asli_33
13-10-2006, 09:10 AM
ALEVİ KATLİAMI
Alevilerek yönelik katliam yalnız Anadolu'da değil, Ön Asya'da ve Orta Asya’da da olanca şiddetiyle ortaya kondu. Fakat Aleviler, düşüncelerini gizlenerek de olsa sürdürdüler. Genelde Batıni denen, ayrıca, o dönemlerde Rafızi, Karmati, Bebeki gibi değişik gruplar oluşturan Aleviler, şiddetli bir baskı altında yaşadılar. Alevlierin karşılaştıkları kıyımları, Sünni Selçuklu veziri Nizamülmülk ayrıntısıyla ve zevk duyarak anlatır. Vezirin, Siyasetname adlı kitabındaki bilgilere göre, Selçuklulardan önce kurulan Gazneliler devletinin en büyük sultanı olan Mahmut, Kirman Valisi'ne yazdığı mektuplarda şunları anlatıyor:
“Benim maksadım Irak'a gelip vilayeti almak değildi. Hindistan'da her gün ortaya çıkan orijinal olaylar mevcut olduğundan, onlarla meşgul oluyordum. Irak'ta yaşayan Müslümanların çoğu bana mektup göndererek, Deylemlilerin halka açıktan açığa pek çok zulüm yaptıklarını yazdılar. Şehirlerde ve nahiyelerde Rafızilik mezhebini, yani Aleviliği açıkça övüyor, yaratıcının var olmadığı hakkında açıkça sohbet ediliyor. Namaz, oruç, zekat ve haccı, tamamen inkar etmektedirler. Hz. Ayşe hakkında çok kötü sözler söylüyorlar. Mukata sahipleri bunları böyle şeylerden men edemedikleri gibi zulümlerinin önünü de alamıyorlar.
Ben de haberin doğruluğu anlaşılınca, bu mühim işi Hindistan'a gazaya tercih ettim. Irak'a yönelerek, hepsi Hanefi mezhebinden, temiz inançlı, dinlerine sadık Türk askerlerini Deylemliler, Rafıziler ve Batıniler üzerine gönderdim. Neticede köklerini yer yüzünden kazıdılar. Bir kısmını kılıçtan geçirdiler, kimisini hapsettiler, kimisini zincire vurup esir ettiler. Bir kısmı da dünyanın şurasında, burasında avare oldular. Horasan ulemasının hepsini, bunları Hanefi veya Şafii yapmaları için görevlendirdim. Bu her iki akım da Rafızi, Harici ve Batınilerin düşmanı ve Türklerin tabiatına uygundurlar.”
Yerel yöneticiler de sultanlarının doğrultusunda davranıp Batınileri (Alevileri) şiddetle izliyor ve öldürtüyorlardı. Batınilere yakınlık gösteren Horasan Emiri Nazım bin Ahmedi'yi tahttan indirerek yerine geçen oğlu Nuh şunları söylüyor:
“Babam, doğru yoldan saptığı için cezasını bulacak. Aranızdaki birlik, babamın ilk tahta çıktığı gün gibi olmalı. Gaza da, kafir de burada. Kalkın, Maveraünnehir çok karıştı, gaza edelim. Karmati mezhebinde olanların hepsini öldürerek, gazi olalım. Yüzümüzü ak ederek, Karmatilerin mal ve mülklerinin cümlesi sizindir, gidip alalım. Mecliste olan bütün mallar babamın malı olduğu için hepsini size verdim. Hazinede kalanları da yarın size vereceğim.”
Bu sözlerden sonra hemen gidip Muhammet Nahsebi'yi ele geçirip getirdiler ve başını kopardılar. Hasan Melik, Ebu Mansur Cegani, Esab gibi Batıni olan diğer birkaç emiri de katlettiler. Aynı anda şehre dağılarak onlardan kimi buldularsa öldürdüler. Daha o gün ordu ile Ceyhun'dan geçip Mevrud'a giderek ilk iş Sudabe'nin oğlunu tutup idam etti, ondan sonra Batınilerden kimi bulursa öldürmek üzere bir emir gönderdi.
Sonra yedi gün yedi gece Buhara ve nahiyelerinde Batıni mezhebinden kimi buldularsa öldürüp mallarını yağma ettiler. Bu sefer Horasan ve Maveraünnehir'de onlardan tek kişi bırakmadılar. Bu mezhep Horasan ve Irak'ta kendini pek gizleyemedi.”
