PDA

: Alevi Katliamı(karmati,rafizi,bebeki)


asli_33
13-10-2006, 09:10 AM
ALEVİ KATLİAMI

Alevilerek yönelik katliam yalnız Anadolu'da değil, Ön Asya'da ve Orta Asya’da da olanca şiddetiyle ortaya kondu. Fakat Aleviler, düşüncelerini gizlenerek de olsa sürdürdüler. Genelde Batıni denen, ayrıca, o dönemlerde Rafızi, Karmati, Bebeki gibi değişik gruplar oluşturan Aleviler, şiddetli bir baskı altında yaşadılar. Alevlierin karşılaştıkları kıyımları, Sünni Selçuklu veziri Nizamülmülk ayrıntısıyla ve zevk duyarak anlatır. Vezirin, Siyasetname adlı kitabındaki bilgilere göre, Selçuklulardan önce kurulan Gazneliler devletinin en büyük sultanı olan Mahmut, Kirman Valisi'ne yazdığı mektuplarda şunları anlatıyor:

“Benim maksadım Irak'a gelip vilayeti almak değildi. Hindistan'da her gün ortaya çıkan orijinal olaylar mevcut olduğundan, onlarla meşgul oluyordum. Irak'ta yaşayan Müslümanların çoğu bana mektup göndererek, Deylemlilerin halka açıktan açığa pek çok zulüm yaptıklarını yazdılar. Şehirlerde ve nahiyelerde Rafızilik mezhebini, yani Aleviliği açıkça övüyor, yaratıcının var olmadığı hakkında açıkça sohbet ediliyor. Namaz, oruç, zekat ve haccı, tamamen inkar etmektedirler. Hz. Ayşe hakkında çok kötü sözler söylüyorlar. Mukata sahipleri bunları böyle şeylerden men edemedikleri gibi zulümlerinin önünü de alamıyorlar.

Ben de haberin doğruluğu anlaşılınca, bu mühim işi Hindistan'a gazaya tercih ettim. Irak'a yönelerek, hepsi Hanefi mezhebinden, temiz inançlı, dinlerine sadık Türk askerlerini Deylemliler, Rafıziler ve Batıniler üzerine gönderdim. Neticede köklerini yer yüzünden kazıdılar. Bir kısmını kılıçtan geçirdiler, kimisini hapsettiler, kimisini zincire vurup esir ettiler. Bir kısmı da dünyanın şurasında, burasında avare oldular. Horasan ulemasının hepsini, bunları Hanefi veya Şafii yapmaları için görevlendirdim. Bu her iki akım da Rafızi, Harici ve Batınilerin düşmanı ve Türklerin tabiatına uygundurlar.”

Yerel yöneticiler de sultanlarının doğrultusunda davranıp Batınileri (Alevileri) şiddetle izliyor ve öldürtüyorlardı. Batınilere yakınlık gösteren Horasan Emiri Nazım bin Ahmedi'yi tahttan indirerek yerine geçen oğlu Nuh şunları söylüyor:

“Babam, doğru yoldan saptığı için cezasını bulacak. Aranızdaki birlik, babamın ilk tahta çıktığı gün gibi olmalı. Gaza da, kafir de burada. Kalkın, Maveraünnehir çok karıştı, gaza edelim. Karmati mezhebinde olanların hepsini öldürerek, gazi olalım. Yüzümüzü ak ederek, Karmatilerin mal ve mülklerinin cümlesi sizindir, gidip alalım. Mecliste olan bütün mallar babamın malı olduğu için hepsini size verdim. Hazinede kalanları da yarın size vereceğim.”

Bu sözlerden sonra hemen gidip Muhammet Nahsebi'yi ele geçirip getirdiler ve başını kopardılar. Hasan Melik, Ebu Mansur Cegani, Esab gibi Batıni olan diğer birkaç emiri de katlettiler. Aynı anda şehre dağılarak onlardan kimi buldularsa öldürdüler. Daha o gün ordu ile Ceyhun'dan geçip Mevrud'a giderek ilk iş Sudabe'nin oğlunu tutup idam etti, ondan sonra Batınilerden kimi bulursa öldürmek üzere bir emir gönderdi.

Sonra yedi gün yedi gece Buhara ve nahiyelerinde Batıni mezhebinden kimi buldularsa öldürüp mallarını yağma ettiler. Bu sefer Horasan ve Maveraünnehir'de onlardan tek kişi bırakmadılar. Bu mezhep Horasan ve Irak'ta kendini pek gizleyemedi.”

Şafii mezhebinden olan Nizamülmülk'ün zevkle dile getirdiği bu katliam; aslında, Türkler arasında meydana gelen iktidar mücadelesinin bir yansımasından başka şey değildir. İktidarda olanlar, kendilerini haklı ve dindar, karşıtlarını ise haksız ve dinsiz göstermek için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Onuncu Yüzyıl'da Irak'ta yapılan Karmati katliamını şu alıntı açıklıyor:

“Bir taraftan Ebu'l Hasan, diğer taraftan Veşmgir şehre girip ne kadar Karmati buldularsa öldürdüler. Böylece Horasan ve Irak'ta tek Karmati ve Batıni kalmadı. Mezhebin kökünü öyle bir kazıdılar ki, kimse çıkıp onlardan tek kişi gösteremez.”

Bütün bu kırıma, zulme rağmen Alevi düşüncesi yok edilemedi. Alevi felsefesinin insan yaradılışına uygun olması, her çağda bu düşünceyi savunacak insanların orataya çıkmasını sağlıyordu.

Ortadoğu'nun ve İslam dünyasının tarihi olan bu mücadeleler bugün bile tam aydınlatılmış değil... Gerek Karmatiler, gerek Babekiler ve gerekse diğer Batini toplulukların tarihi, onlara düşman olan yazarların eserlerine dayanılarak anlatılıyor. Bunun en belirgin örneği, Hasan Sabbah olayında yaşanıyor.

Namusa dil uzatılıyor

Katliamlar, baskılar, esaretler yetmeyince, egemen kesim, Alevi kitleleri halktan soyutlamak için namus kavramına el atarak onları karalamaya çalışmıştır. Diğer kesimlerle Alevilerin arasını açmayı hedefleyen bu ithamların ilk örnekleri Mazdeklere yöneliktir. “Aleviler de, Mazdekler gibidir” iftirasıyla, bu iftira zamanla yön değiştirecektir. Selçuklu, veziri Nizamülmülk şöyle suçluyor Mazdekleri:

“Bu arada Mazdek, 'Karılarınız da sizin mallarınızdır. Onların da mallarınız gibi herkese mübah olması, kim hangi kadını dilerse kimsenin engel olmaması, diğerine helal sayılması gerekir. Bizim dinimizde kıskançlık ve acıma yoktur. Kimse lezzetlerden, zevklerden ve mallardan yoksun kalmamalı. İstek ve arzuların kapıları herekse açılmalı' diyordu. Malın ve kadının mübah yapılması neticesinde bu durum Mazdek dininin kaidesince, bir adamın evine yirmi kişi misafir olsa, ekmeğini, yemeğini, şarabını, çalgısını hazırlar, yiyip içerler ve kalkıp teker teker karısına sahip olurlar, onlarca bu ayıp sayılmazdı. Burada diğer bir adet, eğer bir adam bir eve gidip evin kadını ile uyuşursa, külahını kapıya asar ve içeri girerdi. Evin erkeği gelip kapıda külahı görünce evinde bir adamın meşgul olduğunu anlar ve iş bitinceye kadar eve girmezdi.”

Bu suçlamalar, “mumsöndü” biçimine sokulup Osmanlılar zamanında Alevilere yöneltildi. Cahil halkı kolayca avlayacak bu suçlamalar, gerçekten de doğru imiş gibi yüzyıllardır kullanıldı. Bu saçmalara bugün bile inanan pek çok insan var.



Anadolu Kapısı

Selçuklular, Asya’da büyük bir devlet kurduktan sonra Anadolu da dahil Mısır’a kadar olan bölgeleri yönetimlerine aldılar. Bu arada onlara bağlı göçebeler büyük kitleler halinde Anadol’ya girmişlerdi. Bunlar, İslam’a hizmet altında Batı’daki Hıristiyan ülkelerin topraklarını ele geçiriyorlardı. Saptandığına göre Anadolu’da Bacıyan-ı Rum adı altında Türk kadınları bile bu mücadelenin içinde yer alıyorlardı. Gaziyan-ı Rum kesimi ise silahlı ordu grubunu oluşturuyordu. Abdalan-ı Rum denilen kesim ise ele geçirilen bölgelere giden göçebe dervişleri anlatıyor. Bunlar İslamlaştırma-Türkleştirme öğretmenleri sayılabilirler. Ele geçirilen yerlerdeki şehirlerdeki esnaf ise Ahiyan-ı Rum adı altında örgütleniyorlardı. Bu örgütlenmenin genel karakterinin Alevi olduğunu araştırmalar göstermektedir.

