'inden, Ali'sinden?

O zaman, sevgili dedesi Hz. Resulullah'tan (s.a.a) yadigâr kalan "Edîm" kemerini Aliekber'in beline bağlayıp da tokasını sıkarken, kendi beli neden bükülüvermişti İmamın?

Ali'ye çelik tolgasını giydirir, onun o kara saçlarıy-la gür sakalını itinayla düzeltirken, İmamın (a.s) kendi saçı-sakalı neden perişandı öyle?

Neden ağarıvermişti bir anda öylesine saçları?!

Çifte su verilmiş ağır Mısır kılıcını oğlunun beline takarken, neden kendi beli bükülmüş gibi geldi bana?!

Aliekber'in binmesi için yularımdan tuttuğu ve elini de babasının omzuna koyarak üzengiden eyere sıçradığında, İmamın (a.s) ne kadar şefkat dolduğunu ve dizleri bir lahza olsun titrememesine rağmen bakışlarıyla biricik Ali'sini nasıl öpüp kokladığını, fark et-mediğimi mi sanıyorsun?

Bu nasıl bir "baba-oğul" ilişkisiydi ya Rabbi? Birbirlerinden güç alıyor, birinin bakışlarıyla diğerine enerji aktarılıyordu.

Bu ikisinde iki değil, bir tek yürek olsa gerek.

Bakışlarıyla konuşuyor, bakışlarıyla anlaşabiliyor, bakışlarıyla vedalaşıyorlardı.

Eyere oturmadan önce babası; "Şöyle biraz yürü de seyredeyim seni." demişti Aliekber'e.

Sevgili dedesi, fahr-i kâinat Hz. Resul-i Ekrem'in (s.a.a) yürüyüşünü artık hiç göremeyeceğini biliyordu çünkü İmam (a.s)...


...........


Aliekber meydana doğru yürümeye başladı.

Dolunay mı desem, servi mi desem, yıldızların gökyüzünde kaynaması mı desem? Bilemiyorum...

Bu sırada İmamın gözlerinin dolduğunu gördüm, sağ avcunu havaya doğru tutarak münacata başladı:

— Şahit ol ya Rabbi! Kulların arasında suretiyle, siretiyle; fiziğiyle, ahlâk ve davranışlarıyla, hatta konuşması ve yürüyüşüyle sevgili Peygamberine en çok benzeyen şu gençtir işte... Sen de bilirsin ki biz Ehlibeyt, ne zaman sevgili dedemiz Hz. Resulullah'ı (s.a.a) özleyecek olsak, onun firakıyla yanıp tutuşan yüreğimize ne zaman bir nebzecik su serpmek istesek, Aliekber'e bakar, onu seyreder, onunla konuşurduk. Şimdi bu genç sana geliyor işte... Şu zalim kavmin kılıçlarıyla ve susuz olarak...

No'ldu sana Leyla? Niye fenalaştın birden öyle?

Hata bende... Bu kadar anlatmamalıydım sana... Bunca yüklenmemeliydim dünyalar dolusu gam ve ke-der yüklenen o zayıf yüreciğine. Ama ne gelir elden?

Onu ne kadar çok sevdiğimi sen de biliyorsun.

Gündüzün ortasında ansızın karanlık çöker de gece oluverirse, hiç susmam artık!

Asıl şaşılacak şey, güneş vurulduğu ve yıldızlar teker teker oklanıp yere düştüğü hâlde, hâlâ gündüzlerin "gündüz" diye biliniyor olması...

celal abbas
16-12-2009, 11:23 PM
Ah, orada olacaktın da görecektin Leyla!

Ne muhteşem bir karşılaşmaydı bu...!

Dünyanın en nadide güllerinden ve anaların doğurduğu en nadide arslanlardan biri olan bir oğul... Yaralanmış... Vücudu yaralar içinde, yorgun, susuzluktan kavrulup kül olmuş, dudakları çatlayıvermiş olgun nar misali...

Ve bir baba...

"Bütün dünya bir yana, Aliekberim bir yana!" derecesine âdeta... Bir an önce yiğit oğlunu, yaralı bağrına basıp, anaları kıskandıran bir şefkatle okşayıp koklayabilmek için yüreği kıpır kıpır...

Çatışmanın sonuna kadar o küçük tepeden inmeyen ve bakışlarını bir an olsun üzerinden ayırmayarak kalbini, hatta bütün varlığını, gücünü ve enerjisini bu bakışlarda toplayarak oğluna aktarmak isteyen sevgi ve metanet timsali emsalsiz bir baba...

Ve uğruna bir değil, binlerce kez neşeyle ölüme koşmaya hazır; bir değil, bin Kerbelâ'ya her lahza amade, her babanın rüyası olan emsalsiz bir oğul...

Bu amansız savaşta kendisini bir lâhza olsun yalnız bırakmayan babasının üzengideki ayaklarını öpebilmek için, ayağı üzengiden toprağa değiyor...

Ama baba, kimseye üzengi öptürecek bir insan de-ğil. Meleklerin secde ettiği gerçek "insan"...

Oğlundan önce, o iniyor yere...

Ah! Nasıl unuturum o sahneyi?

Bulutlarla yüce dağların dorukları mı desem; meleklerin binler, yüz binler hâlinde yeryüzüne nüzulü mü desem?

Güneşle ay toprağa ayak bastı sanırdın.

İmam (a.s), her biri bin rahmet olan kanatlar misali kollarını açıp Ali'sini kucakladı.

Yıllardır onu böylesine bir kez kucaklayabilmek için beklemişti sanki...

Güneşle gündüz buluşmuştu âdeta.

Ve; bir asrı geride bırakmış olan ben biliyordum sadece bu hasretle kavrulan sarılmanın ne derin bir okyanus olduğunu.

Nasıl sarılmasındı İmam?

Sevgili dedesi Resulullah'ı (s.a.a) görmüştü âdeta bir an... Böylesine yaralar içinde, tepeden tırnağa al kanlara gark olmuş!

Ve Aliekber, o hazretin yaşayan timsaliydi.

Onu sevip de Ali'ye vurulmamak mümkün müydü sahi?

Ve Aliekber... Asırların susuzluğunu giderircesine nasıl da hasret gidermede. Deryalar dolusu huzur ve güç alıyor bu enerji kaynağından âdeta...

İki dağ kavuştu.

İki şahin kucaklaştı.

Ayla güneş öylesine yoğruluverdi ki birbirinde ne o kaldı, ne de bu... Bütün bir uzayda ışıyan emsalsiz bir nur patlaması oldu âdeta...

Ayrılmak istemiyorlar hiç. Kollar gevşemiyor nedense...

"Hiç bitmesin bu sarılış, böylesine varsınlar mahşere!" diye gözyaşları içinde Rablerine yakaran melek-lerin ilâhî terennümlerle dolu temennilerini duyar gibiyim âdeta...

Bu sırada, İmamın (a.s) bir sorusuna Aliekber'in verdiği cevabı duydum ve işte o zaman can evimden vuruldum Leyla: "Susuzum baba! Susuzluk mecal bırakmıyor bende."

Ah, ağlama Leyla! Dur da anlatayım, ne olur...

Hayretler içinde kaldım o sırada. Fırat hâlâ gürül gürül akıyordu çünkü. Ve Hz. Resul-i Ekrem'in (s.a.a) biricik Aliekberi susuzluktan yanıp kavrulmadaydı iki adım ötede!

Onun çok sakin bir sesle söylediği bu sözü Fırat duymadı.

Duysa, o koca ırmak oracıkta kururdu mutlaka.

Kurda, kuşa; kâfire, müşrike açık olup da Allah'ın en has kullarına bir yudum suyun ulaşamıyorsa, ırmak olmanın ne anlamı var? Kurursan daha iyi değil mi?

Taşlarla çakıllara çarpan suyunun sesini Aliekber-ler duyup da hasretle tutuşmaz hiç olmazsa o zaman!

İmamın senden incinmemiş olur hiç olmazsa!

Vurma öyle bağrına Leyla!... Yolma saçlarını, ne olur...

Susuzluğun ne kadar zor olduğunu, ancak Kerbe-lâ'da susuz şehit olanlar bilir...

Bir de ben...

Oradaydım çünkü.

Onlarlaydım çünkü.

Hem, ben bir atım; susuzluğa ve yorgunluğa ne kadar dayanıklı olduğumu çöller de bilir.

