PDA

: Iyi ki yasi yasaklamanin bir yolu bulunamadi..!


freelens76
28-12-2008, 11:22 AM
Ölen, kaybedilen biri ya da birilerinin, yitirilen şeyin ya da şeylerin ardından üzülme, ağlama, dövünme, acı çekme, üzüntü duyma insanın doğasında var. Yasın, sadece insana özgü olduğu söylenemez. Ama doğrusu, yas tumak, insanı insan yapan özelliklerinden biri.


Sevdiğimiz, saydığımız, umut bağladığımız, güç aldığımız birinin/birilerinin ardından tutarız yası. Önce annemize, babamıza, öğretmenimize, bazı arkadaşlarımıza, sevgilimize, eşimize, çocuklarımıza, işimize, ülkemize bağlanırız. Bu onlara güvenmek, umut bağlamak demektir. Gün gelir, istemesek de onları kaybederiz. Bu durum bizde öfke, korku, bunaltı, sıkıntı yaratır. Yani yastayızdır!


Doğal olarak her bireyin ve her toplumun yas tutması; şekil olarak, şiddet olarak ve içerik olarak farklı.


Ne olabilir, ‘yas tutmak’ dediğimiz bu sürecin, en belirgin özelliklerinden birkaçı? Dünyevî zevklerden elini eteğini çekmek... Eğlenceden veya eğlenmekten uzak durmak... Kederli olmak, üzüntü duymak... Bunlar, yaslı olmanın dışa yansıyan halleri. Öte yandan, mademki her yas, kendine has özellikler barındırır; kiminde susmak, sakin bir boyuta geçmek, içine kapanmak anlam kazanabilir. Kimi yaslara ise ağlamak, haykırmak, kahretmek damgasını vurabilir. Daha başkalarında yalvarmak, yakarmak, af dilemek öne geçebilir.


İrili ufaklı acı veren her türlü olay ve gelişmeden sonra, kaçınılmaz bir sonuç olarak, kendimize göre bir yas süreci yaşarız.


Birey ile toplum yasları, kimi noktalarda çakışır. Kimi noktalarda farklı biçim ve içeriklere sahiptir. Bir yasın adet, gelenek ve görenek olarak hayatın bir parçası haline gelmesi, her iki düzeyde de yaşanır örneğin. Yakınlarını ölüm yıldönümlerinde anan, mezarını ziyaret eden bir birey düşünün. Beri tarafta, tarihte yaşanmış toplumsal, sosyal bir olayın, katliamların, soykırımların yıldönümlerinde anan, yas tutan toplum ve toplulukları düşünün. İki düzeyde de öz ve işlev bir yere kadar aynı. İki düzeyde de samimi ve sahici olabileceği gibi, göstermelik ve sahtekârca da yapılabilir.


Fakat yine de toplum yaslarında, bir yerden sonra işlev farklılaşır. Tarihte yaşanan her ne ise, buna sadece üzülünmez.Yası çekilmekle yetinilmez. Olay, içeriğine göre dinî, siyasî, ideolojik bir bağlama oturtularak, bulunulan gün ve gelecek açısından yeniden bilince çıkarılır. Bu yüzden, bireysel kayıpların yası, en fazla üçüncü kuşağa kadar bir süreklilik gösterebilir. Toplumsal hafıza ise, tarihte yaşanmış bir olayı, binlerce yıl sonra, daha dün yaşanmış gibi canlı tutabilir.


Kerbela Yası, bunun en tartışmasız örneğidir. 680 yılında yaşanmış Kerbela katliamı dolayısıyla öncelikle de Aleviler ve Şiiler, Ocak ayında bir kere daha yas tuttular. Türkiye kökenli Avusturyalı Aleviler, Kerbelâ olayını bu yıl da farklı açılardan yeniden ele aldı, konuştu. 10-21 Ocak tarihleri arasında tutulan orucun ardından aşurelerini pişirip dağıttılar, cemlerini yaptılar.


(Yanlış bir tanımlamanın altını çizmekte fayda var: Yayın organlarında, internet ortamında fazlaca rağbet gören bir tanımlama var: ‘Yas-ı Mâtem!’ Mâtem, Arapça kökenli bir sözcük. Yas, bunun Türkçe karşılığı. Arapça sözlüklerde, mâtem sözcüğünün anlamı şöyle verilir: Hüzün, keder ve müsibet zamanındaki ağlayış, yas. Yas sözcüğünün Türkçe sözlüklerdeki anlamı: Ölüm veya bir felâketten doğan acı ve bu acıyı belirten davranışlar, mâtem... Yani, yas ile mâtem sözcükleri anlamdaş. Birlikte ve iki farklı anlamı varmış gibi değil, birbirlerinin yerine kullanılabilirler. Ne denmek istendiğini kavrayabiliyorsak da ‘yas-ı matem’ tanımı bir anlamsızlığa yol açıyor. Yas-ı Muharrem ya da Yas-ı Kerbela yerine, bu tanımın kullanılması doğru değil.)


Daha yakından tanıdığım, bildiğim için, Şiiler ya da başka inanç topluluklarının değil de Aleviler‘in hayatında yasın işlevi ve önemine dönmek gerekirse:


Önce birkaç soru: Aleviler, binlerce yıldır nasıl oluyor da yas tutmaktan vazgeçmiyorlar? Bu, onların kinci olduklarını mı gösterir? Yeni bir şey yaratamadıkları için, geçmişe mi takılıp kalıyorlar?


Aleviler‘i az biraz tanıyan herkes, bu sorulara, ‘hayır‘ cevabı verecektir.


Aleviler, sadece şunun bilincinde hareket edegeldiler: Kin gütmenin panzehiri, inkâr etmek değil. İnkar edenler de kin güdenler kadar, eski sorunların, düşlerin ve ilişkilerin kölesi olarak kalabilirler. İnkâra yeltenmeyip anlayarak ananlar ise çekilen acıları, bütün insanlar için daha acısız bir geleceğin teminatına dönüştürebilirler.


Kerbela olayının neden bir türlü unutulamadığı, günümüzde bile neden bu kadar revaçta olduğunun cevabı, Aleviler‘in kendi maceralarında gizli. Alevi tarihi, baskı ve yasaklar tarihi olageldi. Beri tarafta, birçok şey yasaklanabildi, ama yası yasaklamanın bir yolu bulunamadı. Psikolojinin bugün net bir olgu olarak kabul ettiği üzere, yasını tutmaktan vazgeçmedikleri için, kayıpları, Aleviler için birer büyüme ve yenilenme aracı olageldi. Yasaklanamayan yaslarına tutunmak, onları bugünlere taşıdı. Aleviler, bu yüzden kayıplarının yasını tutmaktan hiçbir zaman vazgeçmedi.


Birçok toplumun benzer macerası vardır. Merak edip irdelemekte fayda var. Farklılıkları anlamanın, zenginlik saymanın yolu biraz da buralardan geçer. İyi ki birçok şey yasaklanabilmesine rağmen, yas tutmayı yasaklamanın bir yolu bulunamadı.


ALINTIDIR. Hüseyin Simsek`e ait yazi