PDA

: Şeyh Ahmet Dede ve Tabanbükü (Şıh Hasan) köyü (İsmail Onarlı)


polata
12-09-2006, 09:12 PM
Şeyh Ahmet’in Anadolu’daki yerleşim yeri, bugünkü Elazığ’ın Baskil ilçesi Aydınlar (Muşar) beldesi Tabanbükü (Şeyh Hasan) Köyü olup, türbesi de buradadır. Halk arasında “Ahmet Yesevi ya da Şeyh Ahmet Tubi/tuğbi” olarak anılan Şeyh Ahmet; Osmanlı belgelerinde “Şeyh Ahmet Tavil” olarak geçmektedir. Karakaya Barajı Gölalanı çalışmaları esnasında sanıyorum, Şeyh Ahmet’in esas Mezartaşı (şahidesi) yok olduğundan, Türkçe yazımlı uydurma bir mermer üzerine “Hoca Ahmet Yesevi 1103-1166)” yazılarak bir tarih abidesi yok edilmiştir.

1975 yılında yörede araştırma yapan Ümit Serdaroğlu şu saptamalarda bulunur: Küçük bir köy olan Tabanbükü ile Fırat Nehri arasında bir grup mezarın bulunduğu bir alçak tepe vardır. Tepe üzerindeki tek yapı grubu bitişik inşa edilmiş iki türbedir. Köydeki Hüseyin Dede’nin ifadesine ve köylülerin inancına göre türbelerden kuzeyde olan büyüğü, asıl adı Şeyh Ahmed-i Tubi.... adlı bir zata aittir... Türbede kuzey duvara bitişik yan yana iki mezar vardır. İkincisinin oğluna ait olduğu belirtildi. Kuzeydeki büyük 34 metrekare, güneydeki daha küçüğü 20 metrekare olmak üzere ikisi 54 metrekarelik bir alana oturmaktadır... 5.20 x 6.50 metre boyutlarındadır. Tam bir dik açılı dörtgen değildir. Duvar kalınlıkları da her yönde değişiktir. Giriş batı yüzde bulunmaktadır. Kapı karşısındaki duvarın ortasında ışık penceresi, güney duvarında ise bir mihrap yapılmıştır. 5,70 m. yüksekliğindeki yapının çatı örtüsü beşik tonoz olmakla birlikte bunu dışarıdan anlama olanağı yoktur. Sonradan gördüğü onarım sırasında çatı betonla kapatılmış ve çirkin saçak akıntıları yapılmıştır. Bilgisizce yapılan ve modern malzemenin kötü kullanıldığı sayısız onarım örneklerinden biridir.

Yanındaki ondan sonra yapıldığı anlaşılan türbe üslubu yönünden, kemerle bağlanan köşe ayaklarının taşıdığı kubbeye sahip dört yanı açık Adıyaman ve Urfa dolaylarının örneklerini hatırlatmaktadır, fakat kemer araları belki de sonradan örülerek kapatılmış olabilir. Bugün yüzeyleri çimento harçlı sıvalı olduğundan kesin bir şey söylemek olanağı yoktur. Kubbesi ile birlikte 4.20 m. yüksekliğindeki türbenin içinde bir lahit vardır. Güney duvarın da bir mihrap yapılmıştır... Türbelerin dışında yazıtları sağlam pek çok mezar vardır. Taşların ve sandukların üslubu Geç Devir Selçuklu üslubunu hatırlatmakta ise de genel görünüşü Beylikler devrine ait olduğu izlenimini vermektedir.(103)

Şeyh Ahmet’in türbesinin yapı ve mimari özellikleri, Onar Köyü’ndeki tarihi çeşmeye benzemektedir. Kayıp olan mezartaşı da Şeyh Hasan’ın türbesindeki Şahide (hecetaşı)’na benzemekteydi ve güneş gülü motifleri vardı. Aynı mezar taşı örnekleri Şıh Bahşiş türbesinde ve Ataf köyünde de görmekteyiz.

Şeyh Ahmet; Hâce Ahmet Yesevi’nin “amca uşaklarından” olup aynı zamanda da halifelerindendir. Ağabeyi Şeyh Hasan ile birlikte Horasan’dan gelerek bugünkü yöreyi yurt edinmişlerdir. Şeyh Ahmed’in 1158 ile l280 yıllar arasında yaşadığını sanıyoruz. Yörede anlatılan söylenceler bizi tarihin bu kesitine odaklamaktadır. Önceleri Batini-Yesevi-Kalenderi olan Şeyh Ahmet, sonradan Babai-Bektaşi olduğunu menkibelerden anlamaktayız. Yani 1240 sonrası Hâce Bektaş Veli “Kutb’ül-Aktab” olarak dede ocakları tarafından seçilip bu makama getirilmesiyle Seyh Hasan Ocağı da Hâce Bektaş Dergahi’na bağlanarak Bektaşi sülüğüne dahil olur. Önemli bir Alevi öğretisinin “Işık Merkezi” olan Şeyh Hasan Köyü, tarihi görevini bugüne dek ifa etmiştir.

polata
12-09-2006, 09:12 PM
A. HÂCE AHMED YESEVİ İLE ŞEYH AHMED DEDE SÖYLENCESİ
Çocukluğumda uzun kış geceleri yüzlerce kez, “Şeyh Hasan ve Şeyh Ahmet Menkıbeleri”ni değişik anlatım üsluplarıyla yaşlı ninelerden ve dedelerden, muhabbet cemlerinde otantik haliyle dinleyerek belleğime nakşedip, usumun bir odacığına hapsetmiştim. 1984 sonrası araştırmalarımda bu menkıbeleri tekrar tekrar dinleyince, belleğimdeki söylencelerle örtüşerek günışığına çıkarak yeniden filizlendi...

Şeyh Ahmet eğitim ve öğretimini tamamladıktan sonra; hocası Ahmet Yesevi’den destur ister. Ocağın başında oturmakta olan Ahmet Yesevi; ocakta yanan bir dut köseğisini alarak havaya fırlatır. Ve, Şeyh Ahmet’e dönerek:
“Sana destur ve nasip verdim. Git bu köseğiyi bul, orası artık senin yurdun. Tekkeni oraya kur. İnsanları irşad et. Neslin orada çoğalsın dal-budak salsın” der. Şeyh Ahmet hocasının hayır duasını alır ve niyaz ederek, Yesi’den yola koyulur. Çıkınını omzuna vuran Şeyh Ahmet, dut köseğisinin düştüğü yeri aramaya başlar. Kona göçe, uzun bir yürüyüş ve yolculuktan sonra, Fırat kıyısına varır. Yürümekten ayakları şişmiş, topukları yarım yarım olmuş, yorgun argın vaziyette... Elini göğe kaldırarak, Hakk’a dua eder: “Ya Rabbi!.. Daha ne kadar yürüyeceğim?. Yıllar yılı gezmediğim yer yurt kalmadı. İsyanım sana değil özümedir. Çilem henüz bitmedi mi?. der. Gaipten davudi bir ses gelir. Bu ses hocası Ahmet Yesevi’nin sesidir. “Önüne bak Ahmet’im!” der...

Şeyh Ahmet önüne bakar ki ne görsün. Hocasının Horasan’dan fırlattığı dut köseğisi (yanan dut dalı)... Bu dut dalını yerden alan Şeyh Ahmet, Fırat suyunun kenarına sokar. Kendisi de yere çömelip dua eder. Nehrin kıyısına abdest alırken toprağa soktuğu dut sopası (dut köseğisi) yeşermiş, dalbudak salmış meyvaya durmuş. Dut vermiş. Hocası Ahmet Yesevi’nin söylediklerinin yerine geldiğini gören Şeyh Ahmet; Allah’a hamdü senalar eder, burasını kendine yurt edinir...

Şeyh Ahmet’in soyundan Efendi Dede; bu Dut’a ilişkin bize şunları da söylemiştir:

Bu dut ağacı kalın gövdesiyle, heybetli şekliyle, baraj yapılıncaya kadar durduğunu, kutsal saydıklarını, Dut’un meyvasının her derde deva olduğunu, niyet tutup çaput bağlayanların ve adak adayanların dileklerinin yerine geldiğini; Baraj gölünün sularının dolmasıyla dut ağacının da aniden sular içinde yitip gittiğini belirtmiştir.

polata
12-09-2006, 09:14 PM
B. ALAEDDİN KEYKUBAT İLE ŞEYH AHMET SÖYLENCESİ VE GEYİK MOTİFİ
Fırat kıyısını yurt edinen Şeyh Ahmet; günlerden bir gün, dut ağacının gölgesinde zikrederken, atlılar gelmiş, selam vermişler, Derviş Baba demişler; -Yakında köy yok mu? Biz Alaeddin Padişah’ın askerleriyiz. Ordumuz aç ve yorgun. Günler var ki, yoldayız. Konaklayacak bir yer aryoruz... derler.
Derviş Baba; Askerlere, Padişahım buyursun gelsin, emri başım gözüm üstüne... diyerek gönderir. Alaeddin Keykubat da ordusuyla gelerek, bugünkü Şıh Hasan Köyü’nün düzlüğüne ordugâhını kurar. Şeyh Ahmet, Padişah’a hoş geldin demek için otağına gider. Padişah Şeyhi karşılar, çadırda sohbet sırasında:

- Bre Derviş!.. Yukarısı dağ, ormanlık; aşağısı Fırat Nehri, sen nereden bulacaksın bu kadar yiyecek!.. diye sorar.

Şeyh: - Padişahım sen tasalanma, Allah kerimdir. O’nun himmeti ve inayeti ile bütün askerlerini doyururuz. Yalnız benim sizden muradım, askerlerine emir ver, benim söyleyeceklerimi aynen uygulasınlar. Çaresiz Padişah pekiyi der. Şeyh, padişaha dönerek:

“Şimdi öğlen vakti, dağdan geyikler su içmeye Fırat’a inecekler, her çadırdan bir er bir geyiği tutup kesecek, derisini yüzüp başıyla çadırın önüne koyacak. Pişirilip eti yendikten sonra ise, tek tek kemikleri toplanıp, kırılmadan ve ısırılmadan toplu olarak her çadırın önünde bulunan geyik derisinin altına konulacak” der.

Geyikler dağdan su içmeye sürü halinde Fırat kıyısına inerler. Her çadırdan bir er nehre inerek, bir geyiği tutarak çadıra getirir. Geyiklerin derisini yüzerler. Derinin, postun altına, iç organlarını ve başını koyarlar.

Kemikleri de kırmadan geyiği bütün olarak pişirirler. Etler yendikten sonra, gövdeli kemik toplu olarak geyik postunun altına konur. Ordugâhtaki bütün çadırlar bu işlemleri yaptıktan sonra; Padişah ile otağda bulunan Şeyh’e, Paşalardan biri gelerek söylediklerinin harfiyen yerine getirildiğini iletir. Şeyh, Padişah’tan destur alarak, otağdan dışarı çıkar.

Şeyh Ahmet otağın önünde ellerini göğe doğru kaldırarak ve gözlerini gökyüzünün mavi derinliklerine dikerek huşu içinde, ayakta bir şaman gibi gülbanga başlar. Alaeddin Keykubat bu durumu merakla izler...

Şeyh gülbangı bitirince gök gürlemeye başlar, şimşekler çakar, her çadırın önüne yıldırım düşercesine ışık hüzmeleri parlar. Bu nurani ışıklar içinde postlar geyiğe dönüşür. Her çadırın önünde birer geyik peydah olur. Ortalık sessizleşir, geyikler sürü haline gelerek Mukaddes Dağı’na doğru giderler.

Sürünün içinden bir geyiğin ayağının aksadığını gören Padişah; Şeyh’e bu geyik neden topallıyor diye sorar. Şeyh, askerlerden birinin geyiğin ayak kemiğini ısırdığını söyler. Bunun üzerine Padişah; “derhal bu asker bulunsun” emrini verir. Asker bulunarak huzura derdest edilir.

polata
12-09-2006, 09:15 PM
Arap olan askere bu işi neden yaptığı sorulur?. Arap Er; Şeyh’e inanmadığı için geyiğin kemiğini ısırdığını, geyiklerin dirilmesiyle de pişman olduğunu belirterek af diler. Bunun üzerine Padişah, askerin kellesinin vurulması emrini verir.

Şeyh Ahmet devreye girerek Arap Er’in bağışlanmasını ister. Şeyh’in ricasını kırmayan Alaeddin Padişah; askeri Şeyh’e ömür boyu hizmet etmek üzere verir.

Şeyh Hasan Köyü’nde türbesi bulunan bu Arap Asker, ömrünün sonuna kadar, Şeyh Ahmet’e hizmet eder. Daha sonraları ise Tekkeşin olarak Türbesine ve Tekkesine bakar. Ermiş bir zat olan Arap Asker; köyde, Arap Baba, Kara Şeyh, Hasan Emiki adıyla anıldığı gibi, yörede de ün salar... Başka bir rivayete göre ise; Hasan Emiki ya da Kara Şeyh; Şeyh Ahmet Dede’nin ününü ta Mekke’de duyarak ziyaretine gelir. Kapı eşiğinden hiç ayrılmayan Kara Şeyhi, Şeyh Ahmet, tekkesinde kapıcı olarak görevlendirir. Dağdan odun getiren Kara Şeyh, tek birgün dahi eğri dal getirmez. Halim selim olan Kara Şeyh’i, Şeyh Ahmet, Tekkeşin olarak halifeleri arasına alır. Şeyh Ahmet’in kanberi olarak da hizmette bulunan Kara Şeyh, Hakk’a yürüyünce ona bir türbe yapılır.

Yöredeki değişik bir söylenceye göre de Kara Şeyh’in Mekke’den gelen Hz. Muhammed-Ali soylu bir seyyid olduğunu, akrabası olan Şeyh Ahmet’in yanına gelerek onun müridi olur ve köye yerleşerek çoluk-çocuğa karışır ve burada vefat eder...

Alaeddin Keykubat ordusunu günlerce yedirip içiren Şeyh Ahmet’e bir isteğinin olup olmadığını sorar. Şeyh de duacı olduğunu söyler. Bu iyiliğin altında kalmak istemeyen Sultan Alaeddin düşünür taşınır en sonunda akraba olmaya karar verir. Kız kardeşi Gevher Hatun’u büyük bir şölenle Şeyh Ahmet’e nikahlar. Çeyiz olarak yöreyi Şeyh Ahmet’e vakıf olarak bağışlar. Tekkesini yaptırmak üzere çerağ akçesi verir. Şeyh Ahmet’in soyu da Taçlı Gevher Hatun (Güher Ana)’dan yürür ve bugüne gelir...

polata
12-09-2006, 09:16 PM
Geyik Kültü; Alevi örfüne Orta-Asya Türk inanç motiflerinin bir yansımasıdır. Bu durum Şeyh Ahmet Dede’nin kerametinde de tezahür etmiştir. Hâce Bektaş Veli resimlerinde de bir kolunda geyik diğerinde arslan vardır. Antik Anadolu halklarında da bu motifleri görmekteyiz. Arslan koruyucu, geyik ise iyilik edici, uğur getirici bir varlıktır. Hititlerde, böyle inanılırdı bunlara. Bu inanç evlerle, oturma yerleriyle bağlantı kurmuştu. İşte bu bağlantı çağların içinden aka aka Anadolu köylüsünün evine gelip duvarını süsleme olanağı buldu.(104)

Arslan, Türk mitolojisinde kuvvet ve secaatin sembolü olarak kullanılmıştır. İmami; “Han-Name” adlı eserinde, Türkmenlerin, Yasef’in çok iyi ve akıllı kızı Vâjile’den türediklerini söyler. Nuh’un oğlu Yasef’in çocuklarının hepsi Arslan ve Kurt olurlar. Arslan padişahlara, kurtlar nökerlere derler. Arslanlar hep han ve sultan olmuşlardır.(105) Bu geleneğin bir devamı olmalı ki, Aleviler arslanı kendilerine sembol almışlardır.

Emel Esin: “Geyik figürü yalnız başına Orta-Asya Türk çevrelerinde ölümsüzlük sembolü olarak karşımıza çıkmakta ve aynı zamanda Hükümdar Ailesine mensup Gök İbadeti’nin yapıldığı dağda bulunduğu kabul edilir”(106) demektedir ki, Mukaddes Dağı da Malatya yöresinde böylesi bir dağdır ve Kiliselerin ve ziguratların olduğu bir yöredir.

1908’de ilan edilen II. Meşrutiyet önderlerinden Resneli Kolağası Niyazi Bey’in geyiği kutsal kabul edilerek “uluhiyet” görünümü derecesine çıkarılmıştır. (106a)

Alaeddin Keykubat 9 yıl (1212-1219/20) Şeyh Hasan ve Şeyh Ahmet’in hakimiyetinde olan Muşar ve Kezirbet kalelerinde hapistedir. Selçuklu Sultanlığı tahtına getirildiği haberini Emir Seyfettin Ay-Aba kaleye ulaştırdığında bayram havası eser. Kanımızca Şeyh Ahmet ile Alaeddin Keykubat arasında geçen bu söylencenin nesnel temeli bu olaydır. Şeyh Ahmet Dede; Oğuzların Göktanrı inancı gereği , yeni Sultan olan I. Alaeddin Keykubat’a ölümsüzlük sembolü geyikler kurban ederek Mukaddes Dağı’nda Mar Ahron Kilisesi’nin bulunduğu Kale’de şölen vererek, O’nu bir Kam/Şaman gibi kutsamıştır. Gök-Tanrı’ya el açarak yeni sultan için dua etmiş, başarılı olması için Tanrı’dan ihsan istemiş, afsunlayarak keramet gösterisinde bulunmuştur.

İbni Bibi’ye göre; aynı gün Kezirpet Kalesi’nde Alaeddin Keykubat, Şeyh Suhreverdi’yi rüyasında görür. Konya’da Selçuklu tahtına oturan Alaeddin Keykubat’a Abbasi Halifesi Nasirüddinullah, saltanat menşuru ile Rum ülkesi hükümdarlığı ve padişah alâmeti olan kılıç, yüzük gibi kıymetli hediyeleri zamanın büyük alimi Ebu Abdullah Ömer İbni Muhammed’üs Sühraverdi ile gönderir.(106. a) Muhtemelen Şeyh Hasan ve kardeşi Şeyh Ahmet ile Şeyh Sühreverdi arasında da ilişkiler mevcuttu. Çünkü, Şeyh Sühreverdi’yi Sultan, Malatya’ya kadar büyük ümara ve mihmandarlar ile göndermiştir. Bunlar arasında Şeyh Hasan ve Ahmet’in de olması ihtimal dahildedir.

Alaeddin Keykubat’in tahta çıktığında Oğuz töresine göre; Konya’da tören yapılıp, şölen verildiğini tarihi kaynaklardan bilmekteyiz. Şeyh Ahmet’in de yeni sultana verdiği kutsi bir şölendir. Halk bu olayı menkibeleştirerek bu güne dek yaşatmıştır.

polata
12-09-2006, 09:18 PM
Kemiklerden diriltme kültü: Adem peygamberin oğlu için kemiklerden bir kız yaratması. Sultan Sucauddin’in oğlak yenildikten sonra, kemiklerden tekrar oğlağı diriltmesi ve bu kerameti sonucu; Baba Mecnun’un müridi olması. Kur’an-ı Kerim’de Üzeyr Peygamber’in kemiklerden merkebi diriltmesi. Yine, Hiristiyan halk geleneğinde de kemiklerden diriltme inancı vardır.

