astokomlu
07-11-2010, 09:47
Hazırlayan: Mustafa Düzgün
Kerbela olayı (680) meydana geleli beri, 1323 yıldır tüm Şia-i Ali kolları, özellikle Aleviler, bitmek nedir bilmeyen, acısı dinmeyen bir yası sürdürmektedirler. Bu aynı zamanda inanç ve ibadetin de belirleyici bir öğesi ve ilkesi haline gelmiş. Her yılın Muharrem ayında 12 günden az olmamak üzere, yer yer 15 güne varan bir süre, yas tutulur. Hazret-i Hüseyin başta olmak üzere, Kerbelâ şehitlerine, Oniki İmamlar’a olan bağlılık duyguları daha da canlanır, belirtilen sürenin her anı şehitleri anmakla, onlarla ilgili bilgileri yinelemekle, kitap ve mersiyeler okumakla geçer.
Hazret-i Hüseyin, Kerbela şehitleri ve Oniki İmamlar’ı anmayan Alevi ve Şii şair ve düşünür yok gibidir. Doğrudan Kerbela faciasını konu alan mersiyelerin kimileri Muharremiye diye de adlandırılır. Dünyada, hakkında çeşitli dillerde en çok mersiye (ağıt) yazılan kişi, hiç kuşkusuz ki Hz. Hüseyin’dir. Şiir ve deyiş edebiyatımızın köşe taşlarından birini oluşturan “Düvazde İmam”larda O ve bütün İmamlar veciz bir şekilde anıla gelmiş ve Cem Ayını’nın vazgeçilmez kesitlerinden biri durumuna gelmiştir. Cem, Kerbela’da Ehl-i Beyt mazlumlarına yaşatılan susuzluğu, açlık ve eziyetleri, inanç ve doğruluk konusunda gösterilen kararlılığı ifade eden çeşitli motiflerle donatılmış, bu nedenle akıtılacak olan gözyaşları işlenecek sevabın kaynağı olarak kabul edilmiştir.
Hz. Hüseyin, askeri anlamda, Kerbela’da yenilmiş; ancak sergilediği tutum ve kararlılık, Emevi baskı ve hileleri sonucu sönmeye yüz tutan Hak-Muhammed-Ali yolunun şahlanışı bakımından da tarihte eşine az rastlanan bir büyük zaferin öncüsü, önderi ve kahramanı olmuştur. Bu sadece Aleviler için değil, başka mazlumlar için de ciddi bir örnek oluşturmuş, ezilenlerin cesaret ve iman kaynağı olmuştur.
Hicri ve Miladi Takvim Sorunu:
Muharrem Mâtemi’nin, Hicri takvime göre hesaplanıp tutulması öteden beri tartışıla gelen konulardan biridir. Özellikle Miladi takvimin kullanıldığı ülkelerde yaşayan Aleviler, sabit bir tarihin ya da olayın geçtiği miladi tarihin, yani her yılın 10 Ekim gününün benimsenmesini arzu etmekte, Hicriye göre yılda onbir gün önce gelen dönerli tarihlerden vazgeçilmesini istemektedirler. Halihazırdaki uygulamada sık sık karşılaşılan tarih belirleme zorluklarından böylece kurtulunacağı, durumun daha bir netlik ve kolaylık kazanacağı görüşü önesürülmekte. Gerçi söz konusu Miladi tarih konusunda başka öneriler de var, ancak bunlar doğru bir hesaplamanın değil, keyfi ve bilimsel esaslardan yoksun oldukları için üzerinde durmaya değmez. Biz burada 10 Ekim 680 tarihini temel almakta ve değerlendirmemizi buna göre yapmaktayız. Doğrusu, miladi takvimin getirdiği kolaylıkları yakından bilen ve yaşayan toplumlar bakımından bu yaklaşım ilk bakışta makul ve çekici bir görünüme de sahip. Ne var ki iş bu kadar basit ve rizikosuz değil.
Kerbela olayı 10 Ekim 680 yılında meydana gelmiş. Söz konusu görüş yanlılarına göre, Muharrem Matemi’nin her yıl bu tarihte başlaması daha doğrudur. Hz. Ali’nin Doğum Günü ve Sultan Nevruz, Hızır Orucu gibi Aleviler’e de ait olan diğer günlerin, her yıl aynı tarihlerde gündeme gelmesi ve bu yüzden herhangi bir güçlüğün yaşanmaması, insanları Muharrem Matemi’nin de böyle sabit bir tarihte başlatılması düşüncesine yöneltmekte.
Besbelli ki böyle düşünenler, muharrem Matemi’nin dayandığı nedenleri, uyulması gereken zorunlulukları dikkate almıyor, işin kolayına kaçıyorlar. Anımsanacağı gibi Muharrem baştan sona yas temeline oturtulmuş, çeşitli zevk ve eğlenceden uzak durmak esas alınmıştır. Matem günlerinde hiç bir nedenle kan dökülmemesine, karınca gibi can taşıyan en küçük hayvanın dahi çiğnenmemesi, taze yeşilliklere dahi basılmaması, gülme ve neşelenmeden uzak durulması, giyim-kuşam ve temizlik konularında keyif ve gösterişten feragat edilmesi ve benzeri bir çok dünya halinden el çekilmesi, uyulması gereken başlıca kurallardır. Oysa Muharrem’de oruç, “matem”den bağımsız olarak ne düşünülür ne de tutulur. Çünkü yalnız “oruç” değil, “Matem Orucu” olarak kabul edilmiştir. Meseleyi sadece oruca indirgemek, bilerek ya da bilmeyerek, işi çığırından çıkarma çabalarının hile-şeriyesi olarak karşımıza çıkar. Kimileri de Sünni yurttaşlarla adeta yarış içine girerek, “Bizim de orucumuz var” deyip kendilerini savunma duygusunu tatmin etme dürtüsüyle bu tür yollara düşerler.
O halde öyle bir yöntem bulunmalı ki, hem Muharrem Matemi anlamından ve özünden bir şey kaybetmemeli, hem Kurban gibi bolca kanın akıtıldığı bir Bayram ile Muharrem Matemi’nin aynı günlere rastlamasını önlemeli. Ve de Oniki İmam Yası’nı tutan milyonlar hayvan kesme, can alma, kan akıtma gibi bir manzara ile yüzyüze gelmemeli. Kaldı ki Kurban Bayramı Alevi toplumu için de mukaddes bir gün sayılır ve her yıl düzenli olarak kutlanır. Bununla birlikte sadece Aleviler’in değil, diğer Müslümanlar’ın da Kurban Bayramı’nı kutladıklarını akıldan çıkarmamalı.
Hicri takvim dönerlidir ve her 36 yılda bir aynı tarihe gelip oturur. Peki gelip Muharrem Matemi ile çakışırsa ne olacak? Alevi toplumu iki kutsal töreden birini seçmek, diğerinden vazgeçmek gibi bir çıkmazla karşı karşıya bırakmak akıl kãrı değildir. Esasen miladi takvim kullanacağız diye böylesine büyük bir rizikoyu göze almanın ciddiye alınır bir tarafı da yok. Tüm bu durumlar dikkate alınırsa, -ki alınmak zorunda- şimdiye kadar yapıla gelen uygulamanın doğru ve gerçekçi olduğu açıkça görülür.
Bu durumda Muharrem Matemi; Kurban Bayramı’nın ilk gününden başlayarak “bir” deyip yirmi gün saydıktan sonra, yirminci günün gecesi niyetlenip yirmi birinci gün başlatılmalıdır. Matem, yerel bazı farklılıklar dikkate alınırsa, genel olarak12 ila 15 gün kadar bir süreyi kapsar.
Bazı bölgelerde yas 12 gün sürer ve onikinci günün öğle vakti aşure ile bozulur. Bazıları da 13. güne sarkıtırlar. Bazıları da 15 gün tutarlar. Bir çok yerde kadınlar, Ana Fatma için bir gün önceden başlamak üzere bir günlük fazlasıyla tutarlar. Bunlar uygulamada görülen farklılıklar olup işin özünü değiştirmeyen özellikler olarak karşımıza çıkar.
2. Kerbelâ’ya Yolaçan Gelişmeler:
Kerbela olayı, İslam tarihinde ciddi bir dönüm noktasıdır ve bu faciaya yolaçan gelişmeleri sadece Hz. Ali ile Muaviye arasındaki gerginliğe dayamak yetmez. Onun İslam dininin ortaya çıktığı, Muaviye’nin babası Ebu Süfyan ile Peygamber arasında geçen savaşlara kadar geri götürülmesi gerekir. Her ne kadar bazı çevreler gerçeği örtmeye çalışıyorlarsa da, Ebu Süfyan ailesinin İslam’a karşı savaşan kuvvetlerin başında bulundukları, İslam’ın zafere ulaşmasıyla ekonomik ve siyasal egemenliklerini büyük oranda yitirdiklerini görmezlikten gelmemeli. Ebu Süfyan’ın bu savaşlarda, özellikle Bedir’de, yakınları ve en güçlü savaşçıları öldürülür. Bozguna uğratılırlar. Bu savaşın iki önemli kahramanı Hz. Hamza ve Hz. Ali’diler. Ebu Süfyan’ın karısı ve Muaviye’nin annesi olan Hind de babasını ve kardeşini kaybeder. Nitekim kiraladığı bir zencinin Hamza’yı arkadan vurarak öldürmesi sırasında Hind, büyük bir hırçınlıkla cesede saldırıp, tırnaklarıyla cesedin göğsüne dalarak söküp çıkardığı kalbini yemeye başlaması kin ve intikam duygularının boyutlarını göstermek bakımından önemlidir. Tarihlerin yazdığına göre, soyuna vasiyette bulunarak “Bedir’in intikamını mutlaka almalısınız” demiştir. Bundan uzun zaman sonra meydana gelen Kerbela faciasında, Yazid’in, kesilip kendisine sunulan Hz. Hüseyin’in başına bakarak yaptığı konuşmadan da anlaşılıyor ki Ebu Süfyan ailesi hala Bedir’in intikamını alma, kandavası gütme peşindedir.
Peygamber’in bir çok kere açıkça belirttiği Hz. Ali’nin vasiliği kararına uyulmadan Ebu Bekir’in hilafeti ele geçirmesi, tarafların tutumunu sergileyen ilk ve dikkate değer bir gelişme olmuştur.
Ebu Bekir zamanında ”Peygamber’in malı kamunun malıdır” gerekçesiyle Hz. Fatma’dan alınan Fedek, halifenin bir yakınına mülk olarak bağışlanmıştır. Ömer ve Osman zamanında bu gibi meşru olmayan tasarruflar daha da artarak sürdü. Muhammed dininin esaslarına ters düşen çokça işler yapıldı, Kur’an’ın derlenip toparlanmasında uygunsuz yol ve yöntemler izlenerek, onun varlığına ve kutsallığına gölge düşürüldü. Osman; Beytülmal’ı, Muhammed’e düşmanlık yapanlara ve O’nun cezalandırdığı kimselere, kendi akraba ve yakınlarına sonuna kadar peşkeş çektirdi. Örneğin, kızının kocası Haris bin Hakem’e Fidek hurmalığını mülk olarak verdi ve büyük miktarda para bağışında bulundu. Peygamber’e karşı savaşıp yenildikten sonra “mecburen” İslam’ı kabul eden Ebu Süfyan’a Beytülmal’dan 200 bin dirhem vermekte tereddüt etmedi. Yapılan hesaplara göre, Osman’ın akrabalarına Beytülmal’dan sağladığı çıkar, 126 milyon 770 bin dirheme ulaşmıştır.
Genel kanıya göre, Mekke aristokrasisinin önderi ve Umeyyeoğulları’nın başı Ebu Süfyan ailesi, başından beri İslam’a direnmiş, savaşı kaybettiğini anlayınca, taktik değiştirerek dini kabul eder görünmüş, bu kez kaleyi içinden fethetmeyi planlayıp durmuştur. Yani inanıp gönül bağlayarak değil, onu her vesile ile kendi yararına kullanma amaç ve hedefini seçmiştir. İslam’ın esaslarına bağlı kalmak yerine, onu, kurmayı düşlediği Roma İmparatorluğu gibi güçlü bir saltanatın ideolojisi haline getirmeyi planlamış ve bunda başarılı da olmuştur.
İmam Ali; Peygamber’in vasisi olduğu halde, hakkının yendiği duygusuna kapılıp, işi iktidar kavgasına ve kanlı çatışmalara vardırmamış. Kardeş kanının dökülmesinden şiddetle kaçınmış ve “müminlerin emiri” ve İmam olarak kalmayı yeğlemiştir. Nitekim Osman’ın halk tarafından linç edilmesinden sonra, kendisine gelip Halife olmasını rica eden ileri gelenlere verdiği cevap da bu yargımızı doğrular niteliktedir:
Kerbela olayı (680) meydana geleli beri, 1323 yıldır tüm Şia-i Ali kolları, özellikle Aleviler, bitmek nedir bilmeyen, acısı dinmeyen bir yası sürdürmektedirler. Bu aynı zamanda inanç ve ibadetin de belirleyici bir öğesi ve ilkesi haline gelmiş. Her yılın Muharrem ayında 12 günden az olmamak üzere, yer yer 15 güne varan bir süre, yas tutulur. Hazret-i Hüseyin başta olmak üzere, Kerbelâ şehitlerine, Oniki İmamlar’a olan bağlılık duyguları daha da canlanır, belirtilen sürenin her anı şehitleri anmakla, onlarla ilgili bilgileri yinelemekle, kitap ve mersiyeler okumakla geçer.
Hazret-i Hüseyin, Kerbela şehitleri ve Oniki İmamlar’ı anmayan Alevi ve Şii şair ve düşünür yok gibidir. Doğrudan Kerbela faciasını konu alan mersiyelerin kimileri Muharremiye diye de adlandırılır. Dünyada, hakkında çeşitli dillerde en çok mersiye (ağıt) yazılan kişi, hiç kuşkusuz ki Hz. Hüseyin’dir. Şiir ve deyiş edebiyatımızın köşe taşlarından birini oluşturan “Düvazde İmam”larda O ve bütün İmamlar veciz bir şekilde anıla gelmiş ve Cem Ayını’nın vazgeçilmez kesitlerinden biri durumuna gelmiştir. Cem, Kerbela’da Ehl-i Beyt mazlumlarına yaşatılan susuzluğu, açlık ve eziyetleri, inanç ve doğruluk konusunda gösterilen kararlılığı ifade eden çeşitli motiflerle donatılmış, bu nedenle akıtılacak olan gözyaşları işlenecek sevabın kaynağı olarak kabul edilmiştir.
Hz. Hüseyin, askeri anlamda, Kerbela’da yenilmiş; ancak sergilediği tutum ve kararlılık, Emevi baskı ve hileleri sonucu sönmeye yüz tutan Hak-Muhammed-Ali yolunun şahlanışı bakımından da tarihte eşine az rastlanan bir büyük zaferin öncüsü, önderi ve kahramanı olmuştur. Bu sadece Aleviler için değil, başka mazlumlar için de ciddi bir örnek oluşturmuş, ezilenlerin cesaret ve iman kaynağı olmuştur.
Hicri ve Miladi Takvim Sorunu:
Muharrem Mâtemi’nin, Hicri takvime göre hesaplanıp tutulması öteden beri tartışıla gelen konulardan biridir. Özellikle Miladi takvimin kullanıldığı ülkelerde yaşayan Aleviler, sabit bir tarihin ya da olayın geçtiği miladi tarihin, yani her yılın 10 Ekim gününün benimsenmesini arzu etmekte, Hicriye göre yılda onbir gün önce gelen dönerli tarihlerden vazgeçilmesini istemektedirler. Halihazırdaki uygulamada sık sık karşılaşılan tarih belirleme zorluklarından böylece kurtulunacağı, durumun daha bir netlik ve kolaylık kazanacağı görüşü önesürülmekte. Gerçi söz konusu Miladi tarih konusunda başka öneriler de var, ancak bunlar doğru bir hesaplamanın değil, keyfi ve bilimsel esaslardan yoksun oldukları için üzerinde durmaya değmez. Biz burada 10 Ekim 680 tarihini temel almakta ve değerlendirmemizi buna göre yapmaktayız. Doğrusu, miladi takvimin getirdiği kolaylıkları yakından bilen ve yaşayan toplumlar bakımından bu yaklaşım ilk bakışta makul ve çekici bir görünüme de sahip. Ne var ki iş bu kadar basit ve rizikosuz değil.
Kerbela olayı 10 Ekim 680 yılında meydana gelmiş. Söz konusu görüş yanlılarına göre, Muharrem Matemi’nin her yıl bu tarihte başlaması daha doğrudur. Hz. Ali’nin Doğum Günü ve Sultan Nevruz, Hızır Orucu gibi Aleviler’e de ait olan diğer günlerin, her yıl aynı tarihlerde gündeme gelmesi ve bu yüzden herhangi bir güçlüğün yaşanmaması, insanları Muharrem Matemi’nin de böyle sabit bir tarihte başlatılması düşüncesine yöneltmekte.
Besbelli ki böyle düşünenler, muharrem Matemi’nin dayandığı nedenleri, uyulması gereken zorunlulukları dikkate almıyor, işin kolayına kaçıyorlar. Anımsanacağı gibi Muharrem baştan sona yas temeline oturtulmuş, çeşitli zevk ve eğlenceden uzak durmak esas alınmıştır. Matem günlerinde hiç bir nedenle kan dökülmemesine, karınca gibi can taşıyan en küçük hayvanın dahi çiğnenmemesi, taze yeşilliklere dahi basılmaması, gülme ve neşelenmeden uzak durulması, giyim-kuşam ve temizlik konularında keyif ve gösterişten feragat edilmesi ve benzeri bir çok dünya halinden el çekilmesi, uyulması gereken başlıca kurallardır. Oysa Muharrem’de oruç, “matem”den bağımsız olarak ne düşünülür ne de tutulur. Çünkü yalnız “oruç” değil, “Matem Orucu” olarak kabul edilmiştir. Meseleyi sadece oruca indirgemek, bilerek ya da bilmeyerek, işi çığırından çıkarma çabalarının hile-şeriyesi olarak karşımıza çıkar. Kimileri de Sünni yurttaşlarla adeta yarış içine girerek, “Bizim de orucumuz var” deyip kendilerini savunma duygusunu tatmin etme dürtüsüyle bu tür yollara düşerler.
O halde öyle bir yöntem bulunmalı ki, hem Muharrem Matemi anlamından ve özünden bir şey kaybetmemeli, hem Kurban gibi bolca kanın akıtıldığı bir Bayram ile Muharrem Matemi’nin aynı günlere rastlamasını önlemeli. Ve de Oniki İmam Yası’nı tutan milyonlar hayvan kesme, can alma, kan akıtma gibi bir manzara ile yüzyüze gelmemeli. Kaldı ki Kurban Bayramı Alevi toplumu için de mukaddes bir gün sayılır ve her yıl düzenli olarak kutlanır. Bununla birlikte sadece Aleviler’in değil, diğer Müslümanlar’ın da Kurban Bayramı’nı kutladıklarını akıldan çıkarmamalı.
Hicri takvim dönerlidir ve her 36 yılda bir aynı tarihe gelip oturur. Peki gelip Muharrem Matemi ile çakışırsa ne olacak? Alevi toplumu iki kutsal töreden birini seçmek, diğerinden vazgeçmek gibi bir çıkmazla karşı karşıya bırakmak akıl kãrı değildir. Esasen miladi takvim kullanacağız diye böylesine büyük bir rizikoyu göze almanın ciddiye alınır bir tarafı da yok. Tüm bu durumlar dikkate alınırsa, -ki alınmak zorunda- şimdiye kadar yapıla gelen uygulamanın doğru ve gerçekçi olduğu açıkça görülür.
Bu durumda Muharrem Matemi; Kurban Bayramı’nın ilk gününden başlayarak “bir” deyip yirmi gün saydıktan sonra, yirminci günün gecesi niyetlenip yirmi birinci gün başlatılmalıdır. Matem, yerel bazı farklılıklar dikkate alınırsa, genel olarak12 ila 15 gün kadar bir süreyi kapsar.
Bazı bölgelerde yas 12 gün sürer ve onikinci günün öğle vakti aşure ile bozulur. Bazıları da 13. güne sarkıtırlar. Bazıları da 15 gün tutarlar. Bir çok yerde kadınlar, Ana Fatma için bir gün önceden başlamak üzere bir günlük fazlasıyla tutarlar. Bunlar uygulamada görülen farklılıklar olup işin özünü değiştirmeyen özellikler olarak karşımıza çıkar.
2. Kerbelâ’ya Yolaçan Gelişmeler:
Kerbela olayı, İslam tarihinde ciddi bir dönüm noktasıdır ve bu faciaya yolaçan gelişmeleri sadece Hz. Ali ile Muaviye arasındaki gerginliğe dayamak yetmez. Onun İslam dininin ortaya çıktığı, Muaviye’nin babası Ebu Süfyan ile Peygamber arasında geçen savaşlara kadar geri götürülmesi gerekir. Her ne kadar bazı çevreler gerçeği örtmeye çalışıyorlarsa da, Ebu Süfyan ailesinin İslam’a karşı savaşan kuvvetlerin başında bulundukları, İslam’ın zafere ulaşmasıyla ekonomik ve siyasal egemenliklerini büyük oranda yitirdiklerini görmezlikten gelmemeli. Ebu Süfyan’ın bu savaşlarda, özellikle Bedir’de, yakınları ve en güçlü savaşçıları öldürülür. Bozguna uğratılırlar. Bu savaşın iki önemli kahramanı Hz. Hamza ve Hz. Ali’diler. Ebu Süfyan’ın karısı ve Muaviye’nin annesi olan Hind de babasını ve kardeşini kaybeder. Nitekim kiraladığı bir zencinin Hamza’yı arkadan vurarak öldürmesi sırasında Hind, büyük bir hırçınlıkla cesede saldırıp, tırnaklarıyla cesedin göğsüne dalarak söküp çıkardığı kalbini yemeye başlaması kin ve intikam duygularının boyutlarını göstermek bakımından önemlidir. Tarihlerin yazdığına göre, soyuna vasiyette bulunarak “Bedir’in intikamını mutlaka almalısınız” demiştir. Bundan uzun zaman sonra meydana gelen Kerbela faciasında, Yazid’in, kesilip kendisine sunulan Hz. Hüseyin’in başına bakarak yaptığı konuşmadan da anlaşılıyor ki Ebu Süfyan ailesi hala Bedir’in intikamını alma, kandavası gütme peşindedir.
Peygamber’in bir çok kere açıkça belirttiği Hz. Ali’nin vasiliği kararına uyulmadan Ebu Bekir’in hilafeti ele geçirmesi, tarafların tutumunu sergileyen ilk ve dikkate değer bir gelişme olmuştur.
Ebu Bekir zamanında ”Peygamber’in malı kamunun malıdır” gerekçesiyle Hz. Fatma’dan alınan Fedek, halifenin bir yakınına mülk olarak bağışlanmıştır. Ömer ve Osman zamanında bu gibi meşru olmayan tasarruflar daha da artarak sürdü. Muhammed dininin esaslarına ters düşen çokça işler yapıldı, Kur’an’ın derlenip toparlanmasında uygunsuz yol ve yöntemler izlenerek, onun varlığına ve kutsallığına gölge düşürüldü. Osman; Beytülmal’ı, Muhammed’e düşmanlık yapanlara ve O’nun cezalandırdığı kimselere, kendi akraba ve yakınlarına sonuna kadar peşkeş çektirdi. Örneğin, kızının kocası Haris bin Hakem’e Fidek hurmalığını mülk olarak verdi ve büyük miktarda para bağışında bulundu. Peygamber’e karşı savaşıp yenildikten sonra “mecburen” İslam’ı kabul eden Ebu Süfyan’a Beytülmal’dan 200 bin dirhem vermekte tereddüt etmedi. Yapılan hesaplara göre, Osman’ın akrabalarına Beytülmal’dan sağladığı çıkar, 126 milyon 770 bin dirheme ulaşmıştır.
Genel kanıya göre, Mekke aristokrasisinin önderi ve Umeyyeoğulları’nın başı Ebu Süfyan ailesi, başından beri İslam’a direnmiş, savaşı kaybettiğini anlayınca, taktik değiştirerek dini kabul eder görünmüş, bu kez kaleyi içinden fethetmeyi planlayıp durmuştur. Yani inanıp gönül bağlayarak değil, onu her vesile ile kendi yararına kullanma amaç ve hedefini seçmiştir. İslam’ın esaslarına bağlı kalmak yerine, onu, kurmayı düşlediği Roma İmparatorluğu gibi güçlü bir saltanatın ideolojisi haline getirmeyi planlamış ve bunda başarılı da olmuştur.
İmam Ali; Peygamber’in vasisi olduğu halde, hakkının yendiği duygusuna kapılıp, işi iktidar kavgasına ve kanlı çatışmalara vardırmamış. Kardeş kanının dökülmesinden şiddetle kaçınmış ve “müminlerin emiri” ve İmam olarak kalmayı yeğlemiştir. Nitekim Osman’ın halk tarafından linç edilmesinden sonra, kendisine gelip Halife olmasını rica eden ileri gelenlere verdiği cevap da bu yargımızı doğrular niteliktedir: