PDA

: Alevi-bektaşi Edebiyatinda Doğa Sevgisi


Mustafa Kemal
11-09-2006, 11:28 PM
ALEVİ-BEKTAŞİ EDEBİYATINDA DOĞA SEVGİSİ
Ali Duran GÜLÇİÇEK


ÖZET

Bu çalışmada Alevilik- Bektaşilikteki doğa sevgisinin edindiği yer, kökeni ve edebiyata yansıması yer almaktadır.
Tanrı ve insan sevgisi kadar önemli bir yer tutan doğa sevgisinin kökeninin eski doğu kültlerinden özelliklede Şamanizmden ve tabiatla iç içe olan konar göçer yaşam tarzlarından kaynaklandığından bahsedilmektedir.
Alevi ozanlarının özellikle deyişlerinde işlediği konuların başında da bu doğa sevgisinin geldiği görülmektedir.

Giriş:
Yeryüzü etim, tenim,
Akarsulardır kanım,
Tahkık burcundan doğar
Uyakmaz benim günüm
– Said Emre –

Alevilik-Bektaşilik’te Tanrı ve insan sevgisi kadar doğa sevgisi de önemli bir yer tutar. Bu inanç sisteminde, insanlar doğayla öylesine özdeşmiş ve bütünleşmiş ki, „yeryüzüne etim, tenim; akarsularına kanım“, başka bir tanımla „yer anam, gök babam, güneş atam“ diyecek kadar onu kutsamış ve saygı duymuşlardır. Kaygusuz Abdal, bunu şöyle ifade etmektedir: “İnsan, cümle yaradılmışın aynasıdır... Cemi (bütün) eşyanın hakikatı âlem-i âdemdir ve âdemin hakikatı Hakk’tır.. İnsanın vücudu bir şehir gibidir; Ateş, Su, Toprak ve Yel gibi dört türlü nesneden; kemik, sinir damar, deri, ilik, et, kan, yağ ve kıl gibi dokuz cevherden oluşmuştur... Yedi kat yerler vücu-dumdur, sular damarımdır, gökler çadırımdır, arş seyranımdır, çarh devranımdır, yıldızlar meşalemdir... Gece ermişlik, gündüz nebilik-tir. İlkbahar doğmak, sonbahar ölmek; sağlık gülbahçesinde olmak, hastalık karanlıkta kalmaktır... Bütün kâinat (altı bini nebâta –bitkilere–, altı bini hayvanata, altı bini insana ait olan, birbirinden ayrı olmayan ve Tanrı ile kuşatılan bu onsekizbin âlem) insanın vücudundadır, özündedir. Bunları dilimiz ve elimizle rencide etme-meliyiz, incitmemeliyiz. Çünkü onlar rencide olursa, Tanrı da renci-de olur...”
Doğa inançlarından kaynaklanan su, ağaç ve ateş kültü, Anadolu ve Balkanlar’da, özellikle Alevi-Bektaşi toplulukları arasında varlığı-nı halen sürdürmektedir. Alevilik’teki vahdet-i vücut (varlık birliği) kuramına göre, evrende her şey birbirleriyle içiçedir ve bir uyum içindedir; sazdaki akortta ve gezegenlerin güneşin etrafındaki dönüşünde olduğu gibi. Bu uyum (armoni) doğal olarak insan, Tanrı ve doğa ilişkilerinde de vardır. Bu düzeni bozan ise, doğaya egemen olan insanoğlunun kendisidir. Halbuki insan, doğanın bir parçası-dır; ondan ayrı değildir.

Varlık birliği kuramını savunan mutasavvıflara göre, „küçücük bir çiçeğin sapından tutulup sallanmasıyla, yıldızların dayandığı temel sallanır...“ şeyh Bedreddin’e göre, „Varlık âlemi bir bütün-dür... (Hakikat sırrına eren) insan, dağları, ırmakları, ağaçları, bahçeleri, dünyada ne varsa her şeyi kendi içinde bulur. Dünya o olur, o da dünya. Neye baksa, kendisi. Kendisi olmayan bir şey bulunmaz. Neye baksa, baktığı şey olur. Neye baksa, baktığı şeyin kendisi olduğunu anlar. Güneş ile zerrenin aynı şey olduklarını kavrar; aralarında bir ayrılık düşünmez. Zaman da tek bir zaman olur onun için; başlangıç ve son, ilksizlik ve sonrasızlık tek bir anın içinde erir...”