Türklerde ayinlerde kurban edilen hayvanların kemikleri kırılmaz, yakılır ya da gömülür. Bazı özel ayinlerde ise kurbanın kemikleri toplanıp bir torbada kayın ağacına asılır. (107)

Alevi örfünde kurban edilen hayvanın iç organları toprağa gömülür. Kurban eti yendikten sonra da kemikleri toplanarak yine toprağa gömülür. Musahiplik töreni için tığlanan kurbanlık koç tümü yüzüldükten sonra, bir bütün olarak pişirilerek büyükçe bir sinide parçalanmadan meydana getirilir. Dede’nin gülbank okumasından sonra, musahip kardeşlere birer parça eti duayla verir, ve buna mütakip Sofracı Baba usulüne uygun olarak eşit üleştirerek dağıtır. Yendikten sonra kemikleri toplanarak toprağa gömülür.

polata
12-09-2006, 09:19 PM
C. ŞEYH AHMET SOYLULARININ KÜTÜKLERİ VE MEZARTAŞLARI
Malazgirt zaferinden kısa bir süre sonra, Çubuk adında bir Türk beyi, Harput ve çevresini 1085’de alır. Daha sonra Çubuk Bey’in oğlu Mehmet Bey (1106-1107) yıllarında hakimiyeti devralır. Çubukoğulları 1113’e kadar bölgede hakimiyetlerini sürdürürler. Bu sırada Erzurum’da Saltukoğulları (1072-1202) Erzincan’da Mengücekler (1080-1228), Van’da Sökmenoğulları (1110-1202) hakimiyetlerini devam ettirmekteydiler. (108)

Çubukoğullarından sonra bölgemiz 1234’e kadar Artukluların, XIV. yüzyılda İlhanlılar ve Dulkadiroğullarının, daha sonra Karakoyunlular’ın (1365-1469), Akkoyunlular’ın (1469-1508), ve kısa bir dönem de Safevilerin elinde kalmıştır. (109)

Bölgemiz önce Fatih Sultan Mehmet sonra da Çaldıran Seferi dönüşünde Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı hakimiyetine alınmıştır. Osmanlı döneminde (araştırma yaptığımız) bölgemiz Harput Sancağı ve Diyarbakır Eyaletine bağlanmıştır. Bazı kaynaklarda Keban’ın XVIII. yüzyılda eyalet merkezi olduğu yazılıdır. Kaynaklar Halep’ten Yozgat’a ve oradan Gümüşhane’ye kadar uzanan geniş bir alanın merkezinin Keban Eyaleti olduğunu yazmaktadır. Bu kaynaklarda Keban’dan şöyle bahsedilmektedir: “1835 yılında Reşit Mehmet Paşa eyalet merkezini Harput’a nakletmeden önce, yalnız Harput ve Harput’a bağlı kasabaların değil, Halep, Urfa, Yozgat ve Gümüşhane gibi illerin merkezi Keban idi. Bu cümleden olarak, Keban’da yedi paşa ikamet ettiği söylenmektedir. (110)

XVIII.Yüzyıldan itibaren madenlerle birlikte Keban’ın önem kazandığı, buraya “Maden Emini” veya “Maden Nazırı” ünvanıyla bazı idarecilerin gönderildiği de bir gerçektir. Bunların başında, Yusuf Ziya Paşa, İspanakçı Mustafa Paşa, Alaeddin Paşa ve Köse Ruhi Paşa gibi isimler gelmektedir.(111)
Ağın Ilçesi’nin tarihi bir özelliği yoktur...Daha önce Malatya’nın Arapgir ilçesine bağlı olan Ağın, sonra Keban’a bağlanmış ve 1954 yılında ilçe haline gelmiştir.(112)

Baskil de yakınındaki tarihi şehirlerin gölgesinde kalmıştır. Önceleri Keban’a bağlı olan Baskil, 1928 yılında ilçe haline getirilerek Elazığ’a bağlanmıştır. İnceleme bölgemizin ağırlık noktası Arapgir-Keban-Baskil hattı olduğundan tarihi gelişmeyi verdik...

