PDA

: Alper Çağlayan: Aleviliğin kuruluşu


astokomlu
02-10-2006, 10:49 AM
İnternette bir yazışma grubunda yapılan bir tartışma sonucunda Diyanet İşleri Başkanlığında üst düzey bir görevlinin “Aleviliğin dış kaynaklı bir icat olmadığını; kuruluş veya başlangıç tarihinin Selçuklu'nun son dönemi ile Osmanlı'nın kuruluş yıllarıdır” görüşü üzerine bir cevap yazmıştım. Bu yazıdaki önemli hususlar şöyle idi:

“Bu tespit bizce doğru değil. Biz, Alevîliğin kuruluşunun Hz. Muhammed ve ve Hz. Ali dönemlerinde gerçekleştiğine inanıyor ve araştırmalarımızın da yanılmadığımızı söylediğini biliyoruz. Tarihi gerçekler de bunu söylüyor. Eğer sizin söylediğiniz gibi, Selçuklu'nun son dönemlerini kabul edersek, inancımızı kökten reddetmiş oluruz. Bu da bizi yolumuzdan saptırmak isteyenlerin "ekmeğine yağ sürer".”
Alevîliğin Hz. Muhammed ve Hz. Ali döneminde kurulduğunu şu gerçekler ispatlamaktadır:

Alevîlikteki her ritüel (ibadet biçimi) kaynağını Kur’ân’dan almaktadır. Erkân içindeki her hizmet, kaynağını, en az bir veya birkaç âyetten almaktadır. Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Merkezi tarafından yayınlanan “Çubuk Yöresinde Erkân” adlı araştırmamda bu husus ayrıntılarıyla verilmiştir. Kaynağını Kur’ân’dan alan bir inanç ve ibadet biçiminin Hz. Muhammed’den soyutlanması ise akla aykırıdır. Kaldı ki, Alevîliğin kuruluşu Hz. Aliye dayandığına göre; Hz. Ali’nin, Hz. Muhammed’in tasvip ve tavsiye etmeyeceği bir “yol” kurması da akla aykırıdır.
Tarihte “Şaab Kuşatması” olarak bilinen olay. Bilindiği gibi, Şaab Kuşatması, Hz. Muhammed Mekke’de iken, müşriklerce takibe alınması ve üç yıl gibi bir süre Mekke’nin Şaab Mahallesinde, kendisine inananlarla birlikte kalması olayıdır. Bu kuşatma süresince, her iki taraf da nöbetçiler koyarak, biri diğerinin saldırısına karşı tedbir almışlardır. Burada üç yıla yakın bir süre Hz. Muhammed ve yanındaki inananlar ibadetlerini gizlilik esasına göre yapmışlardır. Yani bugün “cem” olarak adlandırdığımız ibadet orada icra edilmeye başlanmıştır. Bu ibadetlere Hz. Muhammed ve Hz. Ali de katılmışlardır.
Alevîliğin olmazsa olmaz temel taşlarından biri olan “Müsâhiplik” de yine Hz. Muhammed tarafından Medine’ye hicretten sonra ihdas edilmiş ve uygulanmış, kendisi de Hz. Ali’yi müsâhip tutmuştur. Gadir Humm Hutbesi ile de bunu hem Kur’ân’la hem de bizzat kendi sözleri ile kuvvetlendirmiştir.
Yine Alevîliğin temel taşlarından olan “rızâlık alma ve kul hakkı” kavramlarına bizzat Hz. Muhammed açıklık getirmiştir. (Hakk’a yürümesine yakın günlerde, bir alanda halkı toplayarak rızâlık alması ve kamçı olayı).
Mescidine açılan tüm kapıları kapattırarak sadece Hz. Ali’nin kapısını açık bıraktırması. Çünkü, yaptığı ibadeti bazı gözlerden gizlemek ve ibadetine Hz. Ali’nin de katılımını sağlamak istemiştir. Bu mescitte Ehl-i Suffa ile yaptığı ibadetler de yine bugün cem olarak nitelediğimiz ibadet biçimidir.
Mi’râc olayı ve dönüşünde Kırklar’a uğraması. Bu olay da Alevî ibadetinin çok önemli bir bölümünü oluşturmaktadır.
Benzer kanıtları uzatmak mümkündür. Sadece bu kanıtlar bile Alevîliğin Hz. Muhammed döneminde kurulduğunu göstermektedir.
Eğer Alevîlik, Selçuklu’nun son dönemlerinde kurulmuş olsa idi, Alevîliğin “On İki İmam” ve “Ahmet Yesevî” Okulları ile ilgisi de koparılmış olurdu ve sonuçta bir Hacı Bektaş Velî yetişmezdi. Bilindiği gibi Hacı Bektaş Velî Ahmet Yesevî Dergâhı'nda yetişmiş ve irşâd için Anadolu’ya gönderilmiştir.

astokomlu
02-10-2006, 10:50 AM
Ahmet Yesevî okuluyla bağı koparmak, Hacı Bektaş Velî’den önce Anadolu’ya gönderilen Horasan Erenleri ve Gayb Erenleri’ni ve daha sonra gönderilen erenleri inkâr etmektir. Alevîliği Hacı Bektaş Velî ile başlatmak eksik, sakıncalı ve doğru değildir. Ahmet Yesevî Okulu ve bağlı olduğu İmam Rızâ Okulu, tıpkı Hacı Bektaş Velî okulu gibi Alevîliğin önemli halkalarıdır. Bunları yok saymak, olsa olsa siyasî ya da en azından maksatlı bir davranış olur.

Bu nedenle bu bağ koparılmamalıdır. Koparmaya çalışmak, Alevî inancını dar kalıplara sokmaya çalışmaktır ki, bu çok tehlikeli ve ağır sonuçlar doğurur. Bu sözler hemen “Anadolu Alevîliği” kavramını akla getirmektedir. Bu kavram hem yanlış ve hem de “bölücülük” kokmaktadır.

Yanlıştır; çünkü Anadolu’da yaşanan Alevîlik, asıl bütünün bir versiyonudur ve ritüellerinde farklılıklar vardır. Ama sonuç olarak bütünün içindedir ve bugün adı “Alevîlik”tir. Bunu “Anadolu Alevîliği” şeklinde söylemek ve savunmak ise, maalesef bir çok odakların desteklediği bir “bölücülük oyunudur”. Bütünden koparılan her parça kolayca yenmeye ve asimilasyona müsait hale gelmektedir. Bugün, Orta Asya ve Avrupa’da yaşayan Alevîlik de Anadolu Alevîliğinden öz olarak pek fazla ayrılıklar taşımamaktadır.

Sözkonusu kişinin şöyle bir görüşü var:

“Hz. Peygamber döneminde ne Hz. Ali ne diğer Şiaların varlığından söz edilemez. Hatta o kadar fraksiyonsuz bütün bir toplumdur ki, kabile asabiyetinin şahikasında bulunan ümeyye oğullarının bile o dönemde guruplaşmasından söz edilmemektedir.
Muhammedi Nur, hiç bir farklılık ve ayrılığın oluşmasına izin vermemiştir.

Elbette Hz Peygambere yakınlık, ona maddi ve manevi bağlar, ilmi yaklaşımlardaki üstünlük açısından Muhammed Mustafa şehrinin kapısı Ali'dir. Bu ayrılık veya Alevilik olarak algılanamaz.”
Hz. Ali’nin Hz.Muhammed’in bilgisi dahilinde ve O’nun gözetiminde bu Yol’u kurmuş olması ve ibadetlerine birlikte katılmaları “bir farklılık ve ayrılık” oluşması demek değildir. Bu tamamen dînin ve ibadetin Bâtınî yönüdür. Avamın anlayacağı ibadet açık olan, gönülden inananların ibadeti ise bu gizli olandır. (Emevi şeraiti kalıpları içine hapsolundukça bu kavramların anlaşılması zor olacaktır.)

Bu yazım üzerine, bu üst düzey Diyanet görevlisinden bir yanıt beklerken, kendisine şahsen çok değer verdiğim ve saygıda kusur etmemeye özen gösterdiğim değerli bir Beştâşî Babasının, konuyu bambaşka bir yöne taşıyan yazısı grupta yayınlandı.
Bu değerli Babaerenler görüşlerime katılmadığı gibi ağır eleştirilerde bulunuyordu.

Bu yazının bazı kısımlarının irdelemesi yararlı olacaktır (tırnak içindeki kısımlar Babaerenlerin görüşleridir):
“Alevîlik adına konuşanların bir bölümü, Sünnîlikle yarışmak ve Bektâşîliğin Alevîler üzerindeki etkisini kırmak amacıyla söze, “ Alevîlik 1400 yıldan bu yana vardı” diye başlıyorlar.”
Öncelikle ve özellikle bir hususun altını çizerek belirtmekte yarar görüyorum ki: Bir “Alevî-Bektâşî tartışması ve ayrıştırması başlatmak” gibi bir niyet ve düşüncem asla yoktur. Böyle bir tartışmadan şiddetle kaçındığım gibi, bunun yapılmasını da doğru bulmayanlardanım.

“Sünnîlikle yarışmak” gibi bir düşüncem ve kaygım da asla yoktur.
“Bektâşîliğin Alevîler üzerindeki etkisini kırmak” sözünü ise doğrusu çok net anlayamadım. Çünkü, Alevîliğin ve Alevîlerin üzerinde böyle bir etkinin varlığını göremiyorum.
“Sadece ve sadece, Anadolu ve Balkanlarda yaşayan, dünyanın başka ülkelerinde bulunmayan Bektâşî ve Alevîliğin, ortak Pîr’i adına “Serçeşme” de denilen Hacı Bektâş Velî’dir.”
Fakir, Bektâşîlik konusunda söz söyleme yetkisine sahip değildir; ancak, Alevîliğin sadece Anadolu ve Balkanlara hapsedilmesine de gönlü razı değildir. Çünkü “dünyanın başka ülkelerinde” de Alevîlik ve Alevîler vardır. Türkî Cumhuriyetler, İran, Irak, Suriye, Hindistan, Afganistan, Kuzey Afrika ülkeleri gibi bir çok ülkede bugün Alevîler yaşamaktadır. Her ne kadar bu hususta yeterli alan çalışmaları yapılmamış olsa da yapılan parça bölük araştırmalar bu savı desteklemektedir.

Hacı Bektaş Velî konusuna gelince: Hacı Bektaş Velî, tıpkı kendisinden önce ve sonra Rum diyarına gönderilen Horasan Pîr’leri gibi bir Pîr’dir. Diğer gönderilen Pîr’lerden farkı ise, uyguladığı akılcı ve güzel yöntemler sayesinde Anadolu ve Balkanlarda daha çok tanınması saygı ve sevgi duyulmasıdır. Hiçbir Ocağın, üstü olmadığı gibi, Ocakların bağlılığı gibi bir tanımla tanımlanması da doğru değildir. Anadolu’da var olan yüzlerce Ocak gibi bir ocaktır. Bu görüş ve değerlendirme ise Hacı Bektaş Velî’nin değerini ve önemini zedelemediği gibi, O’nu ve Ocağını küçük ya da basit gibi gösterme arzusu da taşımaz. Saygın ve etkili bir eren ve ocak olduğu ise hiç inkâr edilemez. O gerçekten Hünkâr’dır ve yüce bir değere sahiptir.
“Alevîler “ el ele, el Hakk’a” kuralı gereği birbirlerine bağlanırlar. Bu zincirin son halkası Hacı Bektâş Velî’dir. Bir örnekle bu açıklamayı somutlaştıralım: Bir Alevî ocağı olan Turâbî ocağı- Muradî ocağı’na; Murâdî ocağı- Kalender Velî ocağı’na; Kalender Velî ocağı- Hasan Dede ocağı’na; Hasan Dede Ocağı- Şüca’eddin Velî ocağı’na; Şüca’eddin Velî Ocağı ise, Hacı Bektâş Velî ocağı’na bağlıdır. İster Balkanlar’da , isterse Anadolu’nun Tunceli ilinde yaşasın her Alevî , benzer bir zincirle Hünkâr’a doğru yükselir.”

astokomlu
03-10-2006, 12:32 PM
Alevîler “el ele, el Hakk’a” kuralı gereğince birbirine değil, Pîr’lerine; Pîr kanalıyla da Hakk’a bağlanırlar. Yani, bir Alevî diğer bir Alevîye değil, mensubu olduğu Ocağın Pîr’i kanalıyla Hakk’a bağlanır.
“Bu zincirin son halkası Hacı Bektâş Velî’dir.” İfadesinden hangi zincir olduğunu da doğrusu anlayamadım. Çünkü Alevî Yol’unda son halka İmâm Ali ve Hz. Muhammed’dir. Bu zincir de “merâtibî değil, dairevî”dir. Yani bir ocak diğerinin üstü değil, sadece görüp-güzetmede “Pîri ve Mürşîdi”dir. Bir ocak diğerinin üstü değildir. Çünkü, “er erden seçilmez”.

Öte yandan, ast-üst görüşü, Kırklar Meclisindeki “birimiz kırk, kırkımız bir” ruhuna da aykırı olur. Bu nedenle Alevîlikte Ocakların birbirine bağlılığı, astlık-üstlük şeklinde algılanmaz. Örnekte verilen sıralama da astlık-üstlük şeklinde algılanmadığı gibi, Pîrlik ve mürşîdlik de üst gibi yorumlanmaz. Ayrıca Hacı Bektaş Velî Ocağının Pîr’i de Ahmet Yesevî Ocağıdır ve İmâm Rıza kolundan Hz.Ali ve Hz. Muhammed’e bağlanır. (Ayrıca, Turâbî Ocağının Pîr’i Murâdî Ocağı değil, Murâdî Ocağının Pîr’i Turâbî Ocağıdır)

“İster Balkanlar’da , isterse Anadolu’nun Tunceli ilinde yaşasın her Alevî , benzer bir zincirle Hünkâr’a doğru yükselir.” Buradaki “yükselme” tabiri ise diğer ocakları küçük, Hacı Bektaş Ocağı’nı bir üst gibi göstermeye yönelik olduğu için kabul gören bir görüş olamaz. “Görülüyor ki Hacı Bektâş Velî, Alper Can’ın da kabul edeceği gibi, “el ele/ El Hakk’a “ zincirinin dünyevi son halkalarından birisidir. Hacı Bektâş Velî halkasını Şâh-ı Velâyet Hazret-i Alî; O’nu da İki Cihan Sultanı Hazret-i Muhammed izler.”
Babaerenlerimin yukarıdaki “son halka” deyimi ile buradaki “son halka” deyimi birbirine biraz ters gibi durmuyor mu? “Bektâşîlik ile Alevîlik arasındaki farkı iki-üç noktada toplarız:
Alevîlerde mürşid (aydınlatıcı) 12 imamların torunları arasından (seyyidlerden); önceki dede tarafından seçilir. Bektâşîlerde ise aydınlatıcı ehliyetliler arasından, tâlibler (istekliler) tarafından seçilir. Alevîler Ehl-i beyt’in kan bağı ile süreceğine inanırlarken; Bektâşîler Ehl-i beyt’in yoluna soyunan ve On iki imamı hak bilen her can’ın Ehl-i beyt’ten sayılması gerektiğine inanırlar.”
Buradaki “Alevîlerde mürşid (aydınlatıcı) 12 imamların torunları arasından (seyyidlerden); önceki dede tarafından seçilir.” Cümlesi de önemli bir yanlışlık içermektedir. Cümlenin ilk bölümü doğrudur ama, “önceki dede tarafından seçilir” ibaresi yanlıştır. Çünkü ocaklar Pîrlik ve Mürşîdlik açısından ta önceden birbirinin gözetimine bırakılmıştır. Sonradan böyle bir seçim sözkonusu değildir. “Madem Alevîlik Muhammed Alî’den bu yana var da; bu inanç neden sadece Türkler arasında yaşamaktadır?
Araplar içinde, İran’da, Hint’te, Kuzey Afrika’da, Endenozya’da neden Alevîlik ya da Alevîliğin benzeri inançlar yoktur?
Sayın Alper Çağlayan veya ötekiler, bu soruya yanıt vermedikçe tezleri destekten yoksun kalacaktır.”
Bu sorunun cevabı biraz yukarıda verildiği için tekrar etmeyeceğim. “Peki Hacı Bektâş Velî ve Ardılları (Halifeleri) Alevîliğin Yaratıcıları mıdır?
- Hayır! Hem de bin kere hayır…”
Değerli Babaerlerim, peki kimdir sizce Alevî Yolu’nun kurucusu? Bu görüşünüzle yukarıdaki görüşlerinizi nasıl bağdaştıracağız? Ayrıca bu görüş, aşağıdaki görüşünüzle ters düşmüyor mu? “Hacı Bektâş Velî Hazretleri bu Yol’un son halkasıdır. O, kendinden önceki İslâmî akımlarının bir sentezini yaptı. Yani Hz. Alî’nin açtığı çığırı, Türk ruhu ve kültürü ile zenginleştirerek, kendi çağının Alî yandaşlığını oluşturdu. Hacı Bektâş Velî’nin halifeleri de Hacı Bektâş Velî’nin koyduğu esasları Bektâşîlik/ Alevîlik adı ile kurumlaştırdı.”
Bektâşîlikle Alevîliğin aynı anda kurumlaştırılması da tarihi doğrulara ne kadar uyuyor doğrusu anlamak mümkün değil. Ayrıca, Alevîliği Hacı Bektaş Velî kurumlaştırdı ise, Ahmet Yesevî ve On İki İmâm ne yaptı aceba?.. “Aslında Alevîlik terimi 17. yüzyıldan sonra tarih sahnesine çıkmıştır.”
Çünkü o zamana kadar adı “Kızılbaşlık”tır… “Sözü özetlersek: Eğer Alevîlik eşittir Şiilik diyorsak, Alevîlik Hz. Alî ile birlikte tarih sahnesine çıkmıştır. Yok eğer Alevîliği, İslâm tasavvufunun ve İslâm dininin, Türk kültürüne uyarlanmasıdır diyorsak, o zaman Alevîlik, ….. 12- 13. yüzyıllarda tarih sahnesine çıkmıştır.”
Alevîliğin Şiîlikle hiçbir ilgisinin bulunmadığını artık hemen herkes kabul etmiştir. Tartışmaya bile mahal yoktur.
“İslâm tasavvufunun ve İslâm dininin, Türk kültürüne uyarlanmasıdır” görüşü de kabul edilemez. Bu görüş de Alevîliği o dar coğrafyaya hapsetme sevdasının ürünüdür. Anadolu’da şekil bulmuş Alevîlikte Türk kültüründen katkılar olduğu yadsınamaz ama bütünüyle bu kültürün ürünüdür demek çok yanlış olur kanısındayım.

aleviyol

aliekber
03-10-2006, 01:27 PM
Enteresan bir tartışma

İlk önce şunu söylemek isterim, geçmiş yazılarımdan da belli olduğu gibi ben de anadolu aleviliği kavramına ters bakanlardanım.

Bu olgu aleviliği bölgesel konuma sokar.

Aleviliğin bölgesel bir ürün olduğunu savunmak temelsiz olur.

“Madem Alevîlik Muhammed Alî’den bu yana var da; bu inanç neden sadece Türkler arasında yaşamaktadır?
Araplar içinde, İran’da, Hint’te, Kuzey Afrika’da, Endenozya’da neden Alevîlik ya da Alevîliğin benzeri inançlar yoktur?
Sayın Alper Çağlayan veya ötekiler, bu soruya yanıt vermedikçe tezleri destekten yoksun kalacaktır.”



Buna ben cevap vermeye çalışim...

Hz Ali ve Ehli Beyt o dönemin mescitlerinde küfürle anılırken ve katliyamlara maruz kalırken, toparlanma, ve kaçış süreci başlar.

Bunun en güzel kanıtı o dönemin Eşari baskısından kaçmış Endülüs okuları örneği temel taştır...

Hacı Bektaş gibi şahsiyetlerin su yüzüne çıkması ve Türkiye coğrafyasında yeryüzüne çıkmasının açıklaması bu kaçıştan başka bir şey değildir...

Ki tüm Arap alemi bu baskıcı Eşari yönetimi altında yoğrulmuştur...

Bunlardan kaçan kendilerini emin topraklara atmışlardır.

Bunların Hristiyan Avrupada ortaya çıkmamış olması o bölgelerin Hristiyan toplulukların kontrolünde olmasıyla açıklanabilir.

O dönemleri Türkiye topraklarında inanç boşluğu bulunmaktadır , dolayısıyla hak imamlarının veya yandaşlarının, yetiştirdiklerinin yer yüzüne çıkması olası olmuştur...

Baş açıklama baskıcı eşari yönetimden kaçıştır.

Yoksa o dönemde Kuran gibi karmaşık bir kitabın törelere dahil edilmesi oldukça zayıf bir olasılıktır, ki Arapça yazıldığını unutmamak gerekir.

Türk toplumunun, o dönemlerde Kuran'ı hakkıyla çözmeleri imkansız derecesindedir, ki düşünün ki sıradan , sokak insanı günümüzde bile Fatiha gibi temel ve kısa ayaetlerin anlamını bile bilmiyorlar.

Hacı Bektaş Türkiye topraklarında ortaya çıktığı vakit boş gelmiş ve Türkiye toprakları konumunda bulduklarıyla sentez üretmiş olasılık olgusu sıfıra yakındır.

Günümüzde ki yapı hiç bir noktayla Kitabın temel kanunlarıyla bırakın çakışmayı, tamm uyum içindedir, bu da oluşumun tesadüfi ve yerel olmadığının kanıtıdır.

Düşünün ki o dönemlerde at sırtıyla Türkiye topraklarına Kuran gelecek de, onu defalarca hatim edip anlamını çözeceklerde, Kuran'ın özüyle cem ilşleyişini oluşturacaklarda... bunlar matematik anlamda bile çok çok düşük olasılıklardır...

Hacı Bektaş veya beslendiği kaynak engin birikimle bir şekilde önceden tanışık olduğu aşikardır...

Hacı Bektaş veya Ahmed Yeseviyi şahsen incelemediğim için daha fazla görüş belirtemiyorum, ama Peygamber soyuyla ilişkisi varsa artık sorgulama yapmanın hiç alemi kalmıyor.

astokomlu
07-10-2006, 03:12 AM
Hz Ali ve Ehli Beyt o dönemin mescitlerinde küfürle anılırken ve katliyamlara maruz kalırken, toparlanma, ve kaçış süreci başlar.

Bunun en güzel kanıtı o dönemin Eşari baskısından kaçmış Endülüs okuları örneği temel taştır...

Hacı Bektaş gibi şahsiyetlerin su yüzüne çıkması ve Türkiye coğrafyasında yeryüzüne çıkmasının açıklaması bu kaçıştan başka bir şey değildir...

Ki tüm Arap alemi bu baskıcı Eşari yönetimi altında yoğrulmuştur...

Bunlardan kaçan kendilerini emin topraklara atmışlardır.

Bunların Hristiyan Avrupada ortaya çıkmamış olması o bölgelerin Hristiyan toplulukların kontrolünde olmasıyla açıklanabilir.

O dönemleri Türkiye topraklarında inanç boşluğu bulunmaktadır , dolayısıyla hak imamlarının veya yandaşlarının, yetiştirdiklerinin yer yüzüne çıkması olası olmuştur...

Baş açıklama baskıcı eşari yönetimden kaçıştır.

Yoksa o dönemde Kuran gibi karmaşık bir kitabın törelere dahil edilmesi oldukça zayıf bir olasılıktır, ki Arapça yazıldığını unutmamak gerekir.

Türk toplumunun, o dönemlerde Kuran'ı hakkıyla çözmeleri imkansız derecesindedir, ki düşünün ki sıradan , sokak insanı günümüzde bile Fatiha gibi temel ve kısa ayaetlerin anlamını bile bilmiyorlar.

Hacı Bektaş Türkiye topraklarında ortaya çıktığı vakit boş gelmiş ve Türkiye toprakları konumunda bulduklarıyla sentez üretmiş olasılık olgusu sıfıra yakındır.

Günümüzde ki yapı hiç bir noktayla Kitabın temel kanunlarıyla bırakın çakışmayı, tamm uyum içindedir, bu da oluşumun tesadüfi ve yerel olmadığının kanıtıdır.

Düşünün ki o dönemlerde at sırtıyla Türkiye topraklarına Kuran gelecek de, onu defalarca hatim edip anlamını çözeceklerde, Kuran'ın özüyle cem ilşleyişini oluşturacaklarda... bunlar matematik anlamda bile çok çok düşük olasılıklardır...

Hacı Bektaş veya beslendiği kaynak engin birikimle bir şekilde önceden tanışık olduğu aşikardır...

Hacı Bektaş veya Ahmed Yeseviyi şahsen incelemediğim için daha fazla görüş belirtemiyorum, ama Peygamber soyuyla ilişkisi varsa artık sorgulama yapmanın hiç alemi kalmıyor.

eyvallah.. emeklerin varolsun sayın abim.. teşekkürler..

astokomlu
06-01-2007, 02:07 AM
okuyoruz canlar :)