:
HACIBEKTAŞ DERGAHI VE TÜRBESİ Bedri Noyan
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:35 PM
Anadolu Selçukluları zamamında özel otlak olarak kullanılan Suluca Karahöyük (Hacım Köy) adını taşıyan bugünkü "Haçıbektaş" ilçesi ve çevresi, Hünkar Hacı Beştaş Veli'nin buraya gelişinden sonra değişmiştir.
Hacı Bektaş Veli döneminde yapılan Hacı Bektaş Veli'nin hakka yürümesinden (vefatından) sonra, 14. yüzyılın başlarında Osmanlı hükümdarı Orhan Gazi'den başlamak üzere, dergah Murat Gazi, Yılıdır Beyazıt ve Yavuz Sultan Selim tarafından yaptırılan ek bina ve yapılarla 16. yüzyılda tamamlanmıştır. Ayrıca Hacı Bektaş Dergahı ve Türbesi 1807 yıında padışah IV. Mustafa, 1862 yılında Abdûlaziz ve de 1895 yılında da II. Abdülhamid tarafından tamir ettirilip, zaman zaman yapılan değişikliklerle bugünkü halini almıştır.
Tekke ve Zaviyelerin 25 Kasım 1925 tarihinde çıkarılan bir yasa ile kapatılması kararından sonra, Kırşehir'e bağlı bir nahiye merkezi olan Hacıbektaş'ta bulunan dergah kanun gereği kapatıldı. Hacıbektaş Dergahı ve Türbesi'nde bulunan eserler, Milli Eğitim Bakanlığı Müzeler Genel Müdürlüğü'nce gönderilen bir heyet tarafından saptanarak, önemli ve taşınabilir durumda olanları teslim alınıp, Ankara Etnografya Müzesi'ne götürülmüştür.
Hacıbektaş Dergahı ve Türbesi'nden alınan eserler, 1964 yılına kadar (kırk yıla yakın bir süre) orada korunmuş ve belli zamanlarda müzede sergilenmiştir.
Milli Eğitim Bakanlığı 1958 yılında, Vakıflar Genel Müdürlüğü de 1959 yılında bakımsızlıktan harabe hale gelen Hacıbektaş Dergahı ve Türbesi'nin restorasyon ve onarım işlerine başlanmış, 1964 yılına kadar da önemli kısımların restorasyon ve onarım işi bitirilmiştir. Milli Eğitim Bakanlığı'nca, dergahın bir müze olarak açılması kadar verildikten sonra 16 Ağustos 1964 tarihinde Hacıbektaş Dergahı ve Türbesi ulusal bir müze haline getirilmiştir. Dergahtan 1925 yılında Ankara Etnografya Müzesi'ne taşınmış olan eserler, yeniden Hacıbektaş'a getirilerek yeni açılmış müzede sergilenmeye başlanmıştır.
Restorasyon ve onarım Hacıbektaş Dergahı ve Türbesi'nin ayakta kalabilmiş kısımlarının bugüne gelmesini sağlamıştır. Ancak özellikle birinci avlu ile ilgili hizmet binalarından hiç bir eser kalmamıştır. Örneğin birinci avlu kapısından girilince sol tarafta eskiden yer alan At Evi ve sağ tarafta bulunan Etmek Evi'nden hiçbir eser yoktur.
Hacıbektaş Dergahı ve Türbesi üç ana bölümden oluşmaktadır. Bunlar:
1. Ekmek Evi, Çamaşırhane, Banyo ve At Evi gibi dış ile ilgili kısımları içinde toplayan BİRİNCİ AVLU.
2. Aş Evi, Tekke Mescidi, Kiler Evi, Meydan Evi, Mihman Evi ve Dede Baba Köşkleri gibi doğrudan doğruya dergah idaresi (yönetimi) ile ilgili İKİNCİ AVLU.
3. Hacı Bektaş Veli Türbesi, Balım Sultan Türbesi ile derviş ve Baba, Halife Baba Mezarları'nın bulunduğu ÜÇÜNCÜ AVLU.
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:35 PM
1. BİRİNCİ AVLU (NADAR AVLUSU)
Birinci Avluya, 1963 yılında eskisine uyularak yeniden restore edilen, tonozlu büyükçe kapıdan girilir. Anadolu anat eserlerinin güzel bir örneğini oluşturan kapı, oldukça geniş ve yüksektir. Ön cephesi bir dik prizmayı iç kısımı ise bir tünel çatısını andıran kemeri, oldukça büyüktür.
Bu kapıdan büyük bir bahçeyi girilir. Birinci Avlu bölümünde, eskiden kapının sol tarafında bulunan At Evi ile sağ tarafında bulunan Ekmek Evi'nden geriye birşey kalmamıştır. Daha çok bir üçgeni andıran avlunun doğusunda tuvalet ve onun bitişiğinde ise Fevzi Baba Çeşmesi bulunmaktadır. Bu çeşmeye Üçler Çeşmesi de denir. Bu çeşmeyi 1897 yılında Fevzi Dedebaba yaptırmıştır. Çeşmenin etrafı renkli taşlar ile süslenmiş olup, üzerinde Arapça yazılı yazıt yer almaktadır. Yazıt üzerinde bulunan bilgiler şunlardır:
Âsitânı Hacı Bektâş-ı Veli'de nice zât,
Eser hayrederek eylemiş ümm'd-i necât.
İşte bu nev-eser-i muteber inşasına da,
Türbedâr Fevzi Baba oldu delil-ül hâyrât.
Çâker-i âl-i abâ Fatıma Fikriye Hanım.
Yaptı bir çeşme ki tahsin eder ehl-i hasenât
Dilerim bâis-i bânisini zât-ı vehhab.
Kevser-i nab ile sir-âb ide rûz-u arasât.
Akti târihi bu mizâb-ı kalemden Kâmi,
Şühedâ aşkına yâhû içiniz âb-ı hayât.
Harrere Mustafa Vasf-i Nevşehri: 1320 (1902)
Yazıtın aşağı kısmında ise 6 çıkıntı bir yıldız işlenmiştir. Bu yıldıza Mührü Süleyman denilmektedir.
Fevzi Baba (Üçler) Çeşmesi'nin biraz ilerisindeki kapıdan, bugün var olmayan ancak çok az izi kalan Ekmek Evi'ne geçilrken, şimdi dergah içindeki tuvalete gidilmektedir.
Avlunun kuzey taraında, giriş kapısının tam karşısında İkinci Avlu giriş kapısı olan Üçler Kapısı bulunmaktadır. Bu kapı ile aynı hizada bulunan Banyo ve Çamaşırhane giriş kapısı vardır. Bu bölüm halen iki odadan oluşup, eskiden birinci oda özel tesisatı ile çamaşır yıkamak, ikinci oda ise banyo yapmak için kullanılmıştır. Bugün burası depo olarak kullanılmaktadır.
1. Tuğla ve harçla örülmüş, alttan obruk yarım silindir biçiminde tavan örtüsü.
2. Bir kemerin aralıksız devam etmesiyle oluşan örtü biçimi.
Fevzi Baba adıyla bilinen Dedebaba, Salih Niyazi Dedebaba'dan önce postta oturuyordu.
Taş, mermer v.b. gibi sert cisim üzerindeki oyma veya kabartma yazı, tarih. 2. (kitabe)
Metin: Basılı ve el yazması parça
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:36 PM
2. İKİNCİ AVLU (DERGAH AVLUSU)
İkinci Avlu'ya düzgün yontu taşlarından yapılmış bir çeşit avlu girişi andıran Üçler Kapısı adı verilen kapıdan girilir. Bu avluya Dergah Avlusu da denir.
Dergaha ait teşkilatın binalarını çevresinde toplayan dikdörtgen biçiminde taş döşemeli olan avlunun güneyine; Üçler Kapısı'nın girişinde, kare planlı ve toprak seviyesinin üstünde yapılmış bir havuz görülmektedir. Havuzun Üçler Kapısı'na bakan duvarı üçgen alınlık biçimdedir. Üçgenin tepesine mermerden 12 dilimli (Hüseyni) bir taç yerleştirilmiştir. Üçgenin havuza bakan yüzü üzerinde ise, mermerden bir çerçeve içinde 12 mısradan ibaret bir yazı bulunmaktadır. Yazıtın üzerinde:
Maşallah
Sene: 1324 (1906) Sene: 1326 (1908)
Bahrı ummân-ı Velayet Hacı Bektaş-ı Veli,
Hân kah-ı feyz-i baridir hemen cennet mesil.
Vali-i Beyrut Devletlû Halil Paşa gibi,
Bir vezirin hem-ser-i ismetveri Zehra adil,
Nazile Hanım bu havzı etdi inşa tekkede,
Yaptı güyâ cennet-ül me'vada aynı selsebil,
Hacı Feyzullah Baba gayret ve himmet ile,
Oldu icrasında bu havzı sefâ bahşın delil.
Saki kevser Şehid-i Kerbelâ'nın aşkına,
Her biri olsun ilâhi nâil-i ecr-i cezil.
Kılk-i remziden güher târih caridir heman,
Âb-ı Kevser oldu bu havz-ı dilârâ da sebil.
Mehmet Es'at Mucurri
Yazıt üzerindeki yazılardan havuzun 1906-1908 yılları arasında Beyrut Valisi Halit Paşa'nın eşi tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Havuz yontu taşlarından yapılmış sivri kemerli üstü örtülü ve önü açıktır. Ortasında, suyu Aslanlı Çeşme'ye bağlı bir de fıskiye tertibatı bulunmaktadır.
Avlunun doğusunda ve batısında kesme taşlar ile yapılan ayaklara oturtulmuş ve yine sivri kemerli üstü örtülü ve önü açık kesme taşlardan yapılmış kemerler vardır. Üstü örtülü ve önü açık kemerlerin ortasında küçük beyaz mermer taşlarla yazılmış, dergah ile ilgili tamir yazıtları vardır.
İlk kemerdeki birinci sütun yazıtının, Aslanlı Çeşme'nin eski yazıtı olduğu, 1853 yılında "Arslan" takıldıktan sonra, yeni yazıtın konulması ile birlikte şimdiki yerine konulduğu anlaşılmaktadır. Yazıtın üzerinde su yazılar yer almaktadır:
Malkoç Bali İbn-i Ali Hazretleri,
Gaziler Serdarı ol din eri.
Hacı Bektaş-ı Velî'nûn aşkına,
Eyledi câri bu ayn-i kevseri.
Tarihi dokuz yüz altmış ikide,
Teşnelikten oldu abdâlân beri
Birinci kemer ikinci yazıtta ise:
Ey günah-kar ötter yüzün kara,
Ne yüz ile Hazrete karşu vara.
951 (1544)
Aş Evi önündeki sundurmanın üzerindeki yazıtın, bir tamir yazıtı olduğu yazılı bilgilerden anlaşılmaktadır.
Tecdid kıldı bin iki yüz seksen altıda,
Aşhaneyi bu tak-u revak-ı Hasan Dede.
1286 (1869)
İkinci Avluda havuzdan başka; Arslanlı Çeşme, Dergah, Cami, Aş Evi, Kiler Evi, Meydan Evi, Mihman Evi ve Dedebaba Köşkleri bulunmaktadır.
Pîr'evi içindeki ufak ibadet yeri, II. Murâd zamanında, XV. yüzyıl ilk yarısında yapılmıştır. Dergâhtan alınarak Ankara Etnografya müzesine konulmuş olan ve Kılınç Abdal isimli bir kişi tarafından yaptırılmış olduğu üzerindeki vakfiyye yazısından analışalan tas'ta (I Zilka'de 933) 21 Haziran 1498 tarihi vardır. Yine Pîr'evinde yazıtlardaki tarihlerde (925-963) 1519 – 1560 M. yılları arasında konulmuştur. Bundan anlaşılıyor ki Pîr'evinin bugünkü hâle gelmesi için uzun zaman geçmiş, XV. yüzyılda başlayan büyüme XVI. yüzyılda artmış ve bu artışta Balım Sultân'ın rolü olmuştur.
Alevi-Bektaşilerin yaşlı olanların söylediklerine göre, Meydân evindeki Oniki posda karşılık Pîr Evi'nde de Oniki ev var bulunmaktaymış. Bugün Dergâhta yalnız At'evi, Ekmek evi, Aş'evi, Mihman = Konut evi, Meydân evi, Kiler evi vardır. Bunlardan, birinci avluda bulunan Ekmek evi de hâlen tamâmen harebedir. Restorasyon çalışmalarında da ele alınmamıştır. Bunlardan başka, Dergâh dışıda, Balım evi, Han bağı ve dede bağı vardır. Bu ev ve bağların da birer (Baba)sı ve birkaç dervişleri vardı.
Dedebaba Meydan evi babası olarak göstelir ki, bu uygulama 1826 yılında yeniçeri ocağının kaldırılışına kadar böyle uygulanmıştır. 1826 yılında Meydan evi babalığı kaldırılmış, Dedebaba Kiler evi babası olmuştur ve dergah kapanana kadar böyle devam etmiştir.
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:36 PM
Pîevi'nin genel görünüşü
(Eski bir levha'dan)
Dergahtaki Babacan Kolun'da protokol bakımından, Dedebaba'dan sonra Aş'evi babası gelir. Çoğu zaman, Dedebaba'nın ölmesi, durumunda Aş'evi babası olan kişi Dedebaba seçilirdi. Ancak bu bir şart değildir, böyle bir zorunluluk ve kural bulunmamaktadır.
Pîrevi'nde bulunan bu altı ev (ocak) in herbirinde bir baba ve 8 – 10 dervîş bulunmakta ve evlerin herbirinde içinde yaşayanlar için özel bir mutfak yer almaktadır. Ayrıca konukları için her bir evde ayrı bir mutfak vardır.
Geçmişte Pîrevi'nde Meydân ve Kiler evi babası olan Salih Niyâzi Dedebaba ile Mimar Hikmet Pîrevi'ndeki 1926'dan sonra meydana gelen yapılmayı şu biçimde gözler önüne serer. Mimar (Yazar) Sofrada gördüğü sarıklı bir hoca'nın burada ne aradığını sorar, yazar'a Sali Niyâzi Dedebaba şu açıklamayı yapar:
"Biliyorsunuz ki Alevilik – Bektaşilik bir çok saldırıya uğramıştır. Çeşitli yüzyıllarda tutucular Alevilik – Bektaşiliği ortadan kaldırmak istemişlerdi. Fakat aşk ve imândan doğan tarikatın adamlarının kalbî, bir râbıta ile yekdiğerini severler ve tutarlardı. Alevilik – Bektaşiliğe vurulan en önemli darbe II. Mahmud zamanındadır. Biliyorsunuz ki Yeniçeri'ler Bektâşî idi. Onlar kaldırılrken bizim tekkemizdeki bütün babalar ve dervîşân da kısmen nefyedilmiş ve birçokları katledilmişti. Yalnız Sultan Mahmud, büyük bir velî olan Hazret-i Bektâş'a hürmeten, bu tekkeyi ibkaa etmişti. Gördüğünüz bu câmi' o zaman inşa olunmuştu. Teşkilâtımızdan ibâdet ve Âyîn babası olan Meydan evi babasının kaldırmışlardı ve bir fermân ile bu câmi'e bir Nakşbend şeyhi koymuşlardı.
... Gördüğünüz hoca da bu câmi'in müezzinidir. Arasıra bizimle yemek yer."
Salih Niyâzî Dedebaba sözlerine devamla şöyle şöylüyor:
"— Doğrusunu söylemek lâzım gelirse bu Nakşbendi şeyhlerinden birçoğu bize nasihat verirlerken kendileri Bektâşî oldular. İşte İstanbul'daki İsmet Molla bunun güzel bir misâlidir. Sultan Mahmud fermani üzerine Merdevenköyündeki tekkenin görevli şeyhi iken o da Bektâşî oldu, çıktı.." (s: 19-20)
Pîr'evindeki bütün evlerin babaları, daimâ Babagân kolundan olan zevâttır. Zâten Kiler evi babası da bu kolun ruhâni reisi olan Dedebaba'dır. Dergâh-ı Pir'de yapılan ayn-ı cem'lerde dâimâ bunlar başkanlık ederler. Çelebîler (!) bunlara karışamazlar; onlar da karıştırmazlardı.
Dedebaba'lık hükûmet tarafından tevcih edilen bir görev değildir. Sünbül Sinân hânkaaında (Pîşkadem), Cerrâhî'lerdeki (Sertariyk), Nekşbendî'lerdeki (Serhalka). Rüfâî ve Sa'dî'lerdeki (Nakıyb) gibi yol erbâbı arasında bililnen bir hizmettir. Pîrevindeki Nakşbendî şeyhi ise, Hükûmet tarafından ta'yin edilirdi. Bunun görevi, tarafların hukukunu korumak ve Dergah-ı Pîr'de Tanrı ve padişah emrine uymıyacak bir olayın meydana gelmesine engel olmaktı.
Mütevellîlerin, yani İdris Hoca soyundan gelme oldukları bilinen ve kendi kendilerine Çelebi adı verenlerin, görevi yoksullara, gelib gidenlere yemek ve yatacak yer vermek, Pîrevi'nin yapılarını onarma ve bakımını gözetmekti. Dedebaba yol'a aid işlere karışır, mütevellîler ise bu gibi işlere kat'iyyen karışmaz ve karışamazdı.
Tekke ve câmi' yerindeki mescidin Orhan Gazî tarafından kurulduğu da söylenir. Tekke diye anılan kısımda Kiler evi kasıpında okunması zor bir yazı ile yazılmış, mermer bir kitâbe vardır. Buna göre, burasının 777 hicrî yılı Ramazan içinde yapıldığı veya onların gördüğü anlaşılır. Yaptıranın adı (Emir Ahi dede) olarak geçiyor vu bu zât hakkında "Melik'il-Meşâyip, Sülalet'ül-Evliyâ" ünvânları kullanılıyor.
Hazret-i Pîr Hacı Bektâş velî'nin makaamını yapan veya canlandıran kimsenin bir Ahî şeyhi ve emîri olması, Bektâşîler – Ahîler arasındaki candan, gönülden bağlılığın bir belgesi sayılabilir.
Meydan evi kapısında bulunan kitâbede Sultan Murâd kendisini Ahî soyundan gelme olarak göstermede ve açıkça bununla öğünmekte olduğunu belli etmektedir.
Bektâşî'lerin esas merkezi Pîrevi'dir. Bundan sonra dört esaslı Dergâh (Âstâne-i Bektâşiyân) vardır ki bunlar:
a) Rum-eli Dimetoka'da Seyyit Alî sultân – Diğer adıyla Kızıldeli Sultân Dergâhı,
b) Kerbelâ Dergâhı,
c) Elmalı'da Abdal Musa Sultân Dergâhı,
d) Mısır – Kahire yakınında Kasr-ı Ayn'de Kaygusuz Abdal Sultân Dergâhı.
Ş. Sami bey'in Kaamus-ül-a'lâm'ında, Hacıbektâş maddesinde, şu kayid vardır: "Karyenin ve alel'husus tekkenin bağ ve bahçeleri pek çok, akar suları bol ve meyveleri meşhûrdur. Âb-ü havâsı dahi gâyet lâtiftir.
Tekke tarikat-i Bektâşiyye'nin merkezi olub, içinde 60 kadar dervîş bulunur. Evkaaf vâridâtının bir kısmı çelebi efendiye ve bir kısmı dahî şeyh ve türbedâr ile dervîşâna aiddir." (C/3, s:1905)
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:36 PM
Etrâf duvarları Malatya'lı Hacı Mehmed Baba zamanında yapılmıştır. Ondan sonra Feyzi baba post-nişîn olmuşlar, ondan sonra da Salih Niyâzî Dedebaba. Bu zât ta Dergâhlar kapatılınca, bir müddet, Ankara'da Otelcilik yapmış. Arnavudluğa gitmiş ve orada şehîd olmuştur.
Dergâh'ın kapatılacağı günü görenlerden dinledim. Babalar, gözyaşları içinde Hazret-i Pîr'den ayrılırlarken Aş'evi babası Hacı Kerim Baba:
— Arkadaşlar, burası kapanmış değildir. Bütün gönüllerde her zaman açıktır. Fakat biz buradan uzaklaştırlmağa lâyık olduk, buraya lâyık olursak yol açılır, döneriz.. demiştir.
Türbe (Asıl yatır) ve yanındaki Bâlım Sultân yatırı Selçuk yapı işçiliğinin oldukça güzel örnekleridir. Önceleri, san'at bilgi ve zevkleri eksik kimseler tarafından onarıldıkça eski güzelliklerini kaybeden tarafları olmuştur. Müze hâline getirilirken yapılan restorasyonda bu noktaya çok önem verilmiş, titizlikle çalışılmıştır.
Giriş kısmı süslü ve pek güzeldir. Mermer kemerlerde güzel Selçuk tarzı süslemeler vardır.
Hacıbektâş'ta, önceleri, otel ve han yoktu. Dergâha mensûb olsun olmasın her ziyâretçi dışarıda bırakılmaz, konuk edilirdi. Akşam olduktan sonra Dergâha kimse alınmazdı. Birinci Dünya Savaşında Konuk evi yapılmasına müsaade alan Dedebaba bunu yaptırmış ve o zaman yalnız duvarları ve ahşab bölümleri için Kırkbin liralık bir keşif yapılmıştı. Yapı yarım kalmıştı. Dâimâ kendilerini rakiyb gören çelebi'lerin bu güzel işi bozmağa çok çalıştıklarını Hâmid Zübeyr bey Türkiyat mecmuası cilt: 2 deki makaalesinde kazâ olması için Pâdişahtan irâde çıkmışsa da, buna da çelebi Cemâleddin engel olmuştur. Buna sebep te kazâ olursa mahkeme, nüfus, tapu dairesi, eczahâne, hastahâne gibi teşekküller ile kaymakam ve başka aydın kimseler ve me'murlar oraya gelir ve kendisinin ma'nevi kimliği kaybolur, zedelenir düşünceleri idi (ayni kaynak, s:365). Onlar böyle düşünür ve aydın'lardan kaçarlarken orada halkın uyanması ve komusanını sağlamak üzere Rahmetli Salih Niyâzî Dedebaba yeni bir mekteb yaptırmış idi. Bu muhterem zâtın Hava Kurumu'na da büyük yardımları olmuştur.
Biz yine Pîrevi'ne dönelim: Pîrevi babalarının protokol bakımından sırası şöyle idi: Kiler evi babası (Dedebaba), ondan sonra Aş'evi babası, ekmek, evi, Mihman = Konuk evi, At evi, Han bağı, Dede bağı, Balım evi babaları gelirdi. Dervîşler önce Dedebağı'nda 2 – 3 yıl hizmet eder, Dedebaba isterse Pîrevi'ne alınır. 6 – 12 yıl burada hizmet eder, kısmet olursa Baba olur. Bu konuda kıdem sırasına bakıldığı olursa da esas ehliyyettid. Meselâ: Feyzî Dedebaba'dan sonra Kiler evi babalığı yani Dedebabalık Zeynel babanın olacak iken, ehliyyetine ve Feyzî Dedebaba'nın vasiyyetine uyularak Salih Niyâzi baba, Dedebaba ve Kiler evi babası olmuştur.
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:37 PM
Son babalar şunlardı: Dedebaba (Kiler evi babası): Salih Niyâzî Dedebaba. Aş'evi babası: Zeynel baba, Ekmek evi babası: Hacı Kerim baba, Mihmân evi babası: Muhtar basa, At evi babası: Feyzî baba, Han bağı babası: Necatî baba, Dede bağı babası: Arslan baba, Balım evi babası: Japon Hasan baba.
Necâtî ve Japon Hasan babalardan ma'dâsı aslen Arnavud idiler. Sonradan, tekkeler kapanınca, hepsi Arnavudluğa gitmişlerdir.
Dergâh-ı Pîr'e ve diğer Dergâh'lara Muharrem ayı girmeden önce bütün ihtiyâçlar girer, Muharrem'de artık dışarıdan hiçbir madde giremezdi. Şehâdet gününden sonra girebilirdi. Bazı Dergâhlar bütün Muharrem ayı boyunca bu usule uyarlardı.
Kurtuluş savaşında, Atatürk, Sivas Kongresinden sonra Hacıbektâş'a gelmiştir. Huzûr-u Pîr'e yalnız başına girmiş, orada tek başına üç saat kadar niyâz etmişler ve "senden meded bekliyorum!" diyerek ayrılmıştır.
Salih Niyâzî Dedebaba ile de yedi saat başbaşa görüşmüşler, gece Cemâleddîn efendi evinde yatıp ertesi gün Ankara'ya hareket etmişlerdir. Bu, Ankara'ya ilk gidiş idi.
Şimdi, Pîrevi'nin dış kapısından girerek kenar-köşe her tarafını dolaşmaya başlayalım. Önce K e m t e r î 'ye bir göz atalım:
Andelîb olmaksa kastın ey gönül gülzâra gel,
Âşık-ı şûrîde meşrebsen eğer dildâra gel,
Şîşe-i nâmûsunu eyle şikest ikrâra gel,
Vuslat istersen eğer Mansûr olub hoş dâra gel,
Âstân-ı hâcı Bektâş-ı velî Hünkâra gel.
Hubb-u ehl-i beyt ile olsun derûnun pür-kemâl
Gel gel arslanım erenler bâbına kıl rûymâl
Her ne dürlü dünyede sürsen ömür sonu zevâl
Olmak istersen cihânda nail-i bezm-i visâl
Âstân-ı Hâcı Bektâş-ı velî Hünkâra gel.
Serserî gezme cihânda hoş-zamîr-i rûşen ol
Hemdem olma gel teberrâ kavmı ile sen sen ol
Ehl-i beytin dostuna dost düşmenine düşmen ol
Haric-i sûr'da bulunma içerû gir ev'den ol
Âstân-ı Hâcı Bektâş-ı velî Hünkâra gel.
Küfrüdür zâhidlerin, âşıkların îmânıdır,
Dest-gîrim Hazret-i Pîr'im mürüvvet kânıdır.
Yürüden dîvârı ezcümle anın bürhânıdır,
Kemterî'nin dü-cihânda hâsılı sultânıdır.
Âstân-ı Hâcı Bektâş-ı velî Hünkâra gel.
P î r e v i
Dış kapıdan –ki buna çatal kapı denir– birinci avluya girilnce sağda kalan duvar yıkık olup onarım çalışmaları vardı. Bu yıkık tarafta taşçı ustaları taş yontmakla meşgul idiler. Giriş kapısının sol tarafındaki yapıların alt ve üst kat pencereleri çerçevesiz, damı yıkılmış, yalnız duvarlar mevcûd bir yıkıntı hâlinde idi. Fırın da birinci avluda idi.
9 Mayıs 1964 günü akşamı Ankara'da Büyük Sinema salonunda düzenlenen Hacıbektâş Gecesi'nde fakiir'e de bir konuşma yapmam teklif edilmişti. Bu vesile ile Aydın'dan birkaç gün evvel yola çıktım ve 6 – 7 Mayıs günlerini Hazret-i Pîr'e ziyâret'e ayırabildim. Bu son gelişimde bu birinci avlu'yu (ku buna da Nadar avlusu denirdi) tertemiz, onarılmış bir hâlde buldum. Çatal kapı muhteşem bir görünüş ile gelenlere yol açmış. Kapı kanadları Türk işçiliğinin sâdelikte güzellik örneği.
Rahmetli dostum Bezmî Nusret Kaygusuz, Kurumuş Pınar adlı kitabında (s: 100) eskiden bu kapının üzerinde şöyle bir kitâbe bulunduğunu yazıyor:
Tâlim-i hubb-u hakiykat behre-yâb-ı feyz olur
Bâb-ı Hakk'tır dergeh-i Sultân-ı Bektâş-ı velî
Mihr-i tevhîd-i hidâyet matla'ıdır bu makaam
Sırr-ı envâr-ı Muhammed'le Alî'dir müncelî
Kâ'be-tül-uşşâk bâşod în mekaam
Her ki nâkıs âmed încâ şod temâm.
(Son beyt'in Türkçesi: Burası Âşıkların kâ'besidir. Buraya eksik gelen bütünlenir.)
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:37 PM
Ü ç Ç e ş m e:
Bu birinci avluda, sağ taraf duvarda etrafı kırmızı renkli taşlarla süslenmiş üç oluklu bir çeşme vardır. Buna Üç çeşme denir. Feyzî Baba çeşmesi de denilirdi. Çeşme üstünde şu kitâbe vardır:
Âstân-ı Hâcı Bektâş-ı velî'den nîce zât
Eser-i hayr iderek eylemiş ümmîd-i necât
İşte bu nev-eser-i mu'teber inşâsına da
Türbedâr Feyzî Baba oldu delil-ül-hayrât
Çâker-i âl-i abâ Fâtımâ Fikriyye hanım
Yaptırdı bir çeşme ki tahsin eder ehl-i hasenât
Dilerim bâis-i bânisini zât-ı vehhâb
Kevser-i nâb ile sîrâb ide rûz-u arasât
Aktı târîhi bu mîzâb-ı kalemden Kâmi
Şühedâ aşkına yâhû içiniz âb-ı hayât.
1320 Harrerehû Mustafa Vasfi-i Nevşehrî
(Târih tâm ve doğrudur.)
Bu kitâbe Hacı Bektâş taşı –Balım taşı da denir– üzerine işlenmiştir. Kitâbenin altında çizgileri birbirinin altından üstünden geçme altı çıkıntılı bir yıldız şekli işlenmiştir. (Mühr-ü Süleymân).
(Burada ismi geçen Feyzî Baba dergâhların kapanması sırasında Dedebaba olan Salih Niyâzî Dedebabadan evvelki post-nişîndir. Salih Niyâzî Dedebaba Arnavudluğa giderken yerine Ali Nâcî Baykal Baba'yı halîfe ve vekil bırakmışlardır. Vefâtlarından sonra Ali Nâcî Baykal Dedebaba olmuşlardır.)
Bu çeşmenin yanına tertemiz ve muntazam tuvalet yerleri yapılmıştır.
Hâlen mevcûd olmayan eski At'evi ve Misâfirhâneler hakkında, 1926'da, Hâmid Zübeyr bey'in Türkiyat mecmuası c:2 de çıkan makaalesinden şu açıklamayı alıyorum:
(Kapının soluna bitişik olarak zikri geçen nâtemam misâfirhâne bulunur. Bu misâfirhânenin yerinde eskiden 8 – 10 odalık bir misâfirhâne varmış. Avlunun sağını At'evi ve ahırlar işgâl eder. At'evindekiler tekknin atlarına ve gelen misâfirlerin atlarına bakarlar. At'evi, sofadan geçince az ziyâlı geniş bir oda ile kiler gibi müştemilâttan ibârettir.
Mefrûşât ve muhteviyyâtını bir sürü kilim, cicim, yastık, minder, yorgan, şilte, post, köhne duvar saati, zenbil, kalbur, bir sürü sahan, kavanoz, çorba tası cezve, güğüm, liğen, tepsi, kevgir, tencere, tas, kepçe, havan, liğençe, kahve değirmeni, el kantarı, eğer takımları, kova, yaylı araba, kağnı, çift takımı gibi şeyler teşkil eder) (S: 368).
Üç çeşmeden biraz ilerisinde sağ taraf duvardaki bir kapıdan dış taraftaki arka bağçeye geçilir ki bu bölüm, eskiden Ekmek evi anbarı idi. Çeşmeye bitişik olan bölüm Baba'nın odası idi. Şimdi Müze Müdürü odası olan yapının arka tarafı ekmek fırını idi.
İ k i n c i a v l u
Birinci avlu ile ikincisini ayıran bir duvar vardır. Bunun ortasında bir kapı vardır ki buna (üçler kapısı) denir. Buradan ikinci avluya geçilir. Bu kapının hemen önünde dik dörtgen şeklinde bir havuz, sağda arslanlı çeşme, Aş'evi, ufak bir mescid ve solda Mihman evi, Meydân evi, Kiler evi vardır. Kiler evi ve Aş'evinin üstünde yazlık odalar vardır.
İkinci avlu'ya (Dergâh avlusu) denir. Üçler kapısı önceleri oldukça alçak imiş, eğilerek geçilebilirmiş. Buraya birkaç defa başını çarpan bir ziraat müdürü kapıyı yükseltmiş.
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:37 PM
H a v u z:
Bu avlunun giriş kapısı önündeki havuzun kitâbesi kapı tarafındaki kenarında olup yazılı yüzü havuza bakar. Kitâbenin tepesi bir Hüseyni tâç şeklinde (kenar kısmı dört, tepe kısmı oniki terkli) mermerden yapılma olup bunun altında bir tuğra ve daha altında Mâşâllâh yazısı vardır. Daha altta sağda (sene 1326) ve solda (sene 1324) sayıları olub bunun aşağısında da iki sütun halinde şu manzum tarih şi'ri, mermer üzerine işlenmiştir:
Bahr-i ummân-ı vilâyet Hâcı Bektâş-ı velî
Hânkaah-ı feyz-i bârîdir hemân cennet-mesîl
Vâli-i Beyrût Devletlû Halil paşa gibi
Bir vezîrin hem-ser-i ismetveri Zehrâ adîl
Nâzile hanım bu havzı etti inşâ tekkede
Yaptı gûyâ cennet-ül-Me'vâda ayn-i selsebîl.
Hâcı Feyzullâh Baba gayret-i himmet ile
Oldu icrâsında bu havz-ı safâ bahşın delîl.
Saki-i Kevser şehîd-i Kerbelâ'nın aşkına
Herbiri olsun İlâhî nâil-i ecr-i cezîl.
Kilk-i remzinden güher târih cârîdir hemân
Âb-ı Kevser oldu bu havz-ı dilârâda sebîl
Mehmed Es'ad Mücevvezi
(Tarih sâdece noktalı harfler hisab edilerek yazılmıştır. 1326 tutuyor. Burada adı geçen Beyrut vâlisi Halil paşa Bektâşî olub İstanbul'da Hakk'a yürümüştür. Eşinin de Bektâşî olduğu anlaşılıyor.).
A r s l a n l ı Ç e ş m e:
Giriş kapısı ve yukarıda sözü edilen havuzun sağ tarafında Arslanlı çeşme vardır. Bu, mermerden yapma ufak bir arslan olub şu ağzından akmaktadır. Mısırlı Kara Fazma adında bir muhibbe hanım tarafından gönderilmiştir. Arslanın tepesinde "Yâ Alî" yazılı olup altında da bir Zülfikaar (Hazret-i Alî'nin iki dilimli ağzı olan meşhur kılıncı) resmi vardır.
Arslanlı Çeşme.
Arslanın üzerinde 1272 yazılı olduğunu rahmetli İbrâhim Turan bey söylediler. Hâlen görünmüyor. Bu çeşmenin kitâbesi şöyledir:
Nûşeden bulur hayât-ı câvidân
Çeşme-i hayvân ki derler işte bû
İç şehîd-i Kerbelâ'nın aşkına
Ver salât ile selâm ile vuzû'
Cevherî târîhi söyle Hilmiyâ
Arslanın ağzından aktı buzlu sû.
Sene 1270
Çeşmenin sağ tarafında, avluya bakan duvar içine gömülü bir taş üzerinde, her satırında üçer mısra' olmak üzere iki satır hâlinde oyulmuş bir kitâbe daha vardır:
Malkoç Bâli ibn-i Alî hazretleri
Gâzîler serdârı ve erenler serveri
Hâcı Bektâş-ı velînun aşkına
Eyledi cârî bu ayn-i Kevseri
Târihi Dokuz yüz altmış ikide
Teşnelikten oldu Abdâlân berî.
Bu Arslanlı çeşme önünde, iki sütûn'un arkasında evvelce Leklek Baba mezarı denilen bir kabir ve etrafında parmaklık vardı, şimdi izi bile yoktur. Müze hâline getirilme işi tamamlanırken bunu unutmamalarını ilgililerden rica ederim.
K e m e r s ü t u n l a r ı n d a k i y a z ı l a r:
Arslanlı çeşmenin önünde ilk sütûnda, ufak bir mermer üzerinde:
Ey günehkâr örter yüzü kara
Ne yüz ile Hazret'e karşû vara
951
yazılıdır. Aş'evi önünde bulunan üçüncü sütûnda da, mermer üzerine şu yazı vardır:
Tecdîd kıldı Bin ikiyüz seksen altıda
Aşhâneyi bu tâk-u revâkı Hasan Dede.
1286
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:37 PM
E k m e k e v i:
Bir Baba efendi idaresinde Dergâhın ekmeklerinin pişirildiği yerdir. Muhterem Cevad Hakkı Tarım bey, "Tarihte Kırşehri-Gülşehri" adlı güzel kitablarında, Hacı Bektâş dergâhı başlıklı kısmında 112. sahifede, Ekmek evinden bahsederken: "Dergâhta hizmet eden kadınlar bir yabancı geldiği zaman bu evde toplanırlardı", diyorlar.
Pîrevi hizmetlerinin tamamı erkek dervişler tarafından yapılırdı. Bu sebepten kadınların orada toplanmaları söz konusu olamaz ve kat'iyyen esastan ârîdir. Ekmek evinde oniki yıl hizmet etmiş olan İbrahim Turan bey de şöyle söylediler: (Feyzî Baba ve ondan evvelki zamanda orada hizmet ettiğim oniki senede daima erkek dervişlerin hizmet ettiğini gördüm.)
O sıralarda Selvili'li Salih Baba Ekmek evi babası imiş. Önceleri pehlivanlık yapmış boylu-poslu bir zât imiş. Vefâtı gecesi İbrahim Turan beyden su istemiş, yastığının altında her zaman bulundurduğu nane şekerinden bir tane yemiş. — Haydi evlâd, vakit geldi, sen yat, demiş. Yatağına uzanmış. "On dakika sonra yokladığımda Hakk'a yürümüştü" diye İbrahim bey anlatmıştı.
Hamit Zübeyr bey ekmek evi için şunları yazıyor:
(Havuzlu avlunun sağ başında olub fırından başka odaları bulunan bir bölümdür. Evvelce burada Halı, yan halısı, kilim, cicim, 39 aded post, meşin sofra, oniki şamdan, çay ve kahve takımları, üç teber, iki nefîr, beş keşkûl, bir termometre, iki asma saat, dört et satırı, üç burgu, iki testere, tunç havan, çorba tası, güğüm, liğen, bir sürü kab-kacak, bir sandık içinde çeşitli kitablar, bal bıçağı, tulumba, tütün havanı, iki savurma makinesi, bulgur el değirmeni, iki tane altı gözlü un anbarı, iki kepek sandığı, iki hamur teknesi, iki tahta kürek, iki yeni tarz arı kovanı, merdeven vesaire..) (Türkiyat mecm. C: 2., s: 370)
A ş e v i:
Dergâh-ı Pîr'de en önemli ve yüksek sayılan bölüm burası idi. Aşevi babası protokolda, Bektâşiliğin en büyük tek rüknü sayılan Dedebaba'dan sonra ikinci sırayı alırdı.
Bektâşîllerde mutbak üzerine gösterlen bu saygı Mevlevîlerde de vardır. Onlarla oraya Matbah-ı Şerîf derler. Dervîşler orada pişerler, terbiyeyi oradan alırlar. Mevlevîler'de yeni gelen bir âşık evvelâ Sertabbâh dedenin huzûrunda çillekeş'liği kabul ettikten sonra Kazancı dedeye teslîm edilir ve o mutbakta terbiyesine başlanırdı. (Hâmid Zübeyr: Mevlevîlikte Matbah terbiyesi adlı makaale. Türk Yurdu, Mart 1927, sayı: 27., s. 280).
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:38 PM
Aşevindeki Kara Kazan üzerine şöyle bir söz var: Hacı Bektâş velî'nin kardeşi Menteş Lârene civârında Moğollarla yapılan bir savaşta şehit düşmüştür. Bir rivâyete göre, Pîrevindeki meşhur ve kutsal Kara Kazan bu savaşta Moğol kumandanlık karargâhından ganimet olarak alınmış kazandır. Hazret-i Pîr'in nefes ve himmeti onun üzerinde kıyâmete kadar bereket, bolluk sağlamıştır, diye inanılır.
Büyük Dergâhlarda hemen hemen Pîrevindeki şekilde Aşevleri ve Kara Kazanın eşi olacak büyüklükte kazanlar yaptırılmıştır. Mısır'da Kaygusuz dergâhında, Girit'te Kandiye Horasanlı Ali baba dergâhı ve Resmo dergâhındakiler gibi.. Hâmid Zübeyr bey, Türkiyyat mecmuasındaki makalesinde, halk arasında şu rivayetin dolaştığını yazıyor: — Kaç kereler Kara Kazanın altında köpekler ve kurtlar yavruladı. Yine de bu tekke açıldı. (C: 2., s: 366).
Mersin'de oturan, eski Girit Kandiye Horasanlı Ali baba Dergâh-ı şerîfi son post-nişîni Halîfe Cafer Sadık Bektaş Baba'dan dinlemiştim:
"— Dervişliğimde Aşevinde Kara Kazanın dibinde yatardım. Onun eşi diğer büyük kazana üçyüz okka pirinç ile pilâv pişerdi. Evvelâ kazanın dibine oniki koyunun eti bir sıra olarak yayılır ve üzerine konan pirinç kazanın dibine değmezdi. Başka bir kazanda kaynatılan et suyu ile pişerdi. Etsuyunu azar azar katardık İki dervîş kazanın iki tarafında ayakta durur, elimizdeki, oklava şeklinde özel olarak yapılmış demirden çubukları kazanın içine, tâ dibine değinceye kadar batırır ve birden yukarı çeker, çıkarırdık. O zaman çubuğun pirinç üzerinde kalan deliğinden bir duman çıkar. O dumana avucumuzu tutar hemen tutardık. Pişmemişse beklerdik. Pişmiş ise hemen altından ateşini çekerdik. Zîrâ bir dakika geçerse pilâv tamamen bozulurdu. Üçyüz okka pirinçle pilâv yine de tane tane olurdu." (26 Ağustos 1960. Mersin'de kendisinden dinlendi.).
Şimdi gelelim asıl Aşevi'ne:
İkinci avluda sağ taraftadır. Dış kapısından girilince sağda Aşçı Baba odası ve içinde yatır'ı vardır. Lâhdi duruyor, üzerinde bir yazı görmedim. İkinci bir kapı, iç giriş kapısı üzerinde şu kitâbe var:
Binâ-i hâzâ-el-matbah-ül-mübâreket-i el-Hacı Bektâş el Horasâni
El-ma'mûr sâhib-ül-hayrât Bâli bey Bin Gâzi MALKOÇ rahmetullâhı aleyh.
sene: 968
Bu ikinci kapdına girince solda kiler odaları bulunan bir koridor var. Karşıda kemerli bir üçüncü kapı var ki bunun sağ tarafında Otman Baba'nın sol eli izi var. Parmakları yukarı doğru.
Üçüncü kapıdan geçilerek asıl aşhâneye giriliyor. Burası oldukçaü geniş olub tam karşıdaki ocakta meşhûr Karakazan'ın yeri var. (Bu kazan Ankara Etnoğrafya müzesinde olup, restorasyon işi bitip, dergâh-ı Pîr müze hâline getirilince eski yerine konacaktır). Karakazan, ancak Muharrem'lerde ve Hilâfet erkânında kaynar idi.
Sağda, aşevi'nin günlük mutfağı olan büyük ocak ve köşeye doğru bir diğer ufak ocak vardır. Karakazan'ın iki tarafında da ayrıca birer ocak daha vardır. Aşhânenin sol tarafında ise iki ocak daha bulunmaktadır.
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:38 PM
Aşhânenin ortasında, üzerkine et koymak için mermerden bir masa var. Ayrıca top şeklinde yuvarlak ve iki batman (bir batman = eski altı okka) ağırlığında, halkalı bir taş vardır ki et vesaire tartmakta ölçü olarak kullanılırdı.
Solda, kapıya yakın köşede bulaşıklık (Tekye tabîri ile: Ayakçık) vardır.
Kiler kısmında et dolapları ve etleri asmat için demir çengeller var. Bunlar kapaksız dolaplardır. Ayrıca yiyecek maddeleri koymak için muhtelif gözler var.
Giriş kapısının sağ tarafında da Aş'evi Baba'sının, faaliyyet zamanı oturduğu ve işlere gözcülük ettiği, geniş oda var. Burada da dolaplar, bir kandil veya mum (şamdan) koyma yeri ile bir de ocak var. Bütün ocaklar ve şamdan konan yerde, eski kullanıldığı zamanın isleri olduğu gibi durmaktadır. Onarım sırasında bunları olduğu gibi bırakmaları için ilgili mühendis ve işçilere çok rica etmiştim. Aşevi'nin bütün özellik ve kutsal havasını veren tarafı, bu, asırlık izleridir.
Aş'evi, dergâhın birinci derecede bir yeridir. Buranın babası olan zât, Dedebaba'dan sonra, sırada ikinci gelir. Çoğu zaman, aşevi, post-nişînleri Dedebaba'lığa nâmzed olurlardı.
(Buradaki üç büyük kazandan ortakadi meşhûr kazanın ateşsiz, kerâmetle kaynadığı söylenirdi. Yanlarındaki kazanların altına ateş yakılınca onların alevleri bu kazanı yalayıp geçecek tarzda duvar içinden tertibât vardır. Bu sebeple büyük kazanın altında ateş yakılmadan burasının kaynaması imkânı vardır.)
