:
SONSUZ Matem...
Sonsuz_
21-03-2008, 11:37 AM
Ne halifenin askerleri katliamdan caydı, ne de Hüseyin ölüm yolculuğundan. İslam Peygamberinin torunu, yakınları ve yandaşlarıyla Kerbela'da kılıçtan geçirildi. O gün bugündür Kerbela, bu trajediyle anılır oldu.
"Her yer Kerbela, her gün aşure" sesleri çınladı durdu dört bir yanda. Şimdi her yıl aşure günü on binlerce Müslüman, Kerbela yollarına düşüyor, bin üç yüz yıllık acıyı paylaşıyor. Atlas, Irak'ın Kerbela, Kufe ve Necef kentlerinde bitmeyen matemin izini sürdü.
Yazı: Faik Bulut / Fotoğraflar: Fatih Pınar
Yan Kerbela, can Kerbela, kan Kerbela, şan Kerbela! Ve hayat ve ölüm ve şehit Kerbela! Cennet ve cehennem Kerbela! Ve su ve toprak ve güneş Kerbela! Ve dost ve düşman Kerbela! Bayram, seyran ve kurban Kerbela! Susuzluğun, güneşin, çölün ve ihanetin `ölüm tuzağı' kurduğu mekân Kerbela! Ve sonra hepsinin birden oturup ağladığı, yas tuttuğu kutsal divan Kerbela!
Rivayet ehli der ki: `Hasan ile Hüseyin'in sadakaları önceden verilmiştir. Dedeleri Hz. Muhammed, her ikisinin doğumunda hazır bulunmuş, saçlarından bir tutam keserek ağırlığınca sadaka dağıtmış; meme yerine parmağı ve dilini iki torununun ağzına vermiş; kutsanmış duayı okuyup adlarını kulaklarına fısıldadıktan sonra, anneleri Fatıma'nın kucağına bırakmış. "Hasan benim oğlumdur, Hüseyin ise Ali'nin. Anne ve babalarıyla birlikte hepsi ehlibeytimdir; beni seven onları sevsin, onlara eziyet eden, bana eziyet etmiş sayılır' demiş. Baba Hz. Ali, her ikisine de savaş anlamına gelen `Harb' ismini takmış ama dede Muhammed, güzel demek olan Hasan ile güzelcik manasındaki Hüseyin isimlerini tercih etmiş."
http://www.resimekle.gen.tr/files/mkp5n1b56mieg32vw16x.jpg (http://www.resimekle.gen.tr/)
Kerbela'daki Hz. Hüseyin Türbesi, Şiilerin en kutsal mekanı.
Hüseyin'in doğum ve ölümünün rüyası görülmüştür ta evvelinden. Bu minval üzre Peygamber eşi Ümmü Seleme der ki: `Resulullah, Hüseyin'in el Taf (Kerbela) denilen yerde katledileceğini rüyasında görmüş; uyanınca yanı başındaki torununun saçlarını okşayıp ağladı. O sırada Cebrail gökten inip durumu kendisine bildirmiş. Resulullah, bana, kırmızıya çalan bir avuç toprak verip şöyle buyurdu: `Bunu iyi sakla, zira torunum Hüseyin'in üzerinde katledileceği topraktır bu. Ne zaman ki kan rengini alır, anla ki Hüseyin artık dünyaya veda etmiştir'...'
Gene anlatılanlara bakılırsa, Hüseyin, babasının ölümünden sonra Kufe'den Medine'ye doğru yola çıkarken; tökezlenen atıyla birlikte yere kapanmış. Mekânın neresi olduğunu sorup, `el Taf' cevabını alınca; `İşte dedemin rüyasında gördüğü yer burasıdır. Öleceğim yeri, Kerbela'yı dünya gözüyle görmüş bulunuyorum' demiş.
Sonsuz_
21-03-2008, 11:41 AM
http://www.resimekle.gen.tr/files/8iaiisoncifa9uu6l83p.jpg (http://www.resimekle.gen.tr/)
Düşmanlıklar Hüseyin'i ölümünden sonra da izledi. Adına yaptırılan türbe önce Abbasi Halifesi Mütevekkil, sonra da Şii karşıtlarının hışmına uğradı, yıkıldı. Şiiler Bağdat'a hâkim olunca onarılıp yenilendi.
Rivayetten gerçeğe dönelim. Muaviye, halifeliği Ali'nin oğlu Hasan'dan aldığından itibaren yer gök `yezitleşir'; para, mevki, makam, şan şöhret, menfaat, izzet ve ikbal insanlığın önüne geçer. Muaviye daha ölüm döşeğinde can çekişmekteyken oğlu Yezid, parmağındaki halifelik mührünü çekip kendisininkine takar; makam asasını babasının yakaran gözleri önünde elinde sallayıp durur. Babası vefat eder etmez tahta kurulup nasıl bir zalim olduğunu dünya âleme ilan eder: `Ben halifelerden daha güçlü olacağım: Hz. Ebubekir, Peygamber kızı Fatıma'yı kendine biat ettiremedi. Kudretli babam ise halifeliği Ali'den değil, oğlu Hasan'dan alabildi fakat Hüseyin biat etmedi. Halbuki ben, başta Hüseyin olmak üzere bütün ehlibeyt efradını ya biat etmeye ya da ölümü seçmeye mecbur edeceğim.'
Öyle de oldu. Yezid, Medine'deki valisi Velid'e, Hz. Hüseyin'i `biat veya ölüm' arasında bir tercihe zorlamak için ferman gönderdi. Vali konağına giden Hüseyin, `Halifelik, saltanat mıdır ki, babadan oğula geçe? Nahak yere halifelik makamını işgal eden dünkü velede mi itaat edeceğim!' diyerek fermana boyun eğmedi. Emevi Sarayı'nın hilebaz akıl hocası Mervan'ın ölüm tehditlerine aldırmadı.
http://www.resimekle.gen.tr/files/lqcl68gjd5yqbdkmierp.jpg (http://www.resimekle.gen.tr/)
Hüseyin'in ölümünü hazırlayan çekişmeler babası dördüncü halife Hz. Ali döneminde başlamıştı. Hz Ali, Şam Valisi Muaviye ile girdiği savaşta hakem yoluyla anlaşmaya gittiği için Haricilerin düşmanlığını kazandı ve bir Harici fedaisi tarafından bir camide namaz kılarken katledildi
O gece, istihareye yattı. Dedesi Peygamber, rüyasında `Sevgili torunum, Kerbela'da şehit edileceksin' dedi. Peygamberin dul eşi Ümmü Seleme, onu uyardı: `Bana emanet edilen Cebrail toprağının rengi değişmeye başladı; ölümün yakındır! Kerbela'ya sakın gitme.' İmam Hüseyin'in kardeşi Ömer, `Yezid'e biat ediver hem sen kurtul, hem de biz' dedi. Üvey kardeşi Muhammed İbn-ül Hanefiyye, `Mekke'ye git. Fakat şu çoluk çocuğu götürme' yollu ricada bulundu.
İmam Hüseyin, rüyası görülmüş bir ölümün peşindeydi artık. Kararını vermişti. Irak'ın yolunu tutacaktı. Zaten Iraklılardan binlerce mektup alıyordu. Amca oğlu Müslim bin Akil'i, vekaleten Kufe'ye göndermişti. Müslim, evlerde mescitlerde toplantılar yapıp Hüseyin adına `halifelik biatı' alıyordu. Sayı bini, on bini, otuz bini, kırk bini bulmuştu. Müslim, kuş kanadıyla haber uçurmuştu amca oğluna: `Hazırlık tamamlandı, iş olgunlaştı; gel ve halifeliği teslim al.'
Hüseyin, yola revan olmadan önce dedesinin Medine'deki kabrine gitti; uzun bir veda konuşması yaptı. Sözünün sonunu şöyle bağladı: `Ey dedem, bir Yezid türedi putlardan beter, bir halk var ki koyun sürüsünce ürkek ve şaşkın. Ben ki, biat etmediğim için başı vurulmak üzere olan torunun Hüseyin'im. İnancın bekçiliğini, fedailiğini yapmak üzere Kufe yolunu tutacağım.'