Şafii mezhebinden olan Nizamülmülk'ün zevkle dile getirdiği bu katliam; aslında, Türkler arasında meydana gelen iktidar mücadelesinin bir yansımasından başka şey değildir. İktidarda olanlar, kendilerini haklı ve dindar, karşıtlarını ise haksız ve dinsiz göstermek için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Onuncu Yüzyıl'da Irak'ta yapılan Karmati katliamını şu alıntı açıklıyor:
“Bir taraftan Ebu'l Hasan, diğer taraftan Veşmgir şehre girip ne kadar Karmati buldularsa öldürdüler. Böylece Horasan ve Irak'ta tek Karmati ve Batıni kalmadı. Mezhebin kökünü öyle bir kazıdılar ki, kimse çıkıp onlardan tek kişi gösteremez.”
Bütün bu kırıma, zulme rağmen Alevi düşüncesi yok edilemedi. Alevi felsefesinin insan yaradılışına uygun olması, her çağda bu düşünceyi savunacak insanların orataya çıkmasını sağlıyordu.
Ortadoğu'nun ve İslam dünyasının tarihi olan bu mücadeleler bugün bile tam aydınlatılmış değil... Gerek Karmatiler, gerek Babekiler ve gerekse diğer Batini toplulukların tarihi, onlara düşman olan yazarların eserlerine dayanılarak anlatılıyor. Bunun en belirgin örneği, Hasan Sabbah olayında yaşanıyor.
Namusa dil uzatılıyor
Katliamlar, baskılar, esaretler yetmeyince, egemen kesim, Alevi kitleleri halktan soyutlamak için namus kavramına el atarak onları karalamaya çalışmıştır. Diğer kesimlerle Alevilerin arasını açmayı hedefleyen bu ithamların ilk örnekleri Mazdeklere yöneliktir. “Aleviler de, Mazdekler gibidir” iftirasıyla, bu iftira zamanla yön değiştirecektir. Selçuklu, veziri Nizamülmülk şöyle suçluyor Mazdekleri:
“Bu arada Mazdek, 'Karılarınız da sizin mallarınızdır. Onların da mallarınız gibi herkese mübah olması, kim hangi kadını dilerse kimsenin engel olmaması, diğerine helal sayılması gerekir. Bizim dinimizde kıskançlık ve acıma yoktur. Kimse lezzetlerden, zevklerden ve mallardan yoksun kalmamalı. İstek ve arzuların kapıları herekse açılmalı' diyordu. Malın ve kadının mübah yapılması neticesinde bu durum Mazdek dininin kaidesince, bir adamın evine yirmi kişi misafir olsa, ekmeğini, yemeğini, şarabını, çalgısını hazırlar, yiyip içerler ve kalkıp teker teker karısına sahip olurlar, onlarca bu ayıp sayılmazdı. Burada diğer bir adet, eğer bir adam bir eve gidip evin kadını ile uyuşursa, külahını kapıya asar ve içeri girerdi. Evin erkeği gelip kapıda külahı görünce evinde bir adamın meşgul olduğunu anlar ve iş bitinceye kadar eve girmezdi.”
Bu suçlamalar, “mumsöndü” biçimine sokulup Osmanlılar zamanında Alevilere yöneltildi. Cahil halkı kolayca avlayacak bu suçlamalar, gerçekten de doğru imiş gibi yüzyıllardır kullanıldı. Bu saçmalara bugün bile inanan pek çok insan var.
Anadolu Kapısı
Selçuklular, Asya’da büyük bir devlet kurduktan sonra Anadolu da dahil Mısır’a kadar olan bölgeleri yönetimlerine aldılar. Bu arada onlara bağlı göçebeler büyük kitleler halinde Anadol’ya girmişlerdi. Bunlar, İslam’a hizmet altında Batı’daki Hıristiyan ülkelerin topraklarını ele geçiriyorlardı. Saptandığına göre Anadolu’da Bacıyan-ı Rum adı altında Türk kadınları bile bu mücadelenin içinde yer alıyorlardı. Gaziyan-ı Rum kesimi ise silahlı ordu grubunu oluşturuyordu. Abdalan-ı Rum denilen kesim ise ele geçirilen bölgelere giden göçebe dervişleri anlatıyor. Bunlar İslamlaştırma-Türkleştirme öğretmenleri sayılabilirler. Ele geçirilen yerlerdeki şehirlerdeki esnaf ise Ahiyan-ı Rum adı altında örgütleniyorlardı. Bu örgütlenmenin genel karakterinin Alevi olduğunu araştırmalar göstermektedir.
