PDA

: Hacı Bektaş Veli Etkinlikleri -2008 Öykü-Şiir yarışması Sonuçları


Fukara-i Abdal
17-08-2008, 12:25 PM
Kısa Öykü Yarışması Birincisi

Fehmi SAĞLIK

İKİ LİSELİ






Her gün oturdukları kanepe, o gün de boştu. Bu kanepeye alışmışlardı.

Parkın İzmir Körfezi’ne bakan kesimi, mutlaka görülmesi gereken bir film için önceden ayrılmış bir sinema locasını andırıyordu.

Üniversite sınavlarından çıkalı on gün olmuştu. On gün boyunca iki arkadaş, buraya gelmeyi yeğlemişlerdi hep; hep de aynı kanepede oturmuşlardı. Belki de parka gelenler, bilinçli olarak bu kanepeyi boş bırakıyorlardı onlara.

Güneş batmak üzereydi. Güneşin batışını burada izlemek, kuşku yok ki Nemrut Dağı eteklerinden izlemek kadar güzeldi. Tanımı zor bir kızıllığa dönüşüyordu bu alev topu; ağırlığı kırmızıdan oluşmuş, içine mor damlatılmış ışıl ışıl yanan cıncığımsı bir bilye gibi duruyordu Körfez’in üstünde; az sonra Yunanistan’a doğru yuvarlanacaktı.

Karşıda Mavikent blokları, birbiriyle yarışa girmişçesine göğe yükseliyordu. Yakında tamamlanması beklenen Aydın/İzmir Çevre Yolu’nun, Karşıyaka/Çiğli bölümü köprüyolu, Mavikent blokları karşısında, art arda dizilmiş kaplumbağalara benziyordu. Bu köprüyolun arasında sıkışıp kalan Anadolu Caddesi, karınca çokluğunda araba kaynıyordu.

İki arkadaş, henüz oturmamışlardı ki başlarının üstünden iki eğitim uçağı art arda geçti.
Yılmaz, güldü.
Ayfer, konuştu:
“O fıkrayı anımsadın değil mi?”
“Evet öyle; tam da başımızın üstünden.”
“Elleme geçsin” dedi Ayfer.
Gülüşleri birbirine eklendi ikisinin de.

Kanepe numaralanmış gibi herkes, her günkü yerine oturdu.
Ayfer, elindeki küçük poşeti aralarına koydu.

Yılmaz sordu:
“Sınavlar biteli çok oldu; bu da ne?”

Ayfer, poşetin içindekini çıkardı; Yılmaz’a doğru tuttu.
“Pir Sultan Abdal. Halk Edebiyatımızın ‘üç büyükleri’nden biri.”

Yılmaz’ın gözleri ışıldadı.
“Aynı zamanda bizim ‘yedi ulu ozanımız’dan biri.”

“Onlar da kim?” dedi Ayfer.

“Onlardan birini iyi tanıyorsun sen. Hele bir düşün; Mahir Öğretmen, onun şiirlerini okuduğunda ağzımızın suyu akardı.”

“Mahir Öğretmen’in belleğinde dünyanın bütün şairlerinden şiirler var. Bir iki dize söyle de sahibinin kim olduğunu söyleyeyim sana.”

“Hadi hadi yormayayım seni; ‘Fuzuli rindi şeydadır’…”

“Allah allah, demek Fuzuli de sizden?”

“Bizden olmayan mı var?” dedi Yılmaz; konuyu değiştirdi.
“Şu karşıya bak. Gözlerinle şöyle bir yay çiz. Tüm yöre bir ışık denizi. Körfez’in her iki yakası da kadın boynunda yalap yalap yanan birer gerdanlığa benziyor.”

“Bana göre İzmir’in gecesi, gündüzünden daha güzel” dedi Ayfer.

“Orası öyle. ‘İzmir’ denince aklıma Cahit Külebi geliyor hemen. Ne güzel diyordu o şiirinde: -İzmir’in denizi kız/ Kızı deniz kokar-“

"Edebiyat çok güzel; şiir çok güzel. Şiiri sen de güzel okuyorsun, Allah var.”

Ayfer, burada durdu; Yılmaz’ın gözlerinin içine baktı. Bir şeyler söylemek istedi, öyleyemedi. Yanaklarının yandığını duyumsadı o zaman. Sol göğsünün altında bir karıncalanma oldu. Kaşıntıya benzer bir şeyler gezindi bedeninde. Kaşıntının yerini bilemedi bir türlü.