13. Yüzyıl başında, Anadolu'daki Türklerin yüzde 60'ının Alevi olduğu tahmin ediliyor. Bu oran, Osmanlı devletinin yükselme dönemine değin varlığını korudu. Özellikle 16. Yüzyıl'daki Alevi isyanları ve Alevi kırımlarından sonra nüfusun kültürel yapısı değişmeye başladı.

Osmanlı devletinden önce Anadolu'da hüküm süren Selçuklu devletinin yöneticileri de Sünni idi. Bunlar, İran etkisinde idiler. Sarayda ve resmi yazışmalarda Türkçe yerine Farsça kullanılıyor, halka hiç önem verilmiyordu.

Bu yüzden Anadolu'da 13. Yüzyıl'ın ilk çeyreğinden itibaren bunalım dönemi başladı. Moğollardan kaçan Harezmliler, Selçuklulara sığındılar. Moğol tehlikesi başladı. Halk perişandı. Bu yüzden Baba İlyas Horasani'nin Halifesi Baba İshak'ın meydana getirdiği, ancak Hıristiyan, Gürcü, Kürt gibi unsurlardan oluşan devşirme ordu tarafından bastırılan Alevi Babalılar İsyanı (1240) patlak verdi. Bunun etkileri sürerken Moğol komutanı Baycu, Anadolu'ya girdi, 1243'te Kösedağı'nda Selçuklular yenildi. Bu durum, devleti iktisadi ve siyasi büyük bir çöküntüye sürükledi. Selçuklular, Moğolların elinde bir oyuncak oldu.

Anadolu insanı, yerli beylerin yanı sıra bir de Moğol askerlerini beslemek durumuyla karşı karşıya kalmıştı. Selçuklu Sultanları, yenildikleri Moğollarla anlaştılar. İşbirliği sonucu Anadolu halkı bir kat daha fazla soyulmaya başlandı.

asli_33
13-10-2006, 09:12 AM
Bunun sonunda, Moğollara karşı olan ve Babalılar İsyanı'nın bir devamı olan Cimri İsyanı (1277) patlak verdi. Bu isyanı yaratanlar da Alevi güçleri idi. İsyan başarısızlığa uğrasa da, Moğolların Anadolu'dan atılması yönünde çok önemli bir başlangıç oldu. İsyancıların ayağı çarıklı, başı kızıl külahlı Türkmenler olarak tanıtılması, kızılbaşlık özelliğini de vurgulayan önemli bir ayrıntıdır. Cimri adıyla tanıtılan Mehmet Bey Konya’yı ele geçirdikten sonra bir ferman yayımlamış ve bu fermanda, “Bundan sonra, devlet dairelerinde, evlerde, din mekanlarında Türkçe’den başka bir dil kullanılmayacaktır.” demiştir. Bu emir, hareketin, Araplaştırmaya karşı ulusal-Alevi bir direnç olduğunu göstermektedir.

Türk toplumu içinde ulusalcı zihniyetin oluşması da bu kanalın işlemesiyle mümkün olmuştur.

Bu ortamda Alevi düşüncesi gerilemediği gibi etkinlik kazandı. Hacı Bektaş Veli bu koşullarda ortaya çıktı. Moğolların oyuncağı olan beylikler alt tabakaların benimsemediği Sünniliği resmen kabul edemediler. Bütün mezheplerle hoş geçinmek, hepsini hoş tutmak gereğini duydular. Fakat, Anadolu'ya hakim olan düşünce genelde Alevilik idi. Alevi olmayan şeyhler ve mutavsavvıflar bile bu düşünceden etkileniyordu.

Örneğin, dönemin büyük şairi Mevlana'nın Mesnevi'sinden bu yüzyılda, Halep'te Alevilerin çoğunlukta bulundukları, Muharrem'de, aşure günü anma töreni yaptıklarını anlamaktayız. Mevlana, Mesnevi'de Yezit'in ve Şimr'in şiddetle aleyhinde bulunmaktadır. Ali'yi ise içten gelen bir seviyle över. Muaviye ile Şeytan'ı konuşturur.

Yeniçeri Ocağı kurulduğu zaman ve özellikle teşkilatlandıktan sonra fütüvvet töresine uyup Hacı Bektaş'ı pir tanımıştı. Yeniçeri ocağına “Ocağın Bektaşiyan.” Yeniçerilere “Taifeyi Bektaşiyan” Yeniçeri ağasına “Ağayı Bektaşiyan” deniyordu. Yeniçeriler, gülbanklarında (Türkçe duaları), Aleviler gibi Üçler, Yediler, Kırklar'ı anıyorlar, yine “Pirimiz sultanımız Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli demine, davranına hu diyelim, hu!” diyorlardı. Alevilik Anadolu'da, değişik kollar halinde yaşatılıyordu.

Rum abdalları, Kalenderiler, Haydariler, Aleviler idiler. Bunlar, hatta diğer tasavvufçular Alevi düşüncesini yayıyorlardı. Bütün bu zümreler içinde ise “Sufiyan” veya “Sufi Sürekleri” denen Aleviler, ülkede çoğunluktaydı. Bu yolda, Erdebil dervişlerinin çok büyük etkisi vardır. Bugün de Türkiye'deki Alevilerin çoğu, bu Sufi Sürekleri yolundandır. Diğer küçük kolların tümü zamanla bu yolun içinde eridi, gitti. (Şah İsmail bölümüne bak.)

Beşinci Padişah Çelebi Mehmet (1413-1421) zamanında kopan Şeyh Bedrettin İsyanı güç bastırıldı ve Simavna Kadısı Bedrettin Mahmut, Serez'de idam edildi. 1420 yılında çıkan bu isyanın temel gücü de Alevi kitle idi. Şeyh Bedrettin bir Alevi olmasa bile, Alevilik düşüncesinin temeli olan Batıni yorumdan ve gerçekçilikten olağanüstü derecede yararlanmıştı. İsyanda Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal, Karaburun ve Narlıdere Alevilerine dayanmışlardı. Bugün, Bedrettin'in soyundan geldiklerini söyleyen Bedreddin Ocağı, Rumeli Alevileri arasında mevcuttur. Bu isyanı Alevilerle, zamanında Musa Çelebi'nin Kazaaskeri olan Bedreddin'e uyan ve Musa Çelebi'nin verdiği topraklarını yitiren kişiler çıkarmışlardı. Aleviler, Osmanlı devletini yükselten kitle iken, zamanla ikinci plana itilip baskı altına alınınca ayaklanmaya katılmışlardı.

II. Murat döneminde (1421-1451) Erdebil Dergahı, dinsel bir merkez olmuştu. Aynı zamanda bu dergah, Alevi propagandasının merkez üssüydü.

Mevlana'ya yön veren Şems-i Tebrizi de Alevi idi. Ve öldürülmesinin sebebi de Alevi oluşu idi. Hasan Sabbah felsefesinin kuvvetli bir temsilcisi olan Tebrizli Şems, Mevlana'yı avucunun içine almıştı. Zaten, Mevlevilerin Şems'e bağlı Şemsi denilen kolu da Alevidir. Mevlana'dan sonra, onun Sünni oğlu Sultan Velet'in sürdürdüğü yol bugünkü Mevleviliği meydana etirdi. Bu yol, resmi bir tarikat, yani devlet tekkesi durumuna geldi ve devlet kapısından beslendi. Sünni devlet adamlarının ve bazı padişahların destekleyip özünü boşalttıkları Mevlevilik, Mevlana Celalettin-i Rumi'den çok çok geriye götürüldü. Mevlana'daki içten Ali sevgisi, Hz. Hüseyin sevgisi, Muaviye ve Yezit'e duyulan öfke, daha sonraki Mevlevilerde görülmez.

Alevi düşüncesi, yalnız Mevlana'yı değil, Anadolu'da yetişen bütün önemli düşünceleri ve sufileri etkilemiştir.

http://www.karacaahmet.net

asli_33
13-10-2006, 09:15 AM
http://www.radikal.com.tr/veriler/2005/07/17/17.gif
Sünniler Hasan Sabbah'ı anlamadığı için, müritlerini uyuşturucuyla eyleme ittiğini düşündü. Hasan Sabbah'ın Alamut Kalesi bugün harabe


(E-mektup | Arşivi)

Adalet Bakanı Cemil Çiçek'i hedef alan intihar saldırısının tesadüf eseri sonuçsuz kalması, İngiltere'de patlayan bombalar 'intihar saldırılarını' bir kere daha gündeme taşıdı. El-Kaide'nin Londra'da gerçekleştirilen saldırıları üstlenirken yaptığı açıklamanın ardından bütün Batılı ülkeler 'terör alarmı' durumuna geçtiler.
Başta İslamiyet olmak üzere bütün semavi dinlerin intiharı yasaklamış olmasına rağmen bu eylemleri gerçekleştiren insanların nasıl olup da dini gerekçelerle yönlendirildikleri, İslam fıkhında belirtilen şartlara uymadığı halde cihad kavramının nasıl olup da kabullenilebildiği herkesin zihnindeki soru.

Osiris rahipliğinden geçiş
Dilerseniz Batıni düşüncenin İslam öncesi dönemine ait ayrıntıları başka bir yazıya bırakıp İslam tarihinde 'büyük kırılma'nın yaşandığı devirdeki durumuna bakalım. Yani hilafet kavgası, Hz. Ali ve oğullarının uğradığı saldırılarla bildiğimiz dönemine.
Hz. Ömer'in hilafeti sırasında İslam orduları tarafından fethedildiğinde Mısır'da çok dinli bir hayat vardı. Hıristiyanlar ve Yahudiler güçlüydüler, ama çoğunluk pagan inancı benimsemişti. Müslümanlar putperest kâfirliğin kaynağı gördükleri Osiris Mabedi'ni yerle bir ettikleri gibi İskenderiye Felsefe Okulu'nun kaynaklarının toplandığı İskenderiye Kütüphanesi'ni de yaktılar.
Osiris rahiplerinin baskı altında kendi inançlarını koruma şansları yoktu. Müslümanlığı kabullendiler ve Kudüs'e göçtüler. Bu rahipler görünüşte inançlı Müslümanlardı. Ama içlerindeki öfke dolayısıyla halife Ömer'e muhalefet eden Hz. Ali taraftarlarından yana tavır almakta gecikmediler. Bir yandan da Allah'a tapınma yerine 'Tanrı-Kâinat-İnsan' üçlemesine ibadete dayanan tasavvufi bir hareketi başlattılar.
Sünni Müslümanlara göre bu düşünce 'sapılık'tı, ama ellerinden bir şey gelmedi. Zira karşı çıktıkları insanlar, Peygamber'in damadı Hz. Ali'nin safındaydılar. Bu inanış Arapların 'kılıç zoruyla' Müslümanlaştırdığı halklar arasında hızla yayıldı. Eski Osiris rahibi olan yeni Müslüman ulema 'Kur'an'da Allah'ın sıfatlarından biri Alim'dir. Dolayısıyla Allah'a en yakın kişiler alimlerdir' diyerek kendilerine kalkan bulduktan sonra özellikle baskıcı Emevi siyasetinden yaka silken insanların tepkisini yönlendirerek İmam Cafer Sadık'ın oğlu İsmail'in imamlığında Karamiler cemaatini oluşturdular. İsmailiye bu cemaate verilen ad oldu. Bu topluluk kendileri aynı zamanda Hz. Muhammed'in okuryazarlığı ve matematiğe merakıyla ünlenen kızı, Hz. Ali'nin eşi Fatma'yla özdeşleştirerek 'Fatımi' sanını kullanır oldu.