Sonsuz_
21-03-2008, 11:43 AM
Yazdığı vasiyetini, üvey kardeşi Muhammed İbnül Hanefiyye'ye teslim etti. Recep ayının son iki gününde ailesi, akrabaları ve bazı yandaşlarıyla birlikte Medine'den yola çıktı. Şaban ayının dördüncü günü Mekke'ye vasıl oldu. Görüştüğü Zübeyr oğlu Abdullah şu öğüdü verdi Hüseyin'e: "Gafil avlandık. Ben senden sonra Mekke'de direneceğim ama burası senin için emin değil. Irak halkını bilirim, ikiyüzlü ve güvenilmez insanlardır. Ola ki, Kufe yolunu tutasın. Direnip başarılı olmak istiyorsan Yemen dağlarına sığın. Baban Hz. Ali orada pek sevilip sayılır. Savaşçı, yiğit cengâverler sana arka çıkar.'
İnanç ve cengâverlik atına binmiş Hüseyin Mekke'den yola revan oldu.
Bu arada yandaşı Müshir oğlu Kays ile bir mektup gönderip, Kufe halkına `geldiğini müjdelemek' istedi. Gelgelelim Kays yolda yakalandı. `Hüseyin'e küfretmesi şartıyla hayatının bağışlanacağı' söylendiyse de, Kays bunu reddetti. Onca eziyet ve işkenceden sonra, Kufe'deki hükümet konağının damından aşağıya atılarak katledildi.
http://www.resimekle.gen.tr/files/rp15qgtd2gabx1eiizfq.jpg (http://www.resimekle.gen.tr/)
Kanuni Sultan Süleyman'ın 1534 Irak Seferi'inde bulunan Matrakçı Nasuh, sefer güzergâhındaki pek çok yer gibi Kerbela'yı da resmetmişti
Hüseyin iman ve umutla yola çıkmıştı çıkmasına ancak evdeki hesap çarşıya uymamış, güvenilen dağlara kar yağmıştı. Amca oğlu ve vekili Müslim'in gerçekten 30-40 bin yandaş topladığını haber alan Yezid, tez elden hile ve tertibe başvurdu. Basra Valisi Ubeydullah bin Ziyad'ı, tam yetkiyle Kufe'ye atadı. Zalim Ubeydullah, ehlibeytin giydiğine benzer siyah giysilerle ve yüzü örtülü olarak hükümet konağına sokuldu. Hüseyin'in vasıl olduğunu sanan görevlilerle halk meydanlara yığıldılar. Bunu fırsat bilen Ubeydullah, halka hitaben moral bozucu bir konuşma yaptı ve Hüseyin'e destek veren herkesi ölümle tehdit etti. Paniğe kapılan insanlar evlerine kapandılar. Durumun tersyüz olduğunu gören Müslim, alelacele dört bin yandaşıyla hükümet konağını kuşattıysa da; `Yezid ordusu Şam'dan geliyor, taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmayacak' yolunda çıkan söylentilerden korkanlar, taraf değiştiren eşrafın da etkisiyle hemen çekildiler. Müslim'le saf tutan 300 kişi, yatsı namazında 30'a, bitiminde ise sadece üç serdengeçtiye indi. Şaşkın; ne yapıp edeceğini bilemeyen Müslim, Kufe sokaklarında sığınacak bir yer aramakla meşgulken, bir kadın kendisini evine aldı. Hay almaz olaydı! Meğer kadın, el altından haber göndermiş Yezid askerlerine. Yetmiş kişi evi sardı; Müslim, evden çıkıp cenge tutuştu; öldürdü ve yaralandı. Hali mecali kalmayınca su istedi. Kendisine su verildi ama bardak kendi kanıyla bulandı; ikinci, üçüncü kez verilen su da kanlandı. Müslim, su yerine şehitlik şerbetini içmeye hazırlandı. Sonunda yakalanıp vilayet konağına götürüldü. Vali Ubeydullah'ı hiçe sayarak halka moral veren bir konuşma yaptı; Muaviye ile Yezid'i lanetleyip, ehlibeyti övdü. Son vasiyetini yaptı: `Kılıcımı satın, borcumu ödeyin. Durumu Hüseyin'e bildirin!' Başı kesilen Müslim'in cesedi binadan aşağı atıldı. Kesik baş Şam'daki Yezid'e gönderilirken, ayaklarına bağlanan iple ceset sokaklarda sürüklendi.
Sonsuz_
21-03-2008, 11:45 AM
http://www.resimekle.gen.tr/files/oxwnvyva5zgjwspc3prm.jpg (http://www.resimekle.gen.tr/)
Henüz yoldayken, karşılaştığı şair Ferezdek, `Ey Hüseyin, gel vazgeç! Kufelilerin gönlü senden, kılıçları ise Yezid'den yanadır' demişti. Şairin öngörüsü doğru çıktı; elçisi Kays ile amca oğlu Müslim'in kara haberleri ulaştı Hüseyin'e. Ancak, `değil mi bedenler ölüm için çatılmıştır' diyen Hüseyin, bir seher vaktinde Fırat kıyısındaki ateş çölünde mola verip tulumları suyla doldurduğunda yolunu kesen Yezid askerlerinin mızraklarını gördü. Kumandan Hür el Riyahi, bin kişilik kuvvetle ehlibeyt kervanının şehre girmesini engellemek üzere bekliyordu. İmam Hüseyin, Hür'ün iki cami arasında beynamaz tutumunu gözlemledi; kendisini vazgeçirmek için uzun uzun dil döktü. Hür, kafilenin yolunu kesmedi ama uzaktan uzağa onu izleyerek Nineva'ya kadar at sürdü. Hüseyin'in bindiği dedesinin devesi Zül-Celal, ayak sürdü; bir türlü yürümedi. Yöreye Taf yahut Kerbela denildiğini duyan Hüseyin'in gözleri doldu: `Burası ineceğimiz, kanımızın döküleceği, mezarlarımızın bulunacağı yer' dedi. Çadır kurmak üzere yere indiğinde, o topraktan ölüm tozu yükselip yüzüne yapıştı.
Takvim 2 Ekim 680'i (Hicri 61 yıl, Muharrem ayının ikinci günü) gösteriyordu. Hüseyin yanındaki 65 atlı ve 100 yayaya hitaben acıklı bir konuşma yaptı; bu savaşın `iyi ile kötü'nün mücadelesi olduğunu vurguladı ve isteyenin derhal ayrılıp gidebileceğini söyledi. Ölümcül kaderine koşan İmam Hüseyin, konakladığı yeri, `gelip geçenlere yol göstermek ve üç gün konaklamak' şartıyla Nineva ve Gaadiriyye halkından 60 bin dirheme satın aldı.
Kumandan Hür'ün görevini savsakladığını duyan Yezid'in Kufe Valisi Ubeydullah, türlü çeşitli vaatlerle, İran'daki Rey valiliğine göz diken Vakkas oğlu Ömer'in aklını çeldi; onu, Kerbela'nın lanetli komutanı olmaya ikna etti. Ömer dört bin askerle Kerbela'ya hareket edip Hür'ün birliklerine katıldı. Ardı sıra gönderilen askerlerin sayısı 30 bine yükseldi.
http://www.resimekle.gen.tr/files/40riukpbn9d13a6pjof5.jpg (http://www.resimekle.gen.tr/)
Muharrem ayının yedinci günü, su kaynakları kesilen ehlibeyt kafilesinden çocuklar ağlaştılar. Hüseyin'in kardeşi Ebu'l Fadl Abbas, gece yirmi cengâverle, muhafızları püskürterek suya vardı fakat anında kuşatıldı. Hüseyin'e götürülmemek şartıyla su içmesine izin verilmesine rağmen o, `kardeşime götürmediğim suyun damlasından bile içmem' diyerek diretti ve sonunda yirmi tulum doldurabildi. Onca kişiye yirmi tulum neydi ki!
Devrisi gün susuzluk gene ciğerleri yaktı. Rivayet edilir ki Hüseyin, kadınlar çadırına doğru yürüdü, `Burayı kazın' emrini verdi. Kazılan yerden bir kaynak fışkırdı, herkes kana kana içti. Hüseyin, kesin konuştu: `Hayvanlarınızı da içirin, elbiselerinizi yıkayın. Zira bu sizin dünyada içeceğiniz son su, elbiseleriniz ise kefenleriniz olacaktır.'
Şimr, en azılı ehlibeyt düşmanıydı. Komutanlardan Hür ve Ömer'in, Hüseyin'i öldürmekte tereddüt ettiklerini gördü ve K–fe'nin yolunu tuttu. Vali Ubeydullah'a şikâyette bulundu. Ölüm fermanını içeren bir mektupla geri döndü. Muharrem'in dokuzuncu günü ikindi vakti savaş davulları çaldı, boynuzdan yapılı borular öttü, naralar atıldı. İpleri eline alan Şimr, Hüseyin'e, `İyice düşün: Ya Yezid'e itaat, ya da ölüm!' ihtarında bulundu. Bu arada ehlibeyt yandaşı Züheyr, Esedoğulları kabilesinden 400 atlıyla imdada yetişti. Ne çare, yolları kesildi ve büyük bir kısmı öldürüldü, kalanı geri döndü.
Hüseyin, savaşı kabul etti ama bir gün sonraya ertelenmesini isteyerek şöyle dedi: `Bu gece son gecemiz; ibadet, dua ve niyaz edin!' En çok duyulan `su ve savaş' sesleri arasında, kimi kılıcını biliyor, yayını deniyor; bazıları birbirleriyle şakalaşıyordu. Hüseyin, abisi Hasan'ın vasiyeti üzerine onun oğlu Kasım'ı, kızı Fatıma ile evlendirdi. İki sevdalıyı, hayat ile ölüm arasındaki yolayrımında başgöz edip muratlarına erdirdi. Yaslı, hüzünlü bir bayram havası vardı ehlibeyt otağında! Kadınlar ağlıyor, çocuklar titriyor, susuzluk ciğerleri yakıyordu.
Sonsuz_
21-03-2008, 11:46 AM
http://www.resimekle.gen.tr/files/51eagw7s2vov3be07211.jpg (http://www.resimekle.gen.tr/)
Dünya namına yapacağı bir şeyi kalmayan Hüseyin, dedesi Hz. Muhammed'in hırkasını öpüp giydi, asasını eline aldı. Kılıcını bileyip şiir okuyarak savaşa, ölüme, şehit olmaya hazırlandı!
Son vasiyetini bacısı Zeyneb'e yaptı: `Sen kadınların en yücesisin. Canım hakkı için, bedenimi kana bulanmış, beni şehit olmuş görürsen eğer; saçını başını yolma, elbiseni paralama, yüksek sesle ağlama ki feryadınla düşmanlarım sevinmesin.'
Savaştan biraz önce, Yezid askerlerinden 30 kişi saf değiştirip Hüseyin'e katıldı. Hemen ardından komutan Hür de Hüseyin'in yanını, ölümü seçti. Ama tek başına.
Hüseyin, çatışmanın ordugâhtan uzak geçmesini sağlamak amacıyla hayli ileride bir hendek hazırlattı. Kadın ve çocuk çadırlarını böylece himaye altına aldı ve hendeklerde çalı çırpı yakarak düşmanı uzaklaştırmayı denedi.
Tarihin en trajik ve umutsuz savaşı böyle başladı. Hüseyin'in her cengâveri, bir ölür bin dirilircesine; bir, iki, beş, on düşman öldürmeden şehit olmuyordu. Kadınlar cephe gerisinde kocalarını, oğullarını veya kardeşlerini şiirlerle teşvik ediyor; yakınlarının kesik başlarını öptükten sonra, `Bunu da Hüseyin'e feda ettim' diyerek yezit askerlerinin saflarına fırlatıyorlardı. Bağrı yanık anaların bir kısmı, çadır direklerini mızrak niyetine kullanıp birkaç asker deviriyordu. Öğleye doğru güneş sanki bir ateş topu olmuş ortalığı kasıp kavururken, bazı çadırları alevler sardı. Kadın ve çocuklar, feryat figan içinde diğer çadırlara kaçıştılar.
Savaş sürüp giderken, ehlibeyt serdengeçtileri de birer yıldız gibi kayıp gidiyordu. Hüseyin'in on yedi yaşındaki oğlu Ali Ekber, `Vallahi soysuz hükmedemez bize' mısraını okuyarak, er meydanında, söylenene göre `tam 120 atlıyı' yere serdikten sonra şehit oldu. Bunu Müslim oğlu Abdullah ile Hz. Hasan oğlu Kasım'ın şehadetleri izledi.
Şimdi sıra İmam Hüseyin'deydi; Haşimoğullarının en cengâveri, dedesinin devesi Zül-Celal'i suya sürdü ve içmesini bekledi. Rivayet edilir ki, deve ehlibeyt kanıyla bulanmış suyu içmeyi reddetti ve gözlerinden yaşlar aktı. Hüseyin, her kılıç sallayışında bir atlı düşürdü. Onu belki daha çabuk öldürebilirlerdi. Ancak hiç kimse asıl darbeyi vurmaya cesaret edemiyordu; Peygamber torunuydu o. Başından yaralandı ve etrafını çevirenlerle çadıra kadar koştu. Ehlibeyt imdada yetişti. Kimi kendini oka siper etti, kimisi kılıca kolunu uzattı ki Hüseyin, bu son umut ışığı, son asil cengaver hayatta kalsın.
Velakin nafile! Temim kabilesinden Şerik oğlu Zür'a, Hüseyin'in sol elini, bir başkası da sağ omzunu kılıçla biçti. Ondan sonra darbelerin ardı arkası gelmedi. Bedeninde otuz üç mızrak, otuz dört kılıç yarası vardı. Azılı düşman Şimr, kimsenin cüret edemediği o vahşi davranışa yeltendi. Hüseyin'in başını, on iki kılıç darbesiyle kesti. Komutan Ömer, kesik başı eline alıp havaya kaldırdı: `İşte bu, Yezid'in önünde eğilmeyen Hüseyin'in başıdır!'
Hüseyin'in başı, diğer kesik başlarla birlikte toplanıp mızraklara takıldı; ehlibeytten geri kalan çocuk ve kadınların ağıtları eşliğinde Kufe'ye götürüldü. Hz. Hüseyin'in hasta olan ve sağ kurtulabilen yirmi dört yaşındaki oğlu Zeynel Abidin, prangaya vurularak akrabalarıyla birlikte sokaklarda dolaştırıldı. Halk şaşırmış, deliye dönmüştü. Kiminin nutku tutulmuş, kimi acıya ve yasa boğulmuş; yezitleşenler ise sevinçten göbek atar olmuştu.
Sonsuz_
21-03-2008, 11:47 AM
http://www.resimekle.gen.tr/files/00goxe0qptg1uw66qxe2.jpg (http://www.resimekle.gen.tr/)
Esir ehlibeyt kafilesi, mızraklara takılı kesik başlar refakatinde korkunç Şam yolculuğuna çıktığında; daha önce Hüseyin'e yardıma koşup çok kayıp veren Esedoğulları kabilesi Kerbela'daki cesetleri toplayıp defnetti. Şam'da gümüş tepsi içinde sunulan Hüseyin'in kesik başını gören Yezid, iyice küstahlaştı. Hüseyin'in dudaklarına, elindeki asayla vurdu. Bu hakarete itiraz edenlerin kellesini vurdurdu. Kerbela olayının kırkıncı günü, asker gözetiminde Medine'ye yollanan ehlibeytten geri kalanlar, Kerbela'da üç gün mola verdiler. Zeynel Abidin, babasının kesik başını bedeniyle birleştirip öldüğü yere gömdü.
Hüseyin ve yandaşlarının kanlarının döküldüğü Kerbela çölü, daha o zamanlar bir ziyaret yerine dönüştü ve Abbasiler döneminde hurmalıklar içinde, suyunu Fırat'tan alan şehir haline geldi. Abbasi halifesi El Mütevekkil, halkın ziyaretine engel olmak amacıyla, 851'de türbegâh ve çevre binaları yıktırdı. 977'de yeniden yapılan türbegâh, üç yıl sonra Şii karşıtı fanatik Zabbe bin Muhammed el Esedi tarafından tahrip edildi. Şii Büveyhiler Bağdat'a egemen olunca, Adududevle ile Hasna bin Fadl, mekânı onarıp güzelleştirdiler. 1016 yılındaki yangın, türbegâhta büyük hasara yol açtı.
Selçuklu Sultanı Melikşah, 1087'de Irak'ta Meşhedan olarak bilinen Hz. Ali ve Hüseyin'in türbelerini ziyaret etti; İlhanlı hükümdarı Gazan Han ise 1303'te hem mekânı ziyaret etti hem de bağışta bulundu. Safevi hükümdarı Şah İsmail ile Osmanlı padişahı Kanuni Süleyman da benzer ziyaretlerde bulundular. Kanuni, ayrıca 1535 yılında Hüseyniye olarak bilinen kanalı onardı; rüzgârla savrulan çöl kumlarını bahçeye dönüştürdü; bazı ek inşaatlar yaptırdı. Sultan III. Murad, 1594'te Bağdat valisi aracılığıyla Hüseyin'in kabri üzerine yeni bir mezar inşa ettirdi. Şah I. Abbas 1623 yılında Bağdat'ı zaptedince, kutsal mekâna özel önem verdi. Afşar hanedanından Nadir Şah, 1743 yılındaki ziyaretinde türbegâhın kubbesini altınla kaplattı. 18. yüzyıl Kaçar hanedanından Ağa Muhammed Han, Hüseyin Türbesi'nin yaldızını yeniletti ve cami minaresini altınla kaplattı. 1801'de yöreyi yağmalayan bağnaz Vahhabiler, kutsal mekânları yakıp yıktılar ve yaklaşık üç bin Şii'yi katlettiler. Osmanlı valileri ise Kerbela şehrinde hükümet konağı kurup pazaryerini genişlettiler.
Bağdat'ın 100 kilometre güneybatısına düşen Kerbela'da bugün yaklaşık 125 bin kişi yaşıyor. Savaş öncesinde nüfusun yarısı, İranlı Şiilerden oluşuyordu. Ancak büyük bir kısmı ülkelerine sürüldü. Şehirde Hindistan ve Pakistanlı kalabalık bir nüfus var. Türbegâh ve ziyaretgâhların çevresindeki daracık sokaklarıyla eski yapılar varlıklarını koruyor. Modern İslami mimari tarzıyla yapılan mekânlar da az değil. Kutsal mekânların süslemesi pek abartılı. Şehrin doğusundaki yarım daire şeklindeki hurmalıklar ile Hüseyniye, Abbasiye, Zeynebiye gibi anıtmezar ve camiler, sıra sıra türbelerle tamamlanıyor. Şii Kabristanı kentin batısına düşüyor. Hüseyin türbegâhının avlusu 108 x 82.5 metre büyüklüğünde; duvarları, boydan boya Kur'an ayet ve sureleriyle bezeli. Türbede son derece geniş bir teşkilat mevcut. Şii inancına göre, civarda gömülenler cennete gidecekler. Bu yüzden yaşlı ve sakatlar, son günlerini buralarda geçirirler, ölümü burada beklerler.
Sonsuz_
21-03-2008, 11:48 AM
http://www.resimekle.gen.tr/files/krs32cjg1y6h990lq3on.jpg (http://www.resimekle.gen.tr/)
İslam dünyasında Kerbela adı, başından bu yana trajediyle anılır oldu. "Her yer Kerbela, her gün aşure" sesleri çınladı durdu dört bir yanda. İslam ülkelerinde, özellikle Şii topluluklar arasında 10 Muharrem, `yas, matem ve aşure günü' ilan edildi; insanlar ehlibeytin acılarına ortak olmak amacıyla, gün boyunca sopa, zincir, lobut, bıçak gibi araçlarla kendilerine eziyet edip durdular. Muharrem günü yapılan ibadet, dua, namaz ve niyazın sair günlerden bin kat daha sevap kazandırdığına; ilk zamanlarda o gün süslenip koku sürenlerin hastalıklara maruz kalmayacaklarına, sonraları ise yas gereği süslenilmemesi, sakalların belirli bir süre kesilmemesi gerektiğine ve ailesini rızıklandıranların evlerinde bolluk ve bereketin eksik olmayacağına dair türlü çeşitli rivayetler, hadisler aktarılageldi.
Ve o günden sonra dağlar taşlar, çöller, kurtlar kuşlar, yazı yaban, yılan ve çıyan ağıda durdu. İlk kez sıcaklığından utandı güneş, karardıkça karardı; şehitler kanına bulanmış çöl kumunu azarladı, lanetledi, ehlibeyt şehitlerini koynuna aldı diye.
Fırat bir söyledi, pir söyledi: `Ben ki, diyarların serin dağlarından kopup çağıldarım; eflatun ve kızıl şafakların her renginden bin renk yansıtırım insanlara. Her yaştan, dilden, dinden ve milletten insanlar benimle yıkanır çağlar boyu. Ağularınız bende arıtılır, günahlarınız bende temizlenip sevaba dönüşür; kinleriniz, hınçlarınız, öfkeleriniz bende sevgi ve muhabbet oluverir.
Bilgeleriniz kıyılarıma oturup tarihten, insanlıktan, kardeşlikten dem vururlar. Bir kıyım abıhayattır, diğer kıyım kızıl kıyamet. Birinde ölülerinizi yıkar ve bir daha ölümler olmasın diye niyaz edersiniz, öbüründe kanlı kılıçlarınızı temizleyip yeni canlara kıymak için nefeslenirsiniz. Bir yanımda cana can katarsınız, diğerinde ölümü döllersiniz; birinde insanlığı oynarsınız, diğerinde isyanları. Kellesine ferman çıkarılmış nice koç yiğidin kanını insanlık adına ben yuyup yıkadım, uzaklara, tuzlu deryalara götürdüm ki, bir daha kavgalar, katliamlar, kan davaları olmasın.
Velakin, neyleyim, çaresiz kaldım şu Kerbela önünde. Ne yezit askerlerini katliamdan caydırabildim, ne de ehlibeyti hayatta kalmaya ikna edebildim. Ve oturdum ağladım, kimseler görmesin diye gözyaşlarımı ehlibeyt kanının döküldüğü kumlarla yoğurdum; orayı ölüm çölü olmaktan çıkarıp bir hayat vahasına, hurmalık ve yeşilliklerle döşeli bir cennet mekâna dönüştürdüm. Ki âdemoğlu ibret alsın diye. Bilsin ki kan suyla temizlenirmiş ve de kızıl kandan yeşillikler de doğabilirmiş...'
Şimdi her yıl aşure günü on binlerce Müslüman Kerbela yollarına düşüyor. İran'da, Lübnan'da, Mısır'da, Türkiye'de, Azerbaycan'da, Hindistan'da, Pakistan'da, Afganistan'da milyonlarca insan bin üç yüz yıllık acıyı paylaşıyor. Gözyaşlarına kan bulaşıyor, bedenler zincirlerle dövülüyor, Kerbela katliamının hatıralarıyla yürekler dağlanıyor
Sayı 108 / Mart 2002
vBulletin® v3.6.5, Copyright ©2000-2010, Jelsoft Enterprises Ltd.