sazlı
25-01-2008, 06:17 AM
-Ey Abbas! Eğer seni de kaybedersek belim bükülür, dayanağım kalmaz, askerlerim viran olur!
Bu sözler Hz. Hüseyin’in, ordusunun bayraktarı olan Hz. Abbas’a hitaben söylediği son sözlerdi.
Dini uğrunda canını feda etmek için bir an önce çarpışmak isteyen Abbas’ın, geçen bunca zaman karşısında nasıl sabrettiği, nefsine nasıl hakim olduğu şaşılacak şeydi.
Muhammed (s.a.a) hanedanının gözlerinin önünde lime lime edilişine; Hüseynî çadırlardaki kadınların ve çocukların sert kayaları kuma çeviren feryadına; Hz. Hüseyin’in etrafını dört bir yandan muhasara altına alıp kahkahalar atan, kötü sözler söyleyen vefasız düşman ordusunun çirkefliklerine; zamanının imamı Hüseyin’in (a.s) bunca zulüm karşısında zulümden yana değil, hicrandan yana gözyaşları akıtarak tahammül göstermeye çalışmasına daha fazla dayanamıyordu Abbas.
Ne var ki, Hüseyin’in (a.s) gönlü yastaydı. Abbas’ı meydana göndermekte gönlü yoktu:
-Savaşmana nasıl izin verebilirim, kızıl kanlara bulanmana nasıl tahammül ederim ey kardeşim? Canım fedadır sana, ama benden bunu isteme!
Alemlerin yasa büründüğü bu günde Hüseyin (a.s), kardeşi Abbas için “Canım sana fedadır” derken bunun sebebi neydi acaba? Bu ne yücelikti ki, zamanın imamı onun için “canım feda” demede? Belli ki, Hz. Hüseyin’den başka Abbas’ı daha iyi tanıyan kimse yoktu o zamanlar.
Abbas pek alim, pek bilgindi. Onun ilmi yanı sıra şecaati, fedakârlığı ve takvası öyle üstündü ki, Hüseyin’in ordusuna bayraktar olmasının en belirgin sebebi de buydu belki de...
-Ben müminlerin emiri babam Ali (a.s), kardeşlerim Hasan ve Hüseyin (a.s) yanında ilim öğrendim. Bu yüce şahsiyetlerden aldığım ilimle dinimde yakine erdim.
Abbas, aldığı ilimlerin kaynağını böyle dile getiriyordu. Kerbela hadisesini, o gün neler olacağını daha önceden duymuş; babasından işitmiş, ceddi Resul-u Ekrem’in dilinden bu olayı nakledenleri de dinlemişti. Anlatılanları bir bir yaşadıkça inancı daha da artıyor, yakini daha da kuvvetleniyordu...
Hele annesi Ümmül Benin’in anlattıkları hâla aklından çıkmış değildi:
-Yavrum! Henüz sen daha küçük bir çocukken bir gün baban seni kucağına almış; ellerini, kollarını öpmüş; sonra da ağlamıştı. Onu bu halde görünce yüreğim yandı, ciğerim parçalandı. Zira, ömrüm boyunca güzel ve şirin bir yavruyu kucağına alıp da ağlayan bir baba ne görmüş, ne de duymuştum. Kendi kendime; “Bunun bir sebebi olmalı” dedim. Bu yüzden babana dönerek niçin ağladığını sordum. Baban bir yandan ağlıyor, bir yandan da cevap veriyordu: “Bu yavrumun kolları Hüseyin’ime edeceği yarenlik uğrunda kesilecek!” Kollarının kesileceği haberini alır almaz dayanamayıp feryat ettim. Benimle birlikte ev halkı da ağladı, sızladı. Baban bizi bu halde görünce ikinci ama, güzel bir haberle bize teselli verdi: “Bilesiniz ki gözümüzün nuru Abbas, Hak Teala katında yüksek derecelere sahip olacak. Hak Teala, daha önce kardeşim Cafer’e (Cafer-i Tayyar) nasıl iki kanat hediye ettiyse, ona da iki elinin karşılığı olarak iki kanat bağışlayacak ve Abbas da bu kanatlarla, cennette meleklerle birlikte uçacak!”
Abbas, Kûfelileri çok iyi tanıyordu. Babası Hz. Ali ve kardeşi Hz. Hasan zamanında onların durumunu çok iyi tecrübe etmiş; baskı ve zulüm karşısında nasıl korktuklarını, kendilerini kaybedip hakkın yanından ne kadar çabuk uzaklaştıklarını çok yakından görmüştü. Emevî hükümetinin ne kadar cani, zalim ve alçak bir hükümet olduğunu, sapıklıkta ne derecede ileriye gittiğini çok iyi biliyordu. Basireti öyle geniş, imanı öyle güçlüydü ki, hiçbir şeyden etkilenmeden kardeşi Hüseyin'in uğrunda canını feda etmeyi, parça parça doğranmayı göze almıştı. Hüseyin'in bir bakışına can veren bu yiğit er, gönlüne silinmez mürekkeple işlediği bu mührü asla silmeyecekti...
Hüseynî kervan Kûfe'ye gelip de hoş olmayan haberleri işittiklerinde Abbas, Kûfelilerin sözlerinden döndüklerini, Hüseyin'e karşı kılıç kuşandıklarını ve asla onunla bir olmayacaklarını sezmişti. Fakat, bu durum ne Abbas'ta, ne de diğerlerinde kaygıya yol açmamış; aksine, Hüseyin'in yolunda sadece ve sadece yılmaz birer asker olmada sebat göstermişlerdi.
Abbas'ın gücünü, yiğitliğini ve savaşlarda üstünlüğünü çok iyi bilen düşmanlar, onu Hüseyin'in yanından ayırabilmek için planlar kurmuş, bu amaçla Hüseynî Kervan Kerbela'ya varır varmaz girişimde bulunmuşlardı:
Kûfeliler, aldıkları kararı uygulamak için Abbas ile görüşmek üzere dayısı Abdullah b. Hizam'ı bu işle görevlendirdiler. Abbas'ın dayısının oğlu Abdullah, teyze çocuklarının (Abbas ve diğer üç kardeşi) Hüseyin (a.s) ile Kerbela'ya gittiklerini öğrendiğinde Kûfe emiri Ubeydullah b. Ziyad'ın yanına giderek bunlar için bir dokunulmazlık mektubu aldı. Ardından bu mektubu hizmetçisine vererek alelacele Kerbela'ya gitmesini ve onu Abbas'a vermesini emretti. Hizmetçi, gece yarısı Kerbela'ya vardı ve mektubu düşman ordusu komutanlarından Şimr'e verdi. Mektuba göz atan Şimr, gece karanlığında ordusundan ayrılarak Hüseynî kervanın bulunduğu yere yakın bir yerde duraklayıp "Kızkardeşimizin çocukları nerede? Abbas ve kardeşlerini istiyoruz!" diye seslendi.
Abbas ve kardeşleri, ilk etapta onun bu isteğini cevapsız bıraktılar. Şimr, tekrar seslendi. Hüseyin (a.s) Abbas'a dönerek:
-Her ne kadar fasıksa da cevapsız bırakmayın, diye uyarıda bulundu
Dört kardeş, imamlarından gelen emre itaat ederek Şimr'in yanına vardılar:
-Bizden ne istiyorsun?
-Size mektup getirdim, bir dokunulmazlık mektubu!
-Ne dokunulmazlığıymış bu?
-Hüseyin'e uyup kendinizi ölüme sürüklemenizi istemiyoruz. Onun yanından ayrılıp Muaviye oğlu Yezid'e itaat ettiğiniz takdirde size hiçbir zaman dokunulmayacak, bu dokunulmazlık mektubuyla da dilediğiniz yere gidebileceksiniz!
Abbas, Şimr melununun bu sözlerine daha fazla dayanamayıp sert bir dille çıkıştı:
-Allah sana da, mektubunuza da lânet etsin! Bizden, lânete uğrayan lânetlenmiş insanların çocuğuna itaat etmeyi mi bekliyorsun?! Git efendilerine söyle: Biz Hüseynîyiz ve sonsuza kadar da öyle kalacağız!
Böylece Mekke'den Kûfe'ye, oradan da Kerbela'ya edilen yolculuklarda Abbas'ın yiğitliği, cesaret ve imanı; dost-düşman, herkes tarafından bir kez daha sabit oldu. Hele bir hatıra daha vardı ki, o günlerde hâla akıllardan çıkmış değildi:
Muharrem ayının yedinci günüydü. Fırat'a açılan tüm su yolları Yezidîlerce kapatılmıştı. Ubeydullah b. Ziyad'ın emriyle Kûfe ordusu Fırat nehrinin etrafında etten duvar örmüş, gece gündüz bekçilik ediliyordu.
Yezidîlerin bir damla suyu onlara çok gördüğü bu günlerde su almak ve susuzluğunu gidermek için oraya gidenler, yalın kılıçlar ve tiz mızraklarla karşılaşıyorlardı.
İşte o gün Hüseyin (a.s), birkaç kişiyi de yanına vererek Fırat'a gitmesi ve kamplarındaki su ihtiyaçlarını giderecek derecede su getirmesi için Abbas'ı görevlendirmişti.
Abbas, imamının emrine uyarak arkadaşlarıyla yola koyuldu. Aralarında boş su tulumlarını eşit miktarda paylaşan Hüseyniler, bir müddet sonra Fırat önlerine kadar gelmişlerdi. Hedefleri Fırat'a varmak ve susuz dostlarına, eşlerine ve çocuklarına su götürmekti...
O gece Fırat'a bekçilik eden Kûfelilerin kaptanı Amr b. Haccac'dı. Haccac oğlu, birkaç atlının hızla Fırat'a doğru ilerlediğini görünce Fırat önlerinde askerlerini yoğunlaştırdı. Askerlerin başına geçerek yaklaşmakta olan Hüseynîlere yüksek sesle bağırdı:
-Siz kimsiniz, neden geldiniz buraya?
Abbas'ın emriyle öncülük görevini üstlenen Nafi b. Hellal öne çıkarak cevap verdi:
-Bize yasak ettiğiniz şu sudan içmeye geldik!
-O halde gelin, dilediğiniz kadar içebilirsiniz.
-Yemin ederiz ki Hüseyin ve hanedanı susuz kaldıkça o sudan bir damla dahi içmeyiz!
-Bu su, Hüseyin ve Ehl-i Beyt'ine haramdır!
-Hayvanlara dahi mubah olan bu suyu Allah'ın masum kuluna, müminlerin pak imamına haram eden kimse Yezid'den başka kim olabilir?
-Yezid, müminlerin emiridir; asıl imam da odur, onun hakkında böyle konuşamazsınız! Nerede kaldı biatiniz?
-Şu işe bakın ki, bir zamanlar İslam'ın önüne engel çıkaran, onu yok etmek için elinden geleni ardına koymayan Ebu Süfyan ve oğlu Muaviye gibi; asrının imamına ve halifesine karşı savaşan, kılıç kaldıran, küfreden, riyakâr, hileci ve düzenbaz insanlardan türeme Yezid gibi; köpeklerle yatıp kalkan, eşeklere imame giydirip imam diye arkasında cemaat namazı kıldıran, kadınlarla dolu haremler kurup canı istediğinde zina edebilen, şarap banyosu yapıp ayyaş haliyle yakınlarına dahi sarkıntılık eden; bunlardan da kötüsü peygamber evladına karşı ordu hazırlayıp sadece ve sadece onu yok etmeyi hedefleyen böylesi bir soysuza biat edip onu kendimize emir kabul etmemizi istiyorsun da Hüseyin gibi; ceddi Muhammed (s.a.a), babası Ali (a.s) ve annesi Fatıma (s.a) olan, ömrünü İslam dinine ve ümmetinin hayrına adayan bu insana; pak, adil ve masum kişiye biat etmekten men ediyorsun öyle mi?! Yazıklar olsun size! Ne çabuk da dininizi satıverdiniz öyle!