13. Yüzyıl başında, Anadolu'daki Türklerin yüzde 60'ının Alevi olduğu tahmin ediliyor. Bu oran, Osmanlı devletinin yükselme dönemine değin varlığını korudu. Özellikle 16. Yüzyıl'daki Alevi isyanları ve Alevi kırımlarından sonra nüfusun kültürel yapısı değişmeye başladı.
Osmanlı devletinden önce Anadolu'da hüküm süren Selçuklu devletinin yöneticileri de Sünni idi. Bunlar, İran etkisinde idiler. Sarayda ve resmi yazışmalarda Türkçe yerine Farsça kullanılıyor, halka hiç önem verilmiyordu.
Bu yüzden Anadolu'da 13. Yüzyıl'ın ilk çeyreğinden itibaren bunalım dönemi başladı. Moğollardan kaçan Harezmliler, Selçuklulara sığındılar. Moğol tehlikesi başladı. Halk perişandı. Bu yüzden Baba İlyas Horasani'nin Halifesi Baba İshak'ın meydana getirdiği, ancak Hıristiyan, Gürcü, Kürt gibi unsurlardan oluşan devşirme ordu tarafından bastırılan Alevi Babalılar İsyanı (1240) patlak verdi. Bunun etkileri sürerken Moğol komutanı Baycu, Anadolu'ya girdi, 1243'te Kösedağı'nda Selçuklular yenildi. Bu durum, devleti iktisadi ve siyasi büyük bir çöküntüye sürükledi. Selçuklular, Moğolların elinde bir oyuncak oldu.
Anadolu insanı, yerli beylerin yanı sıra bir de Moğol askerlerini beslemek durumuyla karşı karşıya kalmıştı. Selçuklu Sultanları, yenildikleri Moğollarla anlaştılar. İşbirliği sonucu Anadolu halkı bir kat daha fazla soyulmaya başlandı.
Alevilerek yönelik katliam yalnız Anadolu'da değil, Ön Asya'da ve Orta Asya’da da olanca şiddetiyle ortaya kondu. Fakat Aleviler, düşüncelerini gizlenerek de olsa sürdürdüler. Genelde Batıni denen, ayrıca, o dönemlerde Rafızi, Karmati, Bebeki gibi değişik gruplar oluşturan Aleviler, şiddetli bir baskı altında yaşadılar. Alevlierin karşılaştıkları kıyımları, Sünni Selçuklu veziri Nizamülmülk ayrıntısıyla ve zevk duyarak anlatır. Vezirin, Siyasetname adlı kitabındaki bilgilere göre, Selçuklulardan önce kurulan Gazneliler devletinin en büyük sultanı olan Mahmut, Kirman Valisi'ne yazdığı mektuplarda şunları anlatıyor:
“Benim maksadım Irak'a gelip vilayeti almak değildi. Hindistan'da her gün ortaya çıkan orijinal olaylar mevcut olduğundan, onlarla meşgul oluyordum. Irak'ta yaşayan Müslümanların çoğu bana mektup göndererek, Deylemlilerin halka açıktan açığa pek çok zulüm yaptıklarını yazdılar. Şehirlerde ve nahiyelerde Rafızilik mezhebini, yani Aleviliği açıkça övüyor, yaratıcının var olmadığı hakkında açıkça sohbet ediliyor. Namaz, oruç, zekat ve haccı, tamamen inkar etmektedirler. Hz. Ayşe hakkında çok kötü sözler söylüyorlar. Mukata sahipleri bunları böyle şeylerden men edemedikleri gibi zulümlerinin önünü de alamıyorlar.
Ben de haberin doğruluğu anlaşılınca, bu mühim işi Hindistan'a gazaya tercih ettim. Irak'a yönelerek, hepsi Hanefi mezhebinden, temiz inançlı, dinlerine sadık Türk askerlerini Deylemliler, Rafıziler ve Batıniler üzerine gönderdim. Neticede köklerini yer yüzünden kazıdılar. Bir kısmını kılıçtan geçirdiler, kimisini hapsettiler, kimisini zincire vurup esir ettiler. Bir kısmı da dünyanın şurasında, burasında avare oldular. Horasan ulemasının hepsini, bunları Hanefi veya Şafii yapmaları için görevlendirdim. Bu her iki akım da Rafızi, Harici ve Batınilerin düşmanı ve Türklerin tabiatına uygundurlar.”
Yerel yöneticiler de sultanlarının doğrultusunda davranıp Batınileri (Alevileri) şiddetle izliyor ve öldürtüyorlardı. Batınilere yakınlık gösteren Horasan Emiri Nazım bin Ahmedi'yi tahttan indirerek yerine geçen oğlu Nuh şunları söylüyor:
“Babam, doğru yoldan saptığı için cezasını bulacak. Aranızdaki birlik, babamın ilk tahta çıktığı gün gibi olmalı. Gaza da, kafir de burada. Kalkın, Maveraünnehir çok karıştı, gaza edelim. Karmati mezhebinde olanların hepsini öldürerek, gazi olalım. Yüzümüzü ak ederek, Karmatilerin mal ve mülklerinin cümlesi sizindir, gidip alalım. Mecliste olan bütün mallar babamın malı olduğu için hepsini size verdim. Hazinede kalanları da yarın size vereceğim.”
Bu sözlerden sonra hemen gidip Muhammet Nahsebi'yi ele geçirip getirdiler ve başını kopardılar. Hasan Melik, Ebu Mansur Cegani, Esab gibi Batıni olan diğer birkaç emiri de katlettiler. Aynı anda şehre dağılarak onlardan kimi buldularsa öldürdüler. Daha o gün ordu ile Ceyhun'dan geçip Mevrud'a giderek ilk iş Sudabe'nin oğlunu tutup idam etti, ondan sonra Batınilerden kimi bulursa öldürmek üzere bir emir gönderdi.
Sonra yedi gün yedi gece Buhara ve nahiyelerinde Batıni mezhebinden kimi buldularsa öldürüp mallarını yağma ettiler. Bu sefer Horasan ve Maveraünnehir'de onlardan tek kişi bırakmadılar. Bu mezhep Horasan ve Irak'ta kendini pek gizleyemedi.”
Şafii mezhebinden olan Nizamülmülk'ün zevkle dile getirdiği bu katliam; aslında, Türkler arasında meydana gelen iktidar mücadelesinin bir yansımasından başka şey değildir. İktidarda olanlar, kendilerini haklı ve dindar, karşıtlarını ise haksız ve dinsiz göstermek için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Onuncu Yüzyıl'da Irak'ta yapılan Karmati katliamını şu alıntı açıklıyor:
“Bir taraftan Ebu'l Hasan, diğer taraftan Veşmgir şehre girip ne kadar Karmati buldularsa öldürdüler. Böylece Horasan ve Irak'ta tek Karmati ve Batıni kalmadı. Mezhebin kökünü öyle bir kazıdılar ki, kimse çıkıp onlardan tek kişi gösteremez.”
Bütün bu kırıma, zulme rağmen Alevi düşüncesi yok edilemedi. Alevi felsefesinin insan yaradılışına uygun olması, her çağda bu düşünceyi savunacak insanların orataya çıkmasını sağlıyordu.
Ortadoğu'nun ve İslam dünyasının tarihi olan bu mücadeleler bugün bile tam aydınlatılmış değil... Gerek Karmatiler, gerek Babekiler ve gerekse diğer Batini toplulukların tarihi, onlara düşman olan yazarların eserlerine dayanılarak anlatılıyor. Bunun en belirgin örneği, Hasan Sabbah olayında yaşanıyor.