Keban gümüş madenlerinin işletilmesi için köy ve kasabalardan yoksul halk angarya çalıştırılarak, her yöreden on binlerce ton yakacak istenir. Getirmeyen köylüler cezalandırılır. İşkenceye tabi tutulur ya da zindanlara atılır.

polata
12-09-2006, 09:22 PM
Divriği’den Baskil’e, Akçadağ’dan Eğin’e kadar olan geniş çoğrafyada “Orman Katliamı” devlet tarafından gerçekleştirilir. Dağlar çıplak, toprak kıraçlaşır. Köylüler giderek yoksullaşır ve isyanlar başlar. Bunun yanında, yörenin derebeyleri, ağaları ve yerel idareciler de giderek köylü üzerinde baskılarını yoğunlaştırırlar. Bir yandan da Kürt Aşiretlerinin ve eşkiyaların talanları köylüleri iyice canından bıktırır.

Bölgede yaptığımız araştırmalara göre; çok sık ormanlık olan yöreler her çeşit ağaç türünü de barındırıyormuş. Yaşlıların söylediğine göre; ağaçtan ağaca geçmek suretiyle, ayak yere değmeden bir iki kilometre gidilebiliyormuş.
Bu kaos ve talan ortamı “Kurtuluş Savaşı” yıllarına değin devam eder. Necdet Sakaoğlu, “Köse Paşa Hanedanı” adlı araştırmasında bölgenin objektif fotoğrafını tüm netliğiyle vermektedir. Ve şöyle demektedir:

“Başta Divriği olmak üzere, Eğin-Arapgir-Keban-Darende-Akçadağ-Hekimhan... Havalilerinin binlerce insanı felakete sürüklendi. Acısı ve tahrıbatı yıllarca giderilemeyecek olaylar cereyan etti. (113)

Yavuz dönemini de katarsak 400 yıllık böylesi karmaşanın olduğu bir bölgede bugüne arta kalan somut bilgi ve belgelerin yok olmadan gelmesi imkansızdır. Arta kalan belgeler ve söylenceler ışığında ancak bir yere varılabilmektedir.
Alevilerin tapu senetleri; mezartaşları, lahitleri ve üzerlerindeki sembolleridir. Onar Köyü mezarlığında inceleme yapan Dr.Kaygusuz, bu verileri ortaya çıkarmıştır. (104)

Tabanbükü (Şeyh Hasan) Köyü mezarlıklarında da Fırat Üniversitesi Tarih Bölümü uzmanı Muhammet Beşir AŞAN; inceleme ve araştırmalarını bir bildiriyle sunmuştur.(115) Bu yazıya konumuz içinde sık sık başvuracağımızdan alıntıları notlamayacağız. Bizim tesbitlerimizle “Aşan”in saptamalarından bazılarını örtüştürmeye çalışırken bazı yanlışları da ayrıştıracağız.

polata
12-09-2006, 09:23 PM
Şeyh Hasan Köyü mezarlığında yüzlerce lahit ve mezartaşları vardır. Bunların içinde tanınmış olanlara değineceğiz.

1) Şeyh Ahmet Türbesi moloz taşlardan yapılmış kârgir, içten tonozlu kubbeli bir yapıdır. Mezarlardan biri Şeyh Ahmet’e diğeri oğluna aittir. Aşan’ın belirttiği gibi Şeyh Hasan’a ait değildir. Şeyh Hasan’ın türbesi Arapgir Onar Köyü’ndedir. Kendisinin de belirttiği Hicri 1301(M.1885) tarihli Mamuratü’l-Aziz Salnamesi’nde yazılı “Şeyh Hasan Rezzak” isimli zatla, Şeyh Hasan Köyü’nün kurucusu Şeyh Hasan ile bir ilgisi yoktur. Köyün kurucusu Şeyh Hasan 1204 yılındn bu yana Selçuklu ve Osmanlı belgelerinden bilinmektedir. Osmanlılar’da ilk Salnâme 1847 yılında çıkarılmıştır ki Sayın Aşan’ın belirttiği tarihle gerçek Şeyh Hasan arasında 600 yıl bir zaman farkı vardır. Şeyh Hasan Rezzaki (Zevraki)’nin türbesi: Keban’ın Zırkı (Zıtkı) Köyündedir. Bu köy Sünnileşmiş ve Kürtleşmiştir. Şeyh Hasan Rezzaki’nin soyundan gelenler, Şeyh Hasan Ocağına bağli rehberlik hizmeti ifa ederek “rehber baba” olarak oniki hizmetli görevini deruhte etmektedirler. Bu zatın soyundan gelenlerden ve Rezzaki Ocağı’ndan en son Pınarlar (Nimr) Köyü’nden Ali Baba; görev yapmakta idi.

2) AŞAN’ın köyde görüştüğü 1890 doğumlu olan o gün 95 yaşındaki Hacca Ana (Hatice Gültekin): “Ben bu köylüyüm. Burada doğdum ama aslımız Selçuk... Selçuktan; Nişabur’dan Horasan’dan gelmedir... Şeyh Ahmet Yesevi, Horasan’dan atmış olduğu köseği (odun), Fırat kenarında bugünkü köyün yerine düşmüş, burada güvermiş o da, ecdadımızla birlikte burayı vatan tutmuş” demiştir. Köseğiyi atan Ahmet Yesevi, onu bulan ise Şeyh Ahmet’tir, ad benzerliğinden birbirine karıştırılmaktadır.