Tartışma daha da uzayıp gittiğinde söylenenlere daha fazla dayanamayan Haccac oğlu, emri altındaki askerlerine dönerek derhal saldırıya geçmelerini emretti. Böylece, iki taraf arasında kıyasıya bir mücadele başlamıştı.
Abbas, arkadaşlarının su tulumlarını daha rahat doldurabilmelerini sağlayabilmek için Fırat'ı saran düşman kuvvetlerinin arasında adeta gedikler açmış, onca düşman arasında dikkatleri kendi üzerine çekmeyi başarmıştı. Artık onlar, Fırat'a dalıp da su tulumlarını doldurmakta olan Hüseynîleri unutmuş, Abbas'la ilgilenir olmuşlardı.
Abbas'ın öfkesi, düşmanın korkulu rüyası haline gelmişti. Kızgın bir aslan gibi düşmanının üzerine rüzgâr hızıyla at koşturup şimşek gibi kılıç savuruşu, onlardaki cesareti söküp almıştı. Kûfeliler çaresiz kalarak mücadeleden çekinince Abbas ve arkadaşları çoktan su tulumlarını doldurmuşlardı bile...
Bu olaydan sonra düşman ordusu arasında Abbas'ı tanımayan kalmamış, cesareti Kûfeliler arasında dilden dile dolaşır olmuştu. Onlar arasında Abbas nâmı, sıcak uykularını dehşete dönüştüren bir karabasandı adeta...
Bu sözler Hz. Hüseyin’in, ordusunun bayraktarı olan Hz. Abbas’a hitaben söylediği son sözlerdi.
Dini uğrunda canını feda etmek için bir an önce çarpışmak isteyen Abbas’ın, geçen bunca zaman karşısında nasıl sabrettiği, nefsine nasıl hakim olduğu şaşılacak şeydi.
Muhammed (s.a.a) hanedanının gözlerinin önünde lime lime edilişine; Hüseynî çadırlardaki kadınların ve çocukların sert kayaları kuma çeviren feryadına; Hz. Hüseyin’in etrafını dört bir yandan muhasara altına alıp kahkahalar atan, kötü sözler söyleyen vefasız düşman ordusunun çirkefliklerine; zamanının imamı Hüseyin’in (a.s) bunca zulüm karşısında zulümden yana değil, hicrandan yana gözyaşları akıtarak tahammül göstermeye çalışmasına daha fazla dayanamıyordu Abbas.
Ne var ki, Hüseyin’in (a.s) gönlü yastaydı. Abbas’ı meydana göndermekte gönlü yoktu:
-Savaşmana nasıl izin verebilirim, kızıl kanlara bulanmana nasıl tahammül ederim ey kardeşim? Canım fedadır sana, ama benden bunu isteme!
Alemlerin yasa büründüğü bu günde Hüseyin (a.s), kardeşi Abbas için “Canım sana fedadır” derken bunun sebebi neydi acaba? Bu ne yücelikti ki, zamanın imamı onun için “canım feda” demede? Belli ki, Hz. Hüseyin’den başka Abbas’ı daha iyi tanıyan kimse yoktu o zamanlar.
Abbas pek alim, pek bilgindi. Onun ilmi yanı sıra şecaati, fedakârlığı ve takvası öyle üstündü ki, Hüseyin’in ordusuna bayraktar olmasının en belirgin sebebi de buydu belki de...
-Ben müminlerin emiri babam Ali (a.s), kardeşlerim Hasan ve Hüseyin (a.s) yanında ilim öğrendim. Bu yüce şahsiyetlerden aldığım ilimle dinimde yakine erdim.
Abbas, aldığı ilimlerin kaynağını böyle dile getiriyordu. Kerbela hadisesini, o gün neler olacağını daha önceden duymuş; babasından işitmiş, ceddi Resul-u Ekrem’in dilinden bu olayı nakledenleri de dinlemişti. Anlatılanları bir bir yaşadıkça inancı daha da artıyor, yakini daha da kuvvetleniyordu...
Hele annesi Ümmül Benin’in anlattıkları hâla aklından çıkmış değildi:
-Yavrum! Henüz sen daha küçük bir çocukken bir gün baban seni kucağına almış; ellerini, kollarını öpmüş; sonra da ağlamıştı. Onu bu halde görünce yüreğim yandı, ciğerim parçalandı. Zira, ömrüm boyunca güzel ve şirin bir yavruyu kucağına alıp da ağlayan bir baba ne görmüş, ne de duymuştum. Kendi kendime; “Bunun bir sebebi olmalı” dedim. Bu yüzden babana dönerek niçin ağladığını sordum. Baban bir yandan ağlıyor, bir yandan da cevap veriyordu: “Bu yavrumun kolları Hüseyin’ime edeceği yarenlik uğrunda kesilecek!” Kollarının kesileceği haberini alır almaz dayanamayıp feryat ettim. Benimle birlikte ev halkı da ağladı, sızladı. Baban bizi bu halde görünce ikinci ama, güzel bir haberle bize teselli verdi: “Bilesiniz ki gözümüzün nuru Abbas, Hak Teala katında yüksek derecelere sahip olacak. Hak Teala, daha önce kardeşim Cafer’e (Cafer-i Tayyar) nasıl iki kanat hediye ettiyse, ona da iki elinin karşılığı olarak iki kanat bağışlayacak ve Abbas da bu kanatlarla, cennette meleklerle birlikte uçacak!”
Abbas, Kûfelileri çok iyi tanıyordu. Babası Hz. Ali ve kardeşi Hz. Hasan zamanında onların durumunu çok iyi tecrübe etmiş; baskı ve zulüm karşısında nasıl korktuklarını, kendilerini kaybedip hakkın yanından ne kadar çabuk uzaklaştıklarını çok yakından görmüştü. Emevî hükümetinin ne kadar cani, zalim ve alçak bir hükümet olduğunu, sapıklıkta ne derecede ileriye gittiğini çok iyi biliyordu. Basireti öyle geniş, imanı öyle güçlüydü ki, hiçbir şeyden etkilenmeden kardeşi Hüseyin'in uğrunda canını feda etmeyi, parça parça doğranmayı göze almıştı. Hüseyin'in bir bakışına can veren bu yiğit er, gönlüne silinmez mürekkeple işlediği bu mührü asla silmeyecekti...
Hüseynî kervan Kûfe'ye gelip de hoş olmayan haberleri işittiklerinde Abbas, Kûfelilerin sözlerinden döndüklerini, Hüseyin'e karşı kılıç kuşandıklarını ve asla onunla bir olmayacaklarını sezmişti. Fakat, bu durum ne Abbas'ta, ne de diğerlerinde kaygıya yol açmamış; aksine, Hüseyin'in yolunda sadece ve sadece yılmaz birer asker olmada sebat göstermişlerdi.
Abbas'ın gücünü, yiğitliğini ve savaşlarda üstünlüğünü çok iyi bilen düşmanlar, onu Hüseyin'in yanından ayırabilmek için planlar kurmuş, bu amaçla Hüseynî Kervan Kerbela'ya varır varmaz girişimde bulunmuşlardı:
Kûfeliler, aldıkları kararı uygulamak için Abbas ile görüşmek üzere dayısı Abdullah b. Hizam'ı bu işle görevlendirdiler. Abbas'ın dayısının oğlu Abdullah, teyze çocuklarının (Abbas ve diğer üç kardeşi) Hüseyin (a.s) ile Kerbela'ya gittiklerini öğrendiğinde Kûfe emiri Ubeydullah b. Ziyad'ın yanına giderek bunlar için bir dokunulmazlık mektubu aldı. Ardından bu mektubu hizmetçisine vererek alelacele Kerbela'ya gitmesini ve onu Abbas'a vermesini emretti. Hizmetçi, gece yarısı Kerbela'ya vardı ve mektubu düşman ordusu komutanlarından Şimr'e verdi. Mektuba göz atan Şimr, gece karanlığında ordusundan ayrılarak Hüseynî kervanın bulunduğu yere yakın bir yerde duraklayıp "Kızkardeşimizin çocukları nerede? Abbas ve kardeşlerini istiyoruz!" diye seslendi.
Abbas ve kardeşleri, ilk etapta onun bu isteğini cevapsız bıraktılar. Şimr, tekrar seslendi. Hüseyin (a.s) Abbas'a dönerek:
-Her ne kadar fasıksa da cevapsız bırakmayın, diye uyarıda bulundu
Dört kardeş, imamlarından gelen emre itaat ederek Şimr'in yanına vardılar:
-Bizden ne istiyorsun?
-Size mektup getirdim, bir dokunulmazlık mektubu!
-Ne dokunulmazlığıymış bu?
-Hüseyin'e uyup kendinizi ölüme sürüklemenizi istemiyoruz. Onun yanından ayrılıp Muaviye oğlu Yezid'e itaat ettiğiniz takdirde size hiçbir zaman dokunulmayacak, bu dokunulmazlık mektubuyla da dilediğiniz yere gidebileceksiniz!
Abbas, Şimr melununun bu sözlerine daha fazla dayanamayıp sert bir dille çıkıştı:
-Allah sana da, mektubunuza da lânet etsin! Bizden, lânete uğrayan lânetlenmiş insanların çocuğuna itaat etmeyi mi bekliyorsun?! Git efendilerine söyle: Biz Hüseynîyiz ve sonsuza kadar da öyle kalacağız!
Böylece Mekke'den Kûfe'ye, oradan da Kerbela'ya edilen yolculuklarda Abbas'ın yiğitliği, cesaret ve imanı; dost-düşman, herkes tarafından bir kez daha sabit oldu. Hele bir hatıra daha vardı ki, o günlerde hâla akıllardan çıkmış değildi:
Muharrem ayının yedinci günüydü. Fırat'a açılan tüm su yolları Yezidîlerce kapatılmıştı. Ubeydullah b. Ziyad'ın emriyle Kûfe ordusu Fırat nehrinin etrafında etten duvar örmüş, gece gündüz bekçilik ediliyordu.
Yezidîlerin bir damla suyu onlara çok gördüğü bu günlerde su almak ve susuzluğunu gidermek için oraya gidenler, yalın kılıçlar ve tiz mızraklarla karşılaşıyorlardı.
İşte o gün Hüseyin (a.s), birkaç kişiyi de yanına vererek Fırat'a gitmesi ve kamplarındaki su ihtiyaçlarını giderecek derecede su getirmesi için Abbas'ı görevlendirmişti.
Abbas, imamının emrine uyarak arkadaşlarıyla yola koyuldu. Aralarında boş su tulumlarını eşit miktarda paylaşan Hüseyniler, bir müddet sonra Fırat önlerine kadar gelmişlerdi. Hedefleri Fırat'a varmak ve susuz dostlarına, eşlerine ve çocuklarına su götürmekti...
O gece Fırat'a bekçilik eden Kûfelilerin kaptanı Amr b. Haccac'dı. Haccac oğlu, birkaç atlının hızla Fırat'a doğru ilerlediğini görünce Fırat önlerinde askerlerini yoğunlaştırdı. Askerlerin başına geçerek yaklaşmakta olan Hüseynîlere yüksek sesle bağırdı:
-Siz kimsiniz, neden geldiniz buraya?
Abbas'ın emriyle öncülük görevini üstlenen Nafi b. Hellal öne çıkarak cevap verdi:
-Bize yasak ettiğiniz şu sudan içmeye geldik!
-O halde gelin, dilediğiniz kadar içebilirsiniz.
-Yemin ederiz ki Hüseyin ve hanedanı susuz kaldıkça o sudan bir damla dahi içmeyiz!
-Bu su, Hüseyin ve Ehl-i Beyt'ine haramdır!
-Hayvanlara dahi mubah olan bu suyu Allah'ın masum kuluna, müminlerin pak imamına haram eden kimse Yezid'den başka kim olabilir?
-Yezid, müminlerin emiridir; asıl imam da odur, onun hakkında böyle konuşamazsınız! Nerede kaldı biatiniz?
-Şu işe bakın ki, bir zamanlar İslam'ın önüne engel çıkaran, onu yok etmek için elinden geleni ardına koymayan Ebu Süfyan ve oğlu Muaviye gibi; asrının imamına ve halifesine karşı savaşan, kılıç kaldıran, küfreden, riyakâr, hileci ve düzenbaz insanlardan türeme Yezid gibi; köpeklerle yatıp kalkan, eşeklere imame giydirip imam diye arkasında cemaat namazı kıldıran, kadınlarla dolu haremler kurup canı istediğinde zina edebilen, şarap banyosu yapıp ayyaş haliyle yakınlarına dahi sarkıntılık eden; bunlardan da kötüsü peygamber evladına karşı ordu hazırlayıp sadece ve sadece onu yok etmeyi hedefleyen böylesi bir soysuza biat edip onu kendimize emir kabul etmemizi istiyorsun da Hüseyin gibi; ceddi Muhammed (s.a.a), babası Ali (a.s) ve annesi Fatıma (s.a) olan, ömrünü İslam dinine ve ümmetinin hayrına adayan bu insana; pak, adil ve masum kişiye biat etmekten men ediyorsun öyle mi?! Yazıklar olsun size! Ne çabuk da dininizi satıverdiniz öyle!
Tartışma daha da uzayıp gittiğinde söylenenlere daha fazla dayanamayan Haccac oğlu, emri altındaki askerlerine dönerek derhal saldırıya geçmelerini emretti. Böylece, iki taraf arasında kıyasıya bir mücadele başlamıştı.
Abbas, arkadaşlarının su tulumlarını daha rahat doldurabilmelerini sağlayabilmek için Fırat'ı saran düşman kuvvetlerinin arasında adeta gedikler açmış, onca düşman arasında dikkatleri kendi üzerine çekmeyi başarmıştı. Artık onlar, Fırat'a dalıp da su tulumlarını doldurmakta olan Hüseynîleri unutmuş, Abbas'la ilgilenir olmuşlardı.
Abbas'ın öfkesi, düşmanın korkulu rüyası haline gelmişti. Kızgın bir aslan gibi düşmanının üzerine rüzgâr hızıyla at koşturup şimşek gibi kılıç savuruşu, onlardaki cesareti söküp almıştı. Kûfeliler çaresiz kalarak mücadeleden çekinince Abbas ve arkadaşları çoktan su tulumlarını doldurmuşlardı bile...
Bu olaydan sonra düşman ordusu arasında Abbas'ı tanımayan kalmamış, cesareti Kûfeliler arasında dilden dile dolaşır olmuştu. Onlar arasında Abbas nâmı, sıcak uykularını dehşete dönüştüren bir karabasandı adeta...