cebar
24-05-2008, 02:02 AM
Aleviliğin yüzyıllarca karşı karşıya kaldığı asimilasyon sorununu iyi anlayabilmek, algılayabilmek ve kamuoyuna yeniden anlatabilmek için meseleye hem uzun vadeli, hem de son 40-50 yıllık süreci dikkate alarak bakmak gerektiğini düşünüyorum.
Bu bağlamda irdelediğimizde Aleviliğin yüzyıllarca İslam Coğrafyası içinde büyük baskı ve yasaklamalara, kimi zaman da katliamlara maruz kaldığını; çok büyük sorunlar yaşamış olmasına rağmen, genel kurallarını, inanç biçimlerini, ritüellerini oldukça ağır koşularla rağmen, fazla dejenere olmadan günümüze kadar geldiğini görmekteyiz.
Aleviliğin karşı karşıya kaldığı asimilasyon saldırılarına geçmeden önce, Aleviliğin kültürel, etik, felsefi ve inanç boyutuna biraz bakmakta fayda var. Alevilik tarihsel süreç içersinde bir çok kültür ve inançtan beslenmiştir. Bu kaynakların ;
1.Orta Asya Şaman ve Göktanrı İnancı,
2.Budizm, Zerdüştlük, Maniheizm, Mazdek inancı
3.Anadolu medeniyetleri ve Hristiyan sufi inancı
4.Antik Çağ Doğa Felsefesi ve Yeni Platoncu düşünceler
5.Firat-Dicle havzasındadki inançlar
6.Mezopotamya’dan Anadolu’ya taşınan Ehli-Beyt inancının batini ve tasavvufi yorumu olduğunu görüyoruz.
Özellikle Anadolu Aleviliğinin temel değerleri olan Cem, Semah, Duazı İmam, Pir, Mürşit, Rehber, Gülbeng, Bade, Dem, Kadın Erkek eşitliği, Dört Kapı Kırk Makam, Hz. Ali’nin ilahi oluşu vb kavramlar ve ritüeller en yoğunluklu biçimiyle Anadolu cografyasinda vücut bulabilmistir. Bu ritüeller bile Aleviliğin, İslamiyetin dışında kendine özgü kuralları olan bir inanç olduğunu da göstermektedir.
İslamiyetin dışında ve bu kendine özgü inanç kurallarıdır ki, Anadolu Aleviliginin oluşum sürecine kaynaklık eden Hace Bektaşi Veli, Hallacı Mansur, Nesimi, Yunus Emre, Şah Hatayi, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet ve niceleri gibi bilgelerin tarih sahnesinde yer almasına önayak olmuştur.
Aleviliğin asimilasyonuyla, daha doğrusu asimile edilmeye çalışılmasının detaylarına girmeden önce, Alevi sözcüğünün kökeni ve anlamıyla ilgili bazı tespitleri anımsamakta fayda var kanımca.
Alışagelen Alevi sözcüğünün anlamlarından birisi Aleve ait, ışığa ait, ışık insanı, veya ışıktan gelen, alevden gelen demektir. Hatta bu tanımlamanın kanıtlarından birisi, geçmişte uzun bir süre Alevilerin Işık İnsanı (Işık Taifesi) olarak tanınması gösterilebilir. Işık Taifesi, Alevilere 17. yüzyıldan önce verilen isimdir. Ve bu inanışın Anadolu’da yayılması ve yerleşmesi için çalışan ozanlara “Işık” denirdi. Ancak Osmanlının baskılarından ve katliamlarından, yani asimilasyon politikalarından kurtulmak için Işıklar süreç içinde Aşık adını aldılar.(*)
Kısaca vurgulamak gerekirse Işık Taifesi, hükmedenlerce ‘kafirlerden de kötü bir taife’ olarak kabullenildiği için, bu sözcükten kurtulmak için arayışa giren Işıklar, Alevi sözcüğünü kullanmaya başladılar. Çünkü Alevi sözcüğü, aynı zamanda Işık Taifesi anlamına geliyordu.
Bu kısa tanımlama ve betimlemelerden sonra Aleviliğin sadece Osmanlı’da değil, Mezopotamya’da, Anadolu’da ve Balkanlarda da tarihin çeşitli evrelerinde baskılara, yasaklara ve katliamlarla karşı karşıya kaldığını görüyoruz.