Bu kazanda Muharrem'in onikisinde Aşûre pişer, Aş'evi önünde mersiye okunudu. Kezâ Halîfelik erkânında yine bu kazan kaynatılırdı.
Evvelce bu kazanın üstünde, yukarıda "A l i" yazılı bir levha, sağ ve sol taraflarında ise kazana uygun derecede büyük kepçeler asılı idi. Kapı tarafındaki duvarda ise geyik boynuzları ve keşkûller vardı.
Aş'evi Baba'sı odası duvarlarında ise yedi Teber, üç keşkûl, iki nefîr, iki geyik boynuzu asılı olduğunu ve 26 gümüş fincan zarfı ile iki altın yaldızlı gümüş fincan zarfı, 37 fincan bulunduğu, ayrıca Aşevi'nde altı büyük kazan, 20 büyük-küçük bakır kazan, altı et satırı, 29 et bıçağı, beş meşin sofra, altmışüç bakır yemek sahanı ve hisabsız kab-kacak, bir sandık kitab, iki büyük kantar ve bir aded çeki kantarı bulunduğunu Hâmid Zübeyr bey, Türkiyat mecmuasındaki makaalesinde bildirmektedir. (S: 371).
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:38 PM
M e y d â n e v i:
İkinci avlunun, giriş kapısına göre sol tarafında, aşevi'nin karşısındadır. Bektâşîlik bakımından çok önemli bir yerdir. Buraya, Ayn-ı cem' sırasında hiçbir yabancı giremez. Sûret-i kat'iyyede yasaktır. İkrâr verme, nasîb alma erkânları burada yapılırdı.
Meydân evi'nin önünde, dış taraftaki sütûnda şu yazı vardır:
İdüb ta'mîrini hayrât
Nebî Dede olsun dilşâd
Sene bin ikiyüz otuz
Sekizde eyledi bünyâd
Yine dışta, avluya bakan meydan evi önündeki kemerde de şu yazı vardır:
Etti ta'mîrin Turâbî hane-i tâkın cedîd
Avn-i Hakk Bin ikiyüz seksen iki tarih bedîd
Medân evi oldukça geniş ve kare şeklindedir, bir kenarı tahmînen 7,80 metre kadardır. Kapının tam karşısında ocak var, bunda da eski kullanıldığı zamanın isleri görülüyor. Ayn-i cem' de çerağcı, çerağları uyarma hizmetine halkınca mürşitten aldığı delîl denilen ince ufak mum'u önce bu ocak (kûre) makaamından uyandırır, bununla da öteki çerağları uyarırdı. Kûre'den delîl uyarmağa (Zerre almak) denirdi.
Kapıdan girilince solda Mürüvvet taşı (Meydân taşı), ondan biraz daha solda Horasan postu yeri vardır. Eskiden burada Selmân Pâk'in ibriği ve şamdanlar dururdu. Mürüvvet taşı 40 – 50 santim yüksekliğinde, oniki santim kadar kalınlıkta ve 30 santim kadar eninde bir taş olub üst tarafı kemer gibi yuvarlaktır.
Kapının sağ taraındaki dolapta buhurdân, gülâbdân şamdanlar vesaire bulunurdu.
Meydân odasının tavanı, köşeleri bir alttakinin kenarının ortasına gelmek üzere içiçe kareler şeklindedir ki yontulmuş kalın kirişlerden yapılan ve (Kırlangıç kanadı) denilen bu yapı tarzı tavana bir nevi kubbe biçimi vermiştir. Bu şekilde eski tasavvuf inanışındaki yedi kat gök sembolize edilmiştir.
Meydân evi'nin kapısından girildiği vakit girenin tam karşısında ocak, karşı sağ köşede mürşid makaamı, mürşîd'in solunda ve içeri girenin sağında çerâğ tahtı bulunurdu.
Sol taraf duvarda bulunan bir kapıdan Meydân evi Babası'nın odasına girilir, kapının üstünde 1928 tarihi ve HÛ yazısı var idi. Bunların dışında mutfak, dervişler için yer ve arka bağçeye geçilen kısım vardır.
(Meydân evi'ni eski hâlinde gören Hâmid Zübeyr bey, Türkiyyat mecmuasındaki makaalesinde, buranın duvarlarında bulunan doksan levhayı teker teker kaydetmiştir (s: 372-373). Bunları hülâsa olarak yazıyorum:
Sol tarafta duvarda, yukarıda: Allâh, Muhammed ve oniki imâm isimleri.
Arka duvarda: Bunların devamı olan ondört ma'sûm-u pâk isimleri.
Karşı duvarda: Allâh-ü vahdehû, Allâh, -Muhammed-Alî-Fâtımâ, Yâ Rabb diye başlayan bir yazı, Edeb Yâ Hû, Yâ Alî, Lâ İlâhe İllâ Hû, Nekûm-üs-sâat-e ve ilâh.., Ene ve Alî ilâh.. hadîsi, Muhammed Celâleddîn-i Rûmi levhaları ile bir de Hazret-i Muhammed'in şemâilini gösterir bir levha.
Sağ duvarda: Hacı Bektâş velî şeceresi, Hilye-i şerîf, Ashâb-ı Kehif isimleri, iki tarafı türbe olan Ene medîne-tül-ilm-ü ve Alî bâbühâ hadîs'i, Yâ Hazret-i Hünkâr Bektâş-ı velî, Tâç şeklinde Hacı Bektâş tuğrâsı, Meded Yâ Alî gibi levhalarda diğer yazılar ile cem'an Yirmi dokuz levha.
Sol taraf duvarda ikinci sıra levhalar: Nûr-u merkad-i pâk'in metâf-ı âşıkaan oldu yazısı, kelime-i Tevhîd, Yâ Alî vesaire levhalar ile Sırrî Paşa ta'limâtnâmesi ve bunun emri bulunan levhalar ile cem'an yimi levha bir ayna. Bunlardan başka:
Arka duvarda: Horasan postu köşesinde arma şeklinde bir levha, Hazret-i Alî'nin deve ile gitmesi ve sair levhalar, bu levhalar üzerinde de Keşkûller ve nefîrler. Arka duvarda giriş kısmının sağında yine keşkûller asılı imiş. Girişin iç kısmında, kapı üzerinde "Yâ Hazret-i Hünkâr Hacı Bektâş velî" levhası var imiş.
Burada otuzsekiz halı yastık, onüç diğer yastık, bir sürü şilte, minder, üç tane tiftik kırmızı post, üç geyik postu, Oniiki âdi post, birçok şamdan, altı keşkûl, iki nefîr, yirmi iki gümüş fincan zarfı, sayısız fincân, onyedi pirinç tütün tablası, otuzaltı bakır çorba tası, yetmişüç bakır sahan, otuzbir porselen tatlı tabağı, Necef ve Hacıbektâş taşından Kanberiyyeler, ceylân derisi üzerine yazılı iki sûre-i şerîfe, sandıklar içinde bir sürü hediyelik eşyâ bulunduğunu, yine Hâmid Zübeyr bey, yazmaktadır.
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:38 PM
M i h m â n e v i (K o n u k e v i):
Gelen misafirler, yolcular ve günü birliğine ziyârete gelenler burada ağırlanırlar, yeme, içmeleri sağlanırdı. Gece kalacak olanlar da yine burada yatarlardı. Kahve ocağı bulunan, birçok dolapları olan dar bir yer idi. Percereleri ufak ve yüksekte idi.
Burada post-nişîn olan Selim Baba, hicri 1177 de, çelebi Abdüllâtif Baba ile birlikte Üsküdarda İnâdiyye Dergâhı post-nişîni Hâşim Baba'ya ziyarete gitmiş, görüşmüştür. Bu sohbetten sonra geriye dönmemiş, o dergâhta kalmıştır. 1197 hicrîde (1782 M.) seksen yaşını geçkin olarak Hakk'a yürümüş ve bu dergâhın hazîresinde toprağa verilmiştir.
Burada Ahmed Baba isimli bir zât post-nişîn olub ondan önce de Hafız Sâlih Baba idi. Bu zât ezan okur ve lüzûmunda mescidde imâmet de yapardı.
K i l e r e v i:
Dedebaba burada otururdu. Dergâhın parası, kıymetli eşyası, bütün yiyecek, içecek her nesi varsa burada saklanırdı. İçinde oldukça dönemeçli yollar, kapılar, odalar vardır. Eskiden bunun da arkasında geniş bir bağçe ve bunun içinde de binalar vardı. Dedebaba, ziyâretçilerini burada kabûl ederdi. 1219 hicrî (1804 M.) de Batum'da doğmuş olan XIX. yüzyıl Bektâşî şairlerinen Mehmed Yesârî de bir müddet Dergâh-ı Pîr'de kiler evinde bulunmuştur. Oradan Sinob Bektâşî dergâhına post-nişîn olmuş ve 1297 (1880 M.) de Sinob7da Hakk'a yürüyerek Zeytinlik mesîresi yakınında toprağa verilmiştir.
Burada da 480 kalem eşyâ tesbît edilmişti. İyi döşenmiş idi. Duvarlarında levhalar vardı. Ayrıca, Hacı Bektâş hazretleri ve Balım Sultan'ın gençliğini gösteren yağlı boya resimler de vardı. Bunlar Ankara Etnoğrafya müzesinde idi.
N a k ş b e n d î m e s c i d i:
İkinci avluda, Aş'evi sırasında bir de ufacık, Mescit vardır. Alçak, güdük minâreli, cemaâtsiz bir mescittir. Bektâşîlerin Sultan Maymun dedikleri, Sultân Mahmûd, bektâşî tekkelirini yıktırmış, gûyâ, Nakşbendî terbiyesi verilmek düşüncesi ile Pîrevi'ne bu mescidi açtırmış ve Dergâhı açık bırakmıştı. Fakat buraya gelen Nakşî şeyhleri dâimâ Bektâşî olmuşlardır. Bunlardan birisi Yahyâ efendidir. Kezâ, Nakşî şeyhi Said efendi de, Sivas'lı Nebî Dedebaba zamanında, dergâha gelişinden altı ay sona nasîb almıştır.
Ü ç ü n c ü A v l u
Ü ç ü n c ü a v l u:
Buraya (H a z r e t A v l u s u) da denilir. İkinci avlu ile üçüncü'yü ayıran bir duvar ve bunun da kemerli bir kapısı vardır. Buna "Altılar kapısı" denir. Kemerinin üstünde duvara yerleştirilmiş büyük bir teslîm taşı vardır (Dergâh-ı Pîrde birçok kapı ve çeşmelerin üst taraflarında bu teslîm taşları vardır). Bu kapıdan geçince üçüncü avlu'ya girilir ki burada Hazret-i Pîr'in Yatırları, sağda Balım Sultân yatırı, onun yan tarafında da bir mezarlık vardır.
Altılar kapısından Hazret-i Pîr'in yatırına giden yolun sağında Sofyalı Alî Dedebaba'nın lâhdi vardır. Bu zât tahtadan saat yapmış usta bir saatçi imiş. Mezarı yolun sağındaki ağacın yanında olub baştaşı yola bakan taraftadır. Dikdörtgen prizma şeklinde mermer bir lâhid olub kitâbeli bir baş taşı vardır. Bu lâhdi, bir zaman, Kırşehrine Ahî Evren yatırına götürmüşler. İbrâhim Turan bey, gayretle tekrar taşları geriye getirmiş ve eski yerinin tam üzerine yerleştirmiştir.
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:39 PM
(Yâ Hazret-i Pîr Hünkâr Hâcı Bektâş velî)
H a z r e t – i P î r H a c ı B e k t â ş v e l î y a t ı r ı :
Üçüncü avlu (Hazret avlusu) nun giriş kapısının karşısındaki bölümdedir. Yatır dış kemeri oldukça geniş olub güzel süslemeli demir parmaklıklı iki kanatlı kapısı vardır. Bu kemerden sekiz basamak bir merdivenle aşağı inilir. Merdiven bittikten sona biraz da düzlük bir kısım olub buraları mermer döşelidir. Merdivenin karşısında asıl biraya giriş kapısı vardır. Kapının çevresi gayet güzel oymalı, san'atkârâne, işlenmiş taşlarla çevrilidir. Sağda yedi, solda beş yıldız (Oniki imamın sembolü olarak) görülür. Bu kapının kemer üstündeki kilit taşında karşılıklı kartal kabartması var. (Bu, Selçuk armasıdır).
Dış kemer, merdeven, merdevenden sonraki mermer döşeli düzlük boyunca merdevenin iki yanlarında kalan bölgede sağlı-sollu birer kemer altında, Dergâh-ı Pîr'de hizmet görmüş Dedebaba ve Babagân'ın mezârları vardır. Bunların her birinin baştaşları'nda veya lâhitler hizâsında duvara gömülmüş taşlarda kitâbeleri vardır. Bu sin'ler sağda ve solda altışar taneden oniki tanedir. Sağdaki kemerin demir pamaklığının dış tarafında yol üzerinde bir derviş mezârı vardır.
Orta kemerde merdevenden sonraki düzlükte giriş kapısının eşiği hizâsında yatır'ın mimarı Yanko Madyan'ın gömülü olduğu söylenir. Yanko'nun yatır kubbesinde çalışırken ayağı kayarak düştüğü, düşerken "yetiş yâ hazret-i Pîr" diye bağırdığı, birisi tarafından tutulmuş gibi yere rahatça indiği, bu olay üzerine hazret-i Pîr'e çok bağlanarak onun yonua girdiği ve Hazret-i Pîr'e bağlılık derecesine örnek olmak üzere, ona her ziyârete gelenin kendisine basarak geçmesi içinkapısının eşiği altına gömülmesini vasiyyet ettiği söylenir.
A: Sağ taraftaki sin'ler: demir parmaklık kapıdan girilen bu bölümde altı sin vardır. Parmaklığın dış tarafında Derviş Hasan'a aid bir sin ve başyazısı vardır. Baştaşında:
Hü-vel bâkıy el-merhûm el-mağfûr
Dervîş Hasan rûhiyçün
El-Fâtiha sene 1229
yazılıdır. Bu dervîşin, Babagân-ı ziyârete gelenler üzerime basarak onlara ulaşsınlar düşüncesiyle, bir alçak gönüllülük göstererek buraya gömülmesini istediği anlaşılıyor.
Parmaklık kapısından geçilince, birinci sim:
Baştası yazısı ve ayaktaşı Hacıbektâş taşından yapılmış, baştaşı'nın tepesi Hüseynî tâç şeklindedir. Hacı Feyzullâh Dedebaba'ya aittir. Kitâbe yazısı şöyledir:
Hüvelbâkıy
İrciî emri simâ-ı câna erdi ez Hüdâ
Dü-cihânda şâfi'i olsun Muhammed Mustafâ
Sa'yini meşkûr edüb Hakk kabrini pür-nûr ede
Dest-gîr olsun hemîşe ol Ali-yyel-Murtezâ
Fâtiha-hâh ola her kim okuya târîhini
Sâkisi olsun demâdem Hasen-i hulk-ür-rızâ
Türbedâr-ı Post-nişîn-i Hâcı Bektâş-ı velî
Mürşid-i ekmeldir el-Hakk Hacı Feyzullah Dedebaba
İrişti himmet-i mürşid dedim târihini Nûri:
Bi-Hakk-ı sûre-i Tâhâ ve Yâsin-ü ve hel'etâ.
1332
Bu kitâbede yazı hatâları olduğu gibi târih mısra'ı Ebced hisabiyle 1332 tutmamaktadır.
İ k i n c i s i n:
Baştaşı Hüseynî tâçlıdır. Kitâbesi:
Hüvelbâkıy
El-merhûm el-mağfûr Post-
Nişîn-i Hazret-i Hünkâr Hacı Bektâş
Velî Kuddise sırrahul'âlî
Halil Dede Rûhiyçün
El-Fâtiha.
Sene 1229
(Bu zât Sivas'lı Nebî Dedebabadan önce Dergâh-ı Pîr'de Post-nişîn olan Kal'acıklı Halil Hâkii Baba (Dedebaba) dır. 1214 – 1229 hicrî (1799 – 1813 M.) yılları arasında Onbeş sene Dedebabalık yapmıştır.
Ü ç ü n c ü s i n:
Baştaşı Edhemî tâçlıdır. Mahmûd Baba'ya aittir. Kitâbesi:
HÜ DOST
Pîrevi'nin post-u irşâd mürşidi Mahmûd Baba
Kendözün hırkaa-yı ukbâ içre kıldı ihtifâ.
Ehl-i ikrâr aldılar hep dest-i feyzinden nasîb
Olarak çâr-âyîn ile ayn-i cem'-i evliyâ
Eyledi âl-i abâ'ya isr-i oniki imâm
Silk-i Bektâşiyye üzre cân-ü dilden iktifâ.
Geldi bir er dedi Hâfız cevherîn târîhini:
Gitti dîvân-4 Hüdâya sun nefes Mahmûd Baba.
Sene 1265
(Bu zât Sofyalı Saatçi Ali Dedebaba'dan önce Post-nişîn olan Dedebaba'dır. Vidinli Mahmûd Dedebaba diye tanınır. 1251 H. – 1265 (1835 – 1848) yılları arasında hizmet görmüştür). Tarih, sadece noktali harfleri ebced hisabiyle sayarak ve bir sayı ekliyerek yazılmıştır. Doğrudur.
D ö r d ü n c ü s i n:
Bunda hiçbir yazı yoktur.
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:39 PM
B e ş i n c i s i n:
Nebî dede'ye aittir. Şu kitâbe vardır:
Hacı Bektâş velî Kuddîse sırrah
-ül-celî hazretlerinin hulefâsından
Nebî Dede rûhiyçün Fâtiha sahib
-ül-hayrât arnebûd Sak (Sadık?) ağa. Sene: 1251
Kitabenin son satırındaki isim eski harflerle (dal = d) harfi eksik yazılmış, Sadık adına benziyor.
Nebî Dede 1229 – 1251 hicrî (1813 – 1835) yılları arasında post-nişîn olan ve Sivas'lı Mehmed Nebî Dedebaba diye tanınan zâttır.
A l t ı n c a s i n:
Bunda da hiçbir yazı yoktur.
B: Sol taraftaki kemer altında bulanan sin'ler:
B i r i n c i s i n:
Türbedâr Hacı Mehmed Baba'ya aiddir. Baştaşı'ndaki yazı şudur:
Hüvallâh
Türbedâr-ı Hâcı Bektâş-ı velî
İşte bu merd-i dil-âgâh oldu
Hizmet-i pîre edüb bezl-i vücûd
Fariğ-ü mertebe-i câh oldu.
Bastı hem menzil-i irşâda kadem
Nîce dem bedraka-i râh oldu.
Sabi-i şehr-i Muharremde göçüb
Şühedâ hayl'ine hem-râh oldu.
İde Hakk âl-i abâ'ya mülhak
Ki bu maksad ana dilhâh oldu.
Tâm târih-i vefâtı Kâmî
Şu iki msıra-ı cângâh oldu:
Türbedâr Hacı Mehmed Baba zî
Nâil-i vasl-ı ilâllah oldu.
Sene 1315
Tarih doğrudur. Bu zât Mehmed Alî Hilmî Dedebaba'dan sonra Türbedâr olan Baba'dır. Bunun Hakk'a yürümesiyle yerine sağ tarafta birinci sin'de yatan Hacı Feyzullah Dedebaba geçmiştir.
İ k i n c i s i n:
Şâir Turâbî Alî Dedebaba'ya aittir. Sandukasının baş tarafı dört terkli (Edhemî tâç) şeklindedir:
Kitâbesi duvardadır:
Yâ Doost
Şerbet-i Mevti içirdi (x) âkıbet devran bana
Vakt-i sâat erdi mühlet vermedi bir ân bana
Var ümidim kat-ı dest etmem tutub dâmânını
Merhamet, şefkat kılar elbet şeh-i merdân bana
Mahlasım derler Turâbî nâmım el-Hac Alî
Post-nişînlik hizmetin (xx) eyledi Hakk ihsân bana
Vüs'atin elde iken söyle dedi târihini
Hâme destimde (xxx) işâret eyledi bir cân bana
Şerm-sârım rû-siyâh cürmümle Şâhım el'amân
Pîr-i Hünkârım meded kıl eyle bir dermân bana.
Cemâziyel-evvel sene 1285 Dervîş Abdullah
Fakiir'de bulunan Mehmed Alî Hilmi Dedebaba elyazısıyle bir cönkte (s: 196) bu tarih (x) işaretli yerde içirtti, (xx) de: hizmetin Hakk eyledi, (xxx) de: Destimdeyerine destinde olarak kayıtlıdır. Târih mısraı vefat yılını tutmamaktadır.
Alî Türâbî Dedebaba
Turâbî Alî Dedebaba, Yanbolulu diye tanınır Dîvân sâhibi bir şâirdir. 1266 – 1285 H. (1849 – 1868 M.) arasında 19 yıl Dedebabalık etmiştir.
Ü ç ü n c ü s i n:
Kara baba'ya ait olub başucunda duvrdaki kitâbe yazısı şudur:
Hakk Hü
Kâ'be-i vaslında ermiş mahrum oldu lâ-ü bâ
Pîr eşiğin eylemiştir meskeni Kara Baba
D ö r d ü n c ü s i n:
Sersem Alî Baba'ya aittir. Başucunda duvardaki kitâbesi:
Yâ Hû
Elh-i diller zümresine olmaz illâ ehl-i dil
Hicreti Sersem Alî Baba akubdur rûd-u Nîl
(Sersem Alî Baba 958 – 977 (1551 – 1569) yılları arasında Dedebabalık etmiştir.).
B e ş i n c i s i n:
Baba Vahdetî'nindir. Başucunda duvardaki kitâbesi:
Allah Doost
Geç geçenden sorma ey dil mazi-i müstakbeli
Himmetin hazır ola her demde Baba Vahdetî
A l t ı n c ı s i n:
Ak Baba'ya aittir. Duvarda, başucundaki kitâbe:
Hü Doost
Her kula olmaz müyesser sen nasîbe bak Baba
Rûhu şâd olsun yer etmiş Ak kapuda Ak Baba
Cânını cânâna tapşurdu niyâz oldu Şehâ
Pîr eşiğinde koyub bâşını yattı Ak Baba.
Burada 3., 4., 5. ve 6. sinlerde yatan zevât içinde Kara Baba, Dimetoka'lı Kara Halil Dedebaba'dır. (1005 – 1038 H.) (1596 – 1628 M.) yılları arasında Pîrevi'nde Dedebaba'lık etmiştir. Beşinci sin'de yatan Baba Vahdetî, Dimetoka'lı Hacı Vahdetî Dedebaba olub 1038 – 1060 (1628 – 1649 M.) yılları arasında otuziki yıl Dedebaba'lık yapmıştır. 90 yaşından aşkın olarak Hakk'a yürümüştür. Altıncı sin'de yatan Ak Baba ise Sersem Alî Dedebabadan sonra posta oturan Ak Abdullâh Babadır. Dimetoka'lı Hacı Abdullâh diye de anılır. (977 – 1005 H.) (1569 – 1596 M.) yılları arasında yirmisekiz yıl Dedebabalık etmiştir.
