yolcu_58
26-09-2006, 08:35 AM
İstanbul’da iki Peygamber torunu
Hazreti Hüseyin’in Fatıma ve Sekine ismindeki iki kızı, Kocamustafapaşa’da Sümbül Efendi Camii bahçesinde yatıyor. Osmanlı devrinde muharremin onuncu günü tekke mensuplarının katılımıyla burada gerçekleşen törenler günümüzde de devam ettirilmeye çalışılıyor.
Aşere, Arapçada on demek. AşÃ»re ise muharrem ayının onuncu gününü ve bugünde pişirilen tatlıyı anlatıyor. AşÃ»re gününde tarih boyunca pek çok önemli olayın meydana geldiği malum. Muharrem ayında meydana gelen olaylardan bizim zamanımıza en yakın ve en acıklı olanı ise “nur-ı ayn-ı Habib-i Hüdâ Hazreti Hüseyin (ra)” efendimizin yakınları ile birlikte Kerbelâ’da şehid edilişi. Şairin, “Düşdü Hüseyn atından sahra-yı Kerbelâ’ya / Cibril var haber vir Sultanü’l Enbiya’ya” diye anlattığı Kerbelâ hadisesi, hem fitnenin adım adım hükmünü icra etmesi, hem de Peygamber ailesinden birçok ismin şehadetiyle sonuçlanması bakımından üzerinde derin derin düşünülmesi gereken bir konu. Ayrıntısı tarih kitaplarında ve gönüllerde kayıtlı; şimdilik geçelim.
Hazreti Peygamber’in (sas) “Hasan ve Hüseyin’i seven beni sevmiş, onlara kin tutan da bana kin tutmuş olur.” buyurduğu bu cennet gençlerinin efendilerine ait, hemen yanı başımızda iki kıymetli hatıra var. Hazreti Hüseyin’in iki kızı (bazı kaynaklara göre torunları), Kocamustafapaşa’da Sümbül Efendi Camii’nin avlusunda yatıyor. Eski lisana vâkıf olanların tabiriyle ‘Kerîmeteyn-i Muhteremeyn’, halkın ifadesiyle ‘Çifte Sultanlar’, senenin 365 günü, özellikle de aşÃ»re günü, ziyaretçilerini ağırlıyor. Osmanlı zamanında çeşitli tarikat mensuplarının katılımıyla her yıl muharrem ayının onunda burada merasimler tertip edilirmiş. Günümüzde de bu gelenek devam ediyor. Sabahtan itibaren Kocamustafapaşa’ya gelen kalabalıklar ‘Kerîmeteyn-i Muhteremeyn’i ziyaret ediyor. ‘Şehîdân-ı deşt-i Kerbelâ’nın ruhlarını şâd etmek için Kur’an’lar, mevlitler, kasideler, ilahiler okunuyor. AşÃ»re dağıtılıyor.
Hazreti Hüseyin’in isimleri Fatma ve Sekine olarak belirtilen iki kızının kabirleri, Sümbül Efendi’nin keşfiyle tespit edilmiş. Sümbül Efendi, kendisinin de vefatından sonