srdr_ist
28-10-2006, 10:53 AM
Mehmet Aydın
Anadolu halk Sûfîzminin Ahmet Yesevî'ye kadar uzanan çizgisinde Hacı Bektaş-ı Velî'nin ve Yunus'un çok önemli bir yeri vardır. Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması uğruna başlatılan hareketin en verimli dönemleri şüphesiz XII. yüzyıl ile XIII. yüzyıl olmuştur. Anadolu'da kurulan Anadolu Selçuklu Devleti, hem siyasî plânda, hem de kültürel ve manevî plânda çağının en istikrarlı devletlerinden birini oluşturmuştur. XIII. yüzyılın ortalarına kadar özellikle siyasî istikrarını korumasını bilmiş ve Anadolu'da İslâm kültürü ile Türk kültürünün belli bir sentezine dayanan Anadolu Selçuklu medeniyetini meydana getirmiştir.
XIII. yüzyıl Anadolusu, özellikle manevî plânda büyük şahsiyetlerin yetişmesini sağlamıştır. Bunu normal bir olay olarak kabul edebiliriz. Çünkü, Anadolu, özellikle Konya başta olmak üzere Orta Anadolu, bir ucu ile İran diğer ucu ile İspanya, Suriye, Irak'tan gelen düşünce ve sûfî hareketlerle Orta Asya kökenli düşünce ve sûfî temayüllerin bir buluşma noktası olmuştur. Şüphesiz bir asırdan fazla bir zamandan beri devam eden bu kültürel birikim, büyük dahilerin yetişeceği bir kültürel ortamı meydana getirmiştir.
İşte Mevlânâ'nın, Hacı Bektaş-ı Velî'nin, Yunus'un ve Sadreddin Konevî'nin yetiştiği böyle bir ortamdı. Bu kültürel ortamın diğer bir özelliği de medrese ile tekke arasında belli oranda bir ahengin kurulmuş olmasıydı. Bu ahengin oluşmasında bu çağdaki sûfî eğilimlerin içindeki insanların, medreseden gelmiş olmasının payı büyük olmuştur. Mevlânâ'mn babası dahil, Mevlânâ ve Sadreddin Konevî ciddî medrese eğitiminden geçmiş insanlardı. Şüphesiz bu insanların içinde bulunduğu sûfî temayül, daha entellektüel bir çevre içinde gelişme göstermiş ve daha ziyade bilim dili Farsça veya Arapça olarak fikirlerini aktarmışlardır. Bunun yanında, Hacı Bektaş ve Yunus Emre kültürlü şehir çevrelerinden ziyade, halk kesimi içinde İslâm ve sûfî temayülleri sergilemişler, dil olarak da Türkçe'den başka dil kullanmamışlardır. Fakat her iki sûfî temayülün birleştikleri ana nokta, şekilcilikte kalmayan gönül Müslümanlığının benimsetilmesi olmuştur. Belki de bu medrese çevrelerinin çokça üzerinde durduğu şekilci İslâm'a karşı bir reaksiyon olarak da ifade edilebilir. Mevlânâ, Mesnevi'de anlattığı birçok hikaye ile şekilde kalıp da, özün özünde olanı anlamayanların halini sergiler. Yunus ve Hacı Bektaş Velî'de İslâm'ın özü ile şeklin bütünleşmesini görmek istemektedirler. Sadece şekilde takılıp kalanların, ne Yunus'un yanında ne de Hacı Bektaş-ı Velî'nin yanında fazla değeri yoktur.