Köyde, AŞAN’in görüştüğü bir başka kişi İbrahim Gültekin’in “Gevher Hatun”dan bahsetmesine karşın: “mezarın hüviyetini bildiren herhangi bir kayıt şahidelerde bulunmamaktadır.” Demektedir ki, sanıyorum Alevi geleneğini yeterlice bilemediğinden bizzat saptadığı mezartaşının farkına varamamıştır.

“Şevval ayının 27.günü”...”intakali ila... El-Merhum Ayan Hatun Bint-i Tac...”, “Allahın rahmetine giden Tac Kızı Ayak Hatun” anlamında yazı bulunmaktadır. Bu mezarda yatanın bayan olduğu anlaşılmaktadır. Bu iki mezarın Ahmet Yesevi ile birlikte Horasan’dan geldikleri ve onun hizmetkarı olduğu söylenmektedir, diyen, AŞAN; şunu düşünememektedir, bir hizmetçiye Tac Kızı ya da Hatun denir mi? Bu olsa olsa asil bir kadına ait mezardır.

Bu saptanan mezar I.Alaeddin Keykubat’ın kızkardeşi ve Şeyh Ahmet’in eşi Gevher Hatun denen (Güher Ana ya da Ayan Hatun) asilzade bir kadının lahitidir. Alevi litaratüründe Mürşidin, dedenin eşine: Ana Hatun, Anabacı, Taçlı Hatun, Taçlıkız, Sultan Ana, Sultan Hatun gibi adlarla anılır. Mezartaşındaki de böylesi bir ünvandır.

polata
12-09-2006, 09:24 PM
3) Prof.Dr.Hakkı Dursun Yıldız; Anadolu’nun Türkleşmesi adlı makalesinde “VII. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya müslüman akınlarının olduğunu “özellikle El-Cezire diye anılan Yukarı Fırat Havzası’na stratejik öneminden dolayı” Tarsus-Maraş-Adana-Malatya hattına hudut birliklerinin yerleştirildiğini” görüyoruz. İkinci olarak “Malazgirt’den sonra, zaferi takip eden birkaç yıl içinde Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde, Türk devletleri kurulmuştur. Üçüncü olarak, “Anadolu’ya Türklerin büyük göç hareketi XIII.yüzyıl ortalarında Moğollar’ın Türkistan’ı işgal ederek batıya doğru ilerlemeleri ile başlamıştır. Moğollar’ın önünden kaçan kalabalık kitleler halinde akın akın Anadolu’ya iltica etmişlerdir.” (116)

Emeviler ve Abbasiler dönemlerinde “Avasım Bölgesi” denilen bu bölgeye 7.yüzyıldan 12. yüzyıla değin İslam ve Türk unsurlar koloni halinde yerleşirler. Şeyh Hasanânlı Aşireti oymakları da 13.yüzyılın ilk yıllarında bu coğrafyada hakimiyet kurar. M.B.AŞAN’ın köy mezarlığında saptadığı bilgiler ile kaynaklar örtüşmektedir.

İsmail Gültekin Dede’nin babası Seyyid Ali Efendi’nin Hicri 1317 yılında “Kerbela Tekkesi”nden aldığı takriben 27 cm. eninde 100 cm. uzunluğunda görkemli dizaynli süslü ve altı bol imzalı belge; “Şeyh Ahmet”in ve soyunun Hz. Ali’nin oğlu Muhammed Hanifi’ye dayandığını belirtmektedir ki, kanımızca bu belge “Tarikat Kütüğü”nden başka bir şey değildir.

İbrahim Karaduman Dede’de bulunan belgelerde ise; birinde “Rumi 1170 tarihli de, el Seyyid Şeyh Ahmet vakai-tif Şehit Abbas bin Ali bin Ebu Talip” ve birçok isim vardır. İkincisinde, “Rumi 1090 yazılı olup, Teslim Abdal’ın torunu Derviş Muhammed’e” aittir. Şeyh Ahmet soyundan geldiklerini söyleyen ve Kerbela’dan şecerelerini tastik ettirdiklerini belirten Şeyh Hasan köyden 2 ailedeki belgelerden biri “Hz.Ali Oğlu Celal Abbas”a çıkarken diğeri , “Hz.Ali’nin oğlu Muhammet Hanifi”ye çıkmaktadır. Yine kanımızca bu iki belgede “soy şeceresinden” çok değişik zamanlarda köydeki dedelerden birinin aldığı sülüknâmedir. Soy ve tarikat kütükleri birbirine karışmıştır. Bodik Belgelerinde ise; Şeyh Ahmet’in soyunun 4.imam Zeynel-el-Abidin’in oğlu Zeyd’e dayandırılmaktadır. Yüzlerce belgenin olduğu ve yörelerde, hatta aynı köyde bile farklılaştığı görülen belgelerin ayıklanıp tek bir şecereye indirgenmesi imkansızdır. Bu karmaşıklığı gidermek ancak muhkem belgelerin varlığının saptanmasıyla olur. Mezartaşlar, yerel arazi adları, filolojik objeler, tarihi olaylar hareketle; bizim kesin kanaatimiz, Şeyh Ahmet’in bir Türk Oymak Beyi ve Türkmen Dedesi oluşudur. Çeşitli belgeler de bu hususu kanıtlamaktadır.