Duvardaki bütün kitâbelerin üst iki yanında Teslîm taşı şeklinde kabartmalar vardır. Bu duvar kitâbelerinin mermerleri zevksiz eller tarafından kırmızı ve yeşil yağlı boya ile boyanmış idi.
Hacı Bektâş velî yatırı giriş kısmı. Solda bir kemer daha vardır. Ortadaki (fotoğrafta solda) kemerden, bir merdevenle Akkapı'ya inilir.
Dış kemerden giriş kapısına inen sekiz basamak merdevenin sağ ve solundaki bu Oniki sin'in ve merdeven kısmının üzerinde geniş bir saçak dam olub üzeri kiremitle örtülü idi. Son restorasyonda bu kısmın üzeri de bakır levhalarla kaplanmıştır.
Merdevenlerin sol tarafında en üst basamak kenarında, Vilâyetnâmelerde hikâyesi geçen, Molla Sadettin'in Hazret-i Pîr'in üzerine kasden düşürdüğü söylenen log taşı vardır. Bu taş üzerinde Hazret-i Pîr'in iki parmağıyla tutmuş olduğu yerlerin delikleri görülür.
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:39 PM
A k K a p ı:
Şimdi asıl Yatır yapısına giriyoruz. Bu giriş kapısı Selçuk yapıcılığı örneğinde güzel motiflerle süslenmiş, işlenmiş mermerdendir. Bu güzel eser de, sonradan, zevk ve sanat duygusundan yoksun eller tarafından yağlı boya ile boyanmıştı. Restorasyonda temizlendi. Bu kapının yukarısında ortada taş üzerine oyulmuş bir çift kartal ve bunun altında da bir ibrik motifi vardır. Bu kapının eşiğinden içeri geçib iki basamak merdevenle inilerek loş bir koridora girilir.
Hazret-i Pîr'in huzûrunda
Varayım dedim huzûra
Yüz yıl geldi gün, Efendim!
Senden ayrı dura dura
Fakiir'in üzgün, Efendim!.
Cânda, tende Hakk yoldaşım,
Yoluna fedâ'dır başım,
Sultânım, Hacı Bektâşım
Aşk olduk bütün, Efendim!.
Sensin anam, babam, atam
Sensin gönlümüzde tamam
Hasbahçemiz buram buram
Kokuyor gülün, Efendim1.
Evlâdların birliktedir,
Tatlı tatlı dirliktedir,
Hâlleri fakiirliktedir,
Günleri düğün, Efendim!..
Demir asâ, demir çarık
Susuz dudaklarım yarık,
Göğsüm aşkınla kabarık
Sendeyim bugün, Efendim!.
Kâ'be bildim geldim sana
Dağlar dolana dolana
Nazar kıl Bedri Noyan'a
Hâlini gördün, Efendim!,
1962
K ı z ı l c a H a l v e t:
(Çillehâne) de denir. Halk buraya (Çille damı) da der.
Ak kapıdan girilince varılan koridorun hemen sağ tarafında kalın taşlarla çevrili ufak bir kapıdan girilen Kızılca Halvet, küçük, karanlık denilecek kadar loş bir odadır. Dış giriş merdeveninin sağ tarafında bulunan altı sin'in bittiği yerde buranın duvarı yükselir ki bu duvardan oradaki sin'lere bakan ufak bir pencere açılmıştır. Pencere Kızılca Halvet'in oldukça yüksek kısmında olub içeriye az bir ışık vermektedir.
Halvet kapısının hafif kemerli üst kenarının ortasında duran büyücek taş parçası yerinden biraz aşağıya düşük durur ve oynar. Bunun yanlarındaki taş yekpâredir. Bu oynak taşın yukarısında bir çenber içinde beş çıkıntılı yıldız şeklinde bir motif, bunun iki tarafında da sekizer çıkıntılı yıldızar işlenmiştir. Bu kapıdan içeri girilirse kapı karşısında sol köşede ufak bir şamdan konacak yerden başka hiçbir eşyası yoktur. Burası Çillehâne'dir. Yatır ve Pîrevi sitesinin yapımından önce burası mevud olup, bunun bir çekirdek teşkil ederek üzerine yatır yapısı, Dergâh-ı Pîr ve eklerinin yapılmış olduğu söylenmektedir. Kızılca Halvet 2 x 3 metre ölçüsündedir. Burasının yapılışı hakkında bütün vilâyetnâmelerde kayıd vardır. Önceleri buranın döşemesinde geyik derisi ve postlar serili idi.
Kızılca Halvet'in giriş kapısı.
Halvet kapısının tam karşısında Koridorun sol taraf duvarında alçıdan yapılmış içine Kandil, Şamdan koymağa mahsus bir niş vardı. Yine bu sol duvarın ilerisinde ikinci kapıya yakın bölümde yüklük şeklinde açık bir girinti yer vardır. İçi boş durmaktadır.
İ k i n c i k a p ı:
Bu kapı üzerine kitâbe vardır.
Bu kitâbeye göre, burasının, 990 Hicrî'de (1582 M.) Yavuz Selim'in oğlu Kaanûnî Sultân Süleymân zamanında, Yâsîn âbad emir-ilivâ'sı Abdullah oğlu Murâd tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır. (Hazret-i Pîr'den ikiyüz elli yıl sonra).
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:39 PM
K ı r k l a r M e y d â n ı:
Bu ikinci kapıdan girilen genişçe bir salon vardır. Buraya Kırklar Meydânı denilir. Giriş kapısı meydân'ın sol tarafında kalır. Tavanda dört kubbe vardır. Bunların içi eskiden yeşil renkte olub aralarında sarı yaldız işlenmişti. Son restorasyonda güzel bir şekilde süslenmiştir.
Giriş kapısının sağında Hazret-i Pîr'in Yatır (Türbe)sinin bulunduğu kapı vardır. Bu kapının tam karşısındaki duvarda, aynı hizada bir pencere vardır ki buna "Niyâz penceresi" denilir. Bunun orta kısmındaki düşey doğru istikaametinde inen parmaklık demirlerinin alt tarafı, içine bir insan başı sığacak şekilde, yanlara doğru çenber şeklinde açılmıştır.
Eskiden, Yatır'ın arka taraf bağçesinde çalışan Dervîşân ve muhibbân buradan Hazret-i Pîr7in sanduka'sına niyâz ederler ve ondan sonra işlerine koyulurlardı.
Giriş kapısının sol tarafında ilk çelebilere ait sandukalar var. Bunların hiçbirisinde yazı ve tarih yoktur. Hangisi kime ait, belli değildir. Kırklar meydânı ile bu sandukaların bulunduğu kısım bir yüksek kemerle ayrılıyor. Bu kemer üzerinde, (1960 -–1961 yıllarında):
Ta'mîr-i Sultân el-Gâzî
Abd-ül-Hamîd Hân sâni
Sene 1311
yazısı vardır. Bu tavanlar ve duvarlardaki nakışlı boyalar 1311 de yapılmış. Bu ta'mir kitâbesi de kemer üzerine nakışların yapıldığı boya ile yazılmıştı. Son bir-iki yıl içinde yapılan büyük restorasyon'da kırklar meydânının tavan ve duvar süslemeleri tamamen yenilenmiş ve çok güzel olmuştur.
Solda, bu sandukaların bulunduğu kısımdan bir-iki basamak merdevenle çıkılarak yatır yapısının giriş kapısı yönüne, yani geriye doğru uzanan, beton döşemeli bir koridora varılır. Bu koridorun sonunda ayrı bir hücrede, yanyana üç sanduka vardır. Bunlar Vilâyetnâme'de hikâyesi geçen Güvenç Abdâl ile sevgilisi Dünyâ güzeli ve hizmetçisine aittir.
Burası aydınlık, ferah bir yatırdır. Gördüğümde, sandukaların üzerleri pek güzel işlemeli ipek örtülerle kaplı idi. Dünyâ güzeli'ne aid olanında ise sırma tellerle işlemeleri pırıl pırıl ışıldayan kırmızı ipek bir örtü ve başucunda yine aynı şekilde süslü tüller vardı. Âdeta bir gelin yatağı hâlinde idi.
Önceleri, bu yatır duvarlarında yirmi üç tane çeşitli şekil ve büyüklükte teber asılı olub bir silâh müzesi gibi idi. Kezâ yirmi yedi aded levha ve yağlı boya tablo, dört tane nefîr, bir geyik boynuzu, üç keşkûl, bir tane yedi kollu şamdan var idi. Bunların hepsi Ankara'ya taşınmıştır.
Yine Kırklar meydânı'na dönelim:
Meydânın sağ tarafında, Hazret-i Pîr'in yatırının daha sağında ise Hızır Lâle oğlu Resûl Bâlî'ye aid olduğu söylenen bir sanduka ile niyâz penceresi duvarına doğru yanyana sıralı on tane beton sanduka şeklinde sin var. Bunların hiçbirisinin üzerinde yazı ve tarih yoktu. Evvelce, bunların üzerlerinde adlarını bildiren levhalar var idi. Mayıs 1964 deki ziyâretimde bu beton sinlerin üzerlerini yeşil örtülerle kapanmış gördüm.
Eskiden bu meydânda Ayn-ı cem' yapılırmış. Ayn-ı cem'lere mahsus olan meydân evinde ise böyle sanduka, sin yoktur.
(Önceleri, Resûl Bâlî sin7i yanında bir yığın cevher denilen toprak bulunurdu. Bu, arafat dağındaki Çillehâne tarafındaki dere yatağından getirilir, çocuğu olmayan kadınlara içirilmek için kullanılırdı.)
Kırklar meydânında Ayn-i cem' yapılırken hepsi birden yanan boy boy kırk dört aded şamdan, Kırk dudak denilen büyük ma'denî şamdan, kubbeye asılı avize, dokuz tane gümüş şamdan uyarılırdı. Yerde altı büyük post, iki kaplan postu, hisabsız geyik postu olub bunlara oturulurdu.
Duvarda onaltı tane çeşitli büyüklükte levha vardı. Bunlardan birinde:
Yâ Hû Hazret-i Pîr
Cânım gibi hıfzeyler idim etmez idim fâş
Fâş etmese bu râz-ı dil'i gözden akan yaş.
Hicrân eleminden ince ben olmuşum ayyâş
Takat getürür mü bu gam'a olsa da bir taş
Kemter kuluna aşkın idüb hemreh-i yoldâş
Tâ yüz süreyim işiğine yâ Hacı Bektâş... İlâh...
yazılı idi.
H u z u r – u P î r:
Kırklar meydânına girilen kapının sağ tarafında, Hazret-i Pîr Hacı Bektâş velî'nin sandukası bulunan asıl yatır'ın giriş kapısı vardır. Bu kapı diğerlerinden daha san'atkârâne bir şekilde süslü, pek güzel motiflerle işlenmiş birkaç sıra mermer taşlarla çevrelenmiştir. Kapının üzerinde ortada mermerden kabarta bir motif vardır, sağlı sollu bir yazıyı andırıyorsa da, yazı değildir.
Hazret-i Pîr Hacı Bektâş Velî yatırının giriş kapısından içerisinin görünüşü.
Bu kapının eşiğine Gök eşik derler. Kapı kanadları gümüştendir.
Kenar mermer süsleme motifleri arasında sağ tarafta başları aşağıda iki ufak balık kabartması vardır. Bir tane de yukarda, ayni motiflerin devam ettiği altıncı parça mermerde, başı yukarı doğru bir balık motifi daha vardır. Bu mermer sütunlarda iki sağda iki solda dört güvercin kabartması da vardır.
Kapının en yukarısında, ortada Allâh yazılıdı. Kapı kenar motiflerinin yukarısında tek satır hâlinde "el-Hayy el-Kayyûm el-Vâcid el-Mâcid el-Vâhid el-Ahad" yazısı sekiz defa tekrar edilmiştir.
Kapının, üskiden iki kanadı olub gümüş kaplamalı idi. Üzerlerinde yazılar vardı. Halim Baki Kunter, bu gümüş kapıların Ankara'da Etnoğrafya Müzesine taşındığı, şimdiki tahta kanatların onların yerine yeniden yapıldığını kaydediyorlar (Kırk budak, ankara 1951, s: 46). Mayıs 1964 ziyaretimde yine tahta kanatlar vardı, müze açıldıktan sonra asıl kanadların yerine konacağını umarım. Ankara'da Etnoğrafya müzesinde bu gümüş kaplı kanadları gördüm. Üzerlerinde fena bir yazı ile şunlar yazılıdır. Sağ kanadında:
Zuhûr eyler nefes-i evliyâdan
Anlara ilhâm irişir Hüdâdan
Nefes dud nefesin evliyânın
Bu bab etti (attı?) hepsi evliyânın
Sol kanadında:
Kalender şâhı hacı Bektâş velî'nin
Evlâdından ıyân oldu Alî'nin
Bin ondokuzunda tarih (Bir kelime okunamadı)
Vali-i mîr-ilivâ-i Kırşehri ezrad
Bin Alî fi şehr-i Muharrem sene 1019
Burada bozuk bir ifâde ile yazılmış mısra'lardan ve bozuk bir yazıdan başka birşey yoktur.
Pîrevine Çatal kapıdan başlanarak girildiğinde, huzûr-u Pîre varıncaya kadar yedi kapıdan geçilmektedir: 1) Çatal kapı, 2) Üçler kapısı, 3) Altılar kapısı, 4) Yatır'ın demir parmaklıklı dış kapısı, 5) Merdevenden sonra asıl yapıya giriş kapısı (Ak kapı), 6) Kırklar meydânına girilen kapı, 7) Asıl yatır'a girilen kapı (eski gümüş kapı).
Bu son kapının Gök eşik adı verilen geniş bir mermer basamak taşından içeri girilince, tahminen 5 x metre eb'âdında türbe ortasında Hazret-i Pîr'inn yüksek sandukası görülür. Baş tarafı sağda kalır. Duvarlar renkli Türk motifleriyle işlenmiş olub, süslemeler arasında Yâ Hannân Yâ Mennân yazıları okunmaktadır. Kubbe içi ayni şekilde nefis bir Türk süsleme san'atı örneği hâlindedir. Işıklandırılan Yatır'da büyük bir azamet ve Kutsallık havası vardır.
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:40 PM
Hacı Bektâş velî hazretlerinin sandukası.
Hazret-i Pîr Bektâş velî yatırının kubbe süslemeleri.
Fakiir, ziyâretimde, her def'asında, usulü veçhile huzûr-u Pîr'de niyâzlarımı yaparak bir müddet aşk ve şevk içinde istiğrâka dalarım, hayâtımın mes'ut, bahtiyar bir demini sürerim.
Sandukanın üzeri güzel, işlemeli yeşil bir ipek örüt ile kaplı olub baştarafında da yine yeşil bir ipek tül vardır. Eski resimlerde görülen destarlı tâç kaldırılmış olacak.
Bu yatır yapısı içinde Hazret-i Pîr dâhil yirmiyedi er iki Bacı olarak yirmidokuz lâhid vardır.
Yerlerde tertemiz halılar vardır. Her taraf tertemiz, bakımlı bir haldedi. Gördüm ki yakın ve uzak yerlerden, Hazret-i Pîr'in kutsallığından yardım bekleyerek, oraya, yeni doğacak çocuklarının giyeceği minicik zıbın, gömlek vesair elbiseleri, yeni evlenecek bir genç kızın başörtüsünü teberrüken (uğur olsun diye) bir iki gün sanduka üzerinde bırakılmak üzere göndermişler.
Çocukları sağlam ve uzun ömürlü olsun, kızları yeni kuracağı yuvada mutlu olsun diye Hacı Bektâş velî'nin rûhâniyyetine sığınmış olanların ma'sûm arzûları.
(Evvelce Hazret-i Pîr'in sandûkası üzerinde işlemeli kâr-ı kadîm yeşil atlas örtü, Lâhûrî örtü, kenarı sim işlemeli yeşil kadife, yeşil atlas ve kenarı işlemeli örtü, yeşil basma yazılı ve kenarı sim'li örtü, müdevver sim üzerinde simden yazılı örtü, havâî atlas üzerine yazılı örtü var imiş. Ayrıca sim ile işlemeli süslü bohça, penbe atlas üzerine yazılı örtü, beyaz atlas üzerine sim işlemeli örtü, süslü peşkirler, yeşil atlas entari ve çocuk entarisi vesaireler bulunduğunu Hâmid Zübeyr bey makaalesinde kaydediyor. (s: 378).
Kapı üstünde ve duvarlarda o zaman onsekiz levha varmış: Uhri'li dervîş Mustafa imzalı ve 1314 tarihli bir levha, hadîsler, âyetler, Nâd-ı Alî, gümüş el resmi, saat, Ali ve Yâ Alî levhaları.
Ayrıca gümüş kınlı ve kabzalı bir kılınç, yedi tane gümüş bilezik, altı tane büyük ve küçük zincirli tepelikler, bir tane gümüş saç kozası, iki tane saç askısı varmış. Bir de kaplan ve bir siyah ayı postu varmış. (Bektâşîlerin koca oğlanı pek sevmediklerine göre onun derisinin burada olması az bir ihtimaldir. Başka bir hayvana aid deri olmalıdır).
Nihâyet Hazret-i Pîr yatırının kubbedeki alem'i vaktiyle 1600 sarı altın eritilerek bir mukavva kalınlığında dökülmüş, diye bir rivayet var. Bunu dergâhın eski hususi kâtibi Nuri efendiye atfen Hz. Zübeyr bey yazıyor.
Eskiden Mayıs ve, mevsimine göre, Eylül-Ekim aylarında olmak üzere yılda iki defa Kırklar meydânındaki bütün eşya dışarı çıkarılır, her yerin tozu alınır, silinir, temizlenirmiş. Birkaç dervîş dışarıdaki eşyanın başında daimi gözcülük edermiş. Böylece eşya da bir hafta kadar dışarıda havalandırılır, tekrar içeriye alınır, eski yerlerine yerleştirilirmiş. Bu iş bitince bütün evlerin dervîşleri meydan evinde toplanıp muhabbet yapılırmış.
Vilâyetnâme'de yatır kubbesinin yapılışında üzerini sekiz terkli (dilimli) yapılması emredildiği mukayyeddir. Baha Said bey bunu sekiz tabaka gök veya sekizinci imamın remzi olarak yazıyor (Türk Yurdu, No/22, 1926; s: 325).
Bunların hiçbir aslı yoktur, ne odur, ne de diğeri.. Hazret-i Pîr'in sekizinci imamla değil, yedinci imam olan Hazret-i imam Mûsâ Kâzım ile, soy bakımından ilgisi vardır, denilir. Eldeki şecereye göre Hazret-i Pîr, Hazret-i Alî'den itibaren 18. kuşaktır ki, 18 sayısının ebced karşılığı Hayy tanrı adıdır. Konya'da Hz. Mevlânâ yatırının kubbesi de 18 terklidir.
Dergâhlar kapadıktan sonra, kimse ilgilenmediği devirde, üçüncü avlu (Hazret avlusu) tarafında dış kapının mermerlerinin kırılıp çalınması yüzünden, merdevenden aşağıya akan sular kırklar meydânını basmış. Su içeride pencereler hizâsına kadar yükselmiş. Sonradan görülüb yapılan müraccatlarla kapı açtırılmış. Suyu boşaltmak için Niyâz peneceresi tarafından ve zemir hizasından duvarı delmek istemişlerse de, delememişler. On gün kadar uğraşarak suyu boşaltmışlar, içerisini temizlemişler.
Bu konu'yu Dervîş Kara Abdâl (Cavid Kadırğan)ın bir dörtlüğü ve fakiirden bir parça ile kapıyorum:
Devâm-ı bâis-i sırr-ı Muhammed'le Alî'dir bû
Makaam-ı Hazret-i Hünkâr Hacı Bektâş velî'dir bû.
Olub teslîm rıza-ullâhı tahsîl et hemân sen de
Cihân içre yegâne kıblegâh-ı Hayderî'dir bû.
Cavid Kadırğan
Huzûr-u Pîr'de
Suçlar ile, noksân ile gelmişse de insân
Girmişse bu Dergâh-ı muallâya perîşân
Allâh'a varır, eksiği kalmaz, suçu kalmaz
Bir eski hayâttan yokolub tâzelenir cân.
Tâliblere irfân dağıtır cümle cerâğlar
Meydânda demâdem kavuşur cân ile cânân.
Dergâhına yüzler sürerek geldi gelenler
Himmet dilenir cümlesi senden ulu Sultân.
Ravzan bütün âşıklara, ma'şûklara Kâ'be
Hünkâr Hacı Bektâş-ı velî, Pîr-i Horâsân..
Âşık Noyan'ın aşkına düşmekle yoğolmuş
Esrâra erüb bildi: bir, insân ile Yezdân.
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:40 PM
B a l ı m S u l t â n Y a t ı r ı:
Bektâşîlikte ikinci Pîr (Pîr-i sânî) diye anılan Hızır Bali, (Balım "Balum" Sultân) yatırı, Dergâh-ı Pîr'in üçüncü avlu'sunda ve hacı Bektâş velî hazretleri yatırının kırk metre kadar doğru tarafındadır.
Balım Sultân yatırı ve meşhur karadut ağacı.
(Fotoğrafın en solunda üzerinde iki mısra' yazılı sütûn görülüyor).
Önceleri âdi taşlarla döşenmiş bir yolu vardı. Şimdi, muntazam beton döşelidir. Yatırın önünde, solda ünlü karadut ağacı vardır. Bunun vilâyetnâme'de bahsi geçeen ve Ahmed Yesevî tarafından, ocaktan alınıp, atılan yanmış odun parçası = köseği'den yeşerib büyüme olduğu söylentisi vardır. (bunun dış kabuklarından biraz yontarak diş çürüklerine konunca derhâl iyi olur, diye bir uydurma inanç vardır. Bu sebeple ağaç üzerinde çok bıçak yarası görülürdü).
Yatırın dış sol köşesinde serbest halde duran, bir metreden az fazlaca yükseklikte bir mermer sütûn vardır. Bunun üzerinde iki satır hâlinde karışık bir sülüs yazı var. Bu yazıyı herkes bir türlü okumuş, özellikle birinci mısra' karışıktır:
Bir tahtayı taht etti rûhunu verüb bâd'a
Hâk oldu ayaklarda çok şâh-ı felek-rıf'at
Birinci mısra'ı bazıları şu şekillerde okumuşlar: (Bir tahtayı taht etti rahtını verüb bâd'a), (bir onktayı "noktayı" taht etti ruhunu verüb bâd'a).