Yılmaz, gözlerini Ayfer’inkilerden çekti.
“Teşekkür ederim. Senin gibi ben de edebiyatı çok seviyorum. Özellikle Halk Edebiyatı’na bayılıyorum. Senin de bu alanda ne denli duygu yüklü olduğunu biliyorum. Birbirimizi tanıyoruz artık. Tam üç yıl bir arada okuduk. Edebiyata olan tutkumuz değil midir ki bizi her akşam bu kanepeye zamklıyor?”

Ayfer, kendini toparladı.
“Bize edebiyatı sevdiren şu Mahir Öğretmen oldu. Dersimize girdiği ilk gün, gözlerimin önünden gitmiyor hiç: Bir de baktım kapıdan uzun boylu, karnı beline yapışmış, ince bilekli, bileklerin inceliğine inat iri elli, uzun parmaklı, uzun kır saçlı, Abdülhamit burunlu, posbıyıklı, kalın kaşlı, kareli ceketli biri girdi içeriye.”

Yılmaz, Ayfer’in hızını kesti.
“Öğretmenin olsaydım, ‘tam not’ verirdim sana, bu betimlemene karşılık.”

Ayfer güldü.
“Şımartıyorsun beni. Öğretmenimizin o ilk günkü konuşması çok etkiledi beni.”

Yılmaz, başıyla arkadaşını onayladı.
“O konuşmayı, noktasına/virgülüne dek anımsıyorum ben de. Özet olarak şöyle demişti öğretmenimiz: - Benim için ırk, din, dil, cins, renk, mezhep ayrılığı yoktur; insan vardır sadece. Bizim dersimizin içinde insanın üretkenliği, sevgisi, dayanışması, paylaşımı vardır.- Ben de öyle düşünüyorum Ayfer; ‘sizden/bizden’ tanımına bakmıyorum. Öğretmenimizi Alevi olduğu için değil, onun deyimiyle ‘insan’ olduğu için sevdim. Edebiyat dersimiz olduğu gün, bir rahatlık duyuyordum ben. Tüm yorgunluğum üzerimden silinip yok oluyordu. Aç bir insanın, hazır bir sofraya oturuşunu düşün; o iştahla bekliyordum bu dersi. Kırk beş dakikalık o zaman dilimi, kesilmiş olgun bir karpuzun göbeği gibi geliyordu bana. İyi bilirsin, karpuzun en tatlı yeri orasıdır.”

Ayfer, elindeki kitabı havaya kaldırdı.
“Bunun içindekiler de ağzını sulandıran o karpuzun orta yeri gibidir işte.”

Yılmaz’ın sevinci iyice arttı.
“O tadı iyi bilirim. Sana tat alacağın bazı önemli kaynaklar daha vermek istiyorum. Az önce sözünü ettim: Pir Sultan, yedi büyük ozanımızdan biridir. Nesimi’yi, Hatayi’yi de okumalısın. Okullarda sadece not almak için okuduğumuz Fuzuli’yi yeniden içercesine okumalısın. Yemini’yi, Virani’yi, Kul Himmet’i de konuk etmelisin gecikmeden. Bütün bunlardan önce ‘Serçeşme’ye ağzını dayayıp kana kana içmelisin.”

Ayfer, merakla sordu:
“O da ne demek; açar mısın biraz?”

Yılmaz’ın canına minnet:
“Serçeşme, ‘baş kaynak’ demektir. Öyle bir kaynak ki çağlar boyu coşar gelir; suyu ne kurur, ne eksilir. Gürül gürül akar dört koldan; tüm evreni dolaşır; varır ‘kırk makam’a dayanır. Suyu dupdurudur bu kaynağın; adı HACI BEKTAŞ’tır. O, velilerin, ozanların, bilgelerin piridir. O, haksızlığa direnen bir savaşçı, tüm çağların destanını yazan bir büyük düşünürdür. Onun öğretisi, sadece Aleviler için değil, tüm insanlık için geçerlidir.”

“Heyecanlanıyorsun” dedi Ayfer.

Yılmaz, yutkundu.
“Gözlemin doğru. O, bir ‘yol önderi’dir. Onu iyi okur, iyi özümlersen, sen de heyecanlanırsın. Onun çizdiği yola girebilmen için, onun oluşturduğu ‘dört kapı’dan geçmen gerekir. Işıl ışıl, yaldız yaldızdır bu kapılar. Az önce adlarını saydığımız ozanlarımız, nice veliler, nice bilgeler; bu dört kapıdan geçmişlerdir birer birer; taslarını bu kaynaktan doldurup içmişlerdir. Bu dört kapının biçimini o çizmiş; özünü o seçmiş; rengini o vurmuş. Bu kapıların açıldığı o ‘insanlık evi’nin gerçek mimarı odur.”

Ayfer, hayranlığını gizleyemedi.
“Şiir okuyor gibi konuşuyorsun. Söz olsun ilk işim, Hacı Bektaş’ı okumak olacaktır. Önce şu kapıları aç da gireyim içeri şöyle bir; göreyim ne var ne yok?”

“Haklısın” dedi Yılmaz; kapıları açmaya çalıştı birer birer:
“Birinci kapının adı ‘aşama’dır. Bir inanma, bir sevgi kapısıdır. Allah’ın aslanı İmam Ali’nin sevgisi dolar bu kapıdan girenlerin içine. Yola girmek için bir ‘hazırlık kapısı’dır bu. İkincisi ‘erdemlilik kapısı’dır. Bu, açıldı mı yola girmişsin artık. Senin için ‘zor’ başlamıştır. Ulu Pir, bu kapıda uyarır seni: ‘Gelme, gelme, gelme; eğer geleceksen dönme, dönme, dönme’ der. Bu kapıdan içeri girdin mi ölünceye dek geri dönemezsin bir daha. Pir’in öğretisi, belleğine/gönlüne çıkmayacak biçimde kazınmıştır artık. Kapılar, birbirleriyle bağlantılıdır. Bu kapılardan sırayla girmek zorundasın. Birinciyi açıp, ikinciyi atlayıp, üçüncüye giremezsin.”

Ayfer, arkadaşının soluklanmasını istedi.
“Bunları kapsamlı biçimde okuyacağım. Gelelim üçüncü kapıya; onu da aç bana.”

“Buna da ‘marifet kapısı’ demiştir ulu Pir. Bir bakıma ustalık kapısıdır bu. İnsanlar, bu kapının açılmasıyla olgunlaşır; aydınlığa çıkar. Olayları bilim yoluyla yorumlamaya, çözmeye çalışır.”

Ayfer sordu:
“Peki, ya dördüncü kapı?”

“Bu kapının üstüne Pirimiz, ‘hakikat kapısı’ yazmıştır. Bu kapıya dek gelen, bu kapıyı açan, bu kapıdan giren, ‘gelişmiş insan’ demektir artık. Gelişmiş insanın yönü Tanrı’ya bakar; doğruluğa, insanlığa çevrilir; diğer üç kapıdan edindiği eğitimin son aşamasını burada tamamlar. Böylesi bir insanın sözlüğünde ‘kin, dedikodu, çalma/çırpma, öfke, hınç’ sözcükleri yoktur artık; sevgi vardır; çalışma vardır; üretkenlik, paylaşım vardır. Gelişmiş insanın gözünü kan bürümez; gelişmiş insan, adam öldürmez; canlıya kıymaz; çevreyi/doğayı kirletmez. O artık Tanrı’nın bir parçasıdır; Tanrı’yla bütünleşmiştir. Tanrı’dan kötülük gelmez. Şöyle bir düşün Ayfer: Olayları, TV’lerde gördüklerini, usunun süzgecinden geçir bir. Dünyamız bir ‘kan gölü’ne dönüşmüş. İnsan insanı yakıyor, boğazlıyor, asıyor. ‘Hayvan’ dediklerimiz, insanların gözlerinin içine bakıyor melül melül. Geçen gün senden ayrıldıktan sonra, parkın alt köşesinde bir kediyle köpeği yan yana, birbirleriyle oynarken gördüm. Durup iyice baktım onlara. Gördüklerime inanamadım. Ama gördüklerim doğruydu: Köpek yan yatmış, kedi ön ayaklarından biriyle köpeğin karnını kaşır gibi yapıyordu. Köpekten hiç ses çıkmıyordu. O an, birbirini öldüren insanların sınıfından olduğum için ne yalan söyleyeyim çok utandım.

Fukara-i Abdal
17-08-2008, 12:26 PM
Ayfer, Yılmaz’ın sözünü kesti:
“Beni ağlatacaksın.”

