AleviGenç
11-09-2006, 01:21 PM
Peygamber Benzeri Ali Ekber'in Şehadeti
Hâşimoğulları’ndan savaş için izin isteyen ilk kişi ’di. Daha önce meydana çıkan Hüseynî yiğitler, savaş için izin istediklerinde İmam’ın yanına gelir, kısaca “Allah’ın selamı üzerine olsun ey Hüseyin!” derler, öyle izin alırlardı. Ali Ekber de onlar gibi, savaşa hazır olduğunu ve meydana çıkmak istediğini böyle dile getirmişti.
Hüseyin (a.s), yavrusunun şen ve güzel çehresine bakarken acı bir tebessüm etti. Ellerini semaya kaldırarak yaşlı gözlerle Allah’a şunları söyledi:
-Allah’ım! Şahidim ol ki, insanlar arasında peygamberine en çok benzeyen şu genci, uğrunda ölüme gönderiyorum. Siması, endamı ve ahlakıyla Resul-u Ekrem’i andıran bu genç, yüce elçinin vefatından sonra bizim tek teselli kaynağımız idi. Ne zaman canımız Peygamberi görmek istese ona bakar, hasretimizi öyle giderirdik...
Hüseyin susmuştu şimdi... Gözlerini düşman ordusunda sabitleştirmiş, galeyan halindeki bu kalabalığı nefretle izliyordu.
Kûfeliler meydana çıkan genç yiğidi bu tazelikte görünce şaşakalmışlardı. Parlak sîması, şekli ve endamıyla Resul-u Ekrem’i anımsatan bu genç karşısında tereddüde düşmüşler, her ne kadar onu tanımasalar da bu genç hakkında aralarında konuşmaya başlamışlardı:
-Kim bu genç?
-Hüseyin’in oğlu herhalde.
-Hâşimoğulları meydana çıktı nihayet!..
Hüseyin (a.s), bakışlarını bu kez oğlu Ali Ekber’de sabitleştirdi. Son kez, iyiden iyiye süzüyordu oğlunu. Ondan aldığı ceddi Muhammed’in (s.a.a) kokusu dahi, artık veda edecekti. Bir, iki, üç derken, bir başka hicran acısıyla tekrar karşı karşıya geliyordu: Ali Ekber... İnce bir dal, ince bir fidan... İçi yanıyordu Hüseyin’in (a.s). İçinde bir değil, bin bir yara vardı. Hepsinden daha elemlisi de Kûfe yarasıydı. Elem veren bu yara karşısında Hüseyin (a.s), suskun değildi şimdi. Ellerini semâya kaldırmış, yücelerin yücesi rabbine seslenmekteydi:
-Allah’ım! Yeryüzünün bereketini onlardan kes, aralarında ayrılık çıkar, bedenlerini paramparça et, râzı olma onlardan, zalim hükümdarları onlara musallat et!
Derin bir ah çekerek aynı tarzda, bu kez de şikâyet etti rabbine:
-Allah’ım! Bu halk, defalarca bizi şehirlerine davet etti. Kıyam için “birlikte olalım” dediler. Yardımcı olacakları, dostluk edecekleri yerde bize yüz çevirdiler. Sonra da gerisin geriye düşman kesiliverdiler!
Ali Ekber, atının üzerinde sabırsızlıkla babasını bekliyordu. Zira babası, savaş için henüz izin vermemişti. O gitmek için can atarken Hüseyin (a.s), nasıl olur da ciğerpâresinin gönlünü kırabilirdi ki? Ne var ki, oğluna bakamayacak kadar perişandı:
-Dön artık! Dön de oğlunun yüzüne son bir kez daha bak. Bu bizim son görüşmemizdir. Biraz sonra beni bu halde bulamayacaksın. Karşında sapasağlam duran şu canlı beden, birazdan al kanlara bulanmış bir halde solup gidecek. “Yâdigâr-ı Muhammed şehit oldu” diyeceksiniz artık!
Zaman ne kadar da çabuk geçmekte. Düne kadar yanından ayrılmayan, daima yanında olan biricik evladı artık uçup gidecek ve o tazeliğiyle, atalarının anısını da beraberinde alıp götürecekti. Saniyeler hiç bu kadar acımasız olmamıştı nedense!..
Hüseyin’in (a.s) yakınları hep birlikte bu iki zâtın etrafında toplanmıştı. Saniyelerin değerini onlar şimdi daha iyi anlıyorlardı.
Bu manzaraları gören Kûfeliler arasında pasif bir irkilme vardı. Kimileri şimdiye kadar yaptıklarından ötürü utanç duymaya başlamış, kimileri de tereddütte kalmışlardı. Ordusunun bu ani değişikliğini hemen fark eden Ömer b. Sâd, zaman kaybetmeden harekete geçti. Ordu komutanlarına askerleri derhal savaşa teşvik etmelerini emretti. Siyaset hemen icra edilmiş, Hüseynî orduya karşı aşağılayıcı sözler, kahkahalar, tahkir edici küfürler derken halk, yine eski halini almış, biraz evvelki pişmanlıklarından eser kalmamıştı. Düşman ordusunda oynanan bu siyaset, artık hâlihazırdaki konumu muhafaza etmeye yönelikti:
-Nerede kaldı senin yardımcıların ey Hüseyin?
