:
Ahilik...
soreş
11-09-2006, 11:52 AM
Ahilik
Bu yazının konusu, Ezoterik-Batıni ekollerin Anadolu üzerinde en çok etki bırakmış bir kolu olan Ahilik. Ahiliğin ne olduğunu anlamak için önce, bu müessesenin köklerinin nerede olduğunu görmek gerekir.
İslamiyet’in yayılışı sırasında Müslümanlar, karşılarına çıkan semavi bir din inancı olmayanlara iki seçenek bırakıyorlardı. Ya Müslüman ol, ya da öl. Ezoterik-Batıni ekollerin en önemli kaynaklarından birisi olan Mısır, Halife Ömer döneminde İslamiyet’in kılıcı ile karşılaştı. Bu dönemde her yönden son derece zayıflamış bulunan Mısır’ı işgal etmek Müslümanlar için hiç de zor olmadı. Zayıf krallık, güçlü Müslüman orduları karşısında derhal teslim oldu. Mısır’ın, Hıristiyan ve Yahudi olan azınlığının dışındaki eski çok tanrılı inanırlarının tamamı İslamiyet’i kabul etmek zorunda kaldılar. Ancak, ayakta bir müessese vardı. İskenderiye Okulu. Halife Ömer, bu ezoterik okulun, daha önce pek çok yıkım ve yangınlardan geçmiş kütüphanesini yakınca okul da dağıldı. Ancak, buradaki bilginler, İslamiyet’in içerisindeki muhalif kanadı, Ali yandaşlığını seçerek, hem Müslüman görünümünü kazandılar, hem de kendi inançlarını İslamiyet’e adapte ederek, bu inancın yaşamasını sağladılar. Böylece İslamiyet içerisindeki tasavvuf müessesi de doğmuş oldu. Bu bilginler Müslümanların işgal ettiği tüm topraklara yayıldılar ve İslamiyet’in Ortodoks Sünni kanadı zayıflamaya başladığı anda da kendi öğretileri doğrultusunda pek çok devletin kurulmasına ön ayak oldular.
İşte bu devletlerden birisi olan, Fatımiler MS 909'da Mısır'da kuruldu. Adını, Hz. Muhammed’in kızı ve Ali’nin karısı olan Fatma’dan alan Fatımiler, dönemin en yaygın Batıni ekolü olan İsmalililiği örnek alarak, tamamen Batıni inançlı bir devlet oluşturdular. Fatımiler, İsmaililiğin 6. derecesine sahip kardeşlerden kurulu bir meclis tarafından yönetiliyordu. Bu meclislerin başında 7. dereceye sahip İsmaili şeyhleri, devlet başkanı konumunda yer alıyorlardı.
Fatımiler, Sünni inançlı Müslümanların saldırılarına karşı koyabilmek için, Mısırlı eski sanatkar loncalarını ihya ettiler ve yarı askeri bir örgütlenme ile loncaları kalkındırdılar. "İzciler" anlamına gelen "Fütüvvet" adı altında, genç İsmaili sanatkarlardan kurulu muazzam bir askeri güç oluşturuldu. Diğer tüm Batıni örgütlenmelerde olduğu gibi Fütüvvette de derecelere dayalı bir sistem esastı. İsmaililik 7 derece iken, fütüvvet 9 derece üzerine örgütlendi. Fütüvvet teşkilatının ilk derecesi Nazil, ikincisi Tim Tarik, üçüncüsü Meyan Beste derecesi idi. 4. derece Nakip Vekili, 5. derece Nakip ve 6. derece de Baş Nakip dereceleriydi ki, bu derece müntesiplerinin en önemli görevleri askeri örgütlenmeyi düzenlemek ve her türlü töreni yürütmekti. 7. derece saliklerine kardeş anlamına gelen "Ahi" adı verilirdi. Türkler arasında yaygınlaşan Fütüvvetin yan kuruluşu Ahiliğin, adını bu kaynaktan aldığı sanılmaktadır. Fütüvvet içinde Ahilerin görevleri şeyh yardımcılığı mertebesindeydi. 8. derece, her biri kendi teşkilatının başında olan şeyhlerin derecesiydi. 9. derece ise, tıpkı İsmaili örgütlenmesinde olduğu gibi sadece bir tek kişiye, şeyhlerin şeyhine verilirdi. Tüm Fütüvvet teşkilatının lideri olan ve sadece devlet başkanı konumundaki Şeyh el Cebel'e karşı sorumlu olan bu kişinin unvanı "Şeyhüssüyun" idi. Diğer Batıni ekoller gibi Fütüvvetin öncelikli amacı, saliklerini İnsan-ı Kamil yapmaktı. Olgun ve mükemmel insan olmak için bu 9 basamaktan geçmek gerekiyordu. Bu kuruluş sistemi daha sonra, Selahattin Eyyubi döneminde Sünni Müslümanlarca da benimsendi ve aynı adlı örgütlenmeyi Sünniler de uyguladı.
Bir süre sonra, fütüvvet ilke ve esaslarını kapsayan fütüvvetnameler yazılarak, sistemin tüm Müslüman dünyasında aynılaştırılması çabaları başladı. Sözünde durma, doğruluk, güven verme, eli açıklık, alçak gönüllülük, bağışlayıcılık, hoşgörü gibi fütüvvet kurallarına uyma, fütüvvet sahibi ve olgun kişi olma gibi yetenekleri benimseten kuralları kapsayan ilk fütüvvetnamenin 1145 yılında İran’da doğan Abdullah es Suhraverdi, tarafından kaleme alındığı görünmektedir. Bu ilk fütüvvetnamede, fütüvvet sisteminin kökeninin tasavvuf inancı olduğu açıkça belirtilmektedir.
Şimdiye dek ele geçen ve Çobanoğlu tarafından yazılan en eski Türkçe fütüvvetnamede, Ahi zaviyelerinde uygulanan kurallar ortaya konmuştur. Bu fütüvvetnameye göre Ahilere tarih, önemli kişilerin, bilginlerin yaşam öyküleri, tasavvuf, Türkçe, Arapça, Farsça ve edebiyat öğretilirdi. Bir kişi, Ahi olmadan önce, sanat, ticaret ya da bir meslek sahibi olmak zorundadır. Bu uğraşılardan hiç birinde çalışmayan kişi Ahi olamaz. Çobanoğlu fütüvvetnamesinde, manaların kendilerinden başkalarına gizli olduğu ve bu manalarda, “başkalarını bırakıp bize yönel” denildiği görülmektedir. Çobanoğlu fütüvvetnamesinde, yola girme (fütüvvetciliğe katılma) şed kuşanma töreninde, şakirt ağzından nakibin okuduğu icazet tercümanlarının, hemen hemen aynen Bektaşi nefeslerine benzediği dikkati çekmektedir. Bektaşilerde tercüman, dua demektir. Türkçe tercümanlarda Ahilik yoluna katılanların, diğer Ahi âşıklarına hizmetkar olacağı ifade edilir ve Şed (kuşak) müridin beline bağlanırken üç düğüm vurulur. Fütüvvetnamelerde, Alevi-Bektaşi etkisi açıkça kendisini göstermektedir. Bu fütüvvetnameye göre de fütüvvetin temelini tasavvuf oluşturmaktadır.
Bektaşiliğin yanı sıra, Batıni doktrinin Anadolu'daki diğer kurumlaşması, Ahilik örgütü vasıtasıyla meydana gelmiştir. Mısır Fütüvvet örgütü Türkler arasında Orta Asya'da yaygınlaşmış ve "Ahilik" adını almıştır. Anadolu'ya Yesevi dervişleri ve İsmaili Dai'leri ile birlikte gelen Ahiler, meslek örgütü mensubu olmaları nedeniyle kırsal alanlardan ziyade, şehirlere yerleştiler. Anadolu Ahilerinin örgütlü bir güç haline gelmelerini Horasan erenlerinden bir Yesevi olan Ahi Evren Veli sağlamıştır. Bu, onun lakabıdır. Onun, tam künyesi Nasıruddin Mahmud B. Ahmed'dir. (1171-1262) 1220'li yıllarda Moğolların, Türk Harezmşahlar ülkesini yakıp yıktıkları sırada oralardan Anadolu'ya gelmiştir. Ahi Evren, Anadolu’ya geldikten sonra Konya’ya gitmiş ve orada, Mevlana Celaleddin Rumi’nin can dostu Şems Tebrizi’ye biat ederek tasavvuf dersi almış ve bir derviş olmuştur. Konya uleması bu halden gücenmiş, Ahi Evren da ulemaya ve sultana gücenerek Kayseri'ye gitmiş, Debbağlıkla geçinmeye başlamıştır. Ancak ardında, Selçuklu başkenti Konya’da çok güçlü bir örgüt bırakmıştır. Şems Tebrizi’nin öldürülmesinden sonra, Mevlana’nın en yakın dostu konumuna, Ahi Evren’in sağ kolu olan Sadderttin geçmiş ve bu dostluk neticesinde Mevlevilik ve Ahilik gibi iki Batıni ekol Anadolu’ya damgasını vurmuştur.