İşte bizim tebliğde esas üzerinde durmak isteğimiz konu bu nokta olacaktır. Hacı Bektaş-ı Velî gibi Anadolu Sûfîliğinin bel kemiğini teşkil eden ve bir ucu ile Ahmet Yesevî'ye dayanan bir sûfî inancın temsilcisinin dinî boyutunun en önemli eseri olan Makalat'ı1 esas olarak incelemeye çalışacağız:
Hacı Bektaş-ı Velî, Makalât'ın I. bölümünde Allah'ın dört bölük insan yarattığını, bunların, Âbidler, Zahidler, Ârifler ve Muhibb'ler olduğunu söylemektedir. Âbid'lerin şeriat, Zahid'lerin tarikat, Ârif'lerin ma'rifet, Muhibb'lerin ise hakikat kavmi olduğunu belirtmektedir.2 Hacı Bektaş'a göre Abidler'in şeriate sımsıkı sarılmaları, nefsin arzularından uzak durmaları dünyayı terketmeleri gerekir. Bunlar avâm halk taifesi olduğu için birbirlerini incitirler. Kibir, haset, bugz, cimrilik ve düşmanlık bunlarla beraberdir.3 Zahid'ler ise, korku ile ümit içinde hayatlarını geçirirler. Başlıca kaygıları, ahiret için yararlı işler yapmaktır.4 Ârif'ler ise, bunların aslı su'dandır. Bu sebeple hem temiz olmaları, hem de temizleyici olmaları gerekir. Ârifler katında her sözün üç yüzü, önü ve bir arkası vardır. Manâ ehli katında ise, her sözün yetmişiki yüzü ve bir ardı vardır. Ârifler katında şirk murdardır. Onu içlerinde bırakmaz, dışarı atarlar. Kendileri arıdırlar ve başkalarını da arıtırlar.5 Nihayet Hacı Bektaş-ı Velî, bu sözlerini şöyle tamamlar: "Bilmek gerekir ki, kendisini arıtmayan (temizlemeyen) başkalarını da arıtamaz." Hacı Bektaş'a göre kişide yaramaz fiil olmamalı, kişi her zaman temiz olmalıdır. İnsanın piskatışıklı olmasının sebebi, içinde şeytan fiilinin olmasıdır. Yine Hacı Bektaş şöyle demektedir: "Vay sana ki içinde, kibir ve haset, cimrilik, düşmanlık, tamah, öfke, gıybet, kahkaha ve maskaralık ile bunlar gibi daha nice şeytan fiili varsa, su ile yıkanıp nasıl arınacaksın?"6
Hakikat taifesi olan Muhibb'lere gelince Hacı Bektaş'a göre bunların aslı topraktandır. Toprak teslimiyet ve rızayı temsil eder. Bu yüzden Muhibb'de teslimiyet ve rıza içinde olmalıdır.7
Hünkar Hacı Bektaş-ı Velî, Makalât'ın II, bölümünde kulun Allah'a ulaşıp, onunla dost olmasının yollarını açıklamaktadır. Bunun için kırk makamın olduğunu söylemektedir. Bu kırk makamın onu şeriatta, onu tarikatta, onu marifette, onu da hakikatta'dır.
Makalât'ın III. bölümünde şeriattaki on makam açıklanmaktadır. Şeriat'ın birinci makamı, Hacı Bektaş'a göre iman getirmektedir. Onun kabul ettiği iman, dil ve gönül üzere olan imandır. Bunun için Hacı Bektaş-ı Velî şöyle der: "Kim çalap Tanrı'ya gönülden tanıklık yapmazsa, mutlak kâfirdir."8 "Öte taraftan, diliyle tanıklık yapıp da gönlü ile inanmazsa münafıktır."9 İbadet üzerinde de duran Hacı Bektaş-ı Velî, bu konuda şöyle der: "Amel imandan ayrıdır ve iman ibadettir. Değme ibadet, iman'a ermez; küfür de günahtır ama, değme günah küfre ermez." Burada Hacı Bektaş-ı Velî, Ehl-i Sünnet'in kabul ettiği "iman amelden cüz değildir" prensibini kabul etmektedir. Yapılan birçok ibadetin iman nokta-i nazarından değeri olmadığını, insanın yaptığı bazı günahların da küfre götürmediğini belirtmektedir. Yine burada Hacı Bektaş'ın istediği şey, iman ile ibadet arasındaki bağlantıdır. Şuurlu iman, şuurlu ibadete götürür düşüncesidir. Şeriatin birinci makamı üzerinde önemli bir şekilde duran Hacı Bektaş-ı Velî, ikinci makamın, ilim öğrenmek, üçüncü makamın, namaz kılmak, zekat vermek, oruç tutmak, hacca gitmek, seferberlik olunca kaçmayıp düşmana karşı gelmek ve cenabetten temizlenmek olduğunu bildirmektedir. Burada üzerinde durulması gereken konu, "seferberlikten kaçmamanın" şeriatın üçüncü makamında yer almasıdır. Bunu söylemekle Hacı Bektaş-ı Velî, vatan savunmasına ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Dördüncü makam, helâl kazanmak, beşinci makam evlenmektir. Altıncı makam, hayz ve loğusalıkta, münasebeti haram bilmektir. Yedinci makam, sünnet ve cemaat ehlinden olmaktır. Sekizinci makam, şefkattir. Dokuzuncu makam, temiz yemek ve temiz giyinmektir. Onuncu makam, iyiliği emredip, kötülükten sakınmaktır."10
Dikkat edilirse Hacı Bektaş-ı Velî III. bölümde de çok önemli konular üzerinde durmaktadır. İslâm toplumunu ayakta tutan temel öğelere değinerek Hacı Bektaş-ı Velî, bilinçli ve yaptığı amellerin şuurunda olan bir toplum özlemi duymaktadır.