polata
12-09-2006, 09:26 PM
4) Bazı kaynaklarda Şeyh Ahmet’in torunlarından Teslim Abdal’ın 1617-70 yılları arasında yaşadığı belirtilmekte ise de, M.Beşir AŞAN’ın mezartaşından saptadığına göre ölüm tarihi 1719’dur.

Şahide üzerinde: “Vefatı 1135 Galender bin el- Seyyid Teslim Abdal” ibaresi vardır. Teslim Abdal’ın 1749 yılında ölen oğlu Hüseyin’in Mezartaşında ise; “1165 Teslim bin el-Seyyidi Hüseyin” yazılıdır.

5) Teslim Abdal’ın oğlu Kul (gül) Mustafa’nın kızı Çiçek Ana’nın mezartaşı; kadın başı figürlü bir şahidedir. Bu mezartaşı örneklerini Anadolu, Mezopotamya, Mısır antik uygarlıklarında gördüğümüz gibi Orta-Asya Türk mezartaşlarında da görmekteyiz. Onar Köyü Mezarlığı’nda bulunan Şeyh Hasan’ın eşine ait düz kireçtaşı şahidenin bir yüzünde saçları taralı bir kadın figürü vardır.

Şahidenin üst tarafı oval, altı düz, üç paralel çizgiden oluşan stilize kadın saçı ve kırık, eğri, düz çizgilerden gözler, ağız, burun belirtilerek bir yüz yapılmış. Mezartaşının ortasında ise graffitto edilmiş bir hayvan üstünde geometrik çizgilerden (altıgen biçiminde) oluşan yükü görülmektedir. Onar Köyü’ndeki bu mezartaşının benzeri Kırşehir’de de bulunmuştur.

Aynı stilize saç figürü daha küçük olarak bir başka taş üstüne işlenmiş. Kırşehir’de bulunmuş ve 1313 yılında dikilmiş Celal Hatun’a ait bir mezar taşındaki kabartma kadın yüzü ve peruğu andıran saçı; Walter Ruben tarafından, Çin, Budist, Uygur kültürlerinin Doğu Türkistan’da birarada kaynaşmasından oluşan karmaşık kültür olarak değerlendirilmiştir. (117)
Nazmi Sevgen: “Dersim’in Hiç Köyü’ndeki mezarlıkta bulduğumuz H.1328 tarihli ve insan heykelli mezartaşı dikkate şayandır” demektedir.(117.a)

Orta-Asya’da Kıpçak-Kuman boylarında da taş kadın heykelleri vardır. Bu tip heykeller aynı kültürün Anadolu’daki izleridir. (117.b)

1799 Yılında ölen Çiçek Ana’nın mezartaşının arka yüzü kafatası görünümünde olup, uzunca örgülü saç, taşın alt seviyelerine kadar inmektedir. Ön yüzü yuvarlak olup, baş kısmında göz ve burun silinmiş olmasına rağmen belli olmakta, başın altına doğru da bir takı vardır. Baş ve boyunun alt kısmında taştaki yazı “Mustafa Dede”nin kızı Çiçek, Allah’ın rahmetine göçtü, sene 1214” şeklinde beş sıra halinde bulunmaktadır.

6) Seyyid Kul Mustafa oğlu Seyyid Ali’ye ait mezartaşında ise; 1813 yılında vefat ettiği yazılıdır. Mezar taşlarında Güneş Gülü ve Mühr-ü Süleyman motifleri süslemeli varolup lahitler çatma taş şeklinde yapılmıştır. Ataf Köyü ile çevre Türkmen köylerinde de aynı tip mezarlara tek tük de olsa rastlanmaktadır. Tunceli Pülümür mezarlıklarındaki “Koçbaşlı Mezartaşları” üzerinde bulunan “Güneş Gülü “ motifleri ve diğer simgeler Türkmen geleneğinin sembolleridir. Çok eski yerleşim birimi olan Şeyh Hasan Köyü’nde Orta-Asya eski Türk gelenekleri ve ölü kültü anlayışı aynen burada da yaşatılmıştır.

İSMAİL ONARLI

Fukara-i Abdal
28-02-2008, 11:07 AM
Allah Eyvallah

aleviesra24
28-02-2008, 11:21 AM
Abim o güzel yüreğine sağlık...Bilgilerini bizlerede aktardığın için çok teşekkür ederiz...
Hızırın gölgesi üzerinde olsun...