Anadolu, Balkanlar ve Mezopotamya’ya kadar bir coğrafyada hüküm süren Bizans İmparatorluğu döneminde de (325 -1325 yılları arasında), Anadolu’da Hristiyanlık dışındaki birçok inanç üzerinde çeşitli yasaklar, baskılar, katliamlar ve dolayısıyla asimilasyon politikaları uygulanmıştır.
Bizanslılarca Büyük Konstantin olarak tanınan İmparator I.Konstantin, toprakları içersinde Hristiyanlık dışındaki tüm inanışları yasaklamış, diğer inançların mabetlerini, inanç merkezlerini yakıp yıkmıştır. Bu yasaklardan Anadolu’da yaşayan Aleviler de nasiplerini fazlasıyla almışlardır.
Balkanlar’da, Anadolu’da ve Mezopotamya boylarında hüküm süren Bizans İmparatorluğu yaklaşık 1000 yıllık tarih içersinde Bosna’da, Bulgaristan’da, Ege’de ve Anadolu’da yaşayan Aleviler üzerinde büyük baskı ve katliamlar gerçekleştirmişlerdir (**)
Diğer yandan, Anadolu Alevileri Bizans İmparatorluğunun baskı ve katliamlarından kurtulmak düşüncesiyle, 1071 yılında Anadolu’ya giren Selçuklu ordularıyla ittifak yapmışlardır. Bu ittifak sonucu Anadolu Alevileri ve Selçuklular, Doğu Roma ve Ortodoks Kilisesine karşı büyük bir zafer kazanmışlardır. (**)
Bu tarihten sonra, yani 1178 yılına kadar Alevilerin yoğun olarak yaşadıkları Amasya, Niksar, Merzifon, Tokat, Sivas, Divriği ve Malatya bölgelerinde Danışmendli Beyliği hüküm sürmüştür.
Ancak yine tarihten öğrendiğimiz gibi, Anadolu’da 13.yüzyılın başından itibaren çok sayıda beylikler oluşmuştur. 13.yüzyılın ikinci yarısında bu değişik beyliklerde Anadolu’da Hace Bektaşı Veli, Mevlana, Yunus Emre, Şeyh Edebali gibi bilgeler Anadolu Aleviliği inancını yeniden inşa etmişlerdir.
Osmanlı Beyliğinin ilk üç padişahı Osman Bey, Orhan Bey ve I.Murat, Bizans ve Balkan Devletlerinin de içinde gizli olarak yaşayan Alevileri yanlarına alarak, dörtyüzyıllık çadırlık bir aşiretten bir imparatorluk temelleri attılar. (**)
Osmanlılarla Aleviler arasındaki ilk yol ayrımı 1402 yılına rastgelir. Yıldırım Beyazıtın dört oğlu (Süleyman Ç, İsa Ç, Mehmet Ç ve Musa Çelebi ) arasındaki taht kavgaları sırasında Aleviler, Rumeliyi kuşatıp burada devletini kuran Musa Çelebinin yanında yer aldılar. Daha sonra Musa Çelebinin Bizanslı Manuel’e (Mehmet Ç ittifakı) yenilmesinden sonra, Mehmet Çelebi devlet içinde büyük bir Alevi tavsiyesi başlatır.
Ve bu durum sonucunda Osmanlıya karşı ilk Alevi isyanı gerçekleşir. İsyan çok kanlı bir şekilde bastırılır. İsyanın bastırılması sürecinde önce Şeyh Bedreddin’in müridi Torlak Kemal ve yandaşları Manisa’da imha edildi ve Şeyh Bedreddin de Serez’de esnaf çarşısında idam edildi.
Daha sonra Fatih Sultan Mehmet döneminde 1444 yılında Edirne’de birçok Alevi diri diri yakıldı. On beşinci yüzyılın sonlarında Balkan Alevileri, Batı Anadolu Alevileri ve Orta Anadolu Alevileri aynı devlet sınırları içinde kaldılar. Ve Balkanlarla, Batı Anadolu’dan Orta Anadolu’ya geri dönüşler başladı.
Selçukluların Anadolu’ya girmesine öncülük eden, yardım eden, Bizanslıları yenen Aleviler böylece kendileri aleyhine devam edecek baskı, yasaklama, katliam ve asimilasyona da öncülük etmiş oldular.