- Makalât'ın IV. bölümünü Hünkar, Tarikat makamlarına ayırmıştır. Bu makamın ilk basamağının pir'den el alıp, tövbe etmek olduğunu belirtmektedir. Fakat Hacı Bektaş'ın istediği tövbe, tam pişmanlık tövbesidir.
Bunun için Hacı Bektaş şöyle demektedir: "Öyle tövbe etmek gerekir ki onda tereddüt ve şüphe olmasın, yine tövbeyi öyle yapmak gerekir ki fayda getirsin, çönkü tövbe etmek pişmanlıktır. Pişmanlığın esası budur ki, yetmiş yıllık günah, bir özüre değişilir. Şimdi tevekkülle özüre önem verin ki, hatalarınız az, yüzünüz taze olsun."11
Burada Hacı Bektaş'ın üzerinde durduğu konu, tarikat'a girmenin basit bir olay olmadığı ve bu yola sulûk eden birinin de önce geçmişini temizleyip bir daha o hatalara dönmemesi için irade sahibi olmasının gerektiği konusudur.
Anadolu halk Sûfîzminin Ahmet Yesevî'ye kadar uzanan çizgisinde Hacı Bektaş-ı Velî'nin ve Yunus'un çok önemli bir yeri vardır. Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması uğruna başlatılan hareketin en verimli dönemleri şüphesiz XII. yüzyıl ile XIII. yüzyıl olmuştur. Anadolu'da kurulan Anadolu Selçuklu Devleti, hem siyasî plânda, hem de kültürel ve manevî plânda çağının en istikrarlı devletlerinden birini oluşturmuştur. XIII. yüzyılın ortalarına kadar özellikle siyasî istikrarını korumasını bilmiş ve Anadolu'da İslâm kültürü ile Türk kültürünün belli bir sentezine dayanan Anadolu Selçuklu medeniyetini meydana getirmiştir.
XIII. yüzyıl Anadolusu, özellikle manevî plânda büyük şahsiyetlerin yetişmesini sağlamıştır. Bunu normal bir olay olarak kabul edebiliriz. Çünkü, Anadolu, özellikle Konya başta olmak üzere Orta Anadolu, bir ucu ile İran diğer ucu ile İspanya, Suriye, Irak'tan gelen düşünce ve sûfî hareketlerle Orta Asya kökenli düşünce ve sûfî temayüllerin bir buluşma noktası olmuştur. Şüphesiz bir asırdan fazla bir zamandan beri devam eden bu kültürel birikim, büyük dahilerin yetişeceği bir kültürel ortamı meydana getirmiştir.
İşte Mevlânâ'nın, Hacı Bektaş-ı Velî'nin, Yunus'un ve Sadreddin Konevî'nin yetiştiği böyle bir ortamdı. Bu kültürel ortamın diğer bir özelliği de medrese ile tekke arasında belli oranda bir ahengin kurulmuş olmasıydı. Bu ahengin oluşmasında bu çağdaki sûfî eğilimlerin içindeki insanların, medreseden gelmiş olmasının payı büyük olmuştur. Mevlânâ'mn babası dahil, Mevlânâ ve Sadreddin Konevî ciddî medrese eğitiminden geçmiş insanlardı. Şüphesiz bu insanların içinde bulunduğu sûfî temayül, daha entellektüel bir çevre içinde gelişme göstermiş ve daha ziyade bilim dili Farsça veya Arapça olarak fikirlerini aktarmışlardır. Bunun yanında, Hacı Bektaş ve Yunus Emre kültürlü şehir çevrelerinden ziyade, halk kesimi içinde İslâm ve sûfî temayülleri sergilemişler, dil olarak da Türkçe'den başka dil kullanmamışlardır. Fakat her iki sûfî temayülün birleştikleri ana nokta, şekilcilikte kalmayan gönül Müslümanlığının benimsetilmesi olmuştur. Belki de bu medrese çevrelerinin çokça üzerinde durduğu şekilci İslâm'a karşı bir reaksiyon olarak da ifade edilebilir. Mevlânâ, Mesnevi'de anlattığı birçok hikaye ile şekilde kalıp da, özün özünde olanı anlamayanların halini sergiler. Yunus ve Hacı Bektaş Velî'de İslâm'ın özü ile şeklin bütünleşmesini görmek istemektedirler. Sadece şekilde takılıp kalanların, ne Yunus'un yanında ne de Hacı Bektaş-ı Velî'nin yanında fazla değeri yoktur.
İşte bizim tebliğde esas üzerinde durmak isteğimiz konu bu nokta olacaktır. Hacı Bektaş-ı Velî gibi Anadolu Sûfîliğinin bel kemiğini teşkil eden ve bir ucu ile Ahmet Yesevî'ye dayanan bir sûfî inancın temsilcisinin dinî boyutunun en önemli eseri olan Makalat'ı1 esas olarak incelemeye çalışacağız:
Hacı Bektaş-ı Velî, Makalât'ın I. bölümünde Allah'ın dört bölük insan yarattığını, bunların, Âbidler, Zahidler, Ârifler ve Muhibb'ler olduğunu söylemektedir. Âbid'lerin şeriat, Zahid'lerin tarikat, Ârif'lerin ma'rifet, Muhibb'lerin ise hakikat kavmi olduğunu belirtmektedir.2 Hacı Bektaş'a göre Abidler'in şeriate sımsıkı sarılmaları, nefsin arzularından uzak durmaları dünyayı terketmeleri gerekir. Bunlar avâm halk taifesi olduğu için birbirlerini incitirler. Kibir, haset, bugz, cimrilik ve düşmanlık bunlarla beraberdir.3 Zahid'ler ise, korku ile ümit içinde hayatlarını geçirirler. Başlıca kaygıları, ahiret için yararlı işler yapmaktır.4 Ârif'ler ise, bunların aslı su'dandır. Bu sebeple hem temiz olmaları, hem de temizleyici olmaları gerekir. Ârifler katında her sözün üç yüzü, önü ve bir arkası vardır. Manâ ehli katında ise, her sözün yetmişiki yüzü ve bir ardı vardır. Ârifler katında şirk murdardır. Onu içlerinde bırakmaz, dışarı atarlar. Kendileri arıdırlar ve başkalarını da arıtırlar.5 Nihayet Hacı Bektaş-ı Velî, bu sözlerini şöyle tamamlar: "Bilmek gerekir ki, kendisini arıtmayan (temizlemeyen) başkalarını da arıtamaz." Hacı Bektaş'a göre kişide yaramaz fiil olmamalı, kişi her zaman temiz olmalıdır. İnsanın piskatışıklı olmasının sebebi, içinde şeytan fiilinin olmasıdır. Yine Hacı Bektaş şöyle demektedir: "Vay sana ki içinde, kibir ve haset, cimrilik, düşmanlık, tamah, öfke, gıybet, kahkaha ve maskaralık ile bunlar gibi daha nice şeytan fiili varsa, su ile yıkanıp nasıl arınacaksın?"6
Hakikat taifesi olan Muhibb'lere gelince Hacı Bektaş'a göre bunların aslı topraktandır. Toprak teslimiyet ve rızayı temsil eder. Bu yüzden Muhibb'de teslimiyet ve rıza içinde olmalıdır.7
Hünkar Hacı Bektaş-ı Velî, Makalât'ın II, bölümünde kulun Allah'a ulaşıp, onunla dost olmasının yollarını açıklamaktadır. Bunun için kırk makamın olduğunu söylemektedir. Bu kırk makamın onu şeriatta, onu tarikatta, onu marifette, onu da hakikatta'dır.