Ahi Evren yüzyıllardır savaşçılık ve dinî-ahlâkî bilgiler vermekte büyük ve önemli görevler yerine getirmiş bulunan fütüvvet teşkilatından ve fütüvvetnamelerden yararlanarak Ahi teşkilâtını kurmuştur. Ahi Evren yaşadığı dönemde ahlakla sanatın ahenkli birleşimi olan Ahiliği öylesine itibarlı duruma getirmiştir ki, bu kurum yüzyıllar süresince bütün esnaf ve sanatkâra yön vermiş, onların işleyişini düzenlemiş, yeniçeriliğin kuruluşunda, Hacı Bektaş töreleriyle birlikte önemli rol oynamış, devlet adamları bu kuruluşa girmeyi şeref saymışlardır. Ahi Evren’in fütüvvetciliğe getirdiği en büyük yenilik, operatif masonların aralarına kabul edilmiş masonları almaları gibi bir sistemi Ahilik kurumunda uygulamış olmasıdır. Ahi olmak için bir meslek ya da sanat sahibi olma zorunluluğu yoktur. Ahi zaviyelerine işçi ve çıraklardan başka, öğretmenler, müderrisler, kadılar, hatipler, vaizler, emîrler, yani bölgenin saygılı ve ulu kişileri devam ederdi. Ahiliğe kabul şartı, iyi ahlâklılık, yardım severlik ve cömertlik olduğundan teşkilâta girenler, temiz, ahlâklı ve iyilik sever kişilerdi. Ahiler arasından yüksek sırada yöneticiler, tabipler, valiler, komutanlar, müderrisler ve kadılar yetişmiştir.
Ahi Evren'in şeyhliği altında Ahilik teşkilatı kısa sürede tüm Selçuklu şehirlerine yayılmış ve Babailer İsyanı sırasında Batınilere elden gelen tüm yardımı yapmıştı. Ahiler, daha sonraki dönemlerde de kendilerine en yakın kişiler olarak Alevileri, Bektaşileri ve Mevlevileri gördüler. Osmanlı devletinin kuruluşunda Ahiler oldukça önemli bir rol oynadı. Bazı kaynaklar, devletin kurucusu olan Osman Gazi'nin, oğlu Orhan Gazi'nin ve 3. sultan Birinci Murad'ın Ahi teşkilatı üyesi olduklarını belirtmektedir. Ancak Osmanlı devleti genişlemeye ve imparatorluğa dönüşmeye başlayınca sultanlar, kendilerinden önceki Türk yöneticilerinin yolunu seçmiş ve kitleleri yönetmekte yöneticilere çok daha fazla imkân sağlayan Sünni tarikatlara girmişlerdir. Ahilikte temel ilke, örgüte üye olanların kesin eşitliğidir. Üyelerin hepsi birbirinin kardeşidir. Ancak, aşama bakımından küçükten büyüğe doğru sonsuz bir saygı vardır. Ahiliğe girecek olanlarda belli nitelikler aranır. Üyelik için kişinin, örgüt bünyesinden birisi tarafından önerilmesi zorunludur. Küçültücü işlerle uğraşanlar, çevresinde iyi tanınmayanlar, örgüte kötü söz getirebileceği düşünülenler Ahi olamazlar. Örneğin insan öldürenler, hayvan öldürenler (kasaplar), hırsızlar, zina ettiği ispatlananlar örgüte katılamaz. Kasapların insan öldürenler ile aynı kategoriye konulması Batıni inançtan kaynaklanmaktadır.
soreş
11-09-2006, 11:54 AM
Alıntı : http://www.alewiten.com/
Ahi örgütünün Anadolu'da yerleştirilip yaygınlaştırılmasıyla şu sonuçlar elde edildi:
1. Göçebelikten yerleşikliğe geçiş yani Türk şehirleşmeciliği çok hızlandı.
2. Onüçüncü yüzyılın ikinci yansı başlarına dek büyük bir çoğunlukla, Türk olmayan yerli halkın elinde ve tekelinde bulunan sanat ve ticaret işyerlerine Türkler de sahip olmaya, katılmaya, ona canlılık vermeye başladılar.
3. Türk esnaf ve sanatkârları, aralarında sağladıkları karşılıklı dayanışma ve güven sayesinde, bölgede imtiyazlı bir duruma geçti ve bunlar, yavaş yavaş şehir ekonomisinde söz sahibi oldular.
Asya’daki Anayurdumuzda ahlakla sanatı özemiş bulunan Ahilik, Anadolu'da da aynı görevi yapmış, üstelik onu köylere dek yaygınlaştırmıştır.
Ahiliğin Anadolu köylerindeki uzantısı, "Yaran odaları"dır. Şehirlerdeki Ahi meslek ve sanat kuruluşları üyeleri, çevrelerindeki yoksulların, kimsesizlerin her tür gereksinimlerini, vakıflar kurarak gideriyorlardı. Bunlar aşevleri, hastaneler, okullar vb. gibi şeylerdir ki, Türkler dışında hiç bir Müslüman ülkede görülmezdi; ama salgın hastalık, kıtlık, yangınlar, askerlik vb. şeylerle harap olmuş yerleri, yoksul düşmüş köyleri halkı böyle vakıflar kuracak durumda değillerdi. Pek çoğu bu durumda olan Anadolu köylerinde başka bir örgüt, "yaran odaları" örgütü kurmuşlardı. Buralarda, köy halkının "imece" denen ve topluca yapılan yardım gelenekleri daha çabuk ve daha etkin olarak yapılabiliyordu.
Örgüte giriş diğer Batıni tarikatlar gibi, özel bir tören ile olur. Törende adaya kuşak bağlanır ve tüm insanlara karşı sevgi dolu, saygılı olması, doğruluk ve yiğitlikten ayrılmaması öğütlenir. Üyelerden kesin bağlılık, sonsuz itaat ve ketumiyet istenir. Dinsizler örgüte kesin giremez ancak, sofuların da Ahiler arasında yeri yoktur. Ahilikte de bilgi edinme, sabır, ruhun arındırılması, sadakat, dostluk, hoşgörü yasaklara uyma gibi vasıfların verildiği aşamalardan geçilir. Bu vasıflara sahip olmanın dışında Ahiliğin önde gelen altı ilkesi şunlardır:
1- Elini açık tut,
2- Sofranı açık tut,
3- Kapını açık tut,
4- Gözünü bağlı tut,
5- Beline sahip ol,
6- Diline sahip ol.
Ahilikte üç aşamalı ve 9 dereceli bir inisiasyon sistemi uygulanır. Birinci aşama olan Şeriat kapısında müride mesleki bilgiler, Kuran bilgisi, okuma yazma, Türkçe, matematik ile, örgütün anayasası niteliğinde olan Fütüvvetname öğretilir. İkinci aşama olan Tarikat kapısında mesleki bilgi en üst düzeye ulaştırılır, tasavvuf bilgisi, müzik, Arapça ve Farsça üzerine eğitim yapılır. Bu aşamada mürit ayrıca askeri eğitim de alır. Şeyh mertebesine erişilen üçüncü aşama, Marifet kapısıdır. Bu aşamada müritten Tanrıya inanması, benliğini öldürmesi, ululara hizmet etmesi ve cehalet karşısında susması istenir. Ahilik anayasasına göre ancak bunların tamamlanmasından sonra Hakikate ulaşılması, insanın Kemale ermesi mümkün olur. Takipçisi olduğu Fütüvvet gibi Ahilik de 9 dereceli bir sisteme dayanır. Her kapı üç dereceyi içerir. Bu dereceler şöyle sıralanır:
1- Yiğit
2- Yamak
3- Çırak
4- Kalfa
5- Usta
6- Nakip
7- Halife
8- Şeyh
9- Şeyh ül Meşayıh
Yiğitlik ve Yamaklık, teşkilata kabul öncesindeki hazırlık aşamalarıdır. Ahiliğe gerçek kabul Çıraklık aşaması ile başlar. Masonlukta olduğu gibi, operatif dereceler, Çırak, Kalfa ve Usta dereceleridir. Bundan sonraki dereceler ise, Lonca teşkilatlarının idari dereceleri niteliğindedir.
Bu basamakların birinden ötekine geçiş süresi fütüvvetnamelere göre 1000 gün yaklaşık üç yıla yakın bir aradır; ama yamaklıktan çıraklığa, iki yılda geçilebilirdi. Çıraklıkla kalfalık, kalfalıkla ustalık arası süre, sanatına ve mesleğine göre üç yılı da aşabiliyordu. Tüm şeyhlerin lideri konumundaki Şeyh ül Meşayıh’ın bir diğer adı da Ahi Baba idi.
Çırakların, zaviyelerde düzenli bir kontrol altında bulundurulmaları ve güvenilir kişiler yönetiminde eğitilmeleri gerekirdi Fütüvvetnamelerde görüldüğü üzere her çırak yiğidin iki yol kardeşi, bir yol atası, bir "üstadı", yani sanat öğretmeni, bir de "piri" vardı. Ahilere zaviyelerde, her gece ayrı bir konuda olmak üzere her konunun uzmanlar tarafından meslek ahlakı, genel ahlak ve terbiye kuralları, din bilgileri anlatılırdı. Öte yandan, haftanın belli bir gününde ata binmek, kılıç, kalkan, ok ve mızrak gibi silahların kullanılması için askerlik bilgileri verilirdi.
Atölyede, tezgâhta sanat eğitimi, Ahi zaviyelerinde kültür ve genel bilgi alarak çifte bir eğitim gören Türk Esnafı ve Sanatkârı, hem aralarında güçlü bir dayanışma ve yardımlaşma kurmuş, hem de yerli Bizans sanatkârlarıyla yarışabilecek bir sanat ve meslek yeteneğine kavuşmuş oluyorlardı. Ahilik, Anadolu Türk'üne, alın teri ile geçinme, başı dik, kendine güvençli ve minnetsiz yaşama yeteneği kazandırmış, bu ruhu onlara aşılamıştır. Ahiler, aralarında kurdukları güçlü ve etkili bir oto kontrol ile de standart, sağlam ve ucuz mal satarak, her dinden ve milletten kişilere, güvenli ortamda ürünlerini satarak işlerini yürütüyorlardı.
Ahiler yalnızca ekonomik bir örgütlenmeyi değil, Ortaçağ Avrupasının Şövalye Tarikatleri gibi dini-askeri bir örgütlenmeyi de gerçekleştirmişlerdi. Örgüte kabul edilen müride, bir profesyonel asker kadar değilse bile, kendisini savunmayı bilecek kadar silah kullanma sanatı öğretiliyordu. Bu gelenek, Mısır'da ilk kurulan Fatimi Fütüvvet örgütünden bu yana devam etmekteydi.
Selçuklular döneminde, sultanların düzenli orduları dışında ülkedeki en güçlü silahlı örgüt, genç kalfa ve ustalardan oluşan Ahi müfrezeleriydi. Moğol istilaları sırasında sultan kuvvetlerinin yenilip kaçtığı sırada pek çok kenti Ahi müfrezeleri savunmuştu.
Kendilerini paralı askerler vasıtasıyla koruyan beyler, emirler bile Ahilerden çekinirlerdi. Moğolların kesin zaferinden sonra, valilerin ve beylerin kentlerden kaçmaları üzerine, onların görevlerini de Ahiler yürütmüşlerdi. Bu dönemde, Selçukluların güçlü veziri Pervane dahi, Ahilerin gücü karşısında boyun eğmiştir.
soreş
11-09-2006, 11:55 AM
Ahilerin ahlak dışı saydığı, ahiyi Ahilikten çıkaran şeyler şunlardı:
1. İçki içen,
2. Zina işleyen,
3. Münafıklık, dedikodu ve iftira eden,
4. Gururlanan, kibirlenen,
5. Merhametsizlik eden,
6. Kıskanan,
7. Kin besleyen,
8. Sözünde durmayan,
9. Yalan söyleyen,
10. Emanete hıyanet eden,
11. Kişinin ayıbını örtmeyen bu ayıbı yüzüne vuran,
12. Cimrilik, eli sıkılık eden,
13. Adam öldüren
kişiler örgütten atılırdı.
Üyeleri sadece ehl-i fütüvvet diye adlandırılan İran ve Arap bölgelerinde Ahiler gibi bir sınıfa, örgüte rastlamıyoruz. Oralarda yaran odalarına benzeyen şeyler de yoktur.
Bir Ahi gencinin zaviyeye alınması şöyle olurdu. Ahiliğin dokuz basamağından biri olan nakiplik basamağındaki kişi, bir eline tuz alıp, topluluğun ortasında duran suya salar. Bunun üzerine öteki nakipler kapıyı açarlar, geçmiş erkan erlerini birer birer anıp dua ederler ve salavat getirirler, en sonunda zaviyeye alınacak yamağı gösterirler. Bundan sonra, bir sıra törenle o genci toplulukları arasına almış olurlardı. Bu törenler ve daha sonraki derece yükseltme törenleri hakkında, sabrınızı zorlamamak için ayrıntıya girmiyorum. Ancak, arzu edilirse bu konuda kardeşlik sofrasında ayrıca değinilebilir.
Öğretmen Ahi, öğrenmesi için yanına verilen çırağa, mesleki bilgilerin yanı sıra, namaz, oruç gibi İslam şartlarını öğretir, Ahi ahlak kurallarını kapsayan fütüvvetnamelerin belirttiği insanlık yöntemlerini de pratik olarak belletirdi. Fütüvvetnamelerdeki bu ahlak kuralları genellikle cumartesi günleri öğretilirdi. O zamanlar tatil günleri, perşembe öğleden sonra başlayıp cuma günü akşamına dek sürdüğünden, cumartesi günü günümüzün pazartesisi gibidir. Akşamları yemek yendikten sonra dinî, ahlâkî ve eğitici kitaplar okunur, sonra sema ve raks edilirdi. Bu durum bize, Ahilerin din ile dünya işlerini bir arada yürüten kişiler olduğunu gösterir.
Ahiler hakkında ilk defa, görgüye dayanan ve toplu bilgi veren kişi, ünlü Berberî gezgin İbn-i Batuta'dır. İbn-i Batuta Osmanlı Sultanı Orhan zamanında (1326-1359) Anadolu'nun bir çok şehir, kasaba ve köylerini gezmiş, Ahilere konuk olmuştur. Batuta izlenimlerini şöyle anlatıyor:
Bilad-ı Rum adıyla anılan bu ülke dünyanın en güzel yeridir. Tanrı başka yerlere ayrı ayrı verdiği güzelliklerin hepsini birden bu ülkeye vermiş. Ahalisinin yüzleri çok güzel, giysileri temiz, yemekleri nefistir. Bereket Şam'da, şefkat Rum'da (Anadolu'da) dendiği doğrudur. Yani gerçek şefkat Anadolu halkı olan Türkmenler arasındadır. Bu bölgede hangi eve ya da zaviyeye insek erkek ve kadın komşularımız halimizi hatırımızı sorarlardı. Burada kadınlar örtünmezler, erkeklerden kaçmazlar. Ayrılışımızda sanki kendi halkımızdan, akrabalarımızdan birilermiş gibi candan uğurlarlar, kadınlar ağlarlar. Ahiler, Anadolu'da oturan Türkmen kavminin her şehrinde, kasaba ve köyünde mevcutturlar. Yabancılara yardım etmek, onları konuklayıp yedirip içirmek, bütün ihtiyaçlarını görmek, zorbaların hakkından gelmek, zalim ve edepsiz tabakasını ortadan kaldırmak hususunda bunların bir benzeri daha yoktur.
Zaviyenin ve yapılan toplantıların da başkanı olan Ahi babası, seçimle başa gelirdi. Onun buyruklarına, uyarılarına kesinlikle uyulurdu. Bu başkanlar, sultanın ya da emirin bulunmadığı yerlerde oranın bütün yönetim işlerini de üzerlerine alırlar, bu yüzden de buyrukları ve yasakları, davranışları, ata binişlerindeki protokol kuralları hükümdarlarınkine benzerdi.
Ahilere silah kullanma, ata binme, ok, kılıç, kalkan kullanma gibi askerlik bilgisi, bunları iyi bilen ve kimi koşullan üzerlerinde taşıyan kişilerce verilirdi. Bu dersleri verecek kişide şu deneyimler aranırdı:
1) Ahi görmek
2) Şeyh görmek
3) Bir adayı eğitip yetiştirmiş olmak.
Demek ki, Ahi ve şeyh gözetiminde bu eğitimi almayanlar, bu alanda öğretmen olamazlardı. Bu da Ahilerin her alanda eğitime ve deneyime ne ölçüde değer verdiklerini göstermektedir.
Ahilik, kişiye mesleğinde ve ahlakî davranışında yüksek fazilet ve saygınlık verdiğinden, 1230'lı yıllardan, meslek ve sanatın her türlü kontrolünün bu kuruluştan alınıp, meslek ve sanat tutmanın serbest bırakıldığı 1860'lı yıllara dek 630 seneden çok bir süre, Anadolu Türk'ünün sanat, ticaret ve meslek kuruluşlarını ayakta tutabilmiştir. Ahi Evren'in düzenlemiş olduğu kurallara göre mesleklerin ve sanatların bölüştürülmesinden, malların işlenişine, satılışına dek her tür işlem inceden inceye ayarlanmıştır. Bu kurallar, hem meslek erbabı arasındaki sürtüşmeyi, hem de üretici-tüketici sürtüşmesini, kavgayı ortadan kaldırmıştır.
Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu Türklerine sanat, ticaret ve ekonomi alanlarında aşağı yukarı altıyüzotuz yıl yön verip, ışık tutmuş olan Ahilik, örgüt olarak, kendi kural ve kurullarıyla, Üçüncü Sultan Ahmed dönemine dek sürdü. Adı geçen bu Osmanlı sultanı döneminde 1727 yılında "gedik" denen bir düzen uygulanmaya başlandı. Ahiler birliği mensuplarına tezgâh başında sanat, zaviyelerde edep öğretmenin, Müslümanlara özgü olarak sürüp gelmesi 17'inci yüzyıla kadar sürmüş, fakat Osmanlı Devletinin, Gayr-i Müslimler üzerindeki egemenlik alanı büyüyüp genişledikçe, sanat ve sanatkârlar çoğalıp dalları arttıkça, bu Müslüman ve Gayr-i Müslim ayırımı daha fazla sürdürülememiş, Gayr-i Müslim tebaanın artmasıyla orantılı olarak çeşitli dindeki kişiler arasında ortak çalışma zorunluluğu doğmuştur. Bu, din ayırımı gözetilmeden kurulan, eski niteliğinden fazla bir şey kaybetmeyen yeni organizasyona “gedik” denmiştir. Gedik sözcüğü Türkçe’dir. Tekel ve imtiyaz (ayrıcalık) anlamına gelir ki, sahiplerinin işleyeceği işi, başkalarının işleyememesi koşuluyla hükümetçe verilen beratın ya da senedin içinde yazılı olan hakların kullanılmasıdır. Gedik, sahiplerince yapılacak işi başkalarının işleyememesi ve satacağı şeyi başkalarının satamaması şartıyla, hükümet tarafından verilen senedin içindeki hükümlerin kullanılması ve yürütülmesidir.
Bu tarz esnaflık ve sanatkârlık, 1860 yılına kadar sürmüştür. O zamanlar bir kişi, çıraklıktan ve kalfalıktan yetişip de açık bulunan ya da bir ustalık makamına geçmedikçe, yani gedik sahibi olmadıkça dükkân açarak, sanat ve ticaret yapamazdı. Ancak elerinde imtiyaz fermanları olan kişiler sanat ve ticaret yapabilirdi. Bu fermanlar esnafın sayılarının artırılıp eksiltilmemesi, mülk sahiplerinin eski kiralarını artırmaması, gediği olmayanların sanat ve ticaret yapamaması, açık olan gediklerin esnafın çırak ve kalfalarına verilmesi, dışarıdan esnaflığa kimsenin kabul edilmemesi gibi hükümleri kapsarlar. Esnaftan biri sanatını bıraktığında kendi elinde tuttuğu ustalık hakkını, esnaf içinden yetişmiş bir kalfaya verdiğinde sanatına ait âlet ve edevatı da satar ya da esnaftan birinin ölümü halinde, âletleri, varislere bir miktar para ödenerek yeni ustaya devredilirdi. Ustalık hakkıyla birlikte alınıp satılan ya da devir ve teslim edilen sanat âletlerine, esnaf arasında gedik denilmiştir.
Ruslarla yapmış olduğumuz Kırım Savaşı'nın ardından, Osmanlı Sultanı Birinci Abdülmecid'in 1856 da yayınladığı "Islahat Fermanı" ile, Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün uyruklarının, her türlü sanat, ticaret ve meslekleri özgürce yapabilmeleri kabul edilince, 1860 yılında bütün gedik beratları sona ermiş oldu. Tanzimatın ilanından ve yabancı devletlerle ticaret anlaşmaları yapılmaya başlandıktan sonra, öteden beri sürüp gelen tekelcilik kuralının sanatla ticaretin gelişmesinde zararlı olduğu anlaşılmış, ticaret ve sanayiinin gelişmesi gerektiğinden ve istendiğinden, artık gedik ve tekelcilik kuralının sürdürülmesinde hükümetçe yarar görülmemiştir.
Lonca örgütünün dağılışı Osmanlı devletince bu sıralarda adeta onaylandı. Bozuk oldukları gerekçesiyle havai gedik mamûllerinin satışı 1860'da yasaklandı. Devlet, sanatkarın durumunu düzeltmekle değil, Avrupa’yla uğraşmaktaydı. Bu düşünceyle, çökmüş olan loncaları, gedikleri düzeltme yoluna hiç gidilmedi. 1861 yılında da tekelcilik usulü kaldırılarak yeni gedik tesis edilmemesi kanunu çıktı. Böylece sanatkârın bu tarihî teşkilâtlanması ölü sayılmış, geleneklere aykırı olarak sanatçı olmayanlara da açılmış ve yeni genişlemeler yapabilecek durumdan çıkarılmıştı. Esnaf çökmüştü. Ortada artık işleyen tezgâh kalmamıştı. Nihayet 1912 yılında çıkartılan bir kanun ile Ahilik müessesesi tamamen ilga edildi.
İttihat Terakki Fırkası Ahiliği yeniden ihya etmeye gayret etti. Bu çaba sonucunda Esnaf Birlikleri ortaya çıktı. Her birliği başında bir Kahya bulunmaktaydı. Bu kahyalar İttihat Terakki ile çok yakın siyasal ilişki içinde oldular. Ancak bu birlikler ekonomik alanda değil, siyasal alanda etkili oldular ve müessese olarak Ahiliğin diriltilmesine bir etki yapamadılar. Bu esnaf birlikleri, Kurtuluş Savaşı sırasında da şehir ve kasabalarda direnme teşkilatları kurarak, bağımsızlık için savaştılar.
Ahilik teşkilatına giriş ve derece yükseltme törenleri:
Yiğit: İyi ailelerin temiz ahlaklı 10 yaşından küçük erkek çocukları belirlenerek, bunlara Yiğit lakabı verilir.
Yamak: Bir esnafın yayına yamak olarak alınmak için on yaşında olunması, işe devamın baba ya da veli tarafından sağlanması şarttır. Yamağa sadece, çıraklık öncesi mesleki bilgiler verilir.
soreş
11-09-2006, 11:56 AM
Çırak: İki yıl bedava ve düzenli olarak yamaklık eden çıraklığa yükselir. Bu yükseliş bir törenle yapılır. Çırak olacak gencin ustası, kalfaları, velisi, esnaf loncası başkanının dükkânında sabah namazından sonra toplanırlar. Usta, yamağın işe bağlılığını ve becerisini anlatır. Loncanın Nakibi, zaviyeye alınacak yamağı herkese tanıtır. Böylece yamak, çırak olarak topluluğa girmiş olur. Lonca başkanı olan şeyh, kendisine ustası tarafından verilmek üzere uygun bir haftalık ücret keser.
Kalfa: Üç yıl çırak olarak hizmet eden gencin kalfalığa yükseltilmesi, bir törenle lonca odasında yapılır. Törende lonca kurulu tamamen hazır bulunur. Esnafın dışındaki, meslekten olmayan, loncaya kabul edilmiş üstadlar da törene davet edilir. Kalfaların en kıdemlisi hizmet ve rehberlik görevini yerine getirir. Kalfalığa yükseltilecek genç, o gün esnafa mahsus elbiseyi ilk defa giyer. Kendi ustası ile başka üç usta iyi ahlakına tanıklık ederler. Orada bulunan bir hoca dua eder. Daha sonra herkes ayağa kalkar, lonca başkanı şeyh, peştamal (şed) kuşatır ve kendisine sanat ve ticaret hakkında gerekli öğütleri verir. Yeni kalfanın, üstatların ve büyüklerin ellerini öpmesiyle törene son verilir. Kalfa olan, loncada o gün hizmet ve rehberlik eden kalfa ile birlikte loncadan çıkar. Lonca önünde toplanan esnaf çırakları kutlu olsun derler. Yeni kalfa rehberle birlikte doğru üstadının dükkanına gelerek, dükkanın önünde durur ve esnafın bütün kalfaları gelip tebrik ederler.
Üstat: Üstatlığa yükselmek için, kalfanın üç yıl kalfalık etmesi, bu süre içinde hakkında hiç şikayet olmaması, kendine verilen görevleri dikkatle yerine getirmiş olması, özellikle çırak yetiştirme hususunda titiz davranması, öteki kalfalarla iyi geçinmesi, sanatına bağlı olması, müşterilere karşı iyi davranması, ayrı dükkan yönetebileceği kanaatini uyandırması ve sermaye durumunun uygun olması gerekir.
Üstatlık törenleri ilkbaharda yapılır. Üstatlığa lâyık görülen kalfaya en az otuz gün önce, kabul kararı bildirilir ve dükkân bulmaya izin verilir. Kalfa dükkân bulduğunu, kendi ustası aracılığı ile kahyaya bildirir ve tören günü kararlaştırılır. Törene, dahilî ve haricî bütün üstadlar, öteki bütün esnafın kâhyaları, memleketin müftüsü ile kadısı da çağrılır.
Kâhya köşkünde, esnaf kâhyaları ve üstatları iki sıralı bir çember teşkil ederler. Ön sırada kâhya ve onların arkasında üstatlar otururlar. Çemberin ortasına yerleştirilen yuvarlak bir sedir üzerinde de kâhyaların en yaşlısı ile müftü ve kadılar otururlar. Üstat olacak kalfa, sağında kâhyası, solunda ustası olduğu halde meclise girer, oradakileri selâmlar. Müftünün işareti üzerine imam bir dua (aşir) okuyarak toplantıyı açar.
Müftü, ticaret, sanat ve çalışma hakkında bazı âyetler, kadı da bu mealde bir kaç hadis okuyup anlamlarını anlatırlar. Toplantıya başkanlık eden kâhya kalkıp asasına dayanır, yeni üstadı önüne çağırıp karşısına alır. Peygamberlerin hangisinin hangi sanatın piri olduğunu söyleyip, esnafın silsilesini pirine kadar çıkardıktan sonra, ticarette sadakat ve doğruluk, esnafa, müşteriye saygı duymak, malına hile karıştırmamak, malındaki ayıp ve noksanı satıştan önce alıcıya bildirmek, özetle kimsenin zararına çalışmamak gereğini anlatır. Padişaha itaati, bilginlere saygıyı, halka şefkat ve merhamet duymayı, küçükleri sevmeyi, kimseye eziyet etmemeyi, kalfa ve çıraklarına çocukları gibi bakmayı öğütleyerek sözlerini bitirir. Bundan sonra üstadı söze başlayarak, yeni bir üstat yetiştirmek amacıyla içtenlikle çalıştığını ve Tanrının yardımı ile bunu başardığını, yeni üstadın her halinden memnun olduğunu bildirir. Yeni üstattan, üstat olabilecek özellikleri kazandığına Tanrı için tanıklık eder ve helâllik ister. Ancak bugün, toplantıda konuşabilme yetkisini alan yeni üstat, üstadından kendisinin bir hakkı olmadığını bildirince, üstadı, eski kalfasının arkasını sıvayarak şöyle der :
Taşı tut altın olsun, Tanrı seni iki cihanda aziz etsin. Tuttuğun işte hayır gör. Geçenler, erenler, pirler daima yardımcın olsun. Tanrı rızkını bol etsin, yoksulluk göstermesin, sıkıntı çektirmesin. Bilginlerin dediklerini, kâhyaların öğütlerini, benim sözlerimi tutmazsan, ana-baba, hoca, usta hakkına riayet etmezsen, halka zulüm edersen, kâfir ve yetim hakkını alırsan, hulâsa Tanrının yasaklarından sakınmazsan yirmi tırnağım âhrette boynuna çengel olsun.
Daha sonra kalfanın belindeki kalfalık peştamalını (şed) çıkarıp, kendi eliyle üstatlık peştamalını kuşatır. Bundan sonra dua edilir. Yeni üstat birer birer oradaki büyüklerin ellerini öper, dualarını alıp ayrılır.
Köşkün merdiveninden başlayarak üstatlar köşküne kadar iki sıra kalfa, çırak ve yamakların arasından geçer. Tanrı size de nasip etsin diyerek üstatlar köşküne gider. Orada daha önce köşkten çıkan ve yalnız olarak kendisini bekleyen üstadına yetişerek elini öper. Bundan sonra tebrikler başlar. Kâhya, o günkü toplantının başkanı, öteki kâhyalar ve kalfaların kıdemlilerinden üç, çıraklardan iki, yamaklardan bir kişi sırasıyla gelip üstadı kutlarlar.
Bundan sonra müftü ve kadılara ait minderler serilerek kollarına ikişer üstat geçtiği ve önlerinde bir kâhya ve yanlarında dört üstat ve arkalarında on kalfa ve beş çırak bulunduğu ve en önde esnafın sancağı alışılmış törenle taşındığı halde bir alay teşkil edilerek müftü ve kadı tebrike gelir. Bilginlere saygı dolayısıyla köşktekiler dışarı çıkıp onları karşılarlar, köşke getirip yerlerine oturturlar. Kahve, şerbet ve yalnız müftü ile kadıya çubuk verilir. Tören bittiğinde herkes köşklerine döner. Sonra sırası ile kalfalar, çıraklar, yamaklar tebrik ederler.
Mustafa Kemal
29-10-2006, 10:36 AM
ANADOLU AHİLİĞİ’NİN SOSYO-EKONOMİK YÖNLERİ
Nasır NİRAY*
ÖZET
Ahilik, XIII. Yüzyıldan XX. Yüzyıla kadar Anadolu’daki esnaf ve sanatkar birliklerine verilen bir addır. Göç ile Anadolu’ya gelen Türklerin çoğunluğunu esnaf ve sanatkarlar oluşturuyordu. Bizans sanatkarlarıyla rekabet edebilmek, üretilen malların kalitesini korumak, üretimi ihtiyaca göre düzenlemek, sanat ahlakını yerleştirmek, Türk halkını ekonomik yönden bağımsız hale getirmek gibi nedenler ahiliğin kurulmasına sebebiyet vermiştir. Ahilik örgütü ayrıca, kardeşlik, yardımseverlik, hoşgörülük, dürüstlük gibi temel ahlaki ve insani değerleri prensip olarak kabul etmiş, toplumda sosyal ve ekonomik denge sağlamaya çalışmıştır.
Giriş
Her ulusun toplum olarak veya birey olarak başkalarına karşı kendine özgü bir değerler sistemi veya davranış kalıbı vardır. Güvenlik, taşıma ve haber alma araçlarının yetersiz ve ilkel olduğu çağlarda bu değer ölçülerinin oluşturduğu kurallar, yiğitlik, eli açıklık, soyluluk, konuk severlik ve hoşgörülük kültürü içinde toplanır ve gelişir. Bu hasletler, ciddiyet, içtenlik ve köklülük bakımlarından her ulusa göre farklılık gösterir. Bu alanda en üstün seviyeye kuşkusuz Türklerin ulaştığı bir gerçektir.
Devletlerin, kişinin can, mal ve namus güvenliğini ve adaletini her zaman sağlayamaması üzerine; kendilerini toplumun ahlak düzeyini kurmakla yükümlü gören din ve ahlak bilginlerinin tespit ettiği kurallara uyan gençler, bireysel olarak veya bir örgüt halinde halka yardım ediyorlardı.
Türkler ve İranlılar İslam’a girdikten sonra bu ahlak ve fazilet kuralları İslam prensiplerine uydurulmuştur. Zamanla bu, dini- ahlaki kurallar, geniş bir örgüt haline gelmiş olan tasavvuf erbabı ve bilginlerince benimsenmiş, tasavvuf kural ve edepleri olarak kitaplarına geçirilmiştir. Bu kurallara daha sonra “fütüvvetname” adı verilmiştir. İşte bu fütüvvetnameler Ahilik örgütünün de tüzüğünü oluşturmuştur.
Ahilik kurumunun Anadolu Türklerinin sosyo-ekonomik yaşantısında oynadığı rol çok büyük olmuştur. Göçebe hayattan yerleşik düzene geçilmesiyle birlikte, o zamana dek, Türk olmayan yerli halkın elinde bulunan sanat ve ticaret hayatına Türklerin de katıldığı görülür. Zamanla Türk esnaf ve sanatkarları toplumda imtiyazlı bir hale gelerek, şehir ekonomisinde önemli söz sahibi oldular.
Ancak, Türkler Anadolu’daki şehirlere yerleşirken bu bölgede el sanatları ve ticaret, Bizanssın geliştirdiği loncalara bağlı Rum ve Ermenilerin tekelindeydi. Sanatkar ve tüccar Türklerin, yerli tüccar ve sanatkarlar karşısında tutunabilmeleri, onlarla rekabet edebilmeleri, ancak aralarında bir teşkilat kurarak dayanışma sağlamalarına, bu yolla iyi, sağlam ve standart mal üretip satmaları ile mümkün olabilirdi. Ahi birliklerinin de bu şartların tabii bir sonucu olarak ortaya çıktığı görülür. Doğrudan bir devlet denetimi olmayan Ahi örgütleri, hem ekonomik hem de sosyal bir kurumdur.
Ahiliğin Türkleşme ve İslamlaşmada, toplum ahlakı ve dayanışma duygusunun gelişmesinde, hoşgörü ve kardeşlik kültürünün oluşmasında, toplumsal hukuk düzeninin kurulmasında, üretimin denetlenmesinde, ticaret ve tarımın koordinasyonunda, sendikal faaliyetler üzerinde ve siyasal örgütlenmenin oluşumunda büyük etkisi ve önemi vardır.
XVIII. yüzyıla kadar yarı tarikat durumundaki Ahi birlikleri daha sonraları dini karakterini bırakarak, doğrudan doğruya iktisadi bir organizasyon olmaya yüz tutmakla beraber usta- çırak ilişkileri aynen kalmıştır. İşte bu çözülme sonucu loncalaşan ahi birlikleri, bir ekonomik ve sosyal sistem olarak XIX. asra kadar sürüp gitmiştir.
Bu çalışmada, Türk’e özgü bir kurum olan Ahiliğin kökenlerini, temel prensiplerini, tarihi gelişimi ile birlikte sosyo – ekonomik yönü üzerinde durulmuştur.
Ahilik Nedir?Anadolu’da Ahiliği Meydana Getiren Nedenler
Ahilik, XIII. yy.da görülmeye başlayan XIX. yüzyıla dek Anadolu’da, Balkanlar’da ve Türkistan’da yaşamış olan Türklerin sanat ve meslek alanında yetişmelerini, ahlaki yönden gelişmelerini sağlayan, esnaf ve sanatkar birliklerine verilen bir addır.
Ahi kelimesi sözlük, terim ve örgütsel yapı olarak değişik anlamlar içermektedir. Bu kelime Arap’çadır ve sözlük anlamı “kardeşim” demektir.
Orta Asya diyalektinde kullanılan “akı” sözcüğü de yine kardeşim anlamına gelmektedir. Geniş anlamıyla ahi kelimesi eli açık, cömert, yiğit karşılığı olarak kullanılmıştır. “Akı” kelimesinin değişime uğramasıyla dile “ahi” şeklinde yerleşmiş olduğunu kabul etmek hiç de yanlış değildir.
Terim olarak ahilik, belli bir devredeki esnaf ve sanatkar birliklerini ifade eder. İlerleyen dönemlerde ahilik, yerini belli esnaf gediklerine ve loncalara bırakmışsa da bu isimler altındaki teşekküllerin özü, yine ahilikte toplanmaktadır. Anadolu’da ahiliğin şekillenmesi ve köylere dek örgütlenmesi, politik ve sosyo-ekonomik bir zorunluluğun ürünüdür. Örgüt yapısı ise Xlll. yüzyılın ilk yarısından başlayarak XX. Yüzyılın başlarına kadar Anadolu şehir, kasaba ve hatta köylerindeki esnaf ve sanatkar kuruluşlarında görülür. Amaç olarak eleman yetiştirmeyi eleman yetiştirme sisteminin işleyişini ve kontrolünü düzenlemeyi benimsediği söylenebilir[1].
Ahiliğin, kurum olarak en belirgin özellikleri, konukseverlik, yardımseverlik, bir sanat yada meslek sahibi olmak, üyelerini gündüz tezgah ve atölyelerde, işbaşında, geceleri ahi zaviyelerinde sosyal ve ahlaki yönden eğitmek ve bilinçlendirmektir.
Örgütsel yapıda olmasa da düşünsel platformda XIII. yy’dan önceki dönemlerde gerek Anadolu’da, gerekse Anadolu’ya göç veren yörelerde, özellikle Kuzeybatı İran’da (Azerbaycan) Ahilere rastlamak mümkündür. Örgütlenmemiş olmakla birlikte, ahiliğin bütün kuram ve kurallarıyla meydana getirmeye dönük çalışmalar yapılmış, hatta bazı ilkeler[2] belirlenmiştir.
Kuzeybatı İran’da ahilik ile gelişmelerin varlığı bir tesadüf değildir. Moğol istilası, göçebe Türklerin Anadolu’ya yerleşmesini doğurmuş, ancak göçebe olmayan esnaf ve sanatkarların İran’da Harezm bölgesine yerleşmelerine yol açmıştır.
Göçebe Türkler, XI. Yüzyılın ikinci yarısında Maveraünnehir civarından taşınarak İran’ı istila edip, Anadolu’nun doğu sınırına gelmişlerdir. 1071 yılında Alparslan’ın ordusunun, Malazgirt ovasında Bizans ordusunu bozguna uğratması sonucu, göçebe olan Türkler köy, kasaba ve şehirlere yerleşmişlerdir. Bu merkezlerde ticaret ve zanaat geçici bir süre, Türk ve Müslüman olmayan yerleşik halkın elinde kalmaya devam etmiştir.
Anadolu topraklarına ilk gelen Türk topluluklarının çoğunluğunu atlı göçebeler oluşturuyordu. Bu ilk göç hareketinde, anayurdun büyük ve medeni şehirlerinin esnaf ve sanatkarları göçe katılmayıp Türkistan’da kalmışlardı. Ancak, Moğol istilası önce Uygur Türklerini hakimiyeti altına almıştır. (1209), Harezm bölgesine saldırmış ve bölgeyi ele geçirmişlerdir. 1227 yılına kadar Türkistan ve Harezm tamamen Moğolların eline geçmiş, Buhara, Semerkant, Taşkent, Merv gibi büyük ve medeni Türk şehirleri yerle bir olmuştur.
Moğol saldırılarından kaçabilen esnaf ve sanatkarların çoğu, Anadolu’ya sığınmıştır. Bu ikinci büyük göç hareketinde, Anadolu’ya gelen Türklerin çoğunluğu esnaf ve sanatkarlardı.Yeni gelenler, hem yerleşik Bizans halkına hem de kendilerini buraya kovalayan Moğollara karşı teşkilatlanmak zorundaydılar.
Mustafa Kemal
29-10-2006, 10:37 AM
Asya’dan Anadolu’ya gelen çok sayıdaki esnaf ve sanatkarlara iş bulmak, Bizans sanatkarlarıyla rekabet edebilmek, yaptıkları malların kalitesini korumak, üretimi ihtiyaca göre düzenlemek, sanatkarlarda sanat ahlakını yerleştirmek, Türk halkını ekonomik yönden bağımsız hale getirmek, ihtiyaç sahibi olanlara her alanda yardım etmek, sanatta, dilde , edebiyatta, müzikte, gelenek ve görenekleriyle milli heyecanı yaşatmak gerekiyordu. Bütün bu ihtiyaçlar, dini-ahlaki kuralları fütüvvetnamelerde bulunan bir esnaf ve sanatkar dayanışma ve kontrol kuruluşunun yani ahiliğin kurulmasına sebebiyet vermiştir[3]
Anadolu’da Kırşehir’de yerleşen Hacı Bektaş (1210-1270), göçebe Türk topluluklar arasına girip,onların ulusal duygularını kamçılayarak Türk dilinin, folklörünün, edebiyatının ve kültürünün Bizans ve İran etkileri altında bozulmasını ve eriyip gitmesini önlemiştir.
Aynı çağlarda Kırşehir’de yerleşmiş bulunan bir düşünür ve ekonomist olan Nasruddin Ahi Mahmut Evran (ö.1280), toplumun sosyo-ekonomik düzeni ile ilgilenmiştir. Bu iş Horasan, Harezm ve Türkistan bölgelerinden gelen Türk esnaf ve sanatkarlarını, ahlak ve sanat bileşimi olan “Ahi Kuruluşu” içinde örgütlendirilmesidir.[4]
Anadolu’da XIII. yy.da görülmeye başlayan Ahilik, Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra Anadolu’daki birliğin sağlanmasında ve Osmanlı Devletinin kurulmasında büyük rol oynamıştır. Ahiler, esnaf,tüccar ve diğer sahalardaki meslek gruplarının örgütlenmesini sağlamış, böylece yerleşim merkezlerinde sosyal ve ekonomik düzenin kurulması yanında, kültüründe gelişmesini gerçekleştirmiştir.
Görülüyor ki, Ahilik devleti çöküntü ve yıkım zamanlarında içten koruyan, kollayan ikinci bir gizli güçtür.
Osmanlı Devletinin temelleri atılırken Osmanlı Beyliği, ahilikten ve ahi reislerinin nüfuzlarından yaralanmıştı: Osman Gazi’nin kayın pederi olan Şeyh Edebali o sırada Ahilerin ileri gelenlerindendi.[5]
XV. yüzyılın ilk yarısına kadar, Osmanlı Devletinde ahiler siyasal bakımdan etkin kişiler olarak görülür. Osmanlı Devletinin güçlenmesiyle,ahilik kurumu, dervişlik kurumuna, Bektaşi tarikatına ve Osmanlı Lonca Örgütü’ne sığınmıştır.
Osmanlılar loncaları sıkı devlet denetimine almışlar fakat loncalarda ahi geleneği, hayırsever esnaf kurulları halinde yaşamaya devam etmiştir.
Ahiliğin İlkeleri:
Ahilik ilkeleri, kuramcı bir yaklaşımdan çok,pratik hayat koşullarından, ahilik uygulamalarından çıkmıştır. Yeni gerçeğin yansımasından, iş ve üretim hayatının geleneklerinde doğmuştur. Bunları şu başlıklar halinde özetleyebiliriz.
• Kendi ihtiyacı varken başkalarına vermek,
• Öfkelenince yumuşak davranmak,
• Yenici iken yenileni affetmek,
• El emeğini, çalışmayı kutsal bir yaşama ilkesi haline getirmek,
• Bütün insanlara karşı sevgi ve yardım duygusu taşımak ve bunu hayata geçirmek, uygulamak,
• Kardeşlik dayanışması içinde, askerleri, yöneticileri, emekçileri, esnafı birleştirmek ve böylece devleti güçlü kılmak,
• Halkçı ve milliyetçi bir düzen içinde; egemen, sömürücü güçlere karşı çalışan her kesimden halkın çıkarlarını savunmak,
• Yabancıları ağırlamak, suçlu-suçsuz, Hıristiyan, Müslüman kim olursa olsun kendine sığınanlara sanat-zanaat öğretmek.
Ahiliğin Ana Programları :
Ahilikte dört ana program bulunmaktadır[6]. Bunlar;
a-) Şeriat Kapısı
b-) Tarikat Kapısı
c-) Hakikat Kapısı
d-) Marifet kapısı
Ahilik anayasası bu dört bab’tan oluşmaktadır. Şeriat; yani hukuk düzenlemeleri, Tarikat; bir sisteme bağlı olma, Hakikat; gerçeği arama, gerçeği bulma, insanı yakalama, maddi ve moral insanı keşfetme, onu yüce ve aziz bilme, Marifet Kapısı ise; günümüzdeki iş dünyasıdır.
Ahilik,başkalarının esiri olmamak için doğruluğu, aç kalmamak için sanat öğrenmeyi, başkalarından üstün yaşamak için faziletli olmayı, her işte aklını kullanmayı, başarılı olmak için bilgi sahibi olmayı,iyiliği daima iyilikle karşılamayı, Allah'ı Peygamberleri ve insanları sevmeyi teşvik eden, tuzu ekmeği bol, sofrası açık insanların cemiyetidir.
Ahiliğin, ahlaki, ekonomik, sosyal ve siyasi olmak üzere dört temel fonksiyonu vardır. Bu fonksiyonlar arsında mesleki ve ticari ahlak en ön plandadır. Bu ahlak temelde eski göçebe aşiret değerlerine dayanmakla birlikte, yavaş yavaş İslami yerleşik hayat değerleriyle de uzlaşma yolunda olan bir ahlaktır.
Ahiliğin Sosyal Hayatı Düzenlemedeki Rolü:
Ahilik, orta çağlarda Anadolu’nun sosyal yaşantısının düzenlenmesinde büyük rol oynamıştır. XII. yy’ın ortalarından başlayarak Türk gençlerini aylak kalmaktan ve çeşitli kötü akımların etkisinden kurtarmak, aynı zamanda devletin çok ihtiyacı olan askeri güce katkıda bulunmak için organize edilmiş olan ahi kuruluşu çok yönlü sosyal yapıya sahiptir.
Bu bağlamda, belli bir süre kademede kalarak pişirilen yamak, çırak, kalfa, usta hiyerarşisi kurmak ve bu kademelerdekileri, baba evlat ilişkisi gibi candan bağlarla bağlamak suretiyle sanatı, sağlam ahlakı ve mesleki temellere oturtmuştur.
Diğer yandan, esnaf ve sanatkârlıkta önemli bir sorun olan üretici-tüketici çıkar ve ilişkilerini, birbirleriyle bir sürtüşmeye düşmeyecek biçimde ayarlanmıştır.
Ülkenin zengin ve saygılı kişileri olan Ahilik kurucuları, bütün güçlerini ve çabalarını, ülkenin türlü sanat erbabını bir örgüt etrafında toplayıp onları zaviyelere bağlayarak manevi ve ahlaki yönden yüceltmek istemişler, bunda da çok başarılı olmuşlardır.[7]
Ahilerin toplantı yeri ve konuk evi olarak kullandıkları ahi zaviyelerine işçi ve çıraklardan başka, öğretmenler, müderrisler, kadılar, katipler, vaizler, emirler yani bölgenin faziletli, saygılı ve ulu kişileri devam ederdi. Ahiliğe kabul edilmek için, iyi ahlaklı, yardımsever ve cömert olmak gibi özellikler aranırdı.
Ahiler arasından yüksek dereceli yöneticiler, tabipler, valiler, komutanlar, müderrisler ve kadılar yetişmiştir. Bu kişilerden çoğunun, zaviye, han, hamam, medrese yaptırıp bunların bakımları ve giderleri için zengin vakıflar bağladıklarını görüyoruz.
Ahiliğin Sosyo-Ekonomik Yönleri
Ahilik hareketlerinin göç ve savaşlar sonucunda politik yönünün olgunlaştığı görülmektedir. Her politik eylemin sonucunda sosyo-ekonomik oluşumlar meydana geldiğinden hareketle, Ahilik için de böyle bir sıralama yapmak mümkündür. Ahiliğin Türkleşme ve İslamlaşmada, toplum ahlakı ve dayanıma duygusunun gelişmesinde, toplumsal hukuk düzeninin oluşmasında, üretimin denetlenmesinde, ticaret ve tarımın koordinasyonunda, sendikal faaliyetler üzerinde ve siyasal örgütlenmenin oluşumunda büyük önem ve etkisinin olduğu bilinmektedir.
Anadolu’nun ve Rumeli’nin Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında Ahilik teşkilatının önemi büyüktür. Nitekim göçler dolayısıyla Anadolu ve Rumeli’ye yerleşen Türkler, esnaf teşkilatını kurmuşlar ve şehrin iktisadi hayatını ellerine geçirmişlerdir.
Şehirlerden köylere, ülkenin ücra köşelerine kadar yayılan zaviye, yani toplantı ve konaklama evleri kurulmuştu. Bunlar konaklama yerlerinin az bulunduğu bir dönemde büyük bir sosyal hizmeti yerine getiriyorlardı.
Ahi teşkilatına ödenen aidatların esnaf tasarruf sandığında biriktirilerek teşkilat üyeleri için evlenme, doğum, hastalık, ölüm gibi hallerde kullanılması; esnafa sanat ahlakı, hedefler, gelenekleri, töre ve nizamının öğretilmesi; ahiliğin önemini ve sosyal yönünü ortaya koymaktadır.
Ahilik orta çağlarda Anadolu’nun sosyal hayatının düzenlenmesinde büyük rol oynamıştır. XIII. yy’ın ortalarından başlayarak, Türk gençlerini aylak kalmaktan ve kötü akımların etkisinden kurtarmak, ahiliğin Türk toplumunu sosyo-ekonomik bakımdan düzenlemedeki etkisini gösterir.
Şehir halklarının çoğunluğunu meydana getiren esnaf ve sanatkarlar arasındaki dayanışma ve yardımlaşma dini inanç ve değerlerde de birleştiği için, toplumun çeşitli kesimleri içerisinde kin ve düşmanlık olmasına fırsat vermiyordu. Böylece Ahilik kardeşlik ve yardımlaşma duygusunun gelişmesine katkıda bulunmuştur.
Ahilik örgütünün yerleştirdiği sağlam mesleki ve ahlaki düzen, aralarındaki karşılıklı dayanışma ve yardım, onların öteki esnaf ve sanatkarlar üzerinde etki ve üstünlük kurmaları sonucunu doğurmuştur. Osmanlı ülkesindeki bütün Türk esnaf, sanatkar ve meslek sahipleri, ahi babalarından yada onların yetki verdiği kişilerden aldıkları yeterlik ve izin belgeleriyle işgörür duruma gelmişlerdir. Böylece her şehir ve kasabadaki esnaf ve sanatkar grupları için çarşılar, uzunçarşılar, kapalıçarşılar kuruldu. Her türlü iş bu esnaf birliklerince görülmeye başlandı.
Mustafa Kemal
29-10-2006, 10:38 AM
Ahilerin kurduğu esnaf ve sanatkar birliklerinin koydukları ana kurallar daha sonraları bu alanda hazırlanan kanunnamelerin, tüzüklerin temelini teşkil etmiştir[8]. Esnafın meslek ve sanatları için gerekli hammadde alımı satımı, bu hammaddelerin işlenmesi, işlendikten sonra alınıp-satılması süreçleri (işlemleri), tüzükler ve narh ayarlamaları ile kontrol edilmekteydi[9].
Bilinen eski esnaf ve sanatkar mesleklerinden başka, her türlü ekmek ve unlu madde mamulünün pişmesi, ağırlıklarına kadar göreceği işlem; kasapların, türlü kasaplık hayvanlarının özellikleri, fiyatı, temizliği; aşçıların her türlü yemeği nasıl pişirecekleri ve satış fiyatları; garsonların, lokantalarda kullanılan geçlerin, temizliği, başçıların (kellecilerin), işkembecilerin, tavukçuların, börekçilerin halk sağlığı ve fiyatlar bakımından dikkat edeceği hususlar; yaş ve kuru meyvelerin, cins, nitelik ve fiyatları, ambalajları; yoğurtçular, şerbetçiler, terziler, çuhacılar, ipekçiler, köle ve cariye satıcıları, kitap ciltçileri, kundura yapımcıları ve onarıcıları, hallaçlar, keçeciler, bıçakçılar, nalbantlar, iğne yapıcıları, kuyumcular, yapı usta ve işçileri, boyacılar, hamamcılar, değirmenciler vb. işlerin tümü, düzenli kurallarla çalışmış ve sıkı denetim altında bulundurulmuşlardır[10].
Ahiler genellikle esnaf ve sanatkardan meydana geliyordu. Üretimin pazarlanması aşamasında tüccar devreye giriyordu. Şehirde oturup ticaretle uğraşan bu kimseler, şehirlerarası ticaretle de uğraşıyorlardı. Kısa zaman sonra tüccarlar da ahi teşkilatında yerlerini almışlardır.
Anadolu’da kırsal kesimde bulunan ahi zaviyeleri genellikle Selçuklu Devletinin son yıllarında ve beylikler döneminde kurulmuştur. Zaviyeler misafirhane fonksiyonuna sahip idiler. Ahiler zaviye çevresinde tarım alanları açarak göçmenlere örnek oluyor, aynı zamanda misafirhane olan zaviyeye gerekli hububatı sağlıyorlardı. Anadolu’ya sürüleriyle göç eden Türkmenler, yerleştikten sonra hayvancılığı sürdürdüğü için tarımla uğraşan ahiler doğal olarak hayvancılıkla ilgileniyorlardı. Anadolu’daki Türk kolonizasyonunda ahi zaviyelerinin rolü diğer tarikat zaviyelerinden daha güçlü olmuştur. Üyelerinin meslek sahibi olması ahi zaviyelerinin ekonomik ve toplumsal işlevini arttırmıştır.
XIV.yy’da Anadolu’yu gezen İbn Batuta 1330 yılında ahiler hakkında bazı bilgiler vermişse de bu bilgiler daha önceki yüzyıldaki duruma da ışık tutabilir.
İbn Batuta, Anadolu gezisinin ilk durağı olan Alanya’da ve Antalya’da ahilerle karşılaşır. “Sırtında eski, yıpranmış bir giysi, başında da keçe külah bulunan” ahi şefi, Arap gezgin ve arkadaşlarını yemeğe davet eder. İbn Batuta bu fakir görünüşlü kişinin, kendilerini ağırlamaya gücünün yetmeyeceğini düşünür. Ancak bu kişinin ikiyüz kadar zanaatçı tarafından seçildiğini, şölen ve toplantılar için zaviye yaptırdığını öğrenir. Gezgin İbn Batuta ahi gençlerinin, gündüzleri çalışıp, kazandıkları parayı şeflerine verdiklerini gözlemler. Bu parayla zaviye giderleri karşılanır ve toplu yaşamın gider kalemleri telafi edilmeye çalışılır.
Bu açıklamalar, zanaat sahiplerinin kendi aralarında özgürce örgütlenebilmeleri ve başkan seçebilmelerini göstermektedir. Bazı şehirlerde ahilerin, günümüzün rakip sendikaları gibi ayrı kuruluşlarda örgütlendiklerini ve bu kuruluşların birden fazla mesleği kapsadığını görmek mümkündür.
Ahiler, resmen siyasal iktidara sahip değillerse de iktidarın çözüldüğü dönemlerde, kentlerin eşrafı ürküten ve zaman zaman karışıklıklar çıkartan egemen gücü durumuna gelirler. Ahilerin yaşadıkları kentle sınırlı olan bir yurtseverlik anlayışına sahip oldukları görülür[11].
Ahiliğin sendikalarla benzerlikleri söz konusu ise de, temelde ayrıldıkları noktalar vardır:
Sendikalarda üretilen nesnenin niteliklerine bakılmaz, önemli olan emektir. Sendikalar, işçi ile işveren arasındaki çelişkiye dayanır, ilişkilerini devlete bağlı hukuki bir düzen ile sürdürür. Kanunların verdiği imkanlar çerçevesinde (legal) sendikal hareketler geçerlidir. Kanunlar bu imkanı vermediği zaman sendika ve sendikal hareketler kanun-dışı (illegal) olur.
Sendikalarda işveren ve işçi arasındaki çelişki, dışarıdan gelen bir destekle yani devlet otoritesiyle düzenlenmektedir. Bunun gayesi, işveren ve işçi arasındaki haksızlığı gidermeye çalışmaktır. Sendikal hareketler bu yönüyle sosyal olmakla beraber daha çok politiktirler.
Ahilikte işveren ile işçinin yerini usta-çırak ilişkisi almaktadır. Sendikada işveren ile işçi arasında geçiş söz konusu değildir. Bu geçişkenliğin olmaması, işverenin işçiyi ve işçinin değerini reddetmesi sonucunu doğurmaktadır.
Ahilikte usta-çırak ilişkisi geçişlidir. Bu geçiş bir nevi hiyerarşik kurallara bağlı ve birtakım görev ve sorumlulukları içermektedir. Her çırak, günün birinde gerek işinde, gerekse o işi yapmadaki başarısında sınava tabidir. Bir işte sadece yetenekli olmak yeterli değildir. Aynı zamanda kişinin ahilik kurallarına ve ahi ahlakına sahip olması gerekir.
Ahilikte ve ahiliğin devamı olan esnaf kuruluşlarında “peştamal kuşanma” merasimi yapılmaktadır. Bu merasim toplumda yapılan bütün merasimlerin üstündedir, tıpkı ilkel toplumlardaki topluma giriş merasiminde olduğu gibi.
Peştamal kuşanmada çırak kendine bir işyeri açmak için ahi teşkilatı tarafından gerekli alet ve sermaye ile donatılır, dükkan açılır, ahi kendi müşterilerinin önemli bir kısmını yeni ustaya gönderir. Böylece yeni ustanın güçlenmesi ve Ahilik teşkilatına girmesiyle ona da aynı sorumluluklar yüklenir[12].
SONUÇ
Ahilik, ülke kaynaklarının en rasyonel ve insancıl biçimde harekete geçiren, adil ve hak üzere bir gelir dağılımı sağlayan, sosyal dayanışma, barış, kardeşlik oluşturan (Ulusal bütünlüğün ekonomik temellerini kuran) dengeli ve verimli bir iktisadi-sosyal sistemdir.
Ahilikte her şey sıralıdır, belli yasalara tabidir. Bundan dolayı kimse keyfi hareket edemez. Yeni ve ciddi durumlarda ancak konunun uzmanlarının genel kararlarına başvurulur, çözüme gidilir. Bu yönüyle Ahilikte demokrasi ve düzenin olduğu yargısına ulaşılabilir.
Ahilikte kişiyi üretici ve yararlı bir seviyeye ulaştırmak, toplumda layık olduğu en uygun yere getirmek, ahlaklı, bilinçli, üretici ve mutlu bir orta sınıf oluşturarak güçlülüğünü sürdürmek; yapılar arasında karşılıklı anlayış, güven, rıza duygularıyla iş bölümü ve işbirliği kurarak toplumda sosyal ve ekonomik denge sağlamak, gayeleri bir arada bulunmaktadır.
İşçi eğitim sistemi ve iktisadi meselelerin endüstriyel teknolojisini sosyal ve ekonomik şuuruyla gerçekleştirmek, üretici işadamları yetiştirmek, sosyal, ekonomik ve demokratik olmak.
Sonuç olarak ahiliğin gayesi; zenginle fakir, üretici ile tüketici, emek ile sermaye, halk ile devlet arasında iyi ilişkiler kurarak sosyal adaleti gerçekleştirmek ve ahlaki bir toplum düzeni meydana getirmektir. Ahilikteki bu amaçlara sağlam bir teşkilat ve köklü bir eğitim aracılığıyla ulaşılmaya çalışılmıştır ve bunda başarılı olunmuştur[13].
-----------------------------------------------------------------------
* Doç.Dr. Nasır NİRAY, Muğla Üniversitesi İİBF Kamu Yönetimi Bölüm Başkanı
[1] Neşet Çağatay, Bir Türk Kurumu Olan Ahilik, Türk Tarih Kurumu Yayınları,Ankara-1989, s.1-43.
[2] Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, Cilt IV, s.2061-2062.
[3] Cemal Anadol,Türk- İslam Medeniyetlerinde Ahilik Kültürü ve Fütüvvetnameler,Ankara-1991,s.64.
[4] Neşet Çağatay,Ahilik,Ankara-1974, s.155
[5] Ali Sevim, Yaşar Yücel,Türkiye Tarihi, Cilt II, Ankara-1990,s.324.
[6] Müjgan Cumbur, XXX. Ahilik Sempozyumu Tebliği, 1986Ahilik Araştırma ve Kültür Vakfı Yayınları-İstanbul
[7] Çağatay, Bir Türk Kurumu Olan Ahilik, a.g.e.,s.92
[8] Çağatay, a.g.e. s. 215
[9] Neşet Çağatay, Cumhuriyetin 50. Yılında Esnaf ve Sanatkar, Ankara, 1973, s.34.
[10] Osman Nuri(Ergin), Mecelle-i Umur-u Belediye, İstanbul-1922, s.393.
[11] Doğan Avcıoğlu, a.g.e. s. 2056-2057,2060
[12] Cemal Anadol, a.g.e. s. 69-70.
[13] Refik Soykurt, Ortayol Ahilik, Ankara-1971, s.86-87.
KAYNAKÇA
ANADOL, Cemal, Türk İslam Medeniyetlerinde Ahilik Kültürü ve Fütüvvetnameler, Ankara-1991
AVCIOĞLU, Doğan, Türklerin Tarihi, Cilt IV, İstanbul-1976.
CUMBUR, Müjgan, XXI. Ahilik Sempozyumu Tebliği, Ahilik Araştırma ve Kültür Vakfı Yayınları,İstanbul-1986.
ÇAĞATAY, Neşet, Ahilik, Ankara-1974.
ÇAĞATAY, Neşet, Bir Türk Kurumu Olan Ahilik, Türk Tarih Kurumu Yayınları,Ankara-1989.
ÇAĞATAY, Neşet, Cumhuriyetin 50.yılında Esnaf ve Sanatkar, Ankara-1973
ERGİN, Osman Nuri, Mecelle-i Umur-u Belediye, İstanbul-1922.
SEVİM, Ali-YÜCEL,Yaşar, Türkiye Tarihi, CiltII, Ankara-
1990.
SOYKURT, Refik, Ortayol Ahilik, Ankara-1971.
gozde_GS
23-05-2009, 09:03 AM
Geçirdiği tarihsel sürece, uyguladığı ilkelere, inanç temellerine, inanç bağlamında takındığı tutumlara bakıldığında Ahiliğin bir Alevilik, Aleviliğin bir türevi olduğu görülür. ahiliğin alevilik olduğu yolundaki kanıtla ise şunlardır:
* Ahiliği Aleviliğin türevleri içerisinde, aynı niteliklli ve aynı kökenli gören Prof. M. Fuat Köprülü: Futüvvetnammelere dayanarak Ahiliğin "batıni kökenli" olduğunu ileri sürer.
* Alevi inanışı ve kültürünün temel taşı Hz. Ali'dir. Ahilik'te de öle. Fütütvvet mesleğinde ve Ahilikte Hz.Ali örnektir. ideal insan tipidir. La Feta İlla Ali (Yiğit ancak Ali'dir.) sözü özdeyişleşmiştir. ele geçen Ahi soykütüklerinin hepsinde köken Hz.Ali'ye bağlanır.
* islamda fütüvvetçiliğin kurucusu Abbasi Halifesi Nasır Lidinillah "İmamiye" mezhebindedir. bu mezhepten oluşu fütüvvetçiliğin Alevi-Batıni doğrultuda gelişmesine ortam hazırlamıştır. giderek Şii, İmami, Alevi ve Batıni ögeler Fütüvvetçilik-Ahiliğe girmiştir.
*Babai hareketine ahiler de katılmışlardır.
*Ahilikte ve Ahi Evren'de "Mehdi Kültü" vardır. bilindiği gibi bu inanış Şii-Batıni- Alevi çevrelerinin ortak ögesidir.
*Ahiler arasında seyyidler görülür. bu yapı onların köken olarak Alici çizgiye bağlılığının kanıtıdır.
*alevilikle ahiliğin ilke, tören ve gelenekleri hemen hemenaynıdır.
* töre ve törenlerde "Ali kültü" temel alınır.
*ahi fütüvvetnamelerinde, Ahi kurallarından şu üçü açık, üçüde kapalı yapılır.
açık olanlar (cömertliğe ait):-eli açık olmak
-kapısı açık olmak
-sofrası açık olmak
kapalı olanlarsa (ahlaka ait):
-gözü kapalı olmak
-dili bağlı olmak
-beli bağlı olmak.
bunlar alevi- bektaşiliğin eline,beline,diline sahip olma kuralıdır.
*ahilikte dualar Hz.Ali, Hz.Hamza, Hz.Hasan, Hz. Hüseyin üzerine kurulması Alevilikte "gülbenk ve duaziimam"larla aynıdır.
ahilikte, aralarında anlaşmazlıklar Şeri mahkemelerle değil, "musalaha" denen halk mahkemelerinde kendi kurallarına göre değerlendirilerek karara bağlanır. bu alevilikteki "dar" ve "düşkünlük " kurumunun aynısıdr.
* Müsahiplik, pirlik, ikrar, taliplik, Oniki İmam ve Ondört Masum-u Pak inancı, Oniiki hizmet, tevella-teberra anlayışı, ibadetin gizliliği, ser verip sır vermeme anlayışı gibi aleviliğin temel ilkeleri Ahilikte de vardır ve tarihleri boyunca uygulamışlardır.
Kaynak: Alevilik Nedir?... Baki ÖZ
araştırılması gereken bir konu galiba ahilik ve alevilik. okuduğum bu kitapta benzerlikler oldukça ilgimi çekti.
vBulletin® v3.6.5, Copyright ©2000-2010, Jelsoft Enterprises Ltd.