-Cesur dediğin askerlerine ne oldu ha?
-Karşımıza kim çıkacak?
-Yoksa korkmaya mı başladınız?
Ömer b. Sâd, hiç ummadığı bir anda İmam Hüseyin’in tüyler ürpertici cevabını almıştı:
-Ey Sâd oğlu! Beni ve hânedanımı katlederek nasıl soyumu kesmek istiyorsan Allah da senin soyunu kessin! Sen Allah Resûlü ile aramızdaki akrabalık bağına hürmetsizlik ettin. Bu konuda onunla olan kan bağımızı görmezlikten geldin. Şunu iyice bilesin ki, henüz dünyada umduğun hiçbir şeye kavuşamadan biri sana musallat olacak ve başını bedeninden ayıracak! Zâten Allah’tan da bunu dilemekteyim ben!
Hüseyin (a.s), bu kez de nur yüzlü Ali Ekber’ine dönerek savaşmasına izin verdiğini Kuran-ı Kerim’den okuduğu iki ayetle şöyle dile getirdi:
-“Doğrusu Allah; Âdem’i, Nûh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini soy bakımından alemlere üstün olarak seçti. Birbirlerinden türemiş bir soydur onlar ve Allah işitendir, bilendir.”
Artık, Ali Ekber için beklenen an gelmişti. Babası Hüseyin’e (a.s) son bir kez daha bakıp, içten bir ah çekti ve ardından rüzgâr gibi meydana atıldı.
Meydanda esmekte olan bu gazap rüzgârı, düşman ordusunu derinden etkilemiş, korkuya düşürmüştü. Savaş öncesi, Araplarda bir gelenek haline gelen şiir okuma adeti gereğince beyitler okuyor, Kûfelilere gözdağı veriyordu:
Yemin ederim ki biz
Allah Resûlüne en yakın kimseleriz
Diğer Hâşimoğulları gibi ben de
Savaşacağım, kılıç kullanacağım
Düşmanın şerrini yok edinceye dek
Savaştan asla ayrılmayacağım
Ve bilesiniz ki ey Kûfeliler!
Biziz Allah Resûlüne en yakın kimseler
Ölsek de bu yoldan geri dönmeyiz
Zillete asla boyun eğmeyiz!..
Hâşimoğulları’ndan savaş için izin isteyen ilk kişi ’di. Daha önce meydana çıkan Hüseynî yiğitler, savaş için izin istediklerinde İmam’ın yanına gelir, kısaca “Allah’ın selamı üzerine olsun ey Hüseyin!” derler, öyle izin alırlardı. Ali Ekber de onlar gibi, savaşa hazır olduğunu ve meydana çıkmak istediğini böyle dile getirmişti.
Hüseyin (a.s), yavrusunun şen ve güzel çehresine bakarken acı bir tebessüm etti. Ellerini semaya kaldırarak yaşlı gözlerle Allah’a şunları söyledi:
-Allah’ım! Şahidim ol ki, insanlar arasında peygamberine en çok benzeyen şu genci, uğrunda ölüme gönderiyorum. Siması, endamı ve ahlakıyla Resul-u Ekrem’i andıran bu genç, yüce elçinin vefatından sonra bizim tek teselli kaynağımız idi. Ne zaman canımız Peygamberi görmek istese ona bakar, hasretimizi öyle giderirdik...
Hüseyin susmuştu şimdi... Gözlerini düşman ordusunda sabitleştirmiş, galeyan halindeki bu kalabalığı nefretle izliyordu.
Kûfeliler meydana çıkan genç yiğidi bu tazelikte görünce şaşakalmışlardı. Parlak sîması, şekli ve endamıyla Resul-u Ekrem’i anımsatan bu genç karşısında tereddüde düşmüşler, her ne kadar onu tanımasalar da bu genç hakkında aralarında konuşmaya başlamışlardı:
-Kim bu genç?
-Hüseyin’in oğlu herhalde.
-Hâşimoğulları meydana çıktı nihayet!..
Hüseyin (a.s), bakışlarını bu kez oğlu Ali Ekber’de sabitleştirdi. Son kez, iyiden iyiye süzüyordu oğlunu. Ondan aldığı ceddi Muhammed’in (s.a.a) kokusu dahi, artık veda edecekti. Bir, iki, üç derken, bir başka hicran acısıyla tekrar karşı karşıya geliyordu: Ali Ekber... İnce bir dal, ince bir fidan... İçi yanıyordu Hüseyin’in (a.s). İçinde bir değil, bin bir yara vardı. Hepsinden daha elemlisi de Kûfe yarasıydı. Elem veren bu yara karşısında Hüseyin (a.s), suskun değildi şimdi. Ellerini semâya kaldırmış, yücelerin yücesi rabbine seslenmekteydi:
-Allah’ım! Yeryüzünün bereketini onlardan kes, aralarında ayrılık çıkar, bedenlerini paramparça et, râzı olma onlardan, zalim hükümdarları onlara musallat et!
Derin bir ah çekerek aynı tarzda, bu kez de şikâyet etti rabbine:
-Allah’ım! Bu halk, defalarca bizi şehirlerine davet etti. Kıyam için “birlikte olalım” dediler. Yardımcı olacakları, dostluk edecekleri yerde bize yüz çevirdiler. Sonra da gerisin geriye düşman kesiliverdiler!
Ali Ekber, atının üzerinde sabırsızlıkla babasını bekliyordu. Zira babası, savaş için henüz izin vermemişti. O gitmek için can atarken Hüseyin (a.s), nasıl olur da ciğerpâresinin gönlünü kırabilirdi ki? Ne var ki, oğluna bakamayacak kadar perişandı:
-Dön artık! Dön de oğlunun yüzüne son bir kez daha bak. Bu bizim son görüşmemizdir. Biraz sonra beni bu halde bulamayacaksın. Karşında sapasağlam duran şu canlı beden, birazdan al kanlara bulanmış bir halde solup gidecek. “Yâdigâr-ı Muhammed şehit oldu” diyeceksiniz artık!
Zaman ne kadar da çabuk geçmekte. Düne kadar yanından ayrılmayan, daima yanında olan biricik evladı artık uçup gidecek ve o tazeliğiyle, atalarının anısını da beraberinde alıp götürecekti. Saniyeler hiç bu kadar acımasız olmamıştı nedense!..
Hüseyin’in (a.s) yakınları hep birlikte bu iki zâtın etrafında toplanmıştı. Saniyelerin değerini onlar şimdi daha iyi anlıyorlardı.
Bu manzaraları gören Kûfeliler arasında pasif bir irkilme vardı. Kimileri şimdiye kadar yaptıklarından ötürü utanç duymaya başlamış, kimileri de tereddütte kalmışlardı. Ordusunun bu ani değişikliğini hemen fark eden Ömer b. Sâd, zaman kaybetmeden harekete geçti. Ordu komutanlarına askerleri derhal savaşa teşvik etmelerini emretti. Siyaset hemen icra edilmiş, Hüseynî orduya karşı aşağılayıcı sözler, kahkahalar, tahkir edici küfürler derken halk, yine eski halini almış, biraz evvelki pişmanlıklarından eser kalmamıştı. Düşman ordusunda oynanan bu siyaset, artık hâlihazırdaki konumu muhafaza etmeye yönelikti:
-Nerede kaldı senin yardımcıların ey Hüseyin?
-Cesur dediğin askerlerine ne oldu ha?
-Karşımıza kim çıkacak?
-Yoksa korkmaya mı başladınız?
Ömer b. Sâd, hiç ummadığı bir anda İmam Hüseyin’in tüyler ürpertici cevabını almıştı:
-Ey Sâd oğlu! Beni ve hânedanımı katlederek nasıl soyumu kesmek istiyorsan Allah da senin soyunu kessin! Sen Allah Resûlü ile aramızdaki akrabalık bağına hürmetsizlik ettin. Bu konuda onunla olan kan bağımızı görmezlikten geldin. Şunu iyice bilesin ki, henüz dünyada umduğun hiçbir şeye kavuşamadan biri sana musallat olacak ve başını bedeninden ayıracak! Zâten Allah’tan da bunu dilemekteyim ben!
Hüseyin (a.s), bu kez de nur yüzlü Ali Ekber’ine dönerek savaşmasına izin verdiğini Kuran-ı Kerim’den okuduğu iki ayetle şöyle dile getirdi:
-“Doğrusu Allah; Âdem’i, Nûh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini soy bakımından alemlere üstün olarak seçti. Birbirlerinden türemiş bir soydur onlar ve Allah işitendir, bilendir.”
Artık, Ali Ekber için beklenen an gelmişti. Babası Hüseyin’e (a.s) son bir kez daha bakıp, içten bir ah çekti ve ardından rüzgâr gibi meydana atıldı.
Meydanda esmekte olan bu gazap rüzgârı, düşman ordusunu derinden etkilemiş, korkuya düşürmüştü. Savaş öncesi, Araplarda bir gelenek haline gelen şiir okuma adeti gereğince beyitler okuyor, Kûfelilere gözdağı veriyordu:
Yemin ederim ki biz
Allah Resûlüne en yakın kimseleriz
Diğer Hâşimoğulları gibi ben de
Savaşacağım, kılıç kullanacağım
Düşmanın şerrini yok edinceye dek
Savaştan asla ayrılmayacağım
Ve bilesiniz ki ey Kûfeliler!
Biziz Allah Resûlüne en yakın kimseler
Ölsek de bu yoldan geri dönmeyiz
Zillete asla boyun eğmeyiz!..