“Doğruları söylüyorum Ayfer; gerçekleri söylüyorum. Ulu Pir Hacı Bektaş’ın bu ‘dört kapı’sından geçen, nefsini yener; kendini tanır önce. İnsanın kendini tanıması, çok önemlidir. Kendini tanıyan/bilen, başkasına zarar vermez. Pirimizin öğüdüdür: ‘Her ne arar isen kendinde ara.’ İyilik de, kötülük de insanda oluşuyor. Şu söze bak bir Ayfer: ‘İncinsen de incitme’ diyor büyük düşünür; yüzyıllar önce söylüyor bunları. Bana göre onun öğretisi bir ‘dünya aynası’ olmuştur artık; bu aynaya bakmalıdır herkes. Bu, bir ‘dünya anayasası’dır. İçimdekini söylüyorum: Eğer onun söylemleri, öğretisi uygulamaya konsaydı, o zaman işte dünyamız böylesine bir ‘kan gölü’ne dönmez, insan insanı bu denli bir acımasızlıkla yakmaz/boğazlamazdı…”

Yılmaz, burada pili bitmiş bir aygıt gibi birden sustu; gözlerini Körfez’in iki yakasında kadın boynunda bir gerdanlık gibi parlayan o ışık denizine dikti, daldı.

Az ötelerinde kızlı/erkekli bir grup genç, gitar eşliğinde koro halinde şarkı söylüyordu. Tanımıyorlardı onları; parkta ilk görüyorlardı; üniversite öğrencilerine benziyorlardı. Tarkan’dan, Ebru Gündeş’ten, ‘var mısın, yok musun’dan söz ediyorlardı; zaman zaman attıkları kahkahalar, kulaklarda patlıyordu.

Ayfer, başıyla o yanı gösterdi.
“Biz de mi böyle olacağız?”

Yılmaz, dudaklarını büzdü.
“Bilmem ki. Demek bunlar, Mahir Öğretmen gibi birinde okumadılar.”

Ayfer, elindeki kitabı poşetine koydu.
“Kalkalım istersen. Bugün daha bir dolu gidiyorum eve. Ama dediğimi yapacağım. İlk işim, pirinizi iyice okuyup özümsemek olacak. Belli mi olur, bir de bakarsın ben de o ‘dört kapı’dan geçip o güzel ‘yol’a girmiş olurum.”

Yılmaz, güldü.
“Kazançlı çıkarsın.”

Her gün el sıkışıp vedalaşan bu iki arkadaş, o gün birer bacı/kardeş gibi öpüşüp ayrıldılar…


Serbest Vezin Şiir Yarışması Birincisi

Salim ÇELEBİ

BENİM, BEN!




Benim görünen:
Ağaç, insan, hayvan; Türk, Alman, İtalyan
kılığına bürünen…
Benim
işçi, çiftçi, köylü; çocuk, kız, oğlan
kimlikleri verin.
Yundum, arındım
ve sırt verdim tüm kötülüklere;
karşısındayım haksızlığın, bencilliğin, yalanın
ve çok uzağım kibire.
Varlığım gibi dilimdedir gerçek
ve Hünkar Hacı Bektaş Velimin nuruyla yoğrulan
Benliğimdeki hünerdir yarınları gerçekleştirecek.
Halkım ben: Düğünlerde halka halka halay çeken…
Akım ben:
Emdiği sütün sunduğu sevgiyle beslenen…
Aklım ben:
Kerbela da, Maraş da, Sivas da; yakılmak, yıkılmak ve ezilmek istenen!...
Hakkım ben:
Ruhen, ilmen, fikren ve bedenen.
Benim, “Ben!”
İftira oklarıyla çember gibi çevriliyken çevrem,
nice ar damarları çatlattı sabrım;
susmadım, yine de haykırdım hakikati: Feda olsun bu yolda vurulan boynum!
Mazlumun ah’ında görürsün selleşen göz yaşlarımı,
rengi siyahında simge bulur yasım
ve her günün sabahında yeniden filizlenir umudum.
Doğmama neden ülküler var
tarihten miras genlerime kazınmış,
yakılmış türküler var ağlamaklı
ve abdaldan abdala dal budak sarmış;
ruhuma işleyen öyküler var
kılıçla, kamayla kafa derilerine yazılmış!...
Dostum için yüzsen de postumu
ve yok saysan da varlığımı yine de kinim yok sana:
Bencilliktir iz sürer gibi güdülen kin!...
Canlı örneklerle dolu tarih ve yaşam,
seni var eden;
değil mi, senin yok etmeye çalıştığın ötekin?
Nasıl ki
tek tek sayılarak,
yan yana “Bir orman oluşturursa ağaçlar,
nasıl ki ırmaklaşırsa su damlaları ve tüm sular
coşkuyla akarsa hasret kaldığı denize,
nasıl ki kar, çiğ, dolu ve yağmur; aslında su ise
duman koş ve gel sen de katıl bize
Katıl bize,
Kavuşabilmek için
Kendin gibi var olan evrensel gerçeğe.
Katıl bize
ve ışık saç sen de kuytu karanlıklara:
Aydınlıklara yoldaş olursun,
Barışık olursun kendinle ve kendi evreninle;
yönün açılır dört bir yana
ve dört bir yanın kucak açar “Bir” saydığı için her insana.
her “Can”la görür can olursun
her “Cem”le erkan gör
dört bir yana heyecanla savrulursun
ve dersin ki,
“Bir’im ben
ve hak aşkı uğruna
Hacı Bektaş Veli Pirime kirim ben!"