Ama o cehennemin ortasında... O belâ çölünün ka-vurucu tandırında benim bile dilim dışarı sarktıktan sonra... Gerisini, var sen düşün artık...

Susuzluk nedir bilir misin? Bazen dilin, damağın kurur; ama bir yudumla geçecek bir susuzluktur bu.

Bazen midenle bağırsaklarının kuruduğunu hissedersin. Bu da, birkaç yudum suyla geçen bir susuzluktur...

Ama bir susuzluk da var ki, yüreğinin yağlarını eritiverir; ciğerlerinin sökülmeye başladığını, içinde korkunç bir yangının alevlendiğini hissedersin...

Bu susuzluk çok zordur işte. Nice atların bile bu sınırın ilk adımında nasıl yanıp kavrulduğunu ve yere serilip nasıl can verdiğini bizzat görmüşümdür ben.

Bir ırmağı içsen, suya kanmayacağını sanırsın...

Her şeyi su gibi görmeye başlarsın artık, sudan gayrı bir düşünce bile uğramaz olur zihnine. Her serabı suya, her sesi su sesine benzetir zihin...

O güne kadar suyu nasıl lâlettayin kullandığını ha-tırlar, kahrolursun...

Niçin ömrünün sonuna dek yetecek kadar su içme-diğin veya suyun bu önemini neden daha önce hiç düşünmemiş olduğun şeklinde çocukça düşünceler gelir aklına.

Susuzluğun ilk cinnetleridir bu.

Bu noktada her şeyini bir yudum suya feda etmeyecek çok nadir canlı vardır.

Ahdin, sözün, dinin, imanın, kararın, sözleşmenin, kanunun ve kuralın bini bir yudum su olur o sırada.

Haklısın...

Kerbelâ'da böyle olmadı ama!...

Kerbelâ'nın bin nice yıldır dillerden düşmemesi de bu yüzden değil mi zaten?

O hamasî destanı yaratan kahramanların, göğün en süslü yıldızları olması da bu yüzden değil mi işte?

Kerbelâ'nın susuzluk ve kılıçlar cehennemini, Fırat'ın suyuyla gelecek cennete kim değişir şimdi.

Seyyid-üş Şüheda'nın (a.s) saflarındaki askerlerin, Talut'un ırmakla sınadığı o seçkin savaşçılar ve o "seçkin inananlar"dan daha üstün olmasının nedeni budur işte

celal abbas
16-12-2009, 11:26 PM
Vurulan Güllere Ağıt...
Güneşimi semalarda vurdular

Ak kumrumu al kanlara boğdular!

Ayırdılar beni nazlı yârimden

Biricik Ali'mden, Aliekber'imden

Benim Ali'm Peygamber evlâdıydı

Hüseyin'imin şanlı yadigârıydı.

Zeyneb'in nazenin yeğeniydi o

"Hala, Ali'n kurban!" diyeniydi o!

Halan kurban olsun Ali'm, boyuna!

Neler geldi yiğidimin başına?!

Varın haber verin, ceddi ağlasın,

Muhammed Mustafa, Cibril ağlasın!

Fâtıma gözyaşı döksün Ekber'e,

Aliyy-ül Murtaza! Hak sabır vere!

Bir teselli verin İmam Hüseyin'e,

Ekber'i oklandı, düşüyor yere!

Sakine ağlasın, Leyla ağlasın

Hüseyin'im ağlasın, Zeynep ağlasın!

Yeryüzü, gökyüzü matem içinde

Al'ekber oklanmış, kanlar içinde!

Başınız sağ olsun ey Ehl-i Resul!

Allah'ım! Kurbanın!.. Sen kabul buyur!

celal abbas
16-12-2009, 11:27 PM
Çadırlardan birini şehitlere ayırmışlardı.

Aliekber'in kanlar içindeki lime lime olmuş naaşı-nı, şüheda çadırına götürdüklerinde, kadınlardan birinin telaşla koştuğunu gördüm.

Zeynep'ti... Kerbelâ'nın dişi arslanı...

Kendi oğullarının kara haberinde gözyaşlarını herkesten gizleyen Hz. Zeynep, hüngür hüngür ağlıyor; "Ali'm! Halan kurbanın olsun yiğidim!" diye koşuyordu.