Bu yazıda tarih ve isim yoktur. Bu mermer sütûn'un üzerinde kırmızı lekeler vardır. Bunun, kimisi o noktada mezarı bulunan Kalender Baba'ya ait olduğunu söylüyor. Bir rivâyet te kırmızı lekelerin Şah Kalender Sultân diye anılan ve yatır içinde sandûka'sı olan Kalender'in öldürüldüğü zamanki kan lekeleri olduğudur.
Asıl yatır'ın ön tarafında, dört ayak üzerinde üç geniş kemer, bunların üzerini örten geniş bir saçak altı kasım var. Kemer ayakları arasında demir parmaklık ve ortada demir parmaklıklı kapı vardır. Dış orta kemer üstünde bir kitâbe taşının izi varsa da kendi yoktur. Bunun üstünde de büyücek bir teslîm taşı var.
Demir parmaklıktan geçib bir basamakla inilince karşıya türbenin giriş kapısı geliyor. Bu kısmın sağ ve solunda iki lâhid varsa da üzerlerinde isim, tarih ve yazı yoktur.
Yatır kapısı kemeri üzerinde "İnnâ fetahnâ leke fethan mübînâ" âyet'i kerîmesi yazılı. Kemerin yukarısında duvara yerleştirilmiş üç teslîm taşı vardır, ortadaki büyük, yanlardakiler ondan biraz daha küçüktür.
Giriş kapısında üç satır arabca metin ile bir kitâbe var:
(Velî'ler kutb'u, Abdâller hülâsa'sı Horasan'lı Hacı Bektâş velî (Allâh uyuduğu yeri nûr etsin) nin oğlu Resul Balinin oğlu Hızır Balî'nin şerefli kubbesini büyük kumandan Şehsüvâr bey oğlu Ali bey 925 yılında yaptırdı) anlamındadır. Arabca metin şöyledir: (Binâ-i Hâza el-Kubbe-tüş-şerife el-emîr Ali bey bin Şehsüvâr bey li-kutb-ül-evliyâ ve hülâsat-ül-büdelâ Hızır Bali bin Resul Bali bin Hacı Bektâş velî-yyül-Horasânî nevverallâhü merkadihî fi sene Hamse ve işrîyn ve tis'emie).
Balım Sultan 922 H. (1516 M.) de vefat ettiğine göre, buranın üç yıl sonra yapılmış olduğu anlaşılıyor. Kitâbede, kendisi Hacı Bektâş velî hazretlerinin soyundan gelme torunu olarak gösterilmişse de bütün ilmî kaynakların bunu kabul etmediği bilinmektedir. Bel evlâdı değil, yol evlâdıdır. Zâten yazılmış olan soy zinciri de eksiktir, katmerli bir yanlıştır.
Bu kapıdan girilince sağda Balım Sultan'a ait sandûka ve solda ayrı bir bölümde Kalender'e ait olduğu söylenen bir sandûka vardır. Üzerlerinde yazı ve tarih yoktur. Son gidişimde güzel halılarla döşenmiş, duvar ve kubbe süslemeleri pek güzel yapılmıştı.
Yatır'da, yuvarlak başlı ve saplı, iki kilo ağırlığında demirden yapılma bir topuz vardır. Bununla omuz ve sırt etlerini bastıra bastıra oğarlar. Yorğunluğu alır. Bir çeşit masaj âleti'dir. (Şifâ Topuzu).
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:40 PM
Balım Sultân Sandukası.
Bu yatırdaki Kalender, Balım Sultân'ın kardeşi yani Mürsel Bali oğlu olub 881 H. (1476 M.) de doğmuş ve 951 (1544 M.) de öldürülmüştür. Genç lâkabı ile tanınırmış diye Cemâleddin efendi Müdafaa'sında (s: 38) yazıyorsa da mevsûkiyyeti şüphelidir. İskender Çelebi ve Yusuf Bali de bu Kalener'in oğulları imiş.
Eskiden Yatır kapısında işlemeli bir kadife perde varmış. Bir kaplan, bir geyik postu, taneleri ceviz büyüklüğünde doksandokuzlu tesbihler varmış. Duvarda bir de topuz ve Balım Sultân'ın kendi bıçağı asılı imiş.
Balım Sultân sandûkası üzerinde: Yeşil çuhalar, Acem şalları, Gürün şalı, işlemeli örtü, çuha üzerine işlemeli örtü, süslü işlemeli sırmalı örtü, kenarlı yeşil atlas, kırmızı ipek örtü, yeşil atlas yazılı ve işlemeli örtü, Bağdad çarşafı, beş tane ipekli pûşîde, yeşil başörtüsü, peşkirler vesaire.. var imiş.
Duvarlarda onbeş tane levha, bir asma saat varmış. Üç avize, yirmibeş pirinç şamdan, gümüş şamdan, cam şamdan, beş tane gümüş buhurdân, gümüş gülâbdân, bakır keşkûl, Arslanlı Kırk budak şamdan, kamıştan yapılma zenbil, çeşitli taşlar, sayısız çeşitli hediyeler var imiş. (Hâmit Zübeyr, Türkiyat mecm. C: 2, S: 380).
Kalender Sandûka'sı üzerindede müteaddit işlemeli atlas örtüler, Lâhurî şal, Trablus şalı, ipekliler vesair örtüler var imiş.
H a z r e t a v l u s u ' n d a k i s i n ' l e r:
Balım Sultân yatırı tarafında elli kadar sin ve yazılı taşları var. Yatır giriş yerinin hemen önünde sağda demir parmaklık içinde iki sin var. Bunlardan sağdaki Hacı Ali Baba 1205 tarihli. Manzum bir kitâbesi var. Baştaşı Hüseynî tâç şeklinde ve Halîfe işâretlidir. Bunun solundaki: Hünkâr Bektâş velî sülâlesinden (!) Feyzullah efendi zevcesi Fatıma Samut anaya ait olub 1267 (1850) tarihlidir.
Sağ taraftaki sin'ler arasında şunlar var:
— Dergâh Post-nişîni Hasan Dede 1212 (1797 M.).
— Dergâh-ı Pîr türbedârı Seyyit Mehmet Baba 1196 (1781 M.).
— Hızır Abdal velî neslinden Haydar (Pîr evi müdiriyyetiyle gelmiş). Manzum kitâbesi var. Sene:1303 (1885 M.).
— Aşçı İbrahim Baba. Manzum kitâbeli 1274 (1857 M.).
— Perişân Hafaz Alî dede (Mücerred). Manzum kitâbesini İhsân bir zât yazmış. Tarih mısraı:
Kemâl-i izzetle İhsân yazdım fevtine târîh:
Perîşân Baba rûhun râh-ı Hakk7a eyledi îsâl
1301 (1883 M.).
(Ebced ile tarih 1309 çıkmaktadır.).
— Dergâh aşçısı Mustafa Baba 1299 (1881 M.).
— Deli Topuk Baba. Gördüğümde taşın tarih yazılı alt kısmı toprak altında kalmıştı, okunamadı.
— Dergâh aşçı babası Ahmed Baba: Güzel ta'lik yazı ile manzum kitâbesi var. 1265 (1848 M.).
— Bâb-ı âlîde nüfûs-u umumiyye mümeyyizi Osman efendi kerîmesi Düriyye hanım. Doğumu: 1298 (1880 M.), vefatı: 1311 (1893 M.).
Hâkii Alî baba: Kitâbesi şöyledir:
Kâşif-i ilm-i ledün'dür hem hakikatte temam
Zümre-i nâcî'ye dâhil nur Hâkii Ali Baba
Fescüdû emrinde izhâr-ı sadakat gösterüb
Masdar-ı zât-ı hidâyettir Hâkii Alî Baba.
Bunca dem ol Hazret-i Pîr'in makaamında mukim
Dest-gîr-i üns olubdur ol Hâkii Ali Baba
Sıdk-ı ahdınde vefâ kıldı erenler râhına
Gitti firdevse hakikaten bir Hâkii Ali Baba
1216 (1801 M.).
(Vezin ve kaafiyeler bozuk bir kitâbedir).
— Türbedâr Boşnak Hacı Mustafa Baba (1269) (1852 M.).
— Sofyalı Dervîş Mahmûd 1270 (1853 M.).
— Aşçı Mehmed Baba 1286 (1869 M.).
— Atacı Mehmed Baba 1316 (1899 – 1900 M.).
— Ekmek evi Babası Hacı Melek Baba 1298 (1880 M.).
— Hacı Tâhir Baba 1283 (1866 M.). Manzum kitâbeyi Hilmi isimli birisi yazmış.
— Mihmandâr Ali Baba 1315 (1897 M.).
— Dergâh-ı Pîr Post-nişîni saatçi Ali Dede 1266 (1849 M.).
— Ekmekçi el-hâc Mehmed Baba 1295 (1877 M.).
Ekmekçi İbrâhim Baba. Manzum tarih yazılı kitâbesi var. Tarih beyti:
Ey Yesârî iki er geldi dedi târîhini:
Rûh verdi yoluna ekmekçi İbrâhim Baba
1286 (1869 M.)
(Tarih tamamdır).
— At evi Babası. Baba Ali 1264 (1847 M.).
— Tarihsiz bir Mehmed Baba Kitâbesi. Taşının alt tarafı kırık.
— Ekmek evi post-nişîni Abdullâh Fahrî Baba 1338 (1920 – 1921).
— Kahveci Dervîş Alî. Manzum kitâbesi şöyledir:
Hâdim-i Evlâd-ı pâk-ı Hacı Bektâş-ı velî
İşte bu merd-i mücerred cân-şîn-i Şâzelî
Geldi bu bâb-ı cenâb-ı Pîr'e etti intisâb
Hânumân-ı zâdegânda hizmete dedi belî
Nâgihân gûş eyleyüb savt-ı nefîr-i İrciî
Mâsivâllâhtan hemândem yumdu göz çekti eli
Zenbi mağfûr, cürmü mestûr, merkadi pürnûr ola
Pîşgâhında olub şem'i şefâat müncelî
Çıktı bir er söyledi târîh-i fevtin Kâmiyâ
Göçtü bu kasr-ı denîden Kahveci dervîş Alî.
1317 (1899 M.).
(Tarih ebced ile, doğrudur).
S. N. Ergun, Bektâşi şâirleri kitabının üçüncü cildinde (s: 27) Fehmi Baba bahsinde, bu zâtın Kırşehir'li olub tahminen 1313 H. (1895 M.) de Hakk'a yürüyerek Pîrevi'nde defnedildiğini kaydediyor. Fakiir, oradaki taşları teker teker inceledim. Bu zâta aid taşı göremedim. Dergâhın tapatılmasıyla tekrar restore edilişi arasında geçen zaman içinde tahrîb edilmiş veya kaybolmuş olmalıdır.
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:40 PM
B a l ı m S u l t a n y a t ı r ı n ı n a r k a t a r a f ı n d a k i s i n ' l e r:
Birinci avlu'da üç çeşme sırasında duvarda bir kapı vardır. Bu kapıdan arka taraf (sağda) bağçeye geçilir. Eski ekmek evi anbar ve fırınının yerlerinden daha ileride Balım Sultan yatırının bu arka bahçeye bakan penceresi yakınında iki sin, bunlara biraz daha geride diğer iki sin vardır. Bir de bahçenin sınır duvarı yakınında bir sin daha vardır.
Bunlardan, Balım Sultân Türbesinin sağ tarafında, yan pencereninn önünde, yatır duvarından üç metre kadar dışta bir sin vardır. Baştaşının tepesi Hüseynî tâç biçiminde, ayaktaşının arka yüzü çiçek dalları motifi işlenmiştir. Baştasındaki kitâbe şöyledir:
HÜ Doost sene: 1311 (1893 M.)
Cenâb-ı Hacı Bektâş velî'nin nesl'i pâkinden
Alî nâd oldu emr-i İrciî'ye hazır amâde
Neşimengâh-ı dünyâdan kararın eyledi meslûb
Ki ya'nî oldu bu âlâyiş-i âlemden âzâde
İdüb ol imtisâl emr-i Mûtû'ya dil-ücândan
Ki bir mevtâ idi yemşî ve yentık lahd-i ma'nâda
Meğer kim bir Sülenmân-himmet idi şehr-i kalbinde
Hemânâ tahta-i tâbûtu âhar verdi ol bâd'a
Nihânî rıhletine hâme-i dil yazdı târîhin:
Cenâb-ı Hakk ide icrâ-ı rahmet sad Ali Nâd'a
Rıza-en Lillâh-i Fâtihâ
(Tarih tamamdır).
K ü t a h y a l ı İ b r â h i m B a b a s i n ' i:
Yukarıda anlatılan mezarın önünde, arka bahçeyi hazret avlusundan ayıran duvarın hemen arkasında dört terkli ve dört kapılı (Edhemî tâç)lı ve boynunda teslîm taşı asılı baştaşı olan bir sin var. Kitâbe yazısının satırları sağ alttan sol üste doğru mâil satırlar hâlinde yazılmış. Taşın yarısından fazlası moloz ve toprağa gömülü idi. Temizledik, yazının tamamını meydana çıkardık:
Bu makaamdan çok zaman sıdk ile hizmet eyledi
Makbûlü dergâh-ı Pîr'in oldu aşk olsun ana
İrdi sem'ine binüçyüzbir'de savt-ı İrciî
İsmâ' kıldıkta ol gün eyledi azm-i bekaa
Türbedârdı Hazret-i Bektâş efendi de bu zât
Aslı Kütahyalı namı Vakıf İbrâhim Baba.
Ruhuna el'Fâtiha
(Bu zâtın Pîrevi dışında kasaba içinde bulunan Bektâş efendi yatırında türbedâr olduğu anlaşılıyor. 1301 (1883 M.) yılında Hakk'a yürümüş.)
— Ayni bahçede, yukarıda anlatılan birinci sin'den biraz daha geride Baştaşının tepesi çatı şeklinde sivri bir sin vardır. Koçu baba evlâdından Ali Çelebi kızı Ayşe Hâtûn'a aittir. Taşdaki kitâbe şöyledir:
El-Merhûme el-mağfûre-ti
Ayişe Hâtun bint-i
Ali çelebi min evlâd-ı Koçu
Baba Kuddise sırrahul'azîz
Rûhiçün el-Fâtiha
Sene 1324 (1906 M.)
— Arka bahçede, yukarıda söylenenden biraz daa geri ve Balım Sultân'dan daha uzakta Seyit Azîz çelebi oğlu Mehmed'e aid bir sin vardır. Baştaşı oniki terkli (dilimli) olup sarıklıdır. Sarık sağdan sola ve yukarıdan aşağıya giden yirmidört eğri çizgi ile bölünmüştür. Kitâbesi şöyledir:
Hüvelbâkii 1274 (1857 M.)
Hacı Bektâş-ı velî'nin nûr gibi sülâlesi (!)
Meyledüb dîdâra kıldı ol dahi terk-i kabâ
Sahib-i meşhed Muhammed bin seyyit Aziz çelebi
Nûş edib câm-ı ecel âh eyledi azm-i bekaa
İrciî savtın işitti çün o halife-i Hakk
Mürg-ü rûhu per açub oldu vusul-ü Murtezâ
Hem tarikat hem hakikat mürşid-i dânâ idi
Ol idi Hakk'al-yakiyn nâcîgürûha pişüvâ
Güş iden ahbâr-ı mevtin ol veliyy-i zâdenin
Zâr edüb cümle muhibbân tuttu kalbinden azâ
Gülşen-i Cennet içinde rûh-u pâk'in ol er'in
Eyledi bizminde mihmân Şâh Hüseyn-i Kerbelâ
Tarih-i mevtin haber verdi bu dem rûh-ül-kudüs
Yek dü heft-ü çâr olunca göçtü o şah evliyâ
Rûhuna Fâtiha
— Balım Sultân yatırının arka tarafındaki bahçede birçok yazısız mezar taşları vardır. Bahçenin sınır duvarına yakın badem ağaçları altında mermer baş ve ayak taşlı sin Ali ağa adında birine aiddir. Kitâbeden Bektâşîliğe girdiği anlaşılıyor:
H ü v e l b â k i i
Cenâb-ı Hacı Bektâş velî'den
Bir ara olmuş idi dünyaya nâzil
Makaam-ı evvelîyne vâsıl ola
İde Pîr himmeti tayy-i menâzil
Ola Yoldâşı Bismillâh zikri
Anınla eyleye tard-ı Azâzil
Nüfusu âliyâta ede tahvil
Nihânî mürd ola nefs-i erâzil
Yediler oldu târihine güher-bâş
Alî ağa cenânı kıla menzil.
Sene 1297 (1879 M.)
(Ali Ağa'nın mezarı bulunan bu bölüm eskiden Mihmân evi'ne aid bahçe idi. Her evin dervişleri tarafından ekilüb mahsul yetiştirilen bahçe ayrı ayrı idi. 1342/1330 yıllarında mihmân evi babası olan Ahmed Baba bu bölümde mezarını kendi eliyle kazmış, öğle vakitleri gider, orada uzanır yatarmış.
* * *
Hazret avlusu'nda sol tarafta yol kenarında Cemâleddin efendi eşi Fatma Hâtun'a aid bir sin vardır.
* * *
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:41 PM
D e d e K ö ş k ü:
Dergâh-ı Pîr sınırı içinde, Hazret-i Pîr'in yatırının sol tarafında şimdiki hükûmet binası olan yapının sağ ucu olan yerde, önceleri Dede köşkü denilen bir yapı vardı. Fakiir gördüğümde yeri bile belli değildi. Dergâha ziyârete gelen saygı değer bir konuk olursa Dedebasa, kendisini buraya alırmış. Atatürk dergâhı ziyâretinde buraya alınmıştır.
* * *
Eskiden dergâh sınırına dail ve Çatal kapı denilen ilk giriş kapısının batıya doğru uzanan yönünde yirmi kadar dükkân, tekkeye aitti. Kezâ hâlen Ziraat Bankası olan ve Hükûmet binası yapılan yerler dergâhın bahçeleri idi.
Yukarıda anlatılan ve siteyi meydana getire evlerin arka taraflarında geniş bahçeleri vardı. Önceleri buralara Has Bahçe denirdi.
Bahçeler etrafındaki taş duvarları 1315 (1897 M.) de Malatyalı Hacı Mehmed Baba yaptırmıştır. Bu zât Feyzullâh Babadan önceki Dedebaba'dır. Ondan sonra Sâlih Niyâzi Dedebaba gelmişlerdir.
Dergâhın elekrik işlerini, önceleri Üsküblü, Rametli Emin Uras bey kardeşimiz ve Cevdet İşçimen kardeşimiz bir ay kadar dergâhta kalarak çalışmış, yapmışlardır.
* * *
Vaktiyle Hacıbektâş kasabasının ve civar köylerin halkı hayvanlarının ilk sütünü, ilk kuzusunu nezîr olarak dergâh-ı Pîr'e hediye ederler; ekecekleri tohulun 1-2 kilesini götürüp orada dualatırlardı. Mahsûl alınca da bir mikdarını dergâha nezir verirler. Muharrem'de Aşûre zamanı da Aşûrelik buğday vesaire verirlerdi. Tohum atılmadan önce Pîrevi'ne getirilen tohumluklara dua edilince güvercinlerin hakkı olarak bir bölümü alınır ve bunlar muntazaman güvencinlere serpilirdi.
* * *
İstanbul'da Merdevenköy Şahkulu sultân dergâhında medfun bulunan Hacı Feyzullah çelebi'nin oğlu olup 1175 (1761 M.) e kadar çelebilik yapmış olan Bektaş efendinin yatırı da Pîrevi'nin dışında birkaç yüz metre kadar ileridedir. Bazıları Şîrî mahlasıyla yazılmış şiirlerin bu Bektâş efendiye aid olduğunu söylerler (Ziya Şakir: Bektâşî nefesleri, s: 74 haşiyesi).
* * *
Menem ser-efrâz-ı bendegân-ı Bektâş-ı velî
Menem sakaa-yı teşnegân-ı âb-ı Kevserî.
Menem zâir-ü devvâr-ı gülşen-i erbaîn
Menem meftûn-u ma'nâ-yı edeb Nedîm-i celî.
(Bektâş velî kullarının başını yükselten ben'im. Kevsere susamışların saka'sı ben'im. Kırk gün çille çekilen gülşenin ziyaretçisi ve etrafını dönücü olan ben'im. Edeb anlamına vurgun olan apaçık Nedîm, ben'im..).
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:42 PM
H a c ı b e k t a ş k a s a b a s ı n d a B e k t â ş î l e r c e k u t s a l s a y ı l a n y e r l e r
Ç i l l e h a n e:
Şehrin üç kilometre kadar doğusunda, tatlı meyilli bir sırt üstündedir. Buraya Arafat dağ denir. Bunun üzerine Çillehâne denilen yekpâre bir kaya vardır. Buradan şehir ve daha ilerisindeki arazi kuşbakışı olarak pek güzel görünmektedir. Bu kaya kitlesinin sol tarafında bir ufak kaya parçasının arkasındaki genişçe bir delikten içeri girilebilir. İçi dar ve düzensiz bir odaçık gidibir. Burasının dışarıya çık ufak, yumurtamsı şekilde, pencere makaamında bir deliği vardır.
Çillehâne
(Vilâyetnâme Hacı Bektâş velî'de "Suluca Karahöyüğe gelüb karâr ettiğidür" başlıklı bölümde bu delik hakkında şu kayıt var: Hazret-i Hünkâr ol mağara içine girüb sâkin oldu. İ'tikâf niyyetin kıldı. Günlerden birgün vilâyet erenlerinden bir nice kimseler hazret-i Hünkârı görmeğe geldiler. Ol mağaradan içeri girüb Hazret-i Hünkârı gördüler. Şeref-i dest pûs edüb oturdular. ......... Esnâyı kelâmda: Erenler Şâhı işbu i'tikâf ettiğiniz makaam merğub ve mahfîdir amma kati târik (karanlık) ve karagûluktur. Hiçbir ziya girecek yeri yoktur. Nolaydı bunun bir a'lâ revzene (pencere)si olsaydı, gayetle hûb olurdu, dediler Çûn ki Hazret-i Hünkâr ol azîzlerden bu kelâmı işidecek Bismillâhir Rahmânir-Rahîym deyüp mübârek eliyle ol mağaranın yabandan cânibine bir yumruk öyle urdu ki ol taşdan bir adam çıkacak mikdarı bir delik açıldı) (Fakiirdeki Ta'lik yazılı yazma nüsha s: 94-95).
İşte Çillehâne'deki delik Vilâyetnâme'de sözü geçen bu penceredir. Ziyâret mahali olan bu yerde, herkes, bir defa bu mağara içine girib bu delikten dışarı çıkar. Bektâşîler arasında yaygın bir inanışa göre, günahlı olan bu delikten geçemez, ne kadar zayıf da olsa da delik onu sıkarmış. Bir adak adayınca serbest bırakırmış. Günahsız olanlar rahatça geçermiş, delik ona âdeta açılır genişlermiş. Ne kadar toplu bir insan olsa bile...