Fukara-i Abdal
17-08-2008, 12:29 PM
Hece Vezni Şiir Yarışması Birincisi

Fikret DİKMEN

HACIBEKTAŞ FELSEFESİ




On üçüncü yüzyıldan bu güne ışık tuttu
Dergahına ders verdi, kadınları okuttu,
Ne hasmına hor baktı ne kimseyi korkuttu,
Hacı Bektaş Veli’nin hümanist felsefesi,
Yunus Emre’ye verdi tükenmeyen nefesi.

Bir olup, iri olup, diri olup can cana,
İlimden gidin diye haber saldı cihana,
İncitmedi kimseyi, kem bakmadı insana,
Hacı Bektaş Veli’nin hümanist felsefesi

Harasan’dan kalkarak geldi Karahööyüğe,
Hep aynı gözle baktı küçüğe ve büyüğe,
Süt içirdi yılana, yem yedirdi geyiğe,
Hacı Bektaş veli’nin hümanist felsefesi,
Birlik beraberlikti tek amacı, gayesi.

Kutsal saydı dünyada yaşayan her insanı,
Beraberce dost etti aslan ile ceylanı,
Dedi, incinseniz de incitmeyin tek canı,
Hacı Bektaş veli’nin hümanist felsefesi,
Dünyaya ışık tuttu gönüller efsanesi,

Ehlibeytin yolundan sapmadan ilerledi,
Mezhep, din ırk ayırmaz; herkesi bir severdi,
Ulu Önder Gazi’ye her zaman ilham verdi,
Hacı Bektaş Veli’nin hümanist felsefesi,
Özünde barınmadı kibrin tek zerresi.

Yetmiş iki millete bir nazarla bakarak,
Sadakat ışığını sevgi ile yakarak
Muhabbet deryasına hakikatle akarak,
Hacı Bektaş veli’nin hümanist felsefesi,
Birliğe çağırmıştı yıllar önce herkesi.

Gönülleri fethetti bilgi ile bilimle,
Karanlığa ışıktı düşünceyle ilimle,
O Hakk’a ermek için don değişti ölümle.
Hacı Bektaş Veli’nin hümanist felsefesi,
Gürül gürül çağlayan muhabbet şelalesi.

Sakın hiçbir milleti ayıplamayın, derdi,
Sevginin makamına gönül postunu serdi,
Düşkünleri gözetti, sevdi, kol kanat gerdi,
Hacı Bektaş Veli’nin Hümanist felsefesi
Hayran Etti kendine bu dünyada herkesi.



İlk Üç Sıralamayı Görmek isterseniz : http://www.hacibektas.com/index.php?id=267 sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Kaynak :www.hacibektas.com

kardelencan
18-08-2008, 02:01 AM
“Doğruları söylüyorum Ayfer; gerçekleri söylüyorum. Ulu Pir Hacı Bektaş’ın bu ‘dört kapı’sından geçen, nefsini yener; kendini tanır önce. İnsanın kendini tanıması, çok önemlidir. Kendini tanıyan/bilen, başkasına zarar vermez. Pirimizin öğüdüdür: ‘Her ne arar isen kendinde ara.’ İyilik de, kötülük de insanda oluşuyor. Şu söze bak bir Ayfer: ‘İncinsen de incitme’ diyor büyük düşünür; yüzyıllar önce söylüyor bunları. Bana göre onun öğretisi bir ‘dünya aynası’ olmuştur artık; bu aynaya bakmalıdır herkes. Bu, bir ‘dünya anayasası’dır. İçimdekini söylüyorum: Eğer onun söylemleri, öğretisi uygulamaya konsaydı, o zaman işte dünyamız böylesine bir ‘kan gölü’ne dönmez, insan insanı bu denli bir acımasızlıkla yakmaz/boğazlamazdı…”