Osmanlı’nın baskıcı, yasakçı düzenine karşı sazıyla, sözüyle isyan bayrağını çeken, bu uğurda idam edilen Pir Sultan, ‘Enel Hak’ dediği için katledilen Hallac-ı Mansur, Şeyh Bedreddin gibi, Hace Bektaşı Veli gibi Yol önderlerini çıkarmış olan Anadolu Aleviliği üzerindeki baskı, yasak, katliam ve asimilasyon politikaları günümüzde de devam etmektedir.
Osmanlı döneminde yaşanan bazı katliamlara kısaca göz atacak olursak (**)
• Osmanlı padişahlarından II.Beyazıt, 1492 ‘de Otman Baba ve birçok müritini katletmiştir.
• Yavuz Sultan selim 40 ile 80 bin Rafizi / Kızılbaşın katledilmiştir.
• Kanuni döneminde, Sünniliğe aykırı görüşleri savunan Oğlan Şeyh İbrahim, Molla Kabız ve Hamzaviller idam edilmiş olup, birçok Kalender Çelebi Ayaklanması bu dönemde çıkmıştır.
• II.Selim dönemindeki kıyım ve katliamlar olanca hızıyla devam etmiş, Yavuz dönemini aratmayacak boyutlara ulaşmıştır.
• III. Murat döneminde, IV.Murat döneminde de bu kıyım ve katliamlar tüm vahşetiyle devam etmiştir.
• Osmanlı bir yandan kıyımlar-kırımlar yapmış, diğer yandan da muhalif olan ve kendisi için tehlike olarak gördüğü kişileri sürgünlere yollamaktan geri kalmamıştır. Bu dönemlerde Karaman, İçel, Bozok, Manavgat yörelerine ve Kıbrıs’a, Şahkulu Ayaklanması’na katılan Tekke ve Hamid ayaklanmacıları Modon ve Koron’a sürgün edilmişlerdir.
• İç Anadolu’da Rafizi ve Kızılbaşlar Rumeli’ye, 1800 yılalrda birçok Bektaşi babası müritleriyle birlikte Kayseri, Tire ve Güzelhisar’a sürgün edilmişlerdir.
Cumhuriyetin kurulmasından sonra da Aleviler üzerindeki baskı ve katliamlar olanca hızıyla devam etmiştir.
• 1921 yılında Koçgiri ve 1938’de Dersim İsyanından sonra birçok Alevi–Kürt aile batı Anadolu’nun çeşitli şehirlerine sürgün edilmişlerdir.
• 70’li yıllarda Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta, 90’lı yıllarda Gazi’de, Ümraniye’de ve Madımak’ta katledilen Aleviler, sadece fiziki katliam ve saldırılara değil; siyasal, ekonomik, psikolojik saldırılarla da karşı karşıya kalmışlardır.
Cumhuriyetin kurulmasından sonra, 1924 yılında çıkarılan bir kanun ile köye camii yapma zorunlu hale getirilmiştir. 1925 yılında da Tekke ve Zayiyelerin kapatılması kanunu çıkarılmıştır Oysa uygulamaya baktığımızda, Alevi Bektaş tekkeleri dışındaki inanç kurumlarının kapatılmadığı, Alevi Bektaşi inancı dışındaki inançların yaşamlarını serbestçe sürdürdükleri görülmektedir.
60 yıllarda Anadolu’da köylerde kapalı bir toplum şeklinde yaşamaya mahkum edilen, inançlarını yaşamaları değişik yöntemlerle yasaklanan, baskı altına alınan, Sünni islama entegre edilmeye çalışılan Aleviler, özellikle şehirlerde çok büyük psikolojik ve sosyolojik baskılara maruz bırakılmışlardır.
1960’lardan 1980 darbesinden öncesine kadar sol siyasetler içersinde, devrimci örgütlenmelerle birlikte hareket eden Aleviler, özellikle 80 darbesinden sonra uygulanan koyu ve faşist depolitizasyon sonucu, ayrı bir örgütlenme içersine girdiler.
Depolitizasyon, baskı ve asimilasyon politikaları karşısında kendisini ve inanç değerlerini koruma refleksiyle, önceleri saklanan, inkar edilen Alevi kimliği, artan bir biçimde ve hergeçen gün daha cesurca ifade edilmeye başlanmıştır.