Karmati devleti
Açıkladıkları hedef 'Gerçek akıl devletini, kardeşliğe ve eşitliğe dayanan cumhuriyeti' kurmaktı. 760'ta İmam İsmail'in ölümünden sonra 7 dereceli inisiasyona göre gizli bir örgüt haline geldi İsmailiye. İlk İsmailiye devleti 874'te Hamat Karmat tarafından İran Körfezi'nde kuruldu. 1.5 asır süren bu siyasi yapı bugünkü terminolojiyi kullanarak söyleyecek olursak 'laikti' ve Karmatiler adı verilen bir meclis tarafından yönetiliyordu.
929'da Mekke'yi işgal ettiler ve Kâbe'nin duvarına gömülü 'Hacerül esved'i söküp başkentleri Lasha'ya götürdüler. Bağdat'ta halife onların kuklasıydı. Abbasi hilafeti cuma günleri adlarına hutbe okuması dahil birçok teokratik ayrıcalığından vazgeçti. Karmatiler, namaz, oruç hac gibi ibadetleri kaldırdıklarını açıklıyor, ama halife ağzını açıp bir şey söyleyemiyor, Hacer-ül Esved'in yerine konulmasını sağlamış olmayı başarı sayıyordu. 909'da Mısır'da da bu inancın uzantısı olarak Fatımi Devleti kuruldu. Fatımiler Mısır'da pramitleri yapan ustalara izafeten 'izciler' manasında Fütüvve teşkilatını kurdular. Bu organizasyon sanatkâr kişileri çatısı adlında toplamanın ötesinde askeri güçtü. İsmailiye'de ketumiyet yani sır saklamak esastı. Yemin, işkence altında dahi bozulamazdı. İmam tanrının yer yüzündeki yansımasıydı ve Şeyh-el Cebel (tabiatın şeyhi)'di. Her şey 7'li bir sisteme göre şekillendirilmişti. Gökler 7 kat, dini yükseliş kademelenmesi 7 kattı. Ama sıradan İsmailiye mensupları ancak 6. seviyeye kadar yükselebilirlerdi.


İntihar cehennemden kaçış
İsmailiye inancına göre 6. dereceye yükselmiş kişiler ölümleri halinde ebedi ışık olan Allah'la bütünleşebiliyorlar, ama daha alt derecelerdeki müritler bu dereceye yükselene kadar birkaç defa daha bedenlenerek dünyaya gelmek zorunda kalıyor. Dolayısıyla daha iyi bir hayat için canından vazgeçmek bir İsmailiye inanlısı için ancak özenilecek bir şey. Bu inanca akıl erdirilemediği için Sünni Müslümanlar insanın ölüme gitmesi için ancak aklını başından alan bir uyuşturucu kullanmış olması gerektiği düşüncesiyle cemaat mensuplarının eylemden önce haşhaş içtiğine hükmettiler ve topluluğu Haşhaşin diye anmaya başladılar. Oysa İsmailiye öğretisinde ruhun gövdede bulunduğu süre içinde yapılanlardan sorumlu olduğunu, bedenden kurtulmakla günahtan kurtuluş sağlandığı düşüncesi işlenmekteydi.
İsmailiye'nin yedi basamağı şöyleydi

asli_33
13-10-2006, 09:16 AM
Mümin (İslamiyetin şeriat kurallarının öğretildiği kademe) Mükellef (İslam dışındaki dinlerin de öğretiye katıldığı, tüm dünlerin aslında aynı hedefe yöneldiğinin anlatıldığı kademe) Dai (Sır saklama ve ketumiyetin öğretilip sınamanın yapıldığı mertebe) Daii Ekber (Baba diye de anılan bu kademedekilere tarikatın gerçek sırlarının verilmeye başladığı düşünülebilir) Zu Massa (Yudum emenler manasına gelen bu kademede tarikat sırrının özeti olan tüm dinlerin gerçeğe ulaşmakta yetersiz olduğu bilgisi verilirdi) Hüccet (Bir İsmailiye'nin ulaşabileceği en yüksek kademe buydu ve bu kademeye gelen kişi dini bütün yükümlülüklerden kurtulmuş sayılırdı) Şeyh el Cebel (Bu kademe tanrısal özelliklerin kazanıldığı son noktaydı).
Özetle, 874'ten başlayarak 1256'ya kadar İsmailiye o denli güç sahibiydi ki 1164'te İsmailiye İmamı 2. Hasan 'Ramazan münasebetiyle şeriatı kaldırdığını' açıkladı.


Ve Hasan Sabbah
Selçuklu devletinin ortaya çıkmasıyla İsmailiye'nin haşmetli günleri sona erdi. Varlığını 1090 senesinde Kahire'de El Ezher'de aldığı eğitimin ardından İran'a dönen Hasan Sabbah liderliğinde Hazar Denizi'nin güneyine yakın Alamut Kalesi'ne sığınarak korudu.
Burada söylenmesi gerek bir husus Hasan Sabbah'ın taraftarlarına 'Assasins' adını vermesinin öyle sanıldığı gibi eylemden önce müritlerine haşhaş vermesi olmadığı. Çünkü bu kelime Arapçada 'Bekçiler' ya da 'Sır belçileri' anlamına geliyor.
Sabah'ın 'bekçileri' yenidendoğuşa, bedenden bir an önce kurtulmak gerektiğine inanan, sınırsız itaat anlayışıyla yetiştirilmiş kimselerdi. Bundan dolayı Hasan Sabbah, Alamut'a gelen Selçuklu Sultanı Melikşah'ın elçisinin durumu kavraması için iki müridine uçuruma atlama emri verdiğinde adamlar tereddüt etmeden kendilerini boşluğa bıraktılar. Buna rağmen Melikşah kentlerde oturan ne kadar İsmailiye taraftarı varsa öldürttü. Ünlü vezir Nizamülmülk komutasında Alamut kuşatıldı ama bir fedainin Nizamülmülk'ü öldürmesiyle kuşatma kaldırıldı. Yerine gelen Kaşani de İsmaililere aman vermedi. Ama Sabbah'ın fedaileri Kaşani başta olmak üzere pek çok Selçuklu ileri geleninin canını aldı. Sonunda Sultan Sancar İsmailiye'yi mezhep olarak tanımak zorunda kaldı.


Templier'ler ve Sabbah
İsmailiye taraftarları 1119 yılında Haçlı seferi sırasında Kudüs Muhafızı olarak Papalık ordusuna katılan ve Süleyman Mabedini koruma görevleri dolayısıyla 'Knights Templier' sıfatını taşıyan şövalyelerle temasa geçtiler. Kendilerinin de Sunni Müslümanlara düşman olduğunu, şövalyelerin Süleyman Mabedi'nde görev yaparken temelde gömülü bazı Batıni sırları elde etmelerinin iyi olacağını hatırlattılar. Bu bilgiyi Kabalacı Yahudilerden doğrulayan Templier şövalyelerinden bir heyet Şövalye Hughs De Payens önderliğinde Hasan Sabbah'ın bilgilerinden yararlanmak için Alamut'a gitti.
Burada İsmailiye inancı konusunda ayrıntılı bilgi alan şövalyelerin Katolik inancından uzaklaştıklarının işareti Papalığın tarikatın mensuplarını 'Kâfir Müslümanlarla ilişki kurmak hatta Müslümanlaşmak'la suçlaması. Nitekim Templierler İsmaili teşkilat yapısını örnek alarak kendi organizasyonlarını yeniden düzenlediler.
Üç dereceli bir inisiasyon sistemini benimsediler, kursal ruhu sembolize ettiği için beyaz giyinip ellerini kirden korumak maksadıyla eldiven takmaya başladılar ve tıpkı İsmailiye gibi beyaz dışında kırmızı rengi kendilerini tanımlamak için kullandılar. Fark kırmızı şeritleri göğüslerine haç şeklinde işlemeleriydi. Ayrıca İsmailiye'den tarikat mensuplarının şifreli sözcük ve işaretlerle biribirini tanıması ilkesini de aldılar.

Çerçeve


Sultan 1. Murat'tan Arşidük Ferdinand'a
İntihar fedailiği kavramı hayli eski. Elektronik düzeneklerin, bombaların kullanılmadığı dönemde fedailer bıçak, kılıçla, sonraki yıllarda tabancayla saldırıyı gerçekleştiriyor ve genelde tek bir kişiyi hedef alıyorlardı.
Türk tarihinde akla gelen saldırılardan biri 1. Murad'ın zaferle bitirdiği Kosova Meydan Savaşı (1389) sonrasında harp sahasını gezerken öldürülmesi. Kesin olmayan anlatımlara göre af dilemek hatta Müslüman olmak bahanesiyle padişaha yaklaşan Miloş Obraviç adlı bir Sırp göğsünden çıkardığı hançerle Murad Han'a saldırmış, sonra da kargaşalıktan yararlanarak kaçmayı başarmış. Sultan Murad'ın aldığı yaranın etkisiyle birkaç saat içinde hayatını kaybettiği biliniyor. Miloş Obroviç bu eyleminden dolayı Sıplar açısından ulusal kahraman hatta aziz sayıldı. Yakın dönemde bir başka saldırının kahramanı da Sırp. 1. Dünya Savaşı Princip adlı bir Sırp'ın Saraybosna'yı ziyaret eden Avusturya Arşidükü Ferdinand'ı vurmasıyla başladı.