„Dost dost diye nicesine sarıldım/Benim sadık yârim kara toprak-tır“; „dağlar çiçek açar, Veysel dert açar“ diyen Alevi ozanlarından tabiat âşığı Veysel Şatıroğlu, gözleri görmediği halde, tabiatı rengâ-renk çiçekleri ve burcu burcu kokularıyla, kilim dokur gibi ilmek ilmek şiire işlemiştir:

Ne zaman toprakla birleşir cismim/Cümle mahluk ile bir olur ismim
Ne hasudum kalır, ne de bir hasmım/Eski düşmanlarım olur dostlarım
Benden ayrılınca kin ve buğuzum / Herkese güzellik gösterir yüzüm Topraktır cesedim, güneştir özüm/Hava, yağmur uyandırır hislerim
- Âşık Veysel –
Bülbül olayım öteyim, dost bahçesinde yatayım
Gül oluban açılayım, ayruk dahı solmayayım.
***
Gel varalım bizim ile, kim giresin bahçelere
Daim öter bülbüllerim, gülistanım solmaz benim.
– Yunus Emre –

Alevi inanç ve öğretisindeki doğa sevgisi, onun edebiyatına da yan-sımıştır. Şiirlerinde, deyiş ve nefeslerinde burham burham doğa kokar; doğa ve doğadaki varlıklar konuşur ve konuşturulur:

Bülbül olsam varsam gelsem / Hakk’ın divanına dursam
Ben bir yanıl alma olsam / dalına bitsem ne dersin?
(…)
Sen bir Cennetlik kul olsan / Cennet’e girmeğe gelsen
Pir Sultan üstadın bulsan / bilece girsek ne dersin?

Anadolu ve Balkanlarda, özellikle Alevi topluluğu arasında varlığı-nı halen sürdüren bu doğa inancının kökeni, hiç kuşkusuz eski doğa kültlerinden (özellikle Şamanizm’den) ve tabiatla içiçe olan konar-gö-çer yaşam tarzlarından kaynaklanır. Dağlar, ormanlar, otlaklar, ağaç-lar, sular, ırmaklar, çiçekler, ay, güneş, yıldız gibi yer ve gökyüzün-deki tüm tabiat unsurları göçebe topluluğun yaşamını etkileyen temel unsurlardır. Göçebenin yaşamı, geçimi onlara bağlıdır; onlarla uyup kalkmakta, onlarla düşünmektedir. Alevilerde tabiat unsurlarına bu ka-dar önem verilmesi, işte onların doğayla iç içe olan bu yaşam tarzların-dan kaynaklanır.

Alevi ozanlarının ağırlıkla işledikleri konulardan biri de, işte bu tabiat unsurlarıdır. Bu geleneğin kaynağını oluşturan Dede Korkut’ta, bakınız suyun ve ağacın önemi nasıl ifade edilir:

Çağnam çağnam kayalardan çıkan su
Ağ koyunlar gelüp çevresinde yatduğı su
Hasan ile Hüseyn’in hasreti su
Bağ ve bostanın ziyneti su
Ayşe ile Fatıma’nın nigahı su
Şahbaz atlar gelip içdügi su
Ağ koyunlar gelip çevresinde yatdığı su
Ordumun haberin bilir misin digil mana
Kara başım kurban olsun suyum sana.
***
Ağaç ağaç der isem sana erilenme ağaç
Mekke ile Medine’nin kapısı ağaç
Musa Kelimün asası ağaç
Büyük büyük suların köprüsü ağaç
Kara kara denizlerin gemisi ağaç
Şah-ı Merdan Ali’nin Düldülü’nün eyeri ağaç
Zülfikarın kını ile kabzası ağaç
Şah Hasan ile Hüseyn’in beşiği ağaç
Eğer erdir, eğer avratdır korhusu ağaç
Başın ala bakar olsam başsız ağaç
Dibün ala bakar olsam dipsiz ağaç
Beni sana asarlar götürmegil ağaç
Götürecek olur isen yiğitliğim seni tutsun ağaç
Bizim ilde gerek idin ağaç
Kara hindu kullaruma buyura idim
Seni para para doğrayalar idi ağaç.