Tahammülü çok zor bir manzaraydı bu.

"Ali'm! Canım yavrum! Oğlum! Nasıl kıydılar sana civanım?!"

Diğerlerinin kendisini engellemesine fırsat vermeden Ali'nin kanlar içindeki naaşına kapandı:

"Aman Allah'ım! Neler getirdiler civanımın başına? Ali'm, nasıl kıydılar sana Ali'm?! Nasıl kopardılar dalından henüz açmayan goncamı? Gençliğinin baharını nasıl hazana çevirebildiler? Nasıl? Ali'm! Oğlum! Bir tanem! Kara gözlerine kurban olduğum! Sensiz ne yaparız biz şimdi yavrum!? Deden Resulullah'a (s.a.a) ne cevap verecek sana kıyanlar?!"

Ah! Zeyneb'in ağıtları dayanılır gibi değildi Leyla!

O, öylesine acıyla; "Oğlum! Yavrum! Ali'm!" diye haykırmasaydı bile, o dövünmesi, o perişan hâli, herkesin onu Ali'nin annesi zannetmesine yeterliydi.

Keşke orada olsaydım, deme Leyla. Sen zaten oradaydın... Zeynep, Leyla'ydı Kerbelâ'da!...

İmamdan (a.s) başka kim girebilirdi ki onunla Ali-ekber'i arasına?

İmam (a.s) yavaşça omuzlarından tutup onu kaldırırken...

Şefkatle bağrına basıp; "Yüce Allah bütün bunlara şahittir bacım, her şeyi görmede O! Sabret! Adalet, bir gün yerini bulacak elbet!" diye gözyaşlarını silip, onu yatıştırmaya çalışırken, Zeyneb'in Ali'ye uzanan çaresiz ellerini görecektin Leyla!

Sicim gibi gözyaşları döküyor, gözlerini bir türlü a-yıramıyordu Ali'sinden...

Ya ben?

Ali ye mi ağlıyordum o sırada, Zeyneb'e mi yoksa?

Bilemiyorum...

İmamın (a.s); "Onları Kerbelâ'ya getirdiğine pişman mı oldu yoksa?" diye düşünmemesi için kendi oğullarının kanlar içindeki naaşı çadırlara getirildiğinde, bir damla dahi gözyaşı dökmeyen ve kendisine başsağlığı vermeye gelen İmama (a.s) şefkatle sarılarak sevgi ve sabır dolu bir sesle; 'Allah seni başımızdan eksik etmesin ağabey! Bunlar ne ki, bin oğlum olsa uğruna feda!' diyerek ağabeyine gülümseyen Zeynep'ti çünkü bu!..

Ali'nin naaşını görünce, beni rahat bırakırlar sanmıştım. Ama bu feci şekilde parçalanmış naaşı fazla seyretmemeleri için İmamın oradaki kadınlarla çocuk-ları çadırdan çıkarması üzerine, ağlayıp figanlar ederek bana doğru koşmaya başlamıştı hepsi de!

En önde de küçük Sakine'yle Rukayye var hem de!

Aman Allah'ım!

Korktuğum başıma gelmişti işte!...

Sırtımdaki boş eyerin hesabını nasıl verecektim ben şimdi Zeyneb'e?..

Rukayye o minik elleriyle ayağıma sarılmıştı bile işte!

Aman Allah'ım!

Kim dayanabilir bunca acıya?

Sırtıma, sağrılarıma ve boynuma saplanan oklar değil; şu masum yavrucakların bakışlarındaki sorular öldürecek beni...

İmam; "Sakin ol yavrum!" dediğinde, Sakine şöyle hıçkırıyordu:

— Mümkün mü baba? Ağabeyimi nasıl o hâle getirdiler?!"

— Sabırlı ol yavrum! Unutma ki hepimiz Allah'tanız ve hepimizin dönüşü sonunda yine O'nadır. Ağabeyin de Rabbine döndü Sakine'm, ağlama yavrum. Senin göreceğin çok felâketler var daha!

Neler söylüyordu İmam?!

Ne demek istiyordu Sakine'ye?!

Aliekber'in şahadetinden daha büyük bir acı olur muydu?

Bundan daha büyük acılar mı vardı yani bizi bekleyen?!

Yeleme sarılan kadınların hıçkırıklarıyla bu düşüncelerden sıyrıldım.

Korktuğum şey başıma gelmişti işte.

Başımı öteye çevirip, başka tarafa bakıyormuş gibi yaptım.

Benim de ağladığımı görmelerini istemiyordum.

Bu sırada adını bilmediğim küçük bir erkek çocuğu gelip, Sakine'nin yanında durdu. Boyu göğsüme ancak varıyordu. Ellerini vücudumdaki kanlara bulayıp elbiselerine sürmeye başladı, bir yandan da sessizce ağlıyordu.

Niçin böyle yaptığını anlayamadım; ama gözyaşla-rımı da engelleyemedim.

Bakışlarına dikkat ettiğimde, gözbebeklerinde kendimi değil; Aliekber'i gördüm. Demek ki bana bakarken Ali'yi görüyordu o, onun paramparça doğranmış kanlar içindeki naaşını, toza toprağa bulanmış yüzünü seyrediyordu bende...

celal abbas
16-12-2009, 11:28 PM
Büyükleri atlatmak, onları sineye çekmek kolay; ama şu çocuklar... Olmuyor...

Öyle bakıyorlar ki birden...

O masum bakışları, o kahredici gözyaşları, o dayanılmaz boyun büküşleri, "Biz kimsesiz. Ne yapacağız şimdi şu çölün ortasında?" diye diye bağrımı delen o ıslak kirpikleri...

Hele o ufacık boylarına rağmen döktükleri dilleri...

Şu Rukayye meselâ...

Üç dört yaşlarında ya var, ya yok...

Ama öldürse, onun kahrı öldürecek beni...

Nasıl da ağlıyor, nasıl da bükmüş o ince boynunu öyle...

Ayağıma sarılmış, bırakmıyor...

Bir yüzüme, bir ayaklarımdan süzülen kanlara, bir kanlı yeleme bakıp ağlıyor, ağlıyor...

Hele o diller...

Nasıl da dil döküyor öyle...

Dayanmak mümkün değil.

Allah'ım! Tez elden canımı alaydın da duymaz olaydım şu masum yavrucağın sözlerini, onun dilinden dökülen her kelime koca bir mızrak gibi parçalıyor böğrümü:

"Ağabey! Neredesin? Aliekber'imiz hani? Ukab, ağabeyime no'ldu, sen söyle! Neden onu da getirmedin ya? Nerede düşürdün ağabeyimi Ukab?"

"Hani arkadaştık seninle? Peki sevgili abim hani? Nerelerde kaldı, başına neler geldi?"

"Bu kanlar kimin Ukab? Niçin her yanın oklanmış senin? Ağabeyim nerede? Evimizin çiçeği, odamızın çırağı..."

Şu küçücük çocuk nerede öğrendi bunları Allah'ım?

Şu bir gün zarfında o kadar ağıtlar yakıldı ki, ağıt yakıp gözyaşı döken yaslı kadınların yanında, Rukayye on yaş birden büyümüştü sanki...

"Ukab! Ağabeyimin kara kartalı! No'ldu sana böyle? Senin hâlin buysa, ağabeyimin başına neler geldi kim bilir? Eyvah ki, eyvah!"

"Ağabeyi N'olur gel... Gel de havaya at beni, sakalınla boğazımı gıdıkla, omuzlarına al beni, kollarımdan tutup çevir beni, tek elinle havaya atıp yakala beni."

"Ağabey, neredesin? Gel, n'olur!.. Babam sensiz ne yapacak şimdi? Onca düşmanla nasıl baş edecek şimdi? Ukab! Ağabeyim nerede?"

Ah...!

Şunun dilleri öldürecek beni!

Biri gelip şu Rukayye'yi götürmezse, dertten düşüp öleceğim şuracıkta.

Onun o tatlı dilleri, diğer kadınların da yarasını deşiyor, şimdi daha şiddetli ağlıyorlar.

Sakine Rukayye'ye sarılıyor, birlikte ağlaşıyorlar...

Halaları Zeynep gelip her ikisine de sarılıyor...