Bu sürede onlarca dernek, vakıf vb kurulmuş ve Anadolu Aleviliği örgütlenme açısından da büyük bir ivme kazanmıştır.
Bu bağlamda irdelediğimizde Aleviliğin yüzyıllarca İslam Coğrafyası içinde büyük baskı ve yasaklamalara, kimi zaman da katliamlara maruz kaldığını; çok büyük sorunlar yaşamış olmasına rağmen, genel kurallarını, inanç biçimlerini, ritüellerini oldukça ağır koşularla rağmen, fazla dejenere olmadan günümüze kadar geldiğini görmekteyiz.
Aleviliğin karşı karşıya kaldığı asimilasyon saldırılarına geçmeden önce, Aleviliğin kültürel, etik, felsefi ve inanç boyutuna biraz bakmakta fayda var. Alevilik tarihsel süreç içersinde bir çok kültür ve inançtan beslenmiştir. Bu kaynakların ;
1.Orta Asya Şaman ve Göktanrı İnancı,
2.Budizm, Zerdüştlük, Maniheizm, Mazdek inancı
3.Anadolu medeniyetleri ve Hristiyan sufi inancı
4.Antik Çağ Doğa Felsefesi ve Yeni Platoncu düşünceler
5.Firat-Dicle havzasındadki inançlar
6.Mezopotamya’dan Anadolu’ya taşınan Ehli-Beyt inancının batini ve tasavvufi yorumu olduğunu görüyoruz.
Özellikle Anadolu Aleviliğinin temel değerleri olan Cem, Semah, Duazı İmam, Pir, Mürşit, Rehber, Gülbeng, Bade, Dem, Kadın Erkek eşitliği, Dört Kapı Kırk Makam, Hz. Ali’nin ilahi oluşu vb kavramlar ve ritüeller en yoğunluklu biçimiyle Anadolu cografyasinda vücut bulabilmistir. Bu ritüeller bile Aleviliğin, İslamiyetin dışında kendine özgü kuralları olan bir inanç olduğunu da göstermektedir.
İslamiyetin dışında ve bu kendine özgü inanç kurallarıdır ki, Anadolu Aleviliginin oluşum sürecine kaynaklık eden Hace Bektaşi Veli, Hallacı Mansur, Nesimi, Yunus Emre, Şah Hatayi, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet ve niceleri gibi bilgelerin tarih sahnesinde yer almasına önayak olmuştur.
Aleviliğin asimilasyonuyla, daha doğrusu asimile edilmeye çalışılmasının detaylarına girmeden önce, Alevi sözcüğünün kökeni ve anlamıyla ilgili bazı tespitleri anımsamakta fayda var kanımca.
Alışagelen Alevi sözcüğünün anlamlarından birisi Aleve ait, ışığa ait, ışık insanı, veya ışıktan gelen, alevden gelen demektir. Hatta bu tanımlamanın kanıtlarından birisi, geçmişte uzun bir süre Alevilerin Işık İnsanı (Işık Taifesi) olarak tanınması gösterilebilir. Işık Taifesi, Alevilere 17. yüzyıldan önce verilen isimdir. Ve bu inanışın Anadolu’da yayılması ve yerleşmesi için çalışan ozanlara “Işık” denirdi. Ancak Osmanlının baskılarından ve katliamlarından, yani asimilasyon politikalarından kurtulmak için Işıklar süreç içinde Aşık adını aldılar.(*)
Kısaca vurgulamak gerekirse Işık Taifesi, hükmedenlerce ‘kafirlerden de kötü bir taife’ olarak kabullenildiği için, bu sözcükten kurtulmak için arayışa giren Işıklar, Alevi sözcüğünü kullanmaya başladılar. Çünkü Alevi sözcüğü, aynı zamanda Işık Taifesi anlamına geliyordu.
Bu kısa tanımlama ve betimlemelerden sonra Aleviliğin sadece Osmanlı’da değil, Mezopotamya’da, Anadolu’da ve Balkanlarda da tarihin çeşitli evrelerinde baskılara, yasaklara ve katliamlarla karşı karşıya kaldığını görüyoruz.