Aşırı çevre kirliliği, zararlı atık ve kimyasal maddelerle çöp yığını-na dönüştürdüğümüz ve kendisine düşmanca davrandığımız halde, bi-ze yine de kucak açan ve bizi besleyen toprağın bu vefalı ve sadıkane dostluğunu geliniz Âşık Veysel’den dinleyelim:

Dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sâdık yarım kara topraktır
Beyhude dolandım, boşa yoruldum
Benim sâdık yârım kara topraktır
(...)
Her kim olursa bu sırra mazhar
Dünyaya bırakır ölmez bir eser
Gün gelir Veysel’i bağrına basar
Benim sâdık yârim kara topraktır.

Alevilerde, çocuk adlarının daha çok doğa isimlerinden tercih edil-mesi ve bilhassa Sıraç Alevilerinde kız çocuklarına genellikle „Gelin-cik, Zambak, Lâle, Sümbül, Nergiz ve Nevruz“ gibi çiçek isimleri-nin verilmesi, doğa sevgisinden kaynaklansa gerektir. Doğayı güzel-leştiren ve onu renk cümbüşüne dönüştüren hiç kuşkusuz çiçeklerdir:

Çiçekler ki, güzelliğin simgesidir;
Yaşamın, umudun ve sevincin ifadesidir.
Çiçekler ki, gönüllerin dilidir;
Rengârenk, burcu burcu,
Sevgi, aşk ve hatıralarla doludur.
(A. D.)
Rengârenk parlayan, burcu burcu kokan çiçeklerin güzelliğini, bir
de çiçeklerin dilinden dinleyelim:

Çiğdem der ki ben elâyım / yiğit başına belayım
Her çiçekten ben alâyım / benden alâ çiçek var mı?
Al baharlı mavi dağlar / yârim gurbet elde ağlar
Lâle der ki, be hey Tanrı / benim boynum neden eğri?
Yârden ayrı düştüm gayri / benden alâ çiçek var mı?
Al baharlı mavi dağlar / yârim gurbet elde ağlar
Sümbül der ki, boynum uzun / yapraklarım düzüm düzüm
Ak gerdana beni düzün / benden alâ çiçek var mı?
Al baharlı mavi dağlar / yârim gurbet elde ağlar
Nevruz der ki, ben nazlıyım / sarp kayalarda gizliyim
Mavi donlu gök gözlüyüm / benden alâ çiçek var mı?
Al baharlı mavi dağlar / yârim gurbet elde ağlar.

Mustafa Kemal
11-09-2006, 11:28 PM
Doğanın bu güzel değerlerine sahip çıkmayanlara, gülün ve dost-luğun kadrini, kıymetini bilmeyenlere, bakınız Şah İsmail Hatayi nasıl sesleniyor:

Ezel bahar olmayınca / kırmızı gül bitmez imiş
Kırmızı gül bitmeyince / dertli bülbül ötmez imiş
Bülbül hevestir ötmeğe / sarılıp güle yatmağa
Bahçıvan gülü satmağa / gül kadrini bilmez imiş
Bahçıvan satma bu gülü / haramdır parası pulu
Ağlatma dertli bülbülü / göz yaşın silmez imiş
Bülbül güle hayran olur / hayran olur seyran olur
Bazı insan hayvan olur / hayvan âdem olmaz imiş
Şah Hatayi ölmeyince / tenim türab olmayınca
Dost dosttan ayrılmayınca / dost kadrini bilmez imiş.