Fakiir İbrahim Turan bey, Yunus ve İbrâhim Baba'larla, bir diğer gidişimde yukarıki zevâttan başka Faiz Baba, Cevdet İşçimen ve Mehmed Bayraktar kardeşlerimizle bunu denedik. Hepimiz rahatçı geçtik.
M i n d e r K a y a:
Çillehâne'nin kasabaya bakan 10-15 metre kadar ön tarafında Minder kaya denilen ve gerçekten minder biçiminde bir kaya vardır. Arka tarafında sırt dayamak için ikinci bir kaya vardır. Hazret-i Pîr buraya oturur, arkasını dayar çevreyi ve şehri seyredermiş. Bektâşîlerin ziyâret yerlerinden biri olub her gelen buna bir defa oturur.
Minder Kaya.
K a d ı n c ı k a n a m e v k i i:
Çillehâneden 300 metre kadar kuzeyde, büyücek bir alıç ağacı bulunan yerdir. Hazret-i Pîr çillehâne'de iken, Kadıncık ana burada kendisine bezleme yapar, yemesi için götürürmüş. Bu ağacı gördüğümüzde dalları, bağlanmış renk renk bez parçalarıyla donanmış hâlde idi. Buraya Bektâşî olmayanlar da ziyârete gelir ve özellikle kadınlar kendisinden yardım ve şefaat dilerlermiş.
Çillehâne ile bu ağaç arasındaki arazîde, üzerleri karadut gibi pürtüklü, esmer renkli, içleri açılınca beyaz, ekseri hamur lezzetinde bir nesne bulunur. Halk arasında buna Hamur diyorlar. Kandıncık ana'nın Hazret-i Pîr'e hamurdan yaptığı bezlemeleri götürürken onlardan dökülen parçacıklar imiş, diye bir inanç vardır. Nohud kadar, fındın kadar dut gibi üzeri kabarcılkıl, ufak, fayr-i muntazam yuvarlak, üzeri toprak renginde cisimlerdir.
(Çok önceleri bir kitabda okumuştum. Hindistan'da bir Raca'nın toprakları içinde bir (Ekmek madeni) varmış. Bunu işletir, çıkan maddeyi ekmek gibi pişirerek halka satarmış. Raca'nın başlıca gelirini bu sağlarmış.
Kezâ, Çinli'lerin pek makbul ve ünlü kırlangıç yuvasından yapılma yemekleri de bu çeşit bir toprağın çamuruyla yapılmış yuvalar olsa gerektir.)
K u l u n ç k a y a:
Arafat dağında, Kadıncık ana mevkiinde, Alıc ağacından biraz daha ileridedir. Toprak yolun kenarında bir kayadır. Hafif meyilli olan üst yüzü konkav (içbükey) şekildedir. Bunun yukarısından, sırt üstü yatarak aşağı doğru kayıyorlar. Taşın bu yüzü, üzerinde kayılmaktan, cilâlanmış gibi pırıl pırıldır. Halk arasıda bel ağrılarına iyi geldiği inancı vardır.
Z e m z e m p ı n a r ı:
Arafat dağında, çillehânenin sol tarafında, sırtın altında taştan yapılmış bir çeşmedir. Zamzem pınarı diye ünlüdür. Suyu, musluksuz bir taç oluktan durmadan akar. Önünde bir yalağı vardır. Çeşmenin önünde etrafı taş duvarla çevrili bir bahçesi var. Hâlen duvarlar bakımsız ve yer yer yıkıktır. Bu bahçenin ön tarafında da bir alıc ağacı olup bunun üzerinde de dilekler için bağlanmış bezler vardır. Bu ağacın olduğu yere cevher deresi derler. Buradan alınan toprak "Cevher veya cevheh toprağı" adıyla Bektâşîler arasında meşhurdur. Muharrem'de oruç açarken Kerbelâ'dan getirilmiş cevher toprağından bir miktar karıştırarak onu içerler; eğer o yoksa, işte buranın cevherinden karıştırılır. Kezâ hastalara da iyi geleceği hakkında bir inanç vardır. Çocuğu olmayan kadınlara da içirirler.
Zemzem Pınarı.
Vilâyetnâme'lerde, Hazret-i Pîr'in, Çillehâne civarında bir yeri mübârek parmağıyla eşüb, bir lâtif pınar çıkub aktığı ve hâlen buna zemzem pınarı denildiği kaydı vardır (Örneğin fakiir'deki ta'lik yazma nüsha s: 94).
Zemzem pınarının geniş oluk şeklindeki musluksuz lülesinin yukarısında bir kitâbe var. Bir de Kemerin yukarısındaki üçgen şeklindeki sivri kısmının ön yüzünde bir diğer kitâbe vardır. Bu üstteki, mermer üzerine girift bir hatla yazılmıştır. Şöyledir:
Âb-ı Zemzem didi Bektâş-ı velî ma'lûm-u nâs
Sâhib-ül-hayrât Mîr Mahmûd Muammer Ayâs (Abbas?)
Târîhi Dokuzyüz altmışyedi'de oldu temâm
An Abdâl-i Bektâşî Hüseyn an der Aras
Bu kitâbe taş üzerine bir beyti bir satır olarak yazılıdır. Birinci mısra'ın son kelimesi (elif) harfiyle başlıyor, ikinci harf bir noktalı (B) dir. İki noktalı (Y) olacakken unutulmuşu veya yanlış imlâ ile Abbas yazılmak istenilmiş olabilir.
Lülenin üzerindeki kitâbe şöledir:
Çakıran karyesinden bir mîr-i âtıfet hû
İsmi ânın Kahraman, hayrâtı idüb arzû
Bir bağçe kıldı inşâ bir çeşme itti icrâ
Hizmette kasdı hâlâ Derâh-ı Pîr'e yâhû
Baba efendi elhakk sa'y eylemekte ancak
Namında Feyzî mutlak fikreylesen ayân bû
Bir çıktı cevher âsâ târihi söyle Baba
Bu bağçe pek dilâra oldu bu çeşme dilcû
Sene 1326
Bu kitâbe de mermere bir beyti bir satırda olmak üzere yazılmıştır. Târihi tamâmdır. Kitâbe musammat şeklinde yazılmıştır. Feyzî baba zamanında Çakıranlı Kahraman isimli bir zât tarafından ihyâ edildiği anlaşılıyor.
* * *
(Meded yâ Hazret-i Hünkâr Hacı Bektâş velî Hü).
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:42 PM
B a l ı m e v i (K a d ı n c ı k a n a e v i):
Kasabanın kuzey tarafında, Dergâh-ı Pîr'in alt tarafında bir binâdır. Aslında burası İdris hoca'nın evidir. Bunun karşısında (kuzeyinde) ünlü Karahöyük vardır. Aralarında bir dere çukurluğu olub bunun Balımevi yakasında Akpınar adlı ünlü çeşme vardır.
Balım evine dış kapıdan girilince taş döşelim bir yoldan yirmi adım kadar sonra solda, iki yan yana oda görülür. Birisi yüksekçedir. Evin şimdiki sahibi, kalaycı Hidayet Akcan, gelen konukları burada ağırlar, yatırır. Konuklar için ayrı bir oda dâimâ hazır durur. Onlardan ücret almaz, eşi de buraları tertemiz tutar.
Yolun sağında ve solundaki bu odalardan beş – on adım daha ileride ayrı bir oda vardır. Hâlen içinde yatan, oturan yoktur.
Odanın kapısının önünde ufacık, ensiz bir bahçesi var. Hidayet Akcan, yukarı bahçede toprak altında bulduğu, manzum kitâbeli iki mezartaşını Kadıncık ana evi denilen bu tek odanın önüne, kapının iki yanına koymuş. Üzerlerindeki tarih beyitleri şöyledir:
Söyledi Mekkî erenler cevher-i târîhini
Hakk deyu Ahmed Baba vardı rikâb-ı Hazrete
1326 (1908 – 1909)
(Tarih, yalnız noktalı harfleri hisablıyarak, doğrudur.)
Diğerinde:
Hüznile Kâmî dedi târîh-i tâm-ı rıhletin
Nâgihân gitti Emin Baba civâr-ı vahdete
1311 (1893 M.)
(Tarih doğrudur).
Bu odanın kapısından girilince karşıda, solda yeşil bir örtü ile kapalı, dolab şeklinde bir yer var. Burası ocak imiş, baca deliği sonradan tıkanmış. Söylenti şudur ki: Kadıncık ana ve İdris hoca Hazret-i Pîr'e gelen ziyâretçileri, sırtlarındaki gömleğe kadar harcıyarak, ağırlamışlar. Sonunda Kadıncık ana'nın hizmet etmek üzere konuklar yanına varacak gömleği bile kalmamış. Hazret-i Pîr gelib hizmet etmediğini farkedince sorub durumu öğrenmiş. İşte o zaman bu ocak içinden bir el, bir bohça içinde elbiseler sunmuş. Kadıncık ana da bunları giyerek hizmete koyulmuş.
Oda kapısının karşısında şamdanlar dizili yüksekçe bir yer var.
Odanın sol taraf duvarı oda içine doğru yıkılmakta iken, Hazret-i Pîr, bunu eliyle durdurmuş ve düzeltmiş. İşâret olsun diye hâlâ eğri durur. Bir yerinde de muntazam konkav (içbükey) kısmı var. Kulunç olanlar bellerini buraya sürterler ve oraya niyâz ederler.
Hacı Bektâş vilâyetnâmesinde (Hazret-i Hünkârın mübârek eliyle divârı doğrulttuğudur) başlıklı bölümde, bu duvar hakkındaki hikâye şöyle geçer: "Hazret-i Hünkâr Kadıncık evinde namâz-ı zahrı edâ ederken nâgâh gördüler evin bir dîvârı eğilüb rukû'a vardı. Şöyle ki inhidâma yakın oldu. Kadıncık bu hâli görücek etti: Hey Sultânım, şol divâr yıkılmağa meyleyledi, siz gelin, namâzı bu cânıbde kılın, dedi. Hazret-i Hünkâr tahiyyâta oturub selâm verdikten sonra mübârek eliyle ol dîvâra işâret eyledi. Kalk yâ mübârek dedi. Ol dîvâr yıkılmağa meyletmiş iken Hakk subhânehû ve teâlâ avn-ı inâyetiyle ve Hazret-i Hünkâr'ın vilâyetiyle filhâl durdu. Ve Hünkâr etti: Kadıncık, hiç havfetme, Kıyâmet'e değin dura bu dîvâr yıkılmaya. Ol evin dîvârları ince kerre yıkıldı, yapıldı. Amma ol dîvâr henüz yıkılmadı. Erenlerin nefesi berekâtıyla hâlâ öyle durur. Erenlerin nutku yerin bulacaktır vesselâm."
Bektâşîler arasında, bu duvarın, kıyâmete kadar yıkılmadan, bu şekilde duracağına bir inanç vardır.
Kadıncık ana'nın ve İdris hoca'nın mezarları yoktur. Yine Bektâşîler arasındaki inanca göre, Kadıncık ana bu odadaki ocağın içinde sırrolmuştur.
Ocağın önünde 40x40 santim ölçüde bir mermer taş var. Kadıncık ana bunun üzerinde Bazlama ve ekmek yaparmış.
Hazret-i Pîr ilk gelişlerinde burada kısa bir müddet konuk olmuş, Pîrevi'nin çekirdeği olan Kızılca Halvet yapılır yapılmaz oraya geçmişlerdir.
Odanın sağ tarafı duvarında bir kandil yuvası var.
Giriş kapısının karşısında, yüksekte ufak bir pencere, sağ duvarda ayni hizâda iki ufak pencere var. Tavanda, kapının sol kenarından başlayan ve karşıdaki ocağın sağ kenarında biten bir kemer var. Tavan kavak ağacı üzerine toprak döşelidir. Duvarlar taştır.
Ocağın tam karşısında, giriş kapısının solunda, kemerden sonra kalan birbuçuk metre kadar duvarda:
"Tâ'mir-i elhac Mehmed Baba sene 1314 (1896 M.)"
yazısı vardır. Giriş kapısı iç tarafında kapı üstünde sülüs yazı ile Kelime-i Tevhîd yazılı. Sol duvardaki kulunç yeri denen konkav kısım sıvaları üzerinde, önceleri, yazı varmış. Sıyrılmış, aşınmış, bunlardan yalnız "Bektâş" kelimesi okunuyor.
Vaktiyle evkaaf me'mûrlarından Topal Akif adlı biri bu yazıları sildirmiş, duvarı kazıdmış. Bektâşîler üzerindeki etkisini kaldırmak düşüncesiyle.
Bu tahribden yalnız Bektâş ismi yazılı bölümün kurtulmuş olması da nazar-ı dikkati çekicidir.
Bu Topal Akif'in sonradan felç olub çok çektiğini, evin şimdiki sahibi ve hâdimi Hidâyet Akcan ve Hacıbektaş'daki birçok kimseler oybirliği ile söylediler. Kadıncık ana evi ve Dergâh-ı Pîr çevresinde gözleri yaşlı dolaşır, dururmuş, öylece ölüb gitmiş.
Bu odadaki, yeşil örtülü ocak zeminindeki toprağa da (Cevher toprağı) denir. Özellikle çocuğu olmayan kadınlar bunu su ile karıştırıp içince çocukları olur, diye bir inanç vardır. Gördüğümüzde, buradan toprak alına alına epeyce aşağıya inmiş idi. Ocağın duman çıkacak deliği hâlen betonla tıkanmıştır.
Bu odanın arka tarafında güzel, genişçe bir bahçe var. Güzel ağaçlar ve ufak bir havuzu da var.
(Balımevi'ne giderken, yolda, eski yapı bir mescid görülür ki, kitâbesine göre (Süleyman şâh bin Beyazîd han zamanında Ali bin Şehsüvar bey) tarafından 926 (1519 M.) yılında yapılmıştır. Eski yapı karakterinde ufak bir yerdir. Buna halk Cuma camii der. Arabça kitâbe şöyledir:
(Hâzâ binâ-el-mescid fî eyyâm-ı Sultân-ül-a'zam Selîm Şâh bin Bayezîd han Alibin Şehsüvâr bey Fî sene 926)
Hazreti Pîr Suluca Karahöyük'e ilk gelişlerinde bu mescidde bir erbaîn çıkarmışlardır. Bu eski mescidin yerine sonradan şimdiki yapılmış veya eskisi onarılmıştır.
Balımevi'nde, vaktiyel tesbit heyeti 125 kalem eşya bulmuştur. Mefrûşât, kab-kacak, ev eşyası, iki aded saz, keman, eski bir sancak ve ziraat âletleri gibi..
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:42 PM
A k p ı n a r:
Balımevi'nin altında, Karahöyük'e bakan tarafta, taştan yapılmış bir çeşmedir. Oluğundan bilek kalınlığında bir su dâimî akar. Oluk yukarısında 1187 (1773 M.) de Dervîş İbrâhim onarttığına dair yazı var.
Bu pınar bütün Bektâşîlerce kutsal sayılmaktadır. Bütün Vilâyetnâme'erde bunun hikâyesi vardır. Hazret-i Pîr, birgün, halîfelerinden sarı İsmail ile buraya gelmiş. İsmil, Hazret-i Hünkâr'ın saçlarını kesermiş. O sırada yanlarına İdris hoca'nın kardeşi Sarı gelmiş. Su tasına ayağı dokunmuş devirmiş. Sarı İsmail Sultan gibid evden su almak isteyince Hazret-i Pîr durdurmuş ve eliyle orasını biraz eşeleyüb (Ak pınarım) diye üç defa seslenince bu su oradan akmış.
Fakiir'deki yazma Vilâyetnâmelerden birinde Sarı'nın ayağıyla su tasını devirdiği kaydı varsa da yine fakiirdeki diğer yazmalarda bu yoktur. Hazret-i Pîr, Halîfesi Sarı İsmail Sultâna su ve bıçak alarak kendisinin saçlarını kesmesini ister ve oraya giderler, traş işi yarıda iken Hünkâr bu suyu çıkartır. Çıkan sudan çevredeki kayalara su serptikçe, kızgın bir yüzeye serpiliyormuş gibi buğu tüter. Sarı İsmail bunun hikmetini sorunca Hazret-i Pîr şöyle söyler: (Beli ilkim karadonlu can babayı Gülü hân kazana koyub kaynadırlar, ânın suyun ılışdırıruz.)
Bu sıralarda Hünkâr'ın Gülü hân'a yolladığı elçisi Karadonlu Can Baba'yı imtihan için onlar kazana koyub kaynatmaktadırlar. Üç gün bitince çıkarır görürler ki Can baba sapasağlam.. Hepsi İslâmiyyeti kabul ederler. Bunun hikâyesi Vilâyetnâmelerde vardır. Bu pınar için Hazret-i Pîr (Bu pınar Horasan vilâyetinden bizimle beraber geldi. Lüzumunda çağırdık meydana çıktı. Her kim ki bundan yıkana gövdesi cehennem od'una yanmaya) demiştir.
H a m u r k a y a:
Balımevi'nin alt tarafında, bir ufak köprüden geçilerek varılan, Karahöyük'ün kasaba tarafında karşısındaki sırtta bir kayadır. Üzerinde bir hamura batmış yumruk izleri gibi oyuntular vardır. Bu kaya hakkında Vilâyetnâme'lerde kayıd vardır. Bunllardan birisini okuyalım (Fakiirdeki yazmalardan A. nüshası, yaprak: 42 a)
"Rivâyettir, Hazret-i Hünkâr Hacı Bektâş-el-Horasânî kuddusaallâhu sırrahul'aziz birgün Karahöyüğün taşra kenarına, höyüğün garbî tarafına seyrâna çıkmıştı. Gördü kim köylüden bir kimse kerpiç eylemeğe balçık kazar (Karar?). İleru gelüb kenduler dahi balçığa girüb ayaklarıyla ayakladı. Ol kerpiç balçığın kazan (karan?) kimene itti: Dervîş, bu balçığı ben dahi, gör işte, ayaklayabilürin. Amma hâl eri vilâyet ve kerâmet ıssı olmak budur kim şol kaya üzerine çıkasın, ayaklayasın, ayağın izleye. Balçık gibi ânı hamır kılasın, yoğurasın, dedi. Andan Hazret-i Hünkâr Hacı Bektâş-el-Horasânî Kuddisallâhü sırrahül'aziz ol şahıs işâret eyledüğü kayanın üzerine çıktı dahi dizledi ve ayaklarıyla ayakladı. Şöyle ki dizleri ve ayakları şol hamıra gömülür gibi gömüldü, iz eyledi. Dahi bugüne dek bellu muayyen durur. Adına hamır kaya derler."
Ç a m a ş ı r k a y a:
Akpınardan inib karşıdaki Karahöyük tepesinin eteğine varmak üzere dere çukurluğuna varılınca, orada, Karahöyük eteğinin güney doğusunda bir büyük kaya görülür. Üzerinde el batırılmış şekilde çukur yerleri vardır. Bu girintili yerlerin bazıları oldukça derindir. Büyücek bir oyuğunda mumlar yakılmış olub, bu, bölüm oldukça islenmiş bir durumdadır.
Çamaşırlarını yıkamak üzere aldıklarında Hazret-i Pîr, bunun içine girer, beklermiş, diye bir söylenti vardır.
A t k a y a:
Kasabanın güney tarafında bir büyücek kaya parçasıdır. Hazret-i Pîr'in, üzerine çıkıb, at gibi yürüttüğü söylenilen kayadır.
Bunun hakkında da Vilâyetnâmeler'de kayıt vardır ve hepsi biribirini tutmaktadır.
Hazret-i Pîr'e haber veriyorlar ki Akşehir'de oturan erlerden Seyyid Mahmûd Hayrânî, bir arslana at gibi binmiş, eline de bir yılan almış kamçı gibi kullanarak, üçyüz dervîşi ile geliyor. Arkasını Vilâyetnâmeden okuyalım. (Fakiirdeki Yazma A nüshası, yaprak: 86 a-b):
"... Bir arslana binüb bir yılanı kamçı idinüb üçyüz molla dervîşle erenleri ziyâyerete gelüyor ve Aliler sırtına yakıyn geldi, dediler. Hazret-i Hünkâr dahi kalkub, meyanin cüst kılub itti: ol kimse canluya binüb geldiyse biz cansuza binelüm, karşu varalum, dedi. Meğer Kızılca halvet yakınında bir kızıl kaya vardı. Şöyle bir dam dîvârı gibi büyük kaya idi. Filhâl ol kayanun üzerine sıçrayup bindi, itti: Ey kayacuk, Allâhın izniyle ol geli duran erenlerden yana revâne olğıl, dedi. Bu yana, Hayrânî Seyyid Mahmûd Aliler sırtı'na çıkageldi. Gördü kim karşusunda bir er, bir dîvâr gibi cânsuz kayaya binmiş karşu gelür. Bu heybeti görücek parmak ağzına bırağub "zehî kuvvetlû er" deyüp Hazret-i Hünkâr'ın kuvvetine ucbe kaldı. Filhâl arslandan indi, elinden ilanı salıverdi Hünkâr ululuğu Tekye kaya'nın şimdi olduğu yere geldi. Gördüler kim Seyyid Mahmûd Hayrân arslandan indi, ilanı elinden salıverdi. Anlar dahi kaya'ya "dur" dedi, işâret eyledi. Kaya dahi durdu.
Kendileri kayadan aşağı indiler, durdular. Andan Seyyid Mahmûd Hayrân hünkâr ululuğuna karşı gelüb yüz urub niyâz etti, Hünkârın elin öpüb ayaklarına düştü. Andan üçyüz molla dervîş dahi gelüb Hazret-i Hünkâr heman ol kayanın dibinde oturdular, bir azîm iclâs oldu. Rivâyettir Hazret-i Hünkâr sırrahül'azîz bir hafta temam Seyyid Mahmûd Hayrân'la ol kaya dibinde sohbet ettiler. Tam köyde bişüb kotarılub ol araya gelürdü. Yeme-içme, deme-işitme, sima-sefâ olurdu."
Şimdi, bu kayanın sol yanında (Buhâra'lı Şeyh Hacı Hamza) efendi adı yazılı bir sin var. Dergâh-ı şerîfde nakşî şeyhi = İmâm imiş. Taşında 3 Nisan 1328 (1912) taihi var.
Kayanın arka tarafında ise Veliyeddin efendi, onun sol yanında kışkardeşi Şefika hanım (1934), onun solunda da Cemaleddin efendi kızı ve Veliyeddin efendinin oğulu Hüseyin efendinin eşi Zehrahanıma aid mezarlar var.
Veliyeddin efendinin kızının önünde, Cemâleddin efendi oğlu Hamdullah eşi Tokadlı Naciye hanım mezarı var: (doğumu: 1900, vefatı: 1928).