Gözyaşı... Matem... Yas... Keder... Acı, elem, azap... Ayaklarımın önünde yığılıveriyor üçü de...

celal abbas
16-12-2009, 11:30 PM
Çocuklardan sonra beni en çok kahreden, İmamın (a.s) yiğit kardeşi Abbas'ın hâliydi... Kerbelâ'nın eşsiz kahramanı Ebu'l Fazl Abbas...

Aliekber'in canından çok sevdiği biricik amcası...

Amcaları içinde Hz. İmam Hasan'dan (a.s) sonra, Ebu'l Fazl Abbas'a apayrı bir düşkünlüğü vardı Aliek-ber'in...

Onun da Aliekber'e...

Bu amcayla yeğen, vurgunlardı birbirlerine.

Onlar kadar birbirine düşkün, onlar kadar birbirini seven amca-yeğen görmedim ben...

Ali'yi pek ama pek severdi Abbas...

Ve şimdi biraz ötede durmuş, etrafımı saran kadınlara bakıyor yaşlı gözlerle...

Ayaklarıma sarılıp; "Ukab! Ağabeyim nerede?" diye diller döken Rukayye'yle Sakine'ye baktıkça dudak-larını ısırıyor Abbas.

Bir elini yüzüne tutsa da...

Ağladığını kimselerin bilmesini istemese de...

Ben görüyorum gözyaşlarını onun...

"Ali'm!" diye haykıran kardeşi Zeyneb'e baktıkça, ölüyor Abbas...

"Ağabey!" diye ağlayan küçük Rukayye'yle Saki-ne'yi duydukça, ölüp ölüp diriliyor Abbas...

İmamının, canından çok sevdiği ağabeyi İmam Hüseyin'in (a.s) ufuklara daldığını gördükçe, can veriyor Abbas...

Kadınları bir kenara itip bana sarılmak istiyor, biliyorum...

O güçlü kollarını boynuma dolayıp kanlı yelemi okşamak, doyasıya gözlerimi öpüp koklamak istiyor, biliyorum...

Ama yapmıyor...

Yapamıyor...

Ali'den sonra kimi var artık İmamın (a.s) Abbas'-tan başka?...

Duygularına hakim olmak zorunda, biliyorum...

Duygu değil, fırtınalar kopuyor Abbas'ın kan ağlayan yüreğinde, biliyorum.

Var gücüyle haykırmak istediğini, sinesinde güç-belâ tuttuğu volkanını püskürtmek istediğini, dövüne dövüne doyasıya ağlamak istediğini biliyorum...

Ama o, gerçek anlamda bir irade ve azim timsalidir de aynı zamanda.

Bunu karşımızdaki düşmanlar bile bilir...

Onun irade, azim ve ruhundaki gücün, pazılarındaki o acı kuvvetten kat kat fazla olduğunu bilmeyen yoktur.

Hem... O da ağlayıp kendisini koyuverecek olsa, kim kalır yasa batmış olan bağrı yanık bunca mazluma teselli verecek?

Kim kalır diğerlerini sakinleştirecek?

Kim kalır yürekleri eriyip, zerreye dönüşen bunca kadınla çocuğa yürek verecek...

Bu nedenledir ki, ağlamıyor Abbas...

Gayr-i ihtiyari gözlerine hücum eden volkan misali damlaları da gizleyiveriyor herkesten...

Kadınlar ağlayarak içlerini boşaltabiliyorlar en azından...

Dilediklerince ağıtlar yakıp, gözyaşları dökerek ha-fifletebiliyorlar kan ağlayan yüreklerini...

Ya Abbas? Herkese teselli oluyor o...

Ağlamıyor bu yüzden...

Onun içinden geçenleri bilseler kadınlar, beni bırakıp Abbas'ın etrafını saracak, onunla ağlaşmaya baş-layacaklar...

Onun Ali'sine yaktığı sessiz ağıtları duysa aklı başından gidecek Zeyneb'in, ruhu bedeninden sıyrılıp uçacak minik Rukayye'yle Sakine'nin...

Bu yüzdendir ki, susuyor Abbas...

Kan ağlayan yüreğini güçlü avuçlarına alıp sıkıyor sanki...

Aliekber'i kaybetseler de Abbas'la teselli buluyor Ehlibeyt çünkü.

Bu yaralı yüreklerin merhemi Abbas'tır şimdi...

Çocuklar, Abbas amcalarının kollarına atılınca rahatlıyorlar. Onun ve İmamın sakin hâli herkese sükun bahşediyor.

Abbas, ağabeyi İmam Hüseyin'in (a.s) hem sağ kolu, hem sol kolu olması gerektiğini biliyor şimdi...

İmamının (a.s) gücü, sırtını dayayabileceği dayanağıdır artık o...

Ehlibeyt'in çadırının direği, yaşlı gözlerin aydınlığı, yaslı yüreklerin dinginliğidir artık o...

Bu nedenledir ki, ruhumu yakıp kül etmede Ab-bas'ın o hâli. İşi çok zor onun çünkü...

Hem ağlamaması, hem ağlayanları sakinleştirip moral vermesi gerekiyor. Kendi içiyse paramparça...

Kendi yüreğiyse kan dolu...

Güçlü kollarıyla sarıyor Kerbelâ yetimlerini.

Gücü bir yana, Ali'siyle birlikte onun da ruhu bedeninden ayrıldığı hâlde, nereden alıyor bunca gücü Abbas?

Ne dersin Leyla? İmamdan (a.s) mı? Haklısın. Ali-ekber'in de bütün gücünü İmamdan (a.s) aldığına göz-lerimle şahit oldum ben.

Ve şimdi Abbas ne kadar da mazlum...

Kamer-i Benî Hâşim; Haşimoğullarının parlak ayı.

Sakka-yı Kerbelâ; Kerbelâ'nın sucusu!

Yaralı yüreğine, bükülmez bileğine, kurban olunası yiğitler yiğidi, edep ve mertlik timsali vefakâr Ab-bas...

Gözyaşlarını o silmede herkesin, Ali'nin kor ettiği yüreklere onun sükun dolu bakışları teselli vermede ama. Ya ona? Onu kim teselli verecek şimdi?

İmamdan (a.s) başka kimi kaldı Abbas'ın? Ağabeyi Hüseyin'den (a.s) başka kimi var şimdi onun?

Ah Leyla! Hâlâ yaşıyor olmama bunca kahretmemiştim hiç! Aliekber'siz neye yararım ben?

Ondan sonra yaşayıp da ne yapacağım sanki?

Yelemi okşama Leyla, teselli etmeye çalışma beni.

Tadını boğazından okladılar hayatımın...

Tuzunu kaçırdılar yaşamımın...

Yaralarımı tımar etme artık, n'olur...

N'olur iyileştirmeye çalışma beni Leyla...

celal abbas
16-12-2009, 11:35 PM
Nasıl kahrolmam ben?

Bu Ehlibeyt'in bütün erkekleri kılıçtan geçirildi Kerbelâ'da...

Bu "yakınlar"ın bütün kadınlarıyla çocukları zincirle prangalara vurulup, esir edildi Kerbelâ'da...

Babaları, ağabeyleri, amcaları, dayıları...

Ve İmamları...

Her şeylerini bir anda yitirip, bütün azizleri bir günde gözlerinin önünde lime lime doğranan o masum yavrucaklar .

O yetimler...

O öksüzler...

Kırbaçlanarak götürüldüler Kerbelâ'dan...

Sille-tokat altında...

Resulullah'ın (s.a.a) çocuklarıydı onlar Leyla!...

Resulullah'ın (s.a.a) ırzı, onun namusuydu o kadınlar Leyla!

Ve "İki ağır ve değerli emaneti"nden biri olan Ehlibeyti'ne bütün bunları reva görenler, o yüce hazretin bizzat kendi ümmetiydi yine!

Bana nasıl "kal" diyebilirsin Leyla?

Bütün bunları şu gözlerimle görüp de hâlâ can vermemiş olmam, bir mucize değil mi gerçekten?

Bu kalışın hikmeti, o kanlı rivayeti sana aktarmamdı belki de, kim bilir?

Ama... Gerçekleri en doğru hâliyle diğer Ali anlatacak sana nasılsa...

Ali b. Hüseyin...

Aliyy-i Avsât (a.s)...

O hayatta, evet!...

Allah'ın takdirini kim değiştirebilir?

Allah-u Azze ve Celle hazretleri, yeryüzünü bir lahza olsun imamsız bırakır mı Leyla?

Yeryüzü hüccetsiz kalır mı hiç?!

"Çok secde eden" var, korkma!

"İbadet edenlerin süsü, ziyneti"!

Çok acılar çekti ama o...

Sana her şeyi anlatmasını bekleme...

Zaten "Kerbelâ"nın tamamını sadece o yaşadı Ley-la!...

İmam Hüseyin'den (a.s) sonraki Kerbelâ'nın İmamı oldu o!

Ümmeti de Zeynep!

Evet Leyla, Allah'ın mucizesi bu.

Üç Ali'den ikisi hücceti tamamlayıp gitti...

Üçüncü Ali, hüccet ve delil olarak kaldı şimdi insanlara...

Yezid'in sarayında zincirlere vuruldu diğer esirler-le, kadınlarla, çocuklarla...

Onun gelmesini bekle!

Kerbelâ'yı ondan dinle Leyla!...

Dinle ve duymayanlara anlat!...

Artık bu haberin bir habercisi de sensin şimdi.

Kerbelâ'dan bir iz var artık senin ruhunda...

Ve Kerbelâ'dan bir mesaj var senin de omuzlarında Leyla!

Demin anlattıklarım, Kerbelâ'nın köşesinden, bucağından bir haberdi aslında.

Kerbelâ'nın tamamını kim anlatabilir sana İmamın oğlu "Zeynelâbidin"den başka?

Ben Aliekber'i anlattım sadece...

İmamını diyemedim Leyla...

Sevgili eşin Hz. Hüseyin'in (a.s) şahadetinden hiç bahsedemedim sana.

Ama bunları dinledikten sonra Kerbelâ'nın İmamının şahadetini de dinleyebilecek hâle geldin şimdi.

Onu da ortanca Ali (a.s) ile Zeynep anlatacak sana.

Dinlemeye takat getirebilecek misin, bilmem...

Kerbelâ'nın asıl kısmı orasıdır zira...

Beni bırak artık, Aliekber'den sonra geçen şu birkaç günü de cansız yaşadım ben zaten...

İmam Hüseyin'i (a.s) sormak istiyorsun şimdi, biliyorum...

Ama o, en zor haberi Kerbelâ'nın Leyla...

İmamın Ali'den sor onu...

Seccad'ından, Zeynelâbidin'inden...

O sırada ateşler içinde kıvranan...

Ve buna rağmen çadırlardan yükselen her şiveni duyduğunda yerinden doğrulmaya, kılıcını kuşanmaya çalışan...

Parmağını bile kıpırdatacak mecali olmadığı hâlde, duyduğu her ağıtla bin kez ölen...

Duyduğu her şivenle bin kez can veren

Ve nihayet halası Zeyneb'in; "Eyvah! Gidiyor musun ağabey?!" feryadını duyunca, insanüstü bir gayret sarf edip, zırhını giyinip, silâhlarını kuşanan ve kılıcının kabzasına yaslanarak çadırın önündeki örtüye kadar yürüyen Ali Seccad'ın...

Çadırın önünde son takatini de harcayarak elini perdeye atan ve babasının yardımına koşmak için son gayretini harcayan...

Ama savaş meydanına doğru doludizgin uzaklaşan babasını gözyaşlarının sisli perdesinde seyretmekten başka bir şey yapamayan...

Ve hiçbir şey yapamamanın bu dayanılmaz acısıyla bin kez can verip, çadırın önünde yere yığılmak üzereyken halası Zeyneb'in yardımıyla güç belâ yerine dönebilen yiğit, gayretli, himmetli, ama bir o kadar da garip, mağdur ve mazlum Ali'nden sor Leyla...

Hem... Henüz süt çağında olan küçük Aliasker'in başına geleni...

Küçük kardeşi Aliasker'i...

Onu da anlatır belki sana...

Ağla Leyla, ama sükûnla ağla...

Ağla...

Nasıl ağlamasın İmamına Leyla?...




— Son*

Önder8758
17-12-2009, 01:59 AM
emeğine yüreğine hak razı olsun...Kerbeladaki yiğitlerin hangisini anlatsın hangi yürek buna dayanır...