Anadolu, Balkanlar ve Mezopotamya’ya kadar bir coğrafyada hüküm süren Bizans İmparatorluğu döneminde de (325 -1325 yılları arasında), Anadolu’da Hristiyanlık dışındaki birçok inanç üzerinde çeşitli yasaklar, baskılar, katliamlar ve dolayısıyla asimilasyon politikaları uygulanmıştır.
Bizanslılarca Büyük Konstantin olarak tanınan İmparator I.Konstantin, toprakları içersinde Hristiyanlık dışındaki tüm inanışları yasaklamış, diğer inançların mabetlerini, inanç merkezlerini yakıp yıkmıştır. Bu yasaklardan Anadolu’da yaşayan Aleviler de nasiplerini fazlasıyla almışlardır.
Balkanlar’da, Anadolu’da ve Mezopotamya boylarında hüküm süren Bizans İmparatorluğu yaklaşık 1000 yıllık tarih içersinde Bosna’da, Bulgaristan’da, Ege’de ve Anadolu’da yaşayan Aleviler üzerinde büyük baskı ve katliamlar gerçekleştirmişlerdir (**)
Diğer yandan, Anadolu Alevileri Bizans İmparatorluğunun baskı ve katliamlarından kurtulmak düşüncesiyle, 1071 yılında Anadolu’ya giren Selçuklu ordularıyla ittifak yapmışlardır. Bu ittifak sonucu Anadolu Alevileri ve Selçuklular, Doğu Roma ve Ortodoks Kilisesine karşı büyük bir zafer kazanmışlardır. (**)
Bu tarihten sonra, yani 1178 yılına kadar Alevilerin yoğun olarak yaşadıkları Amasya, Niksar, Merzifon, Tokat, Sivas, Divriği ve Malatya bölgelerinde Danışmendli Beyliği hüküm sürmüştür.
Ancak yine tarihten öğrendiğimiz gibi, Anadolu’da 13.yüzyılın başından itibaren çok sayıda beylikler oluşmuştur. 13.yüzyılın ikinci yarısında bu değişik beyliklerde Anadolu’da Hace Bektaşı Veli, Mevlana, Yunus Emre, Şeyh Edebali gibi bilgeler Anadolu Aleviliği inancını yeniden inşa etmişlerdir.
Osmanlı Beyliğinin ilk üç padişahı Osman Bey, Orhan Bey ve I.Murat, Bizans ve Balkan Devletlerinin de içinde gizli olarak yaşayan Alevileri yanlarına alarak, dörtyüzyıllık çadırlık bir aşiretten bir imparatorluk temelleri attılar. (**)
Osmanlılarla Aleviler arasındaki ilk yol ayrımı 1402 yılına rastgelir. Yıldırım Beyazıtın dört oğlu (Süleyman Ç, İsa Ç, Mehmet Ç ve Musa Çelebi ) arasındaki taht kavgaları sırasında Aleviler, Rumeliyi kuşatıp burada devletini kuran Musa Çelebinin yanında yer aldılar. Daha sonra Musa Çelebinin Bizanslı Manuel’e (Mehmet Ç ittifakı) yenilmesinden sonra, Mehmet Çelebi devlet içinde büyük bir Alevi tavsiyesi başlatır.
Ve bu durum sonucunda Osmanlıya karşı ilk Alevi isyanı gerçekleşir. İsyan çok kanlı bir şekilde bastırılır. İsyanın bastırılması sürecinde önce Şeyh Bedreddin’in müridi Torlak Kemal ve yandaşları Manisa’da imha edildi ve Şeyh Bedreddin de Serez’de esnaf çarşısında idam edildi.
Daha sonra Fatih Sultan Mehmet döneminde 1444 yılında Edirne’de birçok Alevi diri diri yakıldı. On beşinci yüzyılın sonlarında Balkan Alevileri, Batı Anadolu Alevileri ve Orta Anadolu Alevileri aynı devlet sınırları içinde kaldılar. Ve Balkanlarla, Batı Anadolu’dan Orta Anadolu’ya geri dönüşler başladı.
Selçukluların Anadolu’ya girmesine öncülük eden, yardım eden, Bizanslıları yenen Aleviler böylece kendileri aleyhine devam edecek baskı, yasaklama, katliam ve asimilasyona da öncülük etmiş oldular.
Osmanlı’nın baskıcı, yasakçı düzenine karşı sazıyla, sözüyle isyan bayrağını çeken, bu uğurda idam edilen Pir Sultan, ‘Enel Hak’ dediği için katledilen Hallac-ı Mansur, Şeyh Bedreddin gibi, Hace Bektaşı Veli gibi Yol önderlerini çıkarmış olan Anadolu Aleviliği üzerindeki baskı, yasak, katliam ve asimilasyon politikaları günümüzde de devam etmektedir.
Osmanlı döneminde yaşanan bazı katliamlara kısaca göz atacak olursak (**)
• Osmanlı padişahlarından II.Beyazıt, 1492 ‘de Otman Baba ve birçok müritini katletmiştir.
• Yavuz Sultan selim 40 ile 80 bin Rafizi / Kızılbaşın katledilmiştir.
• Kanuni döneminde, Sünniliğe aykırı görüşleri savunan Oğlan Şeyh İbrahim, Molla Kabız ve Hamzaviller idam edilmiş olup, birçok Kalender Çelebi Ayaklanması bu dönemde çıkmıştır.
• II.Selim dönemindeki kıyım ve katliamlar olanca hızıyla devam etmiş, Yavuz dönemini aratmayacak boyutlara ulaşmıştır.
• III. Murat döneminde, IV.Murat döneminde de bu kıyım ve katliamlar tüm vahşetiyle devam etmiştir.
• Osmanlı bir yandan kıyımlar-kırımlar yapmış, diğer yandan da muhalif olan ve kendisi için tehlike olarak gördüğü kişileri sürgünlere yollamaktan geri kalmamıştır. Bu dönemlerde Karaman, İçel, Bozok, Manavgat yörelerine ve Kıbrıs’a, Şahkulu Ayaklanması’na katılan Tekke ve Hamid ayaklanmacıları Modon ve Koron’a sürgün edilmişlerdir.
• İç Anadolu’da Rafizi ve Kızılbaşlar Rumeli’ye, 1800 yılalrda birçok Bektaşi babası müritleriyle birlikte Kayseri, Tire ve Güzelhisar’a sürgün edilmişlerdir.
Cumhuriyetin kurulmasından sonra da Aleviler üzerindeki baskı ve katliamlar olanca hızıyla devam etmiştir.
• 1921 yılında Koçgiri ve 1938’de Dersim İsyanından sonra birçok Alevi–Kürt aile batı Anadolu’nun çeşitli şehirlerine sürgün edilmişlerdir.
• 70’li yıllarda Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta, 90’lı yıllarda Gazi’de, Ümraniye’de ve Madımak’ta katledilen Aleviler, sadece fiziki katliam ve saldırılara değil; siyasal, ekonomik, psikolojik saldırılarla da karşı karşıya kalmışlardır.
Cumhuriyetin kurulmasından sonra, 1924 yılında çıkarılan bir kanun ile köye camii yapma zorunlu hale getirilmiştir. 1925 yılında da Tekke ve Zayiyelerin kapatılması kanunu çıkarılmıştır Oysa uygulamaya baktığımızda, Alevi Bektaş tekkeleri dışındaki inanç kurumlarının kapatılmadığı, Alevi Bektaşi inancı dışındaki inançların yaşamlarını serbestçe sürdürdükleri görülmektedir.
60 yıllarda Anadolu’da köylerde kapalı bir toplum şeklinde yaşamaya mahkum edilen, inançlarını yaşamaları değişik yöntemlerle yasaklanan, baskı altına alınan, Sünni islama entegre edilmeye çalışılan Aleviler, özellikle şehirlerde çok büyük psikolojik ve sosyolojik baskılara maruz bırakılmışlardır.
1960’lardan 1980 darbesinden öncesine kadar sol siyasetler içersinde, devrimci örgütlenmelerle birlikte hareket eden Aleviler, özellikle 80 darbesinden sonra uygulanan koyu ve faşist depolitizasyon sonucu, ayrı bir örgütlenme içersine girdiler.
Depolitizasyon, baskı ve asimilasyon politikaları karşısında kendisini ve inanç değerlerini koruma refleksiyle, önceleri saklanan, inkar edilen Alevi kimliği, artan bir biçimde ve hergeçen gün daha cesurca ifade edilmeye başlanmıştır.
Bu sürede onlarca dernek, vakıf vb kurulmuş ve Anadolu Aleviliği örgütlenme açısından da büyük bir ivme kazanmıştır.