Veliyeddin efendi taşındaki tarih (1283 – 1356) dır.
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:43 PM
K a r a h ö y ü k:
Hazret-i Pîr'in, eski adıyla Hadım olan şimdik Hacıbektaş kasabasına ilk geldiği yer olarak söylenir. Efsâne, onu Karahöyük tepesine güvercin şeklinde inmiş olarak anlatır. Vilâyetnâme'ye göre Hazret-i Pîr Rûm'a (Anadolu'ya) yaklaşırken, oradaki erenlere uzaktan bir es-selâm-ü aleyküm der. O sırada elliyedi bin rûm Abdâlı varimiş, sohbette imişler. Rûm'un gözcüsü Karaca Ahmed imiş. Hünkâr'ın selâmı o mecliste olan, Karaca Ahmed'in mürşidi (uyarıcı'sı) Seyyid Nureddîn'in kızı olan Fatma Bacı'ya ma'lûm olur. O sırada bacı erenlere yiyecek hazırlamakla uğraşırken, ayağa kalkub Hacı Bektâşın tarafına dönerek, el göğüse koyub, üç kerre Aleyküm-üs-selâm, der. Mecliste olanlar kime selâm verdin deyince, olanı anlatır, "Horasân erenlerinden biri geliyor", der. Oradakiler "İmdi ne tedbîr idelüm tâ ki Rûm'a girmeye eğer Rûm'a girecek olursa ayruk Rûm'u bastı, zabteder, Rûm'da bize oyun kalmaz", derler. Yolu bağlarlar. Hazret-i Pîr Rûm sınırına gelince yolu bağlanmış görür, Bismillâh ve Bi-emrillâh diye vilâyet kuvvetiyle sıçrar ve Arş'ın damına konar. Oradan bir güvencin şeklini vurunur. Doğru Suluca Karahöyük üzerinde bir taş üstüne konar. Mübârek ayakları, güvercin donunda iken, ol taşa hamura gömülür gibi iz bırakır.
Bundan sonra Hacı Tuğrul (Tunrul: diğer nüsha) doğan şekline girüb üzerine varınca, Hacı Bektâş velî Hazretleri insan şekline dönüb onu boğazından yakalar, sıkar, aklı başından gider.
Sonradan Hazret-i Hünkâr, ona "Er er'e öyle gelmez. Siz bize zâlim donunda geldinüz, biz size mazlûm donunda geldük. Eger göğercinden dahi mazlûm don bulasuz ol dondan gelürdük," dedi.
Bu konu bütün Vilâyetnâme'lerde vardır. Eskiden, üzerinde güvercin ayak izleri olan bu taş, Balım evi'nde duruyormuş. Fakiir gittiğimde orada bulamadım. Evin yeni sâhibi Hidâyet Akcan da bunu bilmiyor.
Son defa, Mayıs 1964 de ziyâretimde "Suluca Karahöyük tepesinde duruyor", dediler. Y. Ölmez ve F. Tuncer Babalarla, C. İşçimen ve M. Bayrakdar kardeş hep birlikte Karahöyük tepesine çıktık. Söyledikleri taş eskiden bir yapıda kullanılmak üzere yontulmuş, bir şekle konmuş, üzerinde tabiî olaylar sebebiyle küçük çukurcuklar meydana gelmiş bir taştır. Eskiden bilinen taş değildir.
Karahöyük, kasabaya giriş yolundan gelirken, epeyce uzaklardan da görülen, ufak bir tepedir. Höyük ismi, onun eski çağlardan kalma, arkeolojik bakımdan da değeri olabilecek bir yapma tee olması ihtimâlini düşündürüyor.
Son yıllarda tepenin bütün sırtları ağaçlandırılmış, doruğuna kadar borularla tazyikli su çıkarılmış, ağaçların muntazaman sulanması ve bakımına önem verilmiştir. Son gördüğümde çamlar bir metre kadar uzamışlardı.
Höyük eteğinde akan suya "Öksürük suyu" diyorlar. İki gözden çıkar bir sudur.
H a n b a ğ ı:
Hacıbektâş kasabasının güney batısında, üç kilometre kadar bir mesafede, yüzyirmi dönüm kadar arazîsi olan bir yerdir. Vaktiyle Tatar Han'ı buraya askerleriyle gelüb konaklamış. Hânbağ'ı adı bundan gelirmiş. (Bir söylentiye göre de, Pîrevi Aşevi'ndeki büyük Karakazan'ın bu tatar hânına aid olduğuna inanılır). Buradan giderken tekkeye hediye etmişler diye.
Hânbâğı, Turâbî Baba zamanında te'sis edilmiş olub Hacı Hasan Baba ihyâ etmiştir. Kapıdan girilince eski güvencinlik'ler görülüyor. Girişin ön kısmında Medân evi, Mutbak, bunların önünde de büyük bir dört köşe havuz var. Gördüğümde yapıların moloz yığını ve meydân evinin kerpiç duvarları kalmıştı. Havuzun dibinde biraz su ve birçok yosunlu taş yığını vardı.
Vaktiyle burada, atlar ve süt hayvanları (inekler) için ayrıca yerler varmış. Ayrıca şıra sıkma yeri ve bir şarabhâne var.
Güvercinlik yakınında kovanlar bulunurmuş.
Yapıların biraz ilerisinde ve güvencinlik alt tarafında Veli Baba mermadı var. Baş ve ayak uçlarında kalın, bir metre boyunda taş sütunlar var. Baş tarafındaki üzerinde, çok eski devirde yazılmış, lâtif harfleri görülüyorsa da aşıntı ve yosunlar arasında hemen tamamı kaybolmuş bir hâldedir.
Meydân evi'nin üst tarafında, sınır duvarı yakınında, dervişlere aid, üç tane sin var ise de üzerlerinde isim, tarih vesair bir yazı yoktur.
Hacı Hasan Dede, etraf taş duvarları yaptırırken, "Taş yok" diye haber gelmiş. Birgün, dergâh arazisinin ikiyüz metre yukarısında uzanmış yatmış ve sonra dervişlerini çağırarak, burayı kazınız, demiş. Gösterdiği yerden çıkan taşlarla duvarlar tamamen yapılmız. Biz gördüğümüzde yüz metre kadar bir yer, çukur olarak belli oluyordu.
Hanbâğı, hâlen Ali ve Hasan Yenal isimli iki kardeşin malıdır. Evkaftan satın almışlar. Kendileri aslen Sivas'lı olub Hazret-i Pîr'e saygı gösteren insanlardır.
Hânbâğı ve biraz sonra anlatacağım Dedebâğı'ndan başka Dergâhın "Kütükçe çiftliği, Kaya çiftliği, Kızılöz çiftliği, İlicek çiftliği" gibi arazileri vardı. Bunların topu Dörtbin dörtyüz seksen yedi dönüm olarak tesbit edilmiştir.
Bunlardan başka gelir kanakları olarak dörtyüz'den fazla dükkân, buharla işleyen un değirmeni ve dört su değirmeni vardı. Binâlardan gayri Bağ, Bağçe arazî ve mülkler evkaf tarafından ziraat nümune mektebine 12586 lira 25 kuruşa satılmıştır.
Buraya Mehmed Ali Himî Dedebaba'nın bir nefesini alıyorum:
Hânbâğına kurulmuş Âşıkların otağı
Gülzâr-ı aşk olubdur aşk ehli'nin durâğı
Gel Pîrevi'ne âşık eyle özünü puhte
Yanuptur aşk od'una erenlerin ocağı.
Hakk nûr-u kudretinden lütfeyleyüb uyarmış
Maherde dahi sönmez âşıkların çerâğı.
Ey saki-i meveddet sun bize aşık meyinden
Bûs eylesün hemîşe mestâneler ayâğı.
Mescûdumuz cemâl-i yâr olduğun nihân tut
Fâş olmasun bu esrâr vardır yerin kulâğı
Gir kalb-i mü'mine sen hercânibe sücûd et
Tefrik olur mu beytin etrâfı, solu, sâğı
(Hilmî) özün hemîşe dervîş-i derd-mend et
Dostun müdâm olubtur dertli gönül konâğı.
Bu şiir'i buraya yazarken, muhabbet sofralarımızda tatlı sesli doost'ların okudukları nefes bestesi kulaklarımda ses veriyor.
* * *
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:43 PM
T o p â y î n:
Hânbâğından on kilometre kadar Nevşehir istikaametinde Topâyîn adlı bir mubarek makaam vardır. Ağaçlık, içinde havuzları, buz gibi soğuk suyu olan bir bağdır.
* * *
D e d e b a ğ ı:
Kasabanın giriş yolu tarafında, kuzeyinde 1-2 mil mesafededir. Giriş kapısı tahtadan, geniş, çift kanatlıdır. İçeri geçince sağındaki duvarda delikler var. Burası, önceleri, güvercinlik imiş. Ayrıca arı kovanları da varmış. Giriş kapısının içinde ve sol tarafta üzeri kiremit çatılı bir yatır var. İçinde iki sin var.. Kapıya yakın olanı (Hacı Melek Baba) ve solundaki (Pehlivân Baba)ya aiddir. Yatırı dışındakı sin: Bursa'lı (Hacı Mehmed Baba)nındır. Bunlar topraktan yapılmış lâhitler olub üzerlerinde yazı ve tarih yoktur. Yatır'ın giriş kapısı üstünde bir kitâbe var. 45x35 santim ölçüde bir mermer üzerindedir:
Hü
Bu bâğı ibtidâ Seyyid Nebî Dede idüb îcâd
Velî bu Pehlivân Baba'dır iden revnakın müzdâd
Anınçün Türbedâr Hacı Mehmed Baba hasbîce
Senebin üçyüz on'da eyledi bur türbeyi bünyâd
1310
Kitâbeyi yazan bu Hacı Mehmed Baba, birara Pîrevî Post-nişîni olan Dedebaba'dır. 1315 de Hakk'a yürümüştür.
Yatır kapısında kitâbenin yukarısına duvara büyük bir teslîm taşı tesbit edilmiş ise de hâlen oradan sökülmüş, izi var kendi yoktur.
Dedebâğı'nın etrafı taş duvarlarla çevrilidir. İçerisindeki yapının kapısı üstünde:
Sâhib-ül-hayrât
Vel-hasenât
Seyyid Nebî Dede
Sene 1238
yazılı bir mermer kitâbe ile:
Ta'mîrât
El-Hacı Hasan Dede
Sene 1287
yazılı bir başka ufak mermer kitâbe var.
Bu pehlivân Baba'nın diktiği ceviz ağacının mahsûlleri çok yumuşak ve incecik kabukludur. Orayı ziyâretimizde evdeki bacılar bunlardan bize ikrâm ettiler. Teberrüken birkaç tanesini alıb Aydın'da çocuklarıma da yetirdim. Elle sıkılarak kolayca kırılabilen bir cevizdir.
Hâlen bağın giriş kapısının sağ tarafında kalan kısmındaki asmalar sökülerek yerine elma ağaçları dikilmiş, burası meyvelik hâline getirilmiştir. Pehlîvan baba cevizi bu elma bağçesinin kenarında, büyük bir ağaç hâlindedir. Pehlivân Baba tarafından dikildiğini oybirliği ile söylüyorlar. Yüz otuz senelik kadarmış.
Bağın ön tarafında, dere içinde, çukur bölümde pek güzel kavaklar yetişmiş. Burada da Bektâşîlerce meşhûr bir pınar vardır. Buna Şeker Pınarı derler.
Ş e k e r P ı n a r ı:
Bilek kalınlığında dâimî akan bir sudur. Taştan yapılmış, oldukça harab bir çeşmedir. Mermer kiâbesi tesbit edildiği yerden ayrılmış. Gördüğümüzde, çeşmenin ön yüzünün üstüne konulmuş duruyordu. 40x40 santim boyundaki bu mermer üzerinde şu yazı var:
Nûş edenler hemîşe olsun tüvânâ (aslında elif harfi yok)
Hasaneyn aşkına deyüb El-hamü Mevlânâ
Sa'yini meşkûr edüb ve kalbini ma'mûr ede
Dü-cihânda dest-gîr-i mefhar-i âl-i abâ
Ta'mir etti bin üçyüz otuz yedide
Bu Şeker Pınarı'nı Salih Niyâzi Baba
Mermer iki yerinden çatlamış ve kırılmıştır.
Şeker Pınarı'nın önünde dere boyunca uzanan kavaklar ve arka tarafında çok büyük leylâk ağaçları ve mürver ağaçları var. Yiyeceklerini alıb buraya piknik için gelenler, Nefesler okuyub, saz çaldıkça bülbüller de kendilerine katılırlarmış. Bizim orayı ziyâretimizde bile bülbüller şakır şakır dem çekiyorlardı.
Oniki İmâm Adları ile Kompozisyon
Pınarın suyu yaz mevsiminde içine el sokulamıyacak kadar soğuk olur.
Bir söylentiye göre: Bursa'lı Hacı Mehmed Baba bir işe öfkelenib Dedebağı'ndan kaçmış, bir diğer söylentiye göre de Pehlivan Baba, kenisini Hânbâğı'nda çalışmak üzere oraya yollamış. Kapıdan çıkub giderken Bağın kovanlarındaki bütün arılar Mehmed Baba'nın peşinden gidüb etrafını çevirerek onu geriye döndürmüşler.
Dedebâğı'nı evkaftan Belediyye satın almıştır. Şimdi Belediyye'ye aiddir. İkiyüz dönüm kadar bir arazîdir.
T a ş k e s i l m i ş B u ğ d a y v e M e r c i m e k l e r , P a r a l a r:
Yine Dedebağı yöresindeki harmanlar tarafında bular bulunmaktadır. Bu husuta Vilâyetnâme'de (Örneğin Fakiirdeki talik yazma nüsha, s: 114) kayıt vardır: "Hazret-i Pîr birgün kırlara dolaşmaya çıkıyor. Harmanlar savrulmuş, buğday vesair ürünlerin yağmurdan zarar görmemesi için üzerleri örtülmüş. Hazret-i Pîr de bununları imtihan yollu harman sahabine gidüb, eteğini açarak "Şey'en lillâh (Tanrı için az birşey) diyor. Adam, örtülü ürünleri göstererek bu, hiçbir şey değildir, diyor. Hazret-i Pîr de "Peki, öyle ise hiçbir şey olmasun" diyüb oradan ayrılıyor. Sonradan örtüleri kaldırdıkları zaman görülüyor ki Harmanlardaki buğday, arpa ve mercimekler tamamen taş olmuş.
Bunu görünce "Ne yapalım, yine aç kalmayız, paralarımız var" diyorlar ise de onların da taş hâline geldiklerini görüyorlar. Gerek ceblerindeki gerek evlerindeki altın, gümüş paraları yabana atıyorlar. Bugünlere kadar oralarda bulunanların o zamandan kaldığı inancı vardır.
Halk arasında, bu mercimek ve buğdayların, çocuğu olmayanlara faydalı olduğu üzerine kuvvetli bir inanç vardır. Bir yerliden dinledim:
"kadın üç gün oruç tutacak. Cuma gecesi bu taş kesilmiş buğdaydan bir tanesini, dişlerine dokundurmadan ağızında tutacak (Kız isteyenler mercimek alacak). Eşiyle muhabbet edecek. Zevk ânında, yine dişlerine dokundurmadan ağzındakini yutacak. Muhakkak istendiği gibi erkek veya kız çocuğu olur" diye anlattı.
Keza bunları veya ayni yerde bulunan taş kesilmiş paraları kesesinde, para cüzdanında taşıyanların parası bol olur, geçim darlığı çekmez inancı da vardır.
B e ş t a ş l a r:
Dedebâğı'ndan daha ileride, kasabaya 10 kilometre kadar bir uzaklıktadırlar. Bunlar, birbirlerinden aralıklı büyücek kayalardır. Üzerleri deliklidir. Bütün vilâyetnâme nüshalarında bu taşlardan söz geçer (Fakiirdeki ta'lik yazılı nüsha, s: 105).
O zaman otlaktaki sığırlara, köyden, her gün bir kişi nöbetle bakarmış. İdrîs Hoca'nın otlaktaki sığırlara bakma sırası geldiği bir gün önemli bir işi olmuş. Hazret-i Pîr bu görüb-gözetme işini üzerlerine almış. Onlar otlayarak Mucur istikaametine doğru yayılırlarken, İdris'in kardeşi Sarı, öküzleri getirip bunlara katmış. (Sarı, Hazret-i Pîr'i sevmez, kıskanır, huysuz bir kimsedir) Hazret-i Pîr de "ben bunları görüb-gözetemem, bir zarar gelirse karışmam" derler. Sarı dinlememiş, bırakmağa isrâr etmiş. Hünkâr hazretleri, o zaman, çevredeki beş tane büyük taşa hitâben "Siz tanık olun, Hâcet vaktında şehâdet edersiniz" demiş. Uzatmıyalım, Sarı'nın öküzlerini kurt parçalamış. İş Kadı'ya düşmüş Hazret-i Pîr, beş tane şâhidim var, demiş. Onları otlak yerine götürüb, taşlara seslenice hepsi yuvarlana yuvarlana huzûra gelmişler ve nutka gelüb tanıklık etmişler.
O çevredeki düz, taşsız arazîde, hâlen sürülüb ekilmekte olan tarlalarda bu taşlardan başka kaya da yoktur.
Uzaktan bakınca beş taneden başka daha geri planda yine bir sıraya dizilmiş gibi birkaç kaya da vardır. Hazret-i Pîr seslenince hepsi sıra sıra gelirlerken Hünkâr "Siz durun yalnız beşiniz gelin" demiş, onlar da oldukları yerde kalmışlar imiş.
Bektâşîler, -Bektâşî olmayanlar da- bunların dibinden ufak taşlar alub bir istekleri olması için adak adarlar. İstekleri olursa o taşı getirib yerine bırakırlar.
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:43 PM
H ı r k a d a ğ ı:
Hacıbektâş kasabasının güney doğu tarafında oldukça ileride bir dağdır. Vilâyetnâmedeki kayda göre, Karahöyük'ün kışı sert, soğuğu çok olduğundan şikâyet eden muhibbân ve dervîşler "Havası daha mu'tedil, sâhil bir yere nakledelim" derler. Hazret-i Pîr "Hakk'a giden Hakk uğrum için bu yerden daha yüce bir yer olsa idi orada otururdum. Fakat tasalanmayın, sizin odun işinizi halledelim diye cevab verir. Birgün Halîfeler, dervîşlerle bu hırka dağına gelir. Orada bulunan, vilâyetnâme'nin başka yerinde sözü geçen, Devecik ardıcı dibinde oturur. Odun toplatub ateş yaktırır. Alevler iyice yükselinece Hazret-i Pîr kalkıb şevk ile simâ'a başlar ve ateşin etrafında kırs defa döner. Sonra, sırtlarında mübarek hırkalarını çıkarıb ateşin üstüne bırakır. Sonunda bu hırkanın külünü alıb havaya savurur ve her zerre bir tarafa dağılır. Etrafındakilere derler ki "İşte bu kül zerrelerinin herbirinin düştüğü yerde bir ağaç bitsün, ve bu kıyâmete kadar devam etsün."
Bu olayda Hazret-i Pîr'in orman sevgisi ve bunu çevresine telkini çabası da sezilmektedir. Burada sözü geçen Devecik Ardıç'ın hakkında da kısaca bilgi verelim.
D e v e c i k A r d ı ş ' ı:
Hazret-i Pîr Suluca Karahöyüğe gelişlerinden az önce Açık Saray adlı bir köyden geçer. Yorgun, açıkmış.. Rastladığı bir gelin kendilerine biraz ekmek ve yağ verir. Hünkâr ululuğu, geline "Artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin" diye hayır dua eder.
Sonradan gelin ve kaynanası, küpte az yağ varken ağzına beraber dolu bulmalarını dervîşin hayır duasına bağlarlar. Hünkârın peşinden koşarlar.
Mevsim İlkbahar, Kızılırmak taşmış.. Gelin-Kaynana görürler ki, Hazret-i Hünkâr seccadesini suya salmış, karşı yakaya geçiyor. Oradan geri dönerler, köylüye olayı anlatırlar. Hepsi birlikte ırmağın sal olan yerine varub suyu geçer ve Hazret-i Pîr'i ararlar.
Gelelim Hacı Bektâş velî hazretlerine: ... Olayı Fakiirdeki yazma Vilâyetnâme (A. nüshası, y: 28 b) den aynen beraberce okuyalım: (Heman kim suyu geçtiler, yukaru Hırka dağına revâne oldular. Dağın kullesinde (C. nüshası s: 89: başında) bir ardış ağacı dibine erdiler. Hazret-i Hünkâr ol ardıça itti: "Ey ardıç beni bu dem ört per'inle, budağınla. Yarın kıyâmet günü sana dilekçi olam. Ol ardıç kıbleye karşu uzanub mecmu'u per budağı eğildi, şöyle kim bir çadır gibi oldu. Ol ardıca Devecik ardıcı demekle meşhurdur.
Rivâyettir Hacı Bektâş el-Horasânî Kuddisallâhu sırrahül'azîz ol ardıcın dibinde erbaîn çıkardı. Amma bu yana, köy halkı Hazret-i Hünkâr'ı arayu arayu yürüdüler, bulamadılar. Dönüb makaamlu makaamlarına geldiler).
* * *
B e k t a ş E f e n d i T ü r b e s i:
Pîrevi dışında, ön tarafında, odukça ileride bir yerdedir. Burada bir Alevî dede oturur, yiyeceğinin çelebiler alır idi. Kitâbesinde:
(Binâ hâzâ eş-Şeyh Merhûm Bektâş bin Mahmûd an evlâd-ı el-Hacı Bektâş el-Horasânî İsneyn aşr ve elf).
İçindeki zevksiz ve hıristiyan taklidi süslemeleri yapan, adını da yazmış:
Amel-i Yuvan Kepekçioğlu Nevşehrî
6 Eylül 1323
(Türkçesi: Nevşehirli Kepekçioğlu Yuvan yaptı).
Bundan başka, Cemaleddin efendi tarafından ta'mir ettirildiğine dair ve 16 Şaban 1324, 20 Eylül 1322 (1906) tarihli bir yazı vardır.
Bu türbede örtüler, şamdan kürsüsü, oniki şamdan, bir sandık içinde mum, buhurânlık, bakır taslar, iki cam fener, bir topuz, bir nefîr, tesbîh, billûr taşlı avizeli iki mumlu şamdan, dört levha, iki geyik postu, bir keçi postu, pala, kilim, cicim vesaire.. var imiş. Türbenin yanındaki zâviye buranın dedesinin oturmasına mahsus olup, etrafında bağı bulunan ufak bir ev idi.
* * *
B a l k ı p ı n a r ı k i t â b e s i:
Bunu Ankara Etnoğrafya müzesinde görmüştüm. Hacı Bektâş velî müzesi açılınca yerine iade edileceği muhakkaktır. Bu kitâbe, tahminen 30x50 cm. olub Hacıbektâş taşı üzerine yazılmıştır.