Namusa dil uzatılıyor
Katliamlar, baskılar, esaretler yetmeyince, egemen kesim, Alevi kitleleri halktan soyutlamak için namus kavramına el atarak onları karalamaya çalışmıştır. Diğer kesimlerle Alevilerin arasını açmayı hedefleyen bu ithamların ilk örnekleri Mazdeklere yöneliktir. “Aleviler de, Mazdekler gibidir” iftirasıyla, bu iftira zamanla yön değiştirecektir. Selçuklu, veziri Nizamülmülk şöyle suçluyor Mazdekleri:
“Bu arada Mazdek, 'Karılarınız da sizin mallarınızdır. Onların da mallarınız gibi herkese mübah olması, kim hangi kadını dilerse kimsenin engel olmaması, diğerine helal sayılması gerekir. Bizim dinimizde kıskançlık ve acıma yoktur. Kimse lezzetlerden, zevklerden ve mallardan yoksun kalmamalı. İstek ve arzuların kapıları herekse açılmalı' diyordu. Malın ve kadının mübah yapılması neticesinde bu durum Mazdek dininin kaidesince, bir adamın evine yirmi kişi misafir olsa, ekmeğini, yemeğini, şarabını, çalgısını hazırlar, yiyip içerler ve kalkıp teker teker karısına sahip olurlar, onlarca bu ayıp sayılmazdı. Burada diğer bir adet, eğer bir adam bir eve gidip evin kadını ile uyuşursa, külahını kapıya asar ve içeri girerdi. Evin erkeği gelip kapıda külahı görünce evinde bir adamın meşgul olduğunu anlar ve iş bitinceye kadar eve girmezdi.”
Bu suçlamalar, “mumsöndü” biçimine sokulup Osmanlılar zamanında Alevilere yöneltildi. Cahil halkı kolayca avlayacak bu suçlamalar, gerçekten de doğru imiş gibi yüzyıllardır kullanıldı. Bu saçmalara bugün bile inanan pek çok insan var.
Anadolu Kapısı
Selçuklular, Asya’da büyük bir devlet kurduktan sonra Anadolu da dahil Mısır’a kadar olan bölgeleri yönetimlerine aldılar. Bu arada onlara bağlı göçebeler büyük kitleler halinde Anadol’ya girmişlerdi. Bunlar, İslam’a hizmet altında Batı’daki Hıristiyan ülkelerin topraklarını ele geçiriyorlardı. Saptandığına göre Anadolu’da Bacıyan-ı Rum adı altında Türk kadınları bile bu mücadelenin içinde yer alıyorlardı. Gaziyan-ı Rum kesimi ise silahlı ordu grubunu oluşturuyordu. Abdalan-ı Rum denilen kesim ise ele geçirilen bölgelere giden göçebe dervişleri anlatıyor. Bunlar İslamlaştırma-Türkleştirme öğretmenleri sayılabilirler. Ele geçirilen yerlerdeki şehirlerdeki esnaf ise Ahiyan-ı Rum adı altında örgütleniyorlardı. Bu örgütlenmenin genel karakterinin Alevi olduğunu araştırmalar göstermektedir.
13. Yüzyıl başında, Anadolu'daki Türklerin yüzde 60'ının Alevi olduğu tahmin ediliyor. Bu oran, Osmanlı devletinin yükselme dönemine değin varlığını korudu. Özellikle 16. Yüzyıl'daki Alevi isyanları ve Alevi kırımlarından sonra nüfusun kültürel yapısı değişmeye başladı.
Osmanlı devletinden önce Anadolu'da hüküm süren Selçuklu devletinin yöneticileri de Sünni idi. Bunlar, İran etkisinde idiler. Sarayda ve resmi yazışmalarda Türkçe yerine Farsça kullanılıyor, halka hiç önem verilmiyordu.
Bu yüzden Anadolu'da 13. Yüzyıl'ın ilk çeyreğinden itibaren bunalım dönemi başladı. Moğollardan kaçan Harezmliler, Selçuklulara sığındılar. Moğol tehlikesi başladı. Halk perişandı. Bu yüzden Baba İlyas Horasani'nin Halifesi Baba İshak'ın meydana getirdiği, ancak Hıristiyan, Gürcü, Kürt gibi unsurlardan oluşan devşirme ordu tarafından bastırılan Alevi Babalılar İsyanı (1240) patlak verdi. Bunun etkileri sürerken Moğol komutanı Baycu, Anadolu'ya girdi, 1243'te Kösedağı'nda Selçuklular yenildi. Bu durum, devleti iktisadi ve siyasi büyük bir çöküntüye sürükledi. Selçuklular, Moğolların elinde bir oyuncak oldu.
Anadolu insanı, yerli beylerin yanı sıra bir de Moğol askerlerini beslemek durumuyla karşı karşıya kalmıştı. Selçuklu Sultanları, yenildikleri Moğollarla anlaştılar. İşbirliği sonucu Anadolu halkı bir kat daha fazla soyulmaya başlandı.