PDA

: şah Ismail (hatayi)


ali_evi_44
11-09-2006, 06:07 AM
Şah Hatayi (Şah İsmail) (1487- 1524)

İran'da Safevi soyundan gelen bir Türk. Erdebil'de doğdu. Ana tarafından Uzun Hasan'ın torunu Bilki Aka'nın oğludur. Babası Haydar'ın ölümünden (1488) sonra dayısı tarafından iki kardeşiyle birlikte düşmanlarından kaçırılarak Şiraz'a gönderildi. Şiraz valisinin, üç kardeşi bir süre hapsettiği söylenir. Akkoyunlu hükümdarı Sultan Yakup'un ölümü üzerine oğlu Rüstem saltanat mücadelesinde onlardan yararlanmak amacıyla üç kardeşi hapisten kurtarır, Şah İsmail'in ağabeyi Sultan Ali, katıldığı iki savaşı da kazanarak Tebriz'e döndüğünde parlak bir törenle karşılanır. Ama üç kardeşin halk üzerinde manevi etkisi, Sultan Ali'nin kazandığı zaferler Rüstem Bey'i korkutur, onları ortadan kaldırmanın yollarını ararken durumu sezen Sultan Ali kardeşleriyle birlikte Erdebil'e kaçar. Sultan Ali yolda kendilerini izleyen Rüstem Bey'in askerleri tarafından öldürülür. Ama iki kardeşini yedi müridiyle Erdebil'e göndermeyi başarır. Şah İsmail ve kardeşi İbrahim burada müritlerince korunur. Sürekli izlendikleri için bir süre sonra Bağru dağına, oradan da Gilan, Gaskar, Reşt ve Lahican'a kaçırılırlar. Lahican'da Kar Kaya'nın evinde saklanan Şah İsmail ilk öğrenimini özel bir öğretmenden gördü. Babasının müritleri dört bir yandan onu görmeye geliyorlardı. Yakalanamadığını gören Rüstem Bey, Lacihan üzerine yürümeye hazırlanırken öldürülünce (1497), Şah İsmail harekete geçer. Müritlerini toplayıp Hazer kıyılarındaki Aravan'a (1500), oradan Erdebil'e gelir. Kendisine katılan Türk oymaklarıyla birlikte yeterince kuvvet topladığını görünce ilk olarak babasının ve Şiilere yapılan eziyetlerin öcünü alma yolunu tutar. Tebriz'e gelip taç giydiğinde (1502), babasının öcünü almış, Baku'yü zaptetmiş, Nehcivan'da Elvend Bey'i yenmiştir. Şah İsmail'in bundan sonraki yaşamı Şiiliği yaymak, Safevi devletinin sınırlarını genişletmek için yaptığı savaşlarda geçer. Devletin sınırları genişleyip Şiilik Anadolu'ya doğru hızla yayılınca Osmanlı'larla çatışır. Sonunda Çaldıran'da Yavuz'a yenilir (1514) ve kaçar. Bu yenilgiden sonra Tebriz'e döndüyse de eski gücünü yitirdiği gibi uğradığı ruhsal çöküntüyle de kendisini şaraba verir. Oğlu Tahmasb'ı yerine atabey olarak bırakır, her yılını ayrı bir kentte geçirerek yaşamını tamamlar. Azerbaycan'da iken ölür. Cenazesi Erdebil'e götürülür.
Şah İsmail, Hatayi mahlasıyla şiirler yazdı. Sanatçı kişiliği çok zor koşullar altında geçen çocukluğu sırasında oluştu. Aruz ve heceyle yazdığı şiirler Azerbaycan edebiyatının Nesimi ve Fuzuli arasındaki döneminin en güçlü temsilcisi olduğunu kanıtlar. Özellikle heceyle yazdığı şiirler Anadolu'da gelişen tekke edebiyatını büyük ölçüde etkiler. Alevi -Bektaşi edebiyatının en güzel örneklerini sunar. Sadettin Nüzhet, şiirlerini dörde ayırıyor:
a) Tasavvufi düşüncelerini içerenler,
b) Aleviliği dile getirenler,
c) Hurufiliğin ilkelerini yansıtanlar,
d) Aşıkane olanlar.
Aruzla yazdığı şiirlerinin ise daha çok tasavvufi olduğu görülür. Bu şiirlerinde kullandığı dil klasik şiirin dilidir.
Hece ölçüsüyle koşma ve semai biçiminde yazdığı nefesler ise Yunus'un izlerini taşır. Ama Hatayi'nin kendine özgü şiir yolu oluşturduğu da belirtilmelidir. Hece ve aruzla yazdığı şiirlerini kapsayan Divan'ı basıldı (Sadettin Nüzhet Ergun, Hatayi divanı, 1956; bütün nüshaları karşılaştırılarak yapılan basımı için bkz. Aziz Aka Mehmedof, Şah İsmail Hatayi Eserleri 1, Bakü 1966). Ayrıca Dehname adlı Ali'yi öven bir mesnevisi (Baku 1946) ile yine mesnevi biçiminde yazılmış bir Nasihatnamesi vardır. Değerli araştırmacı Nejat Birdoğan Alevilerin Hükümdarı Şah İsmail Hatayi adlı yapıtında bu büyük ozanın yaşam öyküsünü, Osmanlı ve Safevi yanlarından topladığı şiirlerini daha geniş ve gerçekçi biçimde vermiştir.

KİŞİLİĞİ
Yaşamına can korkusu ile başladı. Daha altı yaşında iken dedesinin müritlerince kaçırılmasaydı öldürülecekti. Gilyan'da altı yıl gizlilik içinde yaşadı. On iki yaşında Ercuvan'da Taliş Mehmed Bey'in elinden zor kurtuldu. Bu yaşında yandaşlarına kalelerin nasıl alınacağını öğretiyordu. Ele geçmeden yandaş toplayabilmek için binlerce kilometre yol yapıyor, ayrı ayrı iklimlere, huyunu suyunu bilmediği topluluklar arasına giriyor, karşılaştığı herkesi inandırıp yanına alıyordu. Anadolu'dan binlerce, on binlerce kişi yalınayak bu genç adam için yollara düşüyordu. Bu yollara düşmede eski Türk inancının etkisi ve inancı olduğu kadar çocuk Şah'ın kişiliği de etkin rol oynuyordu. Osmanlı'da aradığını bulamayan Anadolu halkı, özellikle Erzincan, Sivas, Karaman Türkmenleri Şah'a doğru yola çıktılar. Bu gidiş yıllarca sürünce Yavuz'a verilen bir dilekçede "İşte bir zaman geldi ki Rum ülkesinin halkının çoğu Erdebil olup kafir oldu." denilecektir.
Hoca Sadeddin, bu göçü ''Ol taifenin kalanı dahi terk-i diyar etmek istediler. Ölüsü, dirisine yüklenip cümlesi çıkup gitmek istediler.'' diye anlatır. Kuşkusuz bu gidişi, Anadolu'da kimsesiz kalan Türk'ün orada önem ve güven kazanma isteğine bağlayanlar da vardır. ''Ömründe ve diyarında kendüye adem dinmeyen bikarlar tuman (tümen) beyleri olup hadden ziyade itibar buldular. İşiten çıktı gitti. Yerinden ayrılup yurdunu terk idüp çiftin çubuğun dağıttı.'' Osmanlı ve Dulkadrlı önlemleri bu yürüyüşü durduramıyordu. Hac yerine Erdebil ziyaretini yeğleyenler, ''Biz diriye varırız, ölüye değil." diyorlardı. Bu bilgiyi Aşık Paşazade, bir söylenti olarak aktarıyor.
Kuşkusuz bu oluk oluk akışın sonunda karşılaşılan kişi öyle sıradan biri değildir. Bir kez, kesinlikle çok iyi bir eğitim ve öğrenim görmüştür. Bu eğitim kavramında daha on iki yaşında iken değme babayiğitlerin katlanamayacağı bir gövde dayanıklılığı bulunmak tadır. Bu yaşta en kanlı boğuşmaların içine girip çıkmıştır. İyi bir dövüşçü ve avcıdır. 1500 yılında Tercan-Sarıkayasında bir mağarada yaşayan ve insanlara saldıran bir ayıyı okla vurup öldürecek kadar bilekli ve yüreklidir. O kış Erdebil yöresinde kuşların donup düştüğü havalarda adamlarına kardan kale yaptırıp kuşatıyor ve onları oyalıyordu.

SANATI
Şirvanlı Melikü'ş Şüera Habibi'nin öncülük ettiği Türkçe edebiyatın bir çok uğraşanları devletçe korunma altına alınmıştır. Şah İsmail'in kendisinin hece ve aruz ozanı olması ününü artırmış, bilime saygısı da duyulunca kimi bilginler Erdebil'e gelmiş, kimisini de kendisi getirtmiştir. O dönem kaynaklarında Şah İsmail'i sıradan bir hükümdar olmaktan çok, eski Hurremi'liğin, Babeki'liğin sürücüsü ve Turan düşüncesinin yeni temsilcisi olarak düşünmek mümkün. Bunun için Yavuz Selim, Şah İsmail'e "Afrasiyab -1 Ahd" diyecektir. İsmail'e olan sevgi ve sığınma yürüyüşlerine böylece sanat adamları da katıldı. Sultan Hüseyin Baykara'nın (rn. 1447 -1505) oğullarına hile ile ağır yenilgiler vuran Özbek hanı Şeybani'yi 1510'da ortadan kaldıran İsmail'e bu tarihte ilk sığınmalar oluyor. İsmail, bu sanatçıları saygı ile karşılayıp seçkin görevlere atıyor. Bu sanatçıların başında Kemaleddin Behzad (1455 -1535) vardır.
Bu dönemin tarihçilerinden Hvodemir'in anlattığına göre "Üstad Behzad, dönemin en olgun nakkaşlarının ustasıdır. Bir süre, doğruluk örneği Emirin (Hüseyin Baykara'nın) yanında eşsiz işlerle uğraşırken şimdi yüce mertebeli Sahib Kıranın (Şah İsmail'in) yanındadır." Hvodemir, bu kitabını H. 904'te (rn. 1498) Ali Şir Nevai adına yazmaya başlamış, H. 905'te (rn. 1499) bitirmiştir. Böylelikle Kemaleddin Behzad'ın Şah İsmail'e sığınışı daha önceki yıllara geçiyor. Bu kitaba göre Nakkaş Ağa Mirek, Hüseyin Baykara yanında iken Kemaleddin Behzad, Şah İsmail'in yanındadır. Belki de Hüseyin Baykara, döneminin geleneğine uyarak Şah İsmail'e bir çok sanatçıyla birlikte Behzad'ı armağan etmiştir. Behzad, özel bir fermanla 1521'de nakkaşhaneye müdür ve sahib-i ihtiyar (yetkili) atandı. O güne değin dağınık olan Safevi nakşına artık bir biçim vermişti. Ağa Mirek, Muhammed Tebrizli, Hace Abdül Aziz, Muzaffer Ali Muhammed vb. bu okulun öbür öğretmenleri idi. Bu dönemde arta kalan kimi saray süslemelerinin yanı sıra son yıllarda bulunan "Cihan Ara-yı Şah İsmail Safevi" kitabındaki yirmi kadar minyatür de dönemine ışık tutması bakımından oldukça değerlidir.

Rojaazme
11-09-2006, 09:55 AM
şah Ismail (hatayi)........

--------------------------------------------------------------------------------

ŞAH İSMAİL (HATAYİ)

Alevi inancı tarihi boyunca sayısız önderler, kamil insanlar, çağının ve toplumun bir değil onlarca adım önünde olan insanlar yetiştirdi. Bu insanlar sadece Aleviler için değil, bütün insanlık için çok büyük kazanımlardır. İşte bu insanlardan biri de ŞAH İsmail’dir. Şah İsmail çağının en önemli siyasetçisi, savaşçısı, din önderi, yazarı ve sanatçısıdır. Aradan 500 yıllık bir zaman geçmesine karşın Şah İsmail’in deyişleri daha bir güzelleşerek insanların beyininde ve yüreğindeki yerlerini korumaktadır. Şah İsmail 37 yıllık ömründe sayısız savaşlar kazanmış, ülkeler fethetmiş, sayısız insanı örgütlemiş ve sayısız sanat eseri üretmiştir. Yaşadığı dönemde değil, onu takip eden dönemlerde de Şah İsmail mazlumun dostu, barbarın, zalimin korkusu olmuştur.
Şah İsmail 17.07.1487’de doğmuştur (ö. 23.05.1524). Annesinin adı Begüm, babasının adı Haydar’dır. Şah İsmail doğumundan kısa bir süre sonra yetim kalmıştır. Babası Haydar şehit edilmiş kendisi ile ağabeyi Ali ise esir düşmüşlerdir. Şah İsmail, Akkoyunlu devletinde çıkan taht kavgalarının sonucu ve annesinin büyük çabası sonucu zindandan kurtulurlar. Kurtulur kurtulmaz annesi ve ağabeyi ile dedelerinin mirası olan ve kapalı Erdebil Tekkesine gelerek faaliyete başlarlar. Ali babasının tahtına oturur. Kısa bir zaman sonra Rüstem Bey’in ordusu Erdebil’e saldırır. Ali ve arkadaşları şehit düşerken annesi İsmail’i alıp kaçar. Bundan sonrası büyük bir örgütlenme ve gizlilikle devam eder. Şah İsmail artık Erdebil’in tek kurtarıcısıdır. Erdebil Tekkesinin taraftalari onu bu bilinçle eğitirler. Şah İsmail 15 yaşına geldiği zaman artık halk arasında bir efsane haline gelmiştir.
Şah İsmail kendisini önder olarak kabul eden ve dedelerinin ve babasının yolunu sürdürmesini isteyenlerle bir ordu kurar. İlk iş olarak dedesinin ve babasının katili olan Şirvan hükümdarının üzerine yürür ve ilk zaferini kazanır. Bu zafer sayısız zaferlerin ilkidir. Hemen ardından Akkoyunluları yenerek Azerbaycan ve İran topraklarına sahip olur. 1502 yılında da şanlı bir devrin başlangıcı olacak Safevi Devleti’ni kurar.
Şah İsmail’in etkisi ve gücü salt Safevi sınırlarıyla kalmadı, Alevilerin olduğu bütün bölgelerde bir güç kaynağı oldu. Şah İsmail boş durmuyor çeşitli dillerde eserler yazıyor, tasavvufla yakından ilgileniyor, bilimi o zaman imkanları çerçevesinde inceliyordu. Bütün kültürel-sanatsal ve diğer ilgi alanları dışında Şah İsmail Aleviliği sistemleştiriyor, kurumlar yaratıyordu. Alevi inanç sistemini anlatan eserler yazıyor, yazdırıyordu. Şah İsmail ve Erdebil adeta bir Alevi merkezi olmuştu.
Eğer Şah İsmail’i tek kelime ile anlatmak gerekirse ona Aleviliği kurumlaştıran önder diyebiliriz

Mustafa Kemal
13-09-2006, 09:47 AM
iki türlü şah ismail vardır:
birincisi Şah hatayi mahlası ile dini ilme sahip bir insan;diğer yandan ise annesini canice öldürebilecek kadar kötü bir şah ismail:)

Aleviler Şah Hatayi yönünü savunur.Şah ismail'in bütünüyle Aleviliğin içinde bir yeri yoktur.Fakir Şah İsmail'in Aleviliği savunan yanına inanır ve onun söylediği Aleviliği savunur.Şah ismail'in diğer yönü Yavuz selim ile eşdeğerdir....

Alievi-44 kardeş açıklamalrın için teşekkür ederim:)

ali_evi_44
13-09-2006, 09:56 AM
Sen saol Okan okuyup değerlendirme yaptığın için....

Sürgün_24
28-03-2007, 12:29 AM
Şah İsmail Hatai

17 Temmuz 1487'de Erdebil'de (1) doğan ve ağabeyi Sultan Ali'nin, Akkoyunlu hanedanı ile yaptığı mücadele yıllarında henüz altı yaşında bulunan Şah İsmail'in, kardeşleriyle birlikte Akkoyunlu Rüstem'in Kızılbaşlardan yararlanmak için serbest bırakılmasından sonra, Kızılbaş emirleri, İsmail'i Akkoyunlulardan kaçırarak, annesi ile birlikte Erdebil'e götürüp sakladılar.

17 Temmuz 1487'de Erdebil'de (1) doğan ve ağabeyi Sultan Ali'nin, Akkoyunlu hanedanı ile yaptığı mücadele yıllarında henüz altı yaşında bulunan Şah İsmail'in, kardeşleriyle birlikte Akkoyunlu Rüstem'in Kızılbaşlardan yararlanmak için serbest bırakılmasından sonra, Kızılbaş emirleri, İsmail'i Akkoyunlulardan kaçırarak, annesi ile birlikte Erdebil'e götürüp sakladılar.

Yukarıda ki paragraf, bir özettir. Olayın önü ve sonudur. Ama bize yetmez. Yetmez, çünkü Anadolu Türkmenlerinin, yani ceddimizin o günden bugüne tüm geçmişini etkileyen, hatta günümüze ve geleceğimize damgasını vuran baş aktörlerden birisi Şah İsmail'dir. Çünkü o salt Şah İsmail değil, aynı zamanda Hatai'dir. Bu ikinci adı çok daha etkin ve kuşkusuz çok önemlidir. O; Hatai'dir, Kutub'dur, Mehdi'dir, Sahib-i Zaman'dır...
Kitabın bu bölümünde bilimin-belgelerin aydınlığında, geçmişimize biraz daha yakın ve ayrıntılı bakmaya ihtiyaç olduğunu biliyorum. Burada belki de bize ‘tarih' diye dayatılan yalanlardan ve bilgi kirlililiğinden arınmamız için objektif tarihçilerin ve ayrıca yerli-yabancı bütün tarihçilerin bilgi ve değerlendirmelerine ihtiyaç olduğunu da biliyorum. Bu ihtiyaç özellikle de, tarihimize ırkçı bile değil, tamamen mezhepsel menfaat nazariyesinden bakan dinci aydınımız, en yakın kökümüz ve akrabamız durumunda olan Şah İsmail ve ceddini ‘el' sınıfına koymuş, onun aleyhine söylemediğini bırakmamış; İsmail'i Türk ve devletini ise Türk devleti dahi saymamıştır. Buna karşın, dili, rengi, fiziği, geleneği Anadolu Türk'üyle alakasız olan, gelip Anadolu Türk topraklarını yakıp yıkan, yağmalayan Moğol'u, Tatar'ı, Cengiz'i, Timur'u, Gazneli'yi ‘Türk ve Türk Devletleri' saymış, bütün aykırılıklarına rağmen onları olumlamıştır.

Bu nedenle şahsen, inceleme şansı bulduğum belge ve bilgilerden anladım, gördüm ve inandım ki, Şah Safi ve ceddinden itibaren, özellikle Şah Cüneyd olmak üzere, Safevi hanedanının sonraki mensupları olan Şah Haydar ve Şah İsmail'in, gerek kendileri ve gerekse birinci dereceden yakını olanlar, biz Anadolu Türklerinin (Türkmen) yani ceddimizin birinci dereceden yakını ve akrabasıdırlar. Onların geçmişi, bir bakıma bizim de ortak-kolektif geçmişimizdir.

Doğrudur, ben de bir tarafım: ama hiç olmazsa kendi ceddimden yana tarafım. Devşirme padişahlara, Sırp'a, Hırvat'a, Bizans'a, Roma'ya değil...

Küçük İsmail'in, gerçekten hazin hikayesine ve tam bir cadı avına dönüşen kaçırılış öyküsüne yeniden dönersek, Erdebil'e kaçırılan aile, orada Şeyh Safiyüddin'in tekkesine saklanır. Akkoyunlu hükümdarı Rüstem'in onları bulup yok etmesi için gönderdiği Eybe (ya da İbe) Sultan, Erdebil'in altını üstüne getirir, asar keser, halka zulmeder ama aradıklarını bulamaz. Tehlikeyi gören Alemşah Begim, çocuklarıyla birlikte bulundukları yerden ayrılır ve Gazi Ahmet Kakuli adlı bir Türkmen'in evine sığınır. Burada üç gün konaklarlar. Burası da emniyetli görülmez ve sürekli yanlarında bulunanlardan Muhammed Han Türkmen'in eşi ve aynı zamanda İsmail'in halası Paşa Hatun tarafından buradan alınarak, Dulkadirli Türkmenlerinden Aba Hatunun (3) Mahalle-i Rumiyan'daki (4) evine getirilir.

Tehlikenin yaklaştığını hisseden Alemşah, Aba ve Paşa hatunlar ve kuşkusuz Türkmen beyleri, Sultan Ali'nin yenildiği savaştan sonra Erdebil yakınlarındaki ‘Bagrov' dağında saklanan Rüstem Bey Karamanlı'ya haber gönderir ve durumlarını anlatırlar. 80 adamıyla gece vakti Erdebil'e giren Rüstem Bey, İsmail ve yanındakileri Erdebil'den çıkararak, ‘Bagrov' Dağı yakınında bulunan ‘Kerkan' Köyünden Hatip Ferruhzad'ın evine getirir. Bu sırada Alemşah ve Paşa Hatunlardan başka İsmail'in yanında Türkmen beylerinden Rüstem Bey, Şamlı Lele Hüseyin Bey, Kıpçak Mansur Bey, Kırk Seyyid-i Ali, Çurban Bey, Hadım Bey Halife, Dedebey, Gök Ali Bey ve bu beylerin diğer yakınları bulunmaktadır (5).

İsmail'i saklamak üzere çeşitli seçenekler üzerinde duran, sık sık yer değiştirerek bir süre buralarda kalan Türkmen beyleri, burada daha fazla kalmayı tehlikeli görerek, Gilan'a gitmeye karar verirler. İsmail ve maiyetini, Lahican'a, Biyepiş hakimi Hz. Ali soyundan gelen Karkiye Mirza Ali'nin yanına götürürler. Burada, "Gök Efriddin" medresesinin karşısındaki bir binaya yerleşirler. Mirza Ali, İsmail'e çok ilgi gösterir, onun eğitimi için tanınmış alimlerden Semseddin Lahici'yi öğretmen tayin eder. Ana dili olan Türçeden gayrı dil bilmeyen İsmail, burada, Farsça, Arapça ve Kuran ilimlerini öğrenir (6).

İsmail'in Lahican'a gitmesinden önce, Erdebil'de, Anadolu Türkmen Mahallesindeki evinde saklayan Aba Hanım, bunu duyan Akkoyunlu hükümdarı Rüstem tarafından yakalatılır ve Tebriz 'in Pazar meydanında idam edilir (7).

İsmail, Gilan/Lahican'da altı yıl kalmış ve şimdi artık 13 yaşına gelmiştir. Yaşı itibariyle çocuk, fakat çektiği eziyet, yaşadığı tecrübe, ailesi üzerinde estirilen terör ve kıyımlarla olgun bir insan haline gelmiş olan İsmail, artık sözleri emir kabul edilen bir önder durumuna gelmiştir. Babasını, dedesini, abisini; nesi var nesi yoksa her şeyini savaş meydanlarında bırakmış olmasına karşın, kendisini ölümüne ve taparcasına seven, hiçbir şart ve koşulda terk etmemiş olan Türkmen beyleri yanında kalmış, şahlarının emrini beklemiş, uçan kuşlardan dahi saklamış, canları gibi korumuşlardır.

Bu sıra Akkoyunlu Hükümdarı Rüstem, İsmail'i ele geçirmek üzere Gilan üzerine yürümek üzereyken, hanedanın diğer üyelerinden o sıra İstanbul'da bulunan ve muhtemelen Osmanlıların talimatıyla Akkoyunlu devletini ele geçirmek üzere Tebriz'e gönderilen Göde Ahmet (8) ve Aybek tarafından öldürülür. Bunu üzerine Akkoyunlu devletinin mirasçıları birbirine girer ve ülkede büyük bir yönetim boşluğu oluşur.

Bunu değerlendirmek isteyen İsmail, Ağustos 1499'da Erdebil'e gitmek üzere Lahican'dan yola çıkar. Bu heyetin yola çıkışı sırasında, yanında 7 Türkmen boyundan 7 Türkmen beyi ve bu beylerin yakın adamlarıyla birlikte birkaç yüz kişi bulunmaktadır(9). Bunlar; Şamlı Lele Hüseyin Bey, Dulkadırli, Dede Abdal Bey, Hadım Bey Halife, Karamanlı Rüstem Bey, Karamanlı Bayram Bey, Hınıslı İlyas Bey Aykutoğlu ve Gacar Piri Beyler idi.

İsmail, Hazar Denizi'nin Batı köşesindeki Deylem ülkesinden Tarum'a, oradan Halhal' sonra da Erdebil'e geldi ise de, vali Sultan Ali Beğ'in ikazı üzerine Ercüvan'a yöneldi ve 1499-1500 kışını orada geçirdi. Burada oymak beyleriyle yapılan toplantılarda, baharla birlikte Anadolu'ya geçilmesine karar verilir ve gönderilen habercilerle Erzincan'da toplantı yapılacağı kararını, Anadolu'daki halifelerine bildirir.

İsmail ve yanındaki Kızılbaş Türkmen beyleri, Anadolu ve Suriye Türkmenlerinden yardım alarak güçlü bir ordu meydana getirmek için Erzincan'a hareket ederler. İlk durakları Gökçegöl'ün güneyinde bulunan bir yayladır. Buradaki konaklama sırasında Karabağ Türkmen-Oğuz boyu Yirmidörtlü ulusundan Tokaçlı oymağı da İsmail'e katılır (10 buradan hareket eden İsmail, önce Iğdır Ovasına gelir, yola devam ederek, yol üzerinde kendisini bekleyen Bayburd'lu Karaca İlyas ve adamlarıyla buluşur, Kağızman yoluyla, Erzurum'dan Erzincan'a, oradan da Ustaçlı Türkmenlerinin yoğun olduğu Tercan'ın Sarıkaya bölgesine gelir ve burada konaklamaya karar verirler (11), (12), (13)

Burada bir yalanı daha deşmek ve üzerinde biraz durmak gerektiği kanısındayım. Osmanlı'nın devşirme tarihçileri ve günümüz devşirme Osmanlı sevdalısı ‘çağdaş' tarihçilerimiz, bu olayları not düşerken hiç sıkılmadan yalana başvurmakta ve Şah İsmail'in ziyaret ettiği bu yukarıda saydığım Iğdır, Erzurum, Erzincan, Tercan vbg bölge ve yerleşim birimlerini Osmanlı sınırları içinde göstererek, İsmail'in, Osmanlı topraklarına tecavüz ettiğini ileri sürmektedir. Oysa bu topraklar Ak-Koyunlu devleti topraklarıdır ve Osmanlı- Ak-Koyunlu sınırı Kayseri, Sivas, Suşehri hattıdır. Ak-Koyunlu devletinin padişahı Uzun Hasan ise İsmail'in dedesidir.

Sürgün_24
28-03-2007, 12:53 AM
Bilgilerimizi tazelediğimizde anımsayacağız; Yavuz Selim, Trabzon valiliği sırasında Erzincan çevresine saldırılar düzenlemiş (1508) ve Şah İsmail, II. Bayezid'e bir elçilik heyeti göndererek Yavuz'un bu saldırısını şikayet etmiş ve "Baba" diye hitap ettiği II Bayezid'e dostluk duygularını iletmişti (14). Dolayısıyla, tecavüzcü İsmail değil, Yavuz'dur. İsmail, Osmanlı Topraklarına tecavüz etmemiş, kendi ülkesinin toprakları içinde kendi yurttaşlarıyla görüşmeler yapmıştır. Bu seri toplantıların katılımcıları arasında Sivas-Rum Eyaletinden de (Osmanlı topraklarından) çok sayıda insanın katıldığı savı doğrudur. Ancak yine de, analiz etmeye çalıştığımız dönemin sınır, toprak, ülke, vatandaşlık ilke ve ilişki anlayışını, günümüzün bakış açısıyla değerlendirmek ve o zaviyeden fikir yürütmek bizi fazlasıyla yanıltır, yanlış sonuçlara götürür.

İsmail'i Sarıkaya'da, Ustacalu Türkmenleri karşılar ve Çavuşlu obasından Oğlan Emet'e konuk olur. Burada iki ay kalan İsmail'in etrafında kısa sürede her taraftan gelen Türkmenlerle birlikte toplam 7000, kimi kaynaklara göre ise 12000 kişilik bir kuvvet toplanır. Her taraftan bölük bölük gelen Türkler Ustacalu, Şamlu, Rumlu, Dulkadır, Karaman, Turgutlular, Varsaklar'a (Tarsus bölgesi) mensup idiler.

"İsmail dahi bunlara: ‘Kim benim muhibim, menim karşıda duran işlerim vardur. Bana müavinet eder misiniz?' deyince ol gelenler dahi ikibin adam olup, dediler ki; Şahımız oğlusun, yoluna can-baş koyarız! Himmet buyurunuz (15)!"

Öyle şeyler ulur ki, İsmail'in Türkmenleri davet ettiği ferman Dulkadır iline ulaştığında, düğünü biten ve henüz gerdeğe girmek üzere olan bir genç, zifaf gecesine bile eğlenmeden hemen yola düşer ve İsmail'in yanına ulaşmak üzere Erzincan'a gider (16).

Şimdi burada başka bir başlık daha açılması gerektiği kanısındayım: Konumuzla yakından ilgili arkadaşlarımın da bildiği üzere, değerli araştırmacı İsmail Kaygusuz'un savı olan, ‘Şah İsmail'in, Erzincan Türkmen Kurultayından (1501) yaklaşık 8 yıl sonra (1509) ikinci kurultayı da Yıldız Dağında topladığı, burada, çevre il, ilce, kasaba ve köylerden gelen yol ulularının düşüncelerine başvurduğu' konusudur.

Sn. Kaygusuz'un bu savına göre özetle; Şah İsmail-Hatai, Kalender Şah (Çelebi), Pir Sultan Abdal, Kul Himmet'in de katıldığı bu toplantıda, Şah'ın Anadolu'ya ilişkin tutumu eleştirilmiş ve ‘Anadolu'ya çok uzakta olan Tebriz'de oturarak Anadolu Kızılbaş Türkmenlerinin derdine çare olamayacağı-olmadığı' anlatılmıştır. Bu birlik toplantısında, Türkmenlerin, Kızılbaş devleti taht şehrininin Anadolu'ya daha yakın bir yerde örgütlenmesi istemlerine sıcak bakmaması nedeniyle, ‘bu kurultayın bir yol ayrımı' olduğunu ve sonrasında, Anadolu-Safevi ilişkilerinin zayıflayarak sıcaklığını kaybettiğini ileri sürmektedir (17).

Yıldız dağında Alevilerin kaderini belirleyen bir toplantının yapıldığı, bana göre de doğrudur. A. Haydar Avcı'nın, Banaz'lı Aşık İsmail Dede'den (aşık) derlediği(18);

....
Şah Yıldız Dağında samah eyledi
Ayak üstü binbir kelam söyledi
İndi Banaz'ı hoş vatan eyledi
Hayli devr-ü zaman geçti orada

Koca Şah Urum'a bir alma saldı
Dolandı Urum'u Banaz'a geldi
Pir Sultan almaya bir tekbir kıldı
İnsan tecaüpte kaldı orada
....

deyişinde de böyle bir toplantının gerçekliği açıkça görülmektedir, ancak, Sn. A. Haydar Avcı'nın ortaya çıkardığı belgelere göre, "bu şiirde adı geçen Şah, Şah İsmail değil, Şah Kalender'dir (19)." Ancak, bildiğim kadarıyla Alevilikte "Sahib-i Zaman" sıfatı, genellikle Hz. Ali, Mehdi ve Şah İsmail Hatai için kullanılan sıfatlardır ve burada, konunun açıklığa kavuşması gereken bir boyutu vardır.

Bu nedenle:

Sn. İ. Kaygusuz'un, Kul Himmet'in küyü Varzıl'da anlatılan bir söylenceye dayanarak ileri sürdüğü bu toplantının, Şah İsmail'in, önderliğinde (1509) yapılan toplantı-kurultay mı olduğu;

Yoksa;

Pir Sultan Abdal'ın bildiğimiz şiirinde söz ettiği bu Yıldız Dağı toplantısının, Kalender Şah isyanı öncesinde (1526) ve yine Kalender Şah başkanlığında yapılan kurultay mı olduğu noktasında, kesin karar verememekteyim.

Bu konuda bildiğim önemli bir şey; Kalender Şah'ın, kendi adıyla anılan isyanı öncesinde (1526) yanında bir çelebiyle birlikte Banaz'a geldiği ve onun önderliğinde, kem gözlerden ırak olan Banaz Köyü-Çelebiler deresinde bir toplantının yapılmış olduğudur(20).

Bu itibarla, konumuzun ilgi duyan araştırmacılar arasında ve verilerin ışığında, Aleviyol sitesi üzerinden yapacağımız kolektif bir tartışmadan sonra, bir sonuca varılmasının doğru olacağını düşünmekteyim.

Müşkülümün bu bölümüne açıklık kazandırılması bakımından, sitede bilgilerinden yararlandığımız arkadaşlarımızın-canlarımızın, belki öncelikle;

Bilgi ve bulguları olabileceğini düşündüğüm bütün kurumlarımız ve özellikle Karacaahmet ve Şahkulu Vakıfları, PSAKD, Şah Hatayi İnanç Derneği, Hubyar Kültür Derneği yönetimleri ve adlarını sayamamakla birlikte, bilgi ve ilgilerini esirgemeyeceklerini umduğum bütün canların yardımını beklemekteyim.

KAYNAKLAR

Lamartin, Alphonse de, (Osmanlı Tarihi, s. 56) Şah İsmail'in Dıyarbakır'da doğduğunu kaydeder)
Efendiyev, Oktay Prof. Dr.: "Safevi Devleti, Bir Kızılbaş Türk Devletiydi." Ayhan Aydın söyleşisi
F. Sümer age, s. 15
Rumlular, yani Anadolulular Mahallesidir ki, Hace Ali döneminde Timur'un Hace Ali'ye bağışladığı Anadolu Türkmenlerinin oturduğu yerdir.
Efendiyev, Oktay, Azerbaycan Safeviler Devleti, s. 31
Çetinkaya, Nihat, Kızılbaş Türkler, Tarihi, Oluşumu ve Gelişimi, İstanbul, 2004, s.450
Efendiyev, Oktay, age, s.38
Göde Ahmet,"Osmanlı sarayında büyümüş olan Uzun Hasan Beğ oğlu Uğurlu Mehmed'in oğludur. Kendisi, Akkoyunlu beğlerinden bazılarının ısrarlı daveti neticesinde İstanbul'dan Azerbaycan'a gelip Rüstem Beğ ile mücadeleye girişmiş, onu mağlup ve katlederek (Temmuz 1497) Akkoyunlu tahtına geçmişti. Sümer, Faruk, age, s.16
Şamlu, Rumlu, Ustaclu, Tekelü, Dulkadır, Avşar, ve Kaçar. Yazıcı, Tahsin, Cüneyd-i Safevi, TDV, İslam Ans., c. 8, s. 275
Kırzıoğlu, Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi, TTK Yay. S. 142
Çetinkaya, Nihat, Kızılbaş Türkler, Tarihi, Oluşumu ve Gelişimi, İstanbul, 2004, s. 453
Sümer, Faruk, Safavi Devletinin Kuruluşu Ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, s. 18,19
Öz, Gülağa, Şah İsmail Hatai, s. 117
Hammer, Osmanlı Tarihi, C. 1, s. 341
Lütfü Paşa, Tevarihi-ali Osman, İst. Neşri, h.1241, s. 198. Akt. Çetinkaya, Nihat, age, s.454
Sümer, Faruk, Age s. 18
Kaygusuz, İsmail, Görmediğim Tanrıya Tapmam, s.220, 235
Avcı, A. Haydar, Osmanlı gizli Tarihinde Pir Sultan Abdal, s.107
Avcı, age, s.83
Konu; hazırlamakta olduğum kitapta ayrıntılı olarak açıklanmaktadır. MD.