Makalât'ın III. bölümünde şeriattaki on makam açıklanmaktadır. Şeriat'ın birinci makamı, Hacı Bektaş'a göre iman getirmektedir. Onun kabul ettiği iman, dil ve gönül üzere olan imandır. Bunun için Hacı Bektaş-ı Velî şöyle der: "Kim çalap Tanrı'ya gönülden tanıklık yapmazsa, mutlak kâfirdir."8 "Öte taraftan, diliyle tanıklık yapıp da gönlü ile inanmazsa münafıktır."9 İbadet üzerinde de duran Hacı Bektaş-ı Velî, bu konuda şöyle der: "Amel imandan ayrıdır ve iman ibadettir. Değme ibadet, iman'a ermez; küfür de günahtır ama, değme günah küfre ermez." Burada Hacı Bektaş-ı Velî, Ehl-i Sünnet'in kabul ettiği "iman amelden cüz değildir" prensibini kabul etmektedir. Yapılan birçok ibadetin iman nokta-i nazarından değeri olmadığını, insanın yaptığı bazı günahların da küfre götürmediğini belirtmektedir. Yine burada Hacı Bektaş'ın istediği şey, iman ile ibadet arasındaki bağlantıdır. Şuurlu iman, şuurlu ibadete götürür düşüncesidir. Şeriatin birinci makamı üzerinde önemli bir şekilde duran Hacı Bektaş-ı Velî, ikinci makamın, ilim öğrenmek, üçüncü makamın, namaz kılmak, zekat vermek, oruç tutmak, hacca gitmek, seferberlik olunca kaçmayıp düşmana karşı gelmek ve cenabetten temizlenmek olduğunu bildirmektedir. Burada üzerinde durulması gereken konu, "seferberlikten kaçmamanın" şeriatın üçüncü makamında yer almasıdır. Bunu söylemekle Hacı Bektaş-ı Velî, vatan savunmasına ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Dördüncü makam, helâl kazanmak, beşinci makam evlenmektir. Altıncı makam, hayz ve loğusalıkta, münasebeti haram bilmektir. Yedinci makam, sünnet ve cemaat ehlinden olmaktır. Sekizinci makam, şefkattir. Dokuzuncu makam, temiz yemek ve temiz giyinmektir. Onuncu makam, iyiliği emredip, kötülükten sakınmaktır."10
Dikkat edilirse Hacı Bektaş-ı Velî III. bölümde de çok önemli konular üzerinde durmaktadır. İslâm toplumunu ayakta tutan temel öğelere değinerek Hacı Bektaş-ı Velî, bilinçli ve yaptığı amellerin şuurunda olan bir toplum özlemi duymaktadır.
- Makalât'ın IV. bölümünü Hünkar, Tarikat makamlarına ayırmıştır. Bu makamın ilk basamağının pir'den el alıp, tövbe etmek olduğunu belirtmektedir. Fakat Hacı Bektaş'ın istediği tövbe, tam pişmanlık tövbesidir.
Bunun için Hacı Bektaş şöyle demektedir: "Öyle tövbe etmek gerekir ki onda tereddüt ve şüphe olmasın, yine tövbeyi öyle yapmak gerekir ki fayda getirsin, çönkü tövbe etmek pişmanlıktır. Pişmanlığın esası budur ki, yetmiş yıllık günah, bir özüre değişilir. Şimdi tevekkülle özüre önem verin ki, hatalarınız az, yüzünüz taze olsun."11
Burada Hacı Bektaş'ın üzerinde durduğu konu, tarikat'a girmenin basit bir olay olmadığı ve bu yola sulûk eden birinin de önce geçmişini temizleyip bir daha o hatalara dönmemesi için irade sahibi olmasının gerektiği konusudur.