Aynen şöyledir:
Hüvelbâki
Post-nişîn-i Türbedâr-ı Hacı Bektâş-ı velî
Salih Niyâzî Baba Balpınarın revân etti
Sa'yini meşkûr edib Hakk kalbini nür nûr ede
Dest-gîr olsun cenâb-ı Şâh-ı Merdân Hayderî
Dervîş-i dert-mend disen sezâdır hasbeten lillâh
Hizmet-i Pîre vakfetti vücûdun Dervîş Bedrî
1339
Bu konuyu Hayderî'nin ve Fakiir'lerinin bir şiiriyle kapatalım:
Hânbâğı, Dedebâğı dervîşlerin durâğı
Kiler evinden gider Pîr Balım'ın çerâğı.
Hizmet et erenlere erişesin bu deme
Meydan evi, Aşevi Seyyit Ali ocağı.
Nân evi, Balım evi, At evi Kanben Ali
Mihmân evi olubdur Hızır nebî konağı.
Erenlerin veçhine ubûdiyyetin eyle
Haca sevâbı yazılır her adımın ayâğı.
El'Kalb-i mü'mîn'dir gir mürşidin gönlüne
Erkân-ı Ahmedî'dir oniki imâm çerâğı (Onikimam okunacak).
Buyurdu Şâh-ı cihân der yemeni pîş-i menî
Yemendeki yakında, yakın eder uzağı.
Alînin vilâyeti, Muhammed'in mu'cizi
Üstüvâda Kamer'i şak eyledi parmağı.
Mukarribîn Hakk olur rü'yetullâhı görür
Hâtefden nidâ duyar aşk ehlinin kulâğı.
Bir darb urdu Anter'e geçti yedi kat yere
Yalvardılar Hayder'e Hayber'de kalan sağı.
Arşa çıkınca Hünkâr Feriştehler sordular
Horasândan getirdi emâneti, sancâğı.
Atyaya'yı yürüttü, beştaşı şâhit tuttu,
Kadıyı kör taş etti hep kurudu dimâğı
Gördük Hacı Bektâş'ı deryâ-misâl akardı
Serdi seccâdesini geçti kızıl ırmâğı.
Hayderî günehkârı lütfüne bağlanuptur;
Bir aşk ile onulur yüreği hicri dâğı.
(Bu parça Mehmed Ali Hilmi Dedebaba'nın Hanbâğı şiirine nazire olarak yazılmaşa benziyor. Kafiyeler aynidir.)
Hazret-i Pîr'in huzûrunda
Hakikat uğruna kurâna geldik
Soyunduk, yalnayak Medân'a geldik.
İdüb mi'râc tutub elden-etekten
İrüb Hakk'a Şeh-i merdân'a geldik.
Dayandık dönmedik ikrârımızdan
Tâ Elestten süren peymâna geldik.
Uyanmışken çerâğlar gönlümüzde
Bu Dergâh-a varub mihmâna geldik.
Yokolduk, ölmeden öldük te Doost, Doost
Geçüb cândan o dem cânâna geldik.
Erüb mürşid yüzünden ehl-i aşka
O nûr'dan şevk alub Subhân'a geldik.
Mübârek merkadin ardında durduk
Bütün Türklük için Şükrâna geldik.
Fakiir Bedri Noyân erkân, edeble
Hacı Bektâş velî Sultân'a geldik.
1963
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:43 PM
D e r g â h ı n k a p a t ı l d ı ğ ı z a m a n:
Kanun çıkıb, Dergâh-ı Pîr kapatıldığı zaman Babagân ve dervîşânı buradan çıkarmışlardı. O gün dergâh kapısının önünde alınmış resimlerinin bir gazetede çıkmış olduğunu Rahmetli Ali Nacî Baykal Dedebaba söylemişlerdi. Hacıbektâş halkından bazılar da dervîşlerin bir ikisinin fahirlerinin yırtmışlar. O günlerin havâsı...
1935 – 46 yıllarında Hacıbektâş'ta Kırşehirli Fahri adında bir nahiye müdür varmış. Bu müdür Kırşehirde tophanan bir komisyonda (Atkaya, Selâmkaya, Beştaşlar, Çillehâne ve hattâ Dergâh-ı Pîr'in havaya uçurulması imhâsı)nı teklif etmiş, komisyon da bu kararı vermiştir.
Bu teklife sebeb "bunlar ortadan kalkarsa Bektâşîlik zihniyyeti söner" düşüncesi imiş.
(Cevab ve Bektâşîlik) adlı kitabında, eski Kars mebusu Fahreddîn Erdoğan, dergâh-ı Pîr'in kapatıldığı zamanı şöyle anlatıyor:
(Kaanun çıktığı vakit, Kırşehirde bulunan evkaf ve diğer husûsi muhâsede ve vilâyetten başka memurlar birleşerek Hacıbektâş'a geldiler, derhal Arnavud dervîşler ve Baba'ları tekyeden dışarı atarak, bu evlerin eşyâlarına el koyarak defterle teslîm almağa başladılar. Gerek Hacı Bektâş velî'nin üzerinde ve Kırslar meydânında, Balım Sultân Türbesinin içerisinde öyle halılar vardı ki bir halı bin madenî altın kıymetinde olub, bunların kenarı kurşunla kapatılub Belediye tarafından mühürlenmişlerdi. Birçok gümüş şamdanları olduğu gibi arabalara yükleyerek Kırşehir'e nakletmişlerdi. Bu teslim muamelesi yapılırken Kırşehir hususî muhasebe müdürü Halim Timurtaş beraber bulunmuştur. Bu eşyalar Kırşehire vardığında bin mâdeni altın kıymetinde bulunan halılar alınarak yerlerine yüz kâğıt lira kıymetinde bulunan Kırşehir halıları konulmuştur.) (s: 24).
Ayni kitapta: Hacı Bektâş velî Hazretlerinin kendi elyazısı ve Çağatay harfleriyle yazdığı bir cüz' Kur'ân (ki bunun Bakara sûresi olduğunu da bildiriyor) yaldızlı bir çerçeve içine alınmış olub Hazret-i Pîr'in sandûka'sı başucunda asılı imiş.
Diğer nefis levhalar, Balım Sultân üzerinde de İrân hükümdârlarının hediyesi olarak gelmiş etrâfı zümrüd ve yakûtlarla işli taşların ne olduğu sorulmaktadır. Tabiî ayni soru şimdi de zihinlerdedir.
Bir başka kaynağa göre: 9 teşrin-i sânî (kasım) 1341 gün ve 17646/50 sayılı talimatnâme mucubunce Ankara Vakıflar Umum Müdürlüğüne halı, kilim, yastık dörtyüz altmışbir parça eşya tesbit hey'eti tarafından mühürlenmiş olarak ondört denk halinde teslim edilmiştir. Müzelik eşya Vakıflar müzesine, kitaplar Ankara umumî kütüphânesine gönderilmiştir.
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:43 PM
P î r e v i ' n i n M ü z e o l u ş u:
Son yıllarda, Konya'da Mevlâna müzesi gibi, Hacıbektaş'taki Dergâh-ı Pîr'i (Pîrevi'ni) Müze hâline getirme, senelerce bakımsız kalış sonucu medana gelen yıkıntı ve dağılma'yı restore etme düşünüldü.
Bu işe, 1960 yılı başlarında girişilmiştir. 2 Nisan 1960 tarih ve 4/12832 sayılı Bakanlar Kurulu kararına atfen, vakflar idâresinece restore edilmiş ve Millî Eğitim Bakanlığının 22 Mayıs 1964 tarih ve 1935 sayılı yazılarıyla 16 Ağustos 1964 pazar günü "Hacı Bektâş velî müzesi" olarak açılmasına karar verilmiştir.
Açılış merâsimi için Nevşehir ilinde resmî ve özel kişilerden meydana gelen bir Proğram komitesi kurulmuştur. Açılış töreninde Fakiire de (Hacı Bektâş velî'nin Türkiye haricindeki milletlerin edebiyyat ve sosyal hayatlarına te'siri) konusunda bir konuşma yapmam teklif edilmiştir.
Yıllar süren bu son restorasyon çalışmaları devam ederken, Karahöyük nâdide çam ağaçlariyle ağaçlandırılmıştır. Bunda, bu çalışmaların ilk başladığı zamanın ziraat vekili'nin himmeti olmuştur. Keza yapılan modern okul binâsı da bu restorasyon kararından sonra ele alınmış ve bitirilmiştir. Sonraki devre çalışmalarında Nevşehir Senatörü, aziz meslekdaşım, Prof. Dr. Ragıb Üner'in büyük emeği ile neticeye varılmıştır.
Bir yandan Hacıbektâş târihi anıtları koruma derneği çabalarını arttırırken, öte yandan Hacıbektaşı güzelleştirme derneği kurulmuştur.
Bunlara eş olarak Ankara'da bir Hacıbektaş Kültür, kalkınma ve yardım derneği kurulmuştur. Bir de Hacıbektaş turizm ve tanıtma derneği kurulmak üzere olduğunu öğrendim.
Bütün bunlar Pîrevi'nin Müze hâline getirilmesi hareketi ile başlamış hayırlı kıpırdanmalardır.
Fakiir de Müze için hazırladığım (Hacı Bektâş velî müzesi) yazısından ibâret bir kompozisyonu Vakıflar Umum müdürlüğü ile Millî Eğitim Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Umum Müdürlüğü'ne yollamıştım. 1 Nisan 1961 tarihli mektubumla bu kompozisyonu yollarken şöyle yazmıştım:
(... Konya Mevlânâ Müzesinde bendenize gelen mektub zarflarının arka taraflarına ve matbûa paketlerinin adres bandlarına yapıştırılmış zamklı kâğıt mühürler vardı. Onları görünce, seyahat dönüşümde Hacıbektâş'ta açılacak Müze için de böyle bir model hazırlamayı düşündüm. Ekli olarak size fotoğraflarını takdim ettiğim yazıları hazırladım. Nazarlarınıza sunuyorum. Bunlar: a) — Arzetttiğim şekilde mektub vesair posta evrakı ve matbu' evrakta kullanılabileceği gibi, b) — Müzenin ileride yayınları olursa onların üzerine, müessesenin işâreti, alâmeti olarak ta konulabilir, c) — Müzenin mührü olarak ta kullanılabilir, d) — Hattâ büyük eb'adda (meselâ 70 - 100 santim çapında) bir pirinç levha üzerine hakkedilerek Müzenin kapı levhası da olabilir. e) — Müze ziyâretçilerine ziyâret hâtırası olarak ta bu fotoğraflar büyüklüğünde ma'denî plâklar halinde döküm yaptırılarak satılabilir ve Müzeye bir gelir sağlanabilir. f) — Kezâ Müzenin açılış günü hâtırası olarak da'vetli zevâta hediye edilmek üzere ma'denî plâkalar da hazırlanabilir.
Bunları size hediye ediyorum. Yakında ta'mîrâtı tamamlananak açılacağını umduğum bu yeni müzeye, karınca kaderince, bir küçücük hâtıra da bu fakiirden olmuş olur).
(Hacı Bektâş Müzesi) (Hacı Bektâş velî Müzesi Arab harfleriyle)
Vakıflar Umum Müdürlüğünden hiçbir hareket görülmedi. Fakat Müzeler Umum Müdürlüğünden ilgilerini gösteren şu yazıyı aldım:
T.C.
Milli Eğitim Bakanlığı
Eski Eserler ve Müzeler
Genel Müdürlüğü 10 Haziran 1961
Sayı: 862.F.-02254
Sayın Doçent Dr. Bedri Noyan
Aydın
13 Nisan 1961 tarihli yazanıza karşılıktır:
Nevşehir vilâyeti Hacıbektâş kazasında bulunan Hacı Bektâş türbesi ve külliyesi hâlen Vakıflar Genel Müdürlüğünce restore edilmektedir. Bu restorasyonun hitamında Külliyye müze olarak tanzim ve tertip edilecektir.
Bu tertip ve tanzimi müteakip, hazırlamış olduğunuz kompozisyonun değerlendirilmesine çalışılacaktır.
Alâkanızdan dolayı teşekkür eder, saygılarımı sunarım.
Eski Eserler ve Müzeler
Genel Müdürü y.
9.5.1961 H.G.S.Ö İmza
Bu müzenin tanzim ve tertibinde önceden burada olub da, alınarak başka müzelere yollanmış bütün eşyânın tamamen geri getirilmesi ve dergâh-ı Pîr'de eski yerlerine konulması birinci şarttır.
Bundan sonra Hacıbektaş ve Bektâşîliği ilgilendirir her türlü eşya, yazma basma kitab, resmî evrak, Fermanlar, ve benzeri belgeler toplanmalı burada saklanmalıdır.
Müze açıldığında orada bulunacak kimselerin, tamamı değilse bile, dış kapıda bekliyen görevlilerle, Meydân evi, Aşevi gibi birkaç bölümde ve özellikte Hazret-i Pîr'in Yatırında, Kırklar meydânında bulunanların, teberrüken eski Bektâşî Dervîş ve Baba'ları kıyâfetinde olmaları pek uygun olur. Bunu Hazret-i Mevlânâ Müzesi için de uygun bulmaktayım. Devrinin havâsını vermekte bunun çok rolü ve faydası olacaktır. Ziyâretlçiler, bu Âşıklar Kâ'besi'nde kutsal bir hava bulmuş olacaklardır.
Kezâ Pîrevi'nde güzel bir kitablık kurulması, Hacı Bektâş ve Bektâşîliğe aid bütün yayınların burada toplanması ve bu konuda inceleme yapmak isteyenlerin, bütün aradıklarını, burada bulabilmesi pek iyi olacaktır. Bu yayınlar söz konusu edilirken bütün dünya yayınları kasdedilmektedir.
Müzenin, ve kitablığın gerek Hacı Bektâş velî Hazretlerinin hayatı ve şahsiyyetleri,ve gerekse Bekâşîliği tanıtıcı, inceleme konularnıda yayınlar yapması da faydalı olacaktır.
Fukara-i Abdal
18-04-2009, 02:44 PM
Müzenin kaza merkezine bir çok yerli-yabancı turist çekeceği muhakkaktır. Yalnız bu konuda Hacıbektâşlıların da biraz davranmaları, kazâ merkezined ufak da olsa tertemiz bir otel ile, tertemiz bir lokanta yapmaları şarttır. Yoksa, yurdun her tarafından gelecek zevâtın, oraya geldikleri gün yine ayrılmaları icabedecektir. O zaman Hacıbektaş kasabası bundan hiçbir fayda sağlamamış olur. Gelen ziyâretçiyi orada bir-iki gün tutabilmek, ona iyi yüz göstermek, bunun için de onu memnun etmek gerekir.
Otel ve lokanta, kazâ'nın bu vesile ile gelişmesine de yardım edecektir. Eğer kasabada temiz bir otel ve lokanta sağlanamazsa Pîrevi'nin mihmanevi ve Aşevi veya diğer evlerine mutfaklarından biri çalıştırılabilir. Sâde, fakat tertemiz bir yatacak yer, tertemiz bir yemek sağlanması, ziyârete gelen ve geleceklerin burada dah uzun zaman kalabilmelerini sağlar. Bu işi Turizm Bakanlığı da düzenliyebilir.
Bir de, uzaklardan gelece zevâta Hacıbektaş taşından yapılmış orijinal hediyelik eşyâ hazırlanmalıdır. Bunlar her zaman görülen sigara tablası, âdî vazo, kutu ve şamdan gibi beylik eşya olmaktan ziyade, ayrıca, daha san'atkârâne işlenmiş ve iyi hâreli seçilmiş parçalar olmalıdır. Bu işle uğraşan büyük firmalar bulunduğunu tahmin ediyorum. Onlarla ve Kırşehir Erkek San'at Enstitüsünün Taş işleri atölyesi ile temas sağlanmalıdır. Orijinal taş mamulleri arasına Bektâşîliği ilgilendiren bazı eşyâ düşünülebilir: Teslim taşı, Kanberiye, Gülâbdân vesaire gibi..
(Rivâyet edilir ki Ürgüb'den Hazret-i Pîr'e muhibb, pek çızmazmış. Hazret-i Pîr oraya inkisâr etmişler. Ancak oralı rumlardan Âşık olanlar varmış. Ma'lûmdur; Ürgüblüler Hazret-i Pîr'e zehir vermişler, durumu gören rumlar, hemen kendisine yoğurt ile ilâç yapmışlar, bir vomissement olmuş ve bunların dokunduğu yerden başlıyarak taşlar bu "Hacı Bektaş taşı" denen şekle girmiş.
Hz. Pîr'in, bu olay üzerine oralılara "Bir evden yedi eve kadar üreyin, daha fazla artmayın, ne fakir olun ne zengin" dediği de söylentiler arasındadır.
Bugün, bu taşlar Avanos, Hacıbektâş'a bağlı Salanda köyünde, iyisi Ürgüb'de, en iyisi de Şereflikoçhisar'a bağlı Rekdik'te çıkar.
Dergâh-ı Pîr'in karşı sırasında bir kaç dükkânda bu taşlardan tabla, kâse, çiçek vazosu, su bardağı, kahve fincanı, sigara kutusu gibi eşyâlar yapıyorlar. Sefer Ulutaş isminde müteşebbis bir delikanlı, taş işlemek için makineler getirterek bu işi genişletmek istemişse de şehir ceryânı makinelere yetmemiş. O da Ankara'ya nakletmişti, son defa gördüğümde iş atölyesini Nevşehir'e taşıdığını öğrendim. Bu taşlarla üzerleri Türk motifleriyle işlenmiş vazo, sigara ve mücevher kutalrı, yazıhane takımları yapmıştı. Güzel San'at eserleri meydana getirebilecek bâkir ve kazançlı bir konu ve iş sâhasıdır.
Bu taşların krem, açık ve koyu bej, hafif penbe, kırmızımtrak kahve rengi, yeşil ve bütün bu renklerin çeşitli karışık olan çok nefis hârelileri vardır. Ardından ışığı da geçirdiğinden lâmba fânûsu olarak kullanılınca pek zarif olur).
Ayrıca senenin muayyen bir gün veya haftasında Hacı Bektâş velî hazretlerini anma törenleri tertip edilmelidir. Hazret-i Pîr'in doğum ve Hakk'a yürüyüş günleri tarihleri bilinmediğine göre, o havâlînin havalarının güzel olduğu, örneğin, Bektâşîlik için de bayram günü sayılan Hizrellez gününü seçmek mümkündür. (Nevrûz günü de uygun ise de oralarda havalar o zaman henüz çok bozuktur).
Kezâ Pîrevi'nde açılan kitablık, ileride burasının bir (Hacı Bektâş ve Bektâşîliği inceleme enstitüsü) veya Üniversitelerimizin (Hacı Bektâş ve Bektâşîlik kürsüsü) görevini yapacak şekilde hazırlanıb geliştirilmelidir.
1964 yılı başlarında, Aydın'da fakiirhânemi teşrif buyuran ve özel kitablığımı inceleyen Millî Eğitim Bakanlığı Kütüphâneler Umum Müdürü Aziz Berker Beyefendi ile de bu konuyu görüşmüş idim. Kendileri de burada açılmış olan kitablığı değerlendirme ve geliştirmeyi istiyorlardı.
Dünyâda Hacı Bektâş velî ve Bektâşîlik konusunda ne kadar kitab, makaale vesair yayın varsa orada toplamak isteğinde olduklarını söylediler. Fakiir'den bu konuda bir Bibliographie listesi istediler. Kendilerinesöz verdim, ve otuz küsûr daktilo sayfası tutan bir Bektâşîlik literatü'tü listesini Genel Müdürlüklerine yollamıştım.
Bunlar ve fakiir'in listemde bulunmayan diğerleri oradaki kitablıkta toplanırsa bu konu üzerinde inceleme yapmak isteyen kimseler, ilgili üniversite öğrenci ve asistanları her adakılarını bulabilirler ve güzel inceleme eserleri meydana getirebilirler.
Bu arada, önceden Dergâhta olub ta Ankara'da umumî kitablığına gönderilmiş olan kitab ve yazmaların da eski yerine iadeleri, elbette ki, lâzımdır.
14 Hazirân 1964 Aydın
Fakiir
Doç. Dr. Bedir Noyan
Kazım Balaban
18-04-2009, 10:39 PM
Bu güzel yazi dizisini bize sunan Fakir kardesime aski niyazlarimi iletirim.
Hakk Erenler kendilerinden 2 cihanda razi olsun
fakir
Mustafa Kemal
26-04-2009, 10:29 AM
Bedri Noyan Dedebaba'nın yazdığı "Bütün Yönleriyle Bektaşilik Cilt-1" kitabında Hacı Bektaş Veli Dargahı hakkında ayrıntılı bilgiyi sayın Fukara-i ABdal forumda kısmen yayınlamış.Emeklerinizden dolayı çok teşekkür ederim.Yaklaşık 1000 sayfalık kitap Hünkar Hacı Bektaş Veli'nin hayatını,dergahı ve ardıllarını anlatmaktadır.Sayın Fukara-i Abdal yaklaşık 1000 (1000 sayfadan fazla olabilir) sayfalık bir kitaptan size özet çıkarmış.
http://kitap.antoloji.com/media/erenbooks/k/21/210973_k_8195.jpg
ayrıca yayınalnan diğer 7 cilt kitabın tanıtımını da forum içinde yapmaya çalıştım.Kütüphanenizde bulunmasu gereken temel eserlerden biridir.
http://www.alevileriz.biz/showthread.php?t=431
Fukara-i Abdal
28-04-2009, 11:56 AM
Bedri Noyan Dedebaba'nın yazdığı "Bütün Yönleriyle Bektaşilik Cilt-1" kitabında Hacı Bektaş Veli Dargahı hakkında ayrıntılı bilgiyi sayın Fukara-i ABdal forumda kısmen yayınlamış.Emeklerinizden dolayı çok teşekkür ederim.Yaklaşık 1000 sayfalık kitap Hünkar Hacı Bektaş Veli'nin hayatını,dergahı ve ardıllarını anlatmaktadır.Sayın Fukara-i Abdal yaklaşık 1000 (1000 sayfadan fazla olabilir) sayfalık bir kitaptan size özet çıkarmış.
http://kitap.antoloji.com/media/erenbooks/k/21/210973_k_8195.jpg
ayrıca yayınalnan diğer 7 cilt kitabın tanıtımını da forum içinde yapmaya çalıştım.Kütüphanenizde bulunmasu gereken temel eserlerden biridir.
http://www.alevileriz.biz/showthread.php?t=431
Emeğin büyüğünü syn Araştırmacı -yazar Refik Engine Sunarım
Aşk ile
vBulletin® v3.6.5, Copyright ©2000-2010, Jelsoft Enterprises Ltd.