" Murtaza Demir / Aleviyol "

çiyaye bezar
02-07-2007, 03:46 AM
sayın canlar bir insan için iki isim hatta daha fazlası kullanılabilir şah ismail de sonradan o zalim, ezen, sömüren duruşunun yanlış olduğunun farkına varır daha sonra hatayi adını alır çünkü gerçeğe gerçeğe ererek onu görerek bu yolun yolcusu olunur burdada iki kişi değil gerçeğe doğru yol alan iki kişilikten bahsedilir saygılarla

araknafobia
23-03-2008, 06:59 AM
Alevi inancı tarihi boyunca sayısız önderler, kamil insanlar, çağının ve toplumun bir değil onlarca adım önünde olan insanlar yetiştirdi. Bu insanlar sadece Aleviler için değil, bütün insanlık için çok büyük kazanımlardır. İşte bu insanlardan biri de ŞAH İsmail’dir. Şah İsmail çağının en önemli siyasetçisi, savaşçısı, din önderi, yazarı ve sanatçısıdır. Aradan 500 yıllık bir zaman geçmesine karşın Şah İsmail’in deyişleri daha bir güzelleşerek insanların beynin de ve yüreğindeki yerlerini korumaktadır. Şah İsmail 37 yıllık ömründe sayısız savaşlar kazanmış, ülkeler fethetmiş, sayısız insanı örgütlemiş ve sayısız sanat eseri üretmiştir. Yaşadığı dönemde değil, onu takip eden dönemlerde de Şah İsmail mazlumun dostu, barbarın, zalimin korkusu olmuştur.

Şah İsmail 17.07.1487’de doğmuştur (ö. 23.05.1524). Annesinin adı Begüm, babasının adı Haydar’dır. Şah İsmail doğumundan kısa bir süre sonra yetim kalmıştır. Babası Haydar şehit edilmiş kendisi ile ağabeyi Ali ise esir düşmüşlerdir. Şah İsmail, Akkoyunlu devletinde çıkan taht kavgalarının sonucu ve annesinin büyük çabası sonucu zindandan kurtulurlar. Kurtulur kurtulmaz annesi ve ağabeyi ile dedelerinin mirası olan ve kapalı Erdebil Tekkesine gelerek faaliyete başlarlar. Ali babasının tahtına oturur. Kısa bir zaman sonra Rüstem Bey’in ordusu Erdebil’e saldırır. Ali ve arkadaşları şehit düşerken annesi İsmail’i alıp kaçar. Bundan sonrası büyük bir örgütlenme ve gizlilikle devam eder. Şah İsmail artık Erdebil’in tek kurtarıcısıdır. Erdebil Tekkesinin taraftarları onu bu bilinçle eğitirler. Şah İsmail 15 yaşına geldiği zaman artık halk arasında bir efsane haline gelmiştir.

Şah İsmail kendisini önder olarak kabul eden ve dedelerinin ve babasının yolunu sürdürmesini isteyenlerle bir ordu kurar. İlk iş olarak dedesinin ve babasının katili olan Şirvan hükümdarının üzerine yürür ve ilk zaferini kazanır. Bu zafer sayısız zaferlerin ilkidir. Hemen ardından Akkoyunluları yenerek Azerbaycan ve İran topraklarına sahip olur. 1502 yılında da şanlı bir devrin başlangıcı olacak Safevi Devleti’ni kurar.

Şah İsmail’in etkisi ve gücü salt Safevi sınırlarıyla kalmadı, Alevilerin olduğu bütün bölgelerde bir güç kaynağı oldu. Şah İsmail boş durmuyor çeşitli dillerde eserler yazıyor, tasavvufla yakından ilgileniyor, bilimi o zaman imkanları çerçevesinde inceliyordu. Bütün kültürel-sanatsal ve diğer ilgi alanları dışında Şah İsmail Aleviliği sistemleştiriyor, kurumlar yaratıyordu. Alevi inanç sistemini anlatan eserler yazıyor, yazdırıyordu. Şah İsmail ve Erdebil adeta bir Alevi merkezi olmuştu.

Eğer Şah İsmail’i tek kelime ile anlatmak gerekirse ona Aleviliği kurumlaştıran önder diyebiliriz.

zaza kazim
23-03-2008, 08:31 AM
saol can paylaşımın için