Çiçekler kadar, belki de onlardan daha fazla halk türkülerine konu olan, hiç kuşkusuz, yol yolak vermeyen, ama kendisine yaslanan ko-nuğunu da yalnız bırakmayan, onu saklayan, bekleyen heybetli, hey-betli olduğu kadar da kutsal olan yüce dağlardır:

Hemen Mevla ile sana dayandım
Arkam sensin, kal’am sensin dağlar hey!
Yoktur senden gayrı kolum kanadım
Arkam sensin, kal’am sensin dağlar hey!
– Köroğlu –

Gönlüm darlandı da çıktım dağlara
Gönlüm eğlencesi dağlar merhaba
Aktı çeşmim yaşı döndü çaylara
Çeşmim eğlencesi çaylar merhaba.
– Ruhsati –

Başı duman pare pare / yol ver dağlar yol ver bana
Gönlüm gitmek ister yâra / yol ver dağlar yol ver bana.
– Âşık Yener –

Dağlar olsun da, başı pare pare dumanlı olmasın; bağrı yanık yanık tütmesin!.. Dağlar olsun da, yolsuza yol, umutsuza umut, mazluma sığnak olmasın! Dağlar olsun da, Pir Sultan Abdal, Dadaloğlu, Kör-oğlu ve Karcaoğlan gibi halk ozanlarına mekân olmasın!..

Belimizde kılıcımız kirmanı
Taşı deler mızrağımın temreni
Hakkımızda devlet etmiş fermanı
Ferman padişahın, dağlar bizimdir.
– Dadaloğlu –

Benden selâm olsun Bolu Beyine
Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır
At kişnemesinden, gargı sesinden
Dağlar sedâ verip seslenmelidir.
– Köroğlu –

Hezeli de Karac’oğlan hezeli[1]
Döküldü dalların gülü gazeli
Gurbet ilde ben neylerim güzeli
Yol ver dağlar ben sılama gideyim!
***
Köroğlu der tepelerden bakarım
Gözlerimden kanlı yaşlar dökerim
Bunca yıldır hasretini çekerim
Arkam sensin, kal’am sensin dağlar hey!..

„Başı pare pare dağların“ dumanı, karı, kışı, boranı eksilir mi?.. Ya „şu dağların şahı, erenlerin nazargâhı ve Pir Sultan’ın seyrangâhı Yıldızdağı’nın dumanı neden çekilmez; neden halen yaslı ve firkatlı?“

Gelmiş iken bir habercik sorayım
Niçin gitmez, Yıldızdağı dumanın
Gerçek erenlere yüzler süreyim
Niçin gitmez Yıldızdağı dumanın
(…)
Ben de bildim, şu dağların şahısın
Gerçek erenlerin nazargâhısın
Abdal Pir Sultan’ın seyrangâhısın
Niçin gitmez Yıldızdağı dumanın.

Dağlara güzellik veren, ona hayat kazandıran hiç kuşkusuz orman-lardır. Ormanlar, doğanın akciğeri ve oksijen üretiminin temel kay-nağıdır. Ormanlar, milyonlarca canlı türüne kucak açar ve onlara ba-rınma imkanını sağlar. Ormanlardaki varlığı ve onun çok yönlü yarar-larını gelin Âşık Veysel’den dinleyelim:

Orman yurdun temelidir / nesillerin evvelidir
Her sanatın ilk elidir / ormandaki varlığa bak
(…)
Veysel sever ağaçları / dalında öten kuşları
Orman yapar her işleri / ormandaki varlığa bak.

Alevi-Bektaşi ozanları kimi zaman kendisini bübül yerine, gül yeri-ne, doğadaki canlı cansız varlıkların, nesnelerin yerine koymuş; onlar-la konuşmuş, onlarla dertleşmiş, onlarla haşır neşir olmuştur:

Sordum sarı çiğdeme / sen nerede kışlarsın
Ne sorarsın be derviş / yer altında kışlarım
Sordum sarı çiğdeme / yer altında ne yersin
Ne sorarsın be derviş / kudret lokması yerim
Sordum sarı çiğdeme / senin benzin ne sarı
Ne sorarsın be kardeş / Hak korkusun çekerim
Sordum sarı çiğdeme / anan baban var mıdır
Ne sorarsın be kardeş / anam yer, babam yağmur
Sordum sarı çiğdeme / asâcığı elinde
Hak kelâmı dilinde / çiğdemde dervişlik var
Pir Sultan’ım erlerle / yüzü dolu nurlarla
Ak sakallı pirlerle / çiğdemde dervişlik var.

Alevilikte insana, Tanrı’ya, doğaya duyulan sevgi, aynı şekilde hayvanlara karşı da beslenir. Evdeki at, inek, öküz, koyun, kuzu... Dağdaki geyik, turna, aslan, güvercin vd. aynı şekilde korunur ve sevgi duyulur. Hz. Ali’nin ve 5. İmam Muhammed Bakır’ın bu konu-da söyledikleri şu sözler oldukça anlamlıdır:

„Dindar görünmek veya bir an önce işinin başına dönmek için binek hayvanına katı ve zalim davranan kişi adalet sınırlarını taş-mıştır; tanıklığı kabul edilmez“ (Hz. Ali). “Hacca herkesten önce varıp, herkesten önce vatanına dönenin tanıklığı kabul edilmez; çünkü o, bindiği binek atını zorlamış; mahvetmiş ve helâk etmiştir” (İmam Muhammed Bakır).

Pir Sultan Abdal da, evin devliğini (geçim ve idarasini) sağlayan öküzün hoşça tutulması ve ona eziyet edilmemesi için rençberlere (çiftçilere) şöyle seslenir:

Dağdan kütür kütür hezen indirir
İndirir de ateşlere yandırır
Her evin devliğin öküz döndürür
İrecberler, hoşça görün öküzü
Öküzün damını alçacık yapın
Yaş koman altında, kuruluk sepin
Koşmadan koşuma gözlerin öpün
İrecberler, hoşça görün öküzü
Pir Sultan’ım der ki, kaynar coşunca
Tekne hamur kalmaz ekmek pişince
Adem ata ök(ü)zün çifte koşunca
İrecberler, hoşça görün öküzü!

Şah İsmail Hatayi, kendisinden kaçmak isteyen geyiğe bakın nasıl seslenir:
İçmişim bir dolu olmuşum ayık
Düşmüşüm dağlara olmuşum peyik
Sana derim sana sürmeli geyik
Kaçma benden kaçma avcı değilim
Sana derim sana geyik erenler
Bize sevda sana dalga verenler
Dilerim Mevlâ’dan onmaz vuranlar
Kaçma benden kaçma avcı değilim
Avcı değilim ki düşem izine
Kaça kaça kanlar indi dizine
Sürmeler mi çektin kömür gözüne
Kaçma benden kaçma avcı değilim
Aydur Şah Hatayim uçak kaçandan
Zerrece korkmazız bu tatlı candan
Gidip davac(ı) olma atana benden
Kaçma benden kaçma avcı değilim.

Doğayla bu kadar iç içe olan; Tanrı-insan ve doğa sevgisine dayanan Alevilik’te, Alevi ulusunun taht-ı revanı, bend-i pınarı ve cem-i can-ları güldür, gülistandır:

Pir divânına uğradım / Pir’in divânı güldür gül
Oturmuş köşk sarayına / taht-ı revânı güldür gül
Gülden terazi tutarlar / gül alırlar gül satarlar
Gül ile gülü tartarlar / çarşı pazarı güldür gül
Kurusu güldür, yaşı gül / toprağı güldür, taşı gül
Has bahçenin içindeki / servi çenarı güldür gül
Gülden değirmen döndürülür / gine gülden gül övünür
Akar arkı, döner çarkı / bendi pınarı güldür gül
Güle gül Seyyid Nesimi / haklı nefesleri güldür
Hak oturur mihman canla / cem-i canlar güldür gül.

(Bu makale, kısaltılmış şekliyle Ali Duran Gülçiçek’in yayımlanmak-ta olan “Her Yönüyle Alevilik-Bektaşilik-Kızılbaşlık Gerçeği” adlı ya-pıtından alınmıştır. Konuyla ilgili bibliyografya da aynı yapıtta yer al-maktadır).

Fukara-i Abdal
14-02-2008, 01:03 PM
Dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sâdık yarım kara topraktır
Beyhude dolandım, boşa yoruldum
Benim sâdık yârım kara topraktır
(...)
Her kim olursa bu sırra mazhar
Dünyaya bırakır ölmez bir eser
Gün gelir Veysel’i bağrına basar
Benim sâdık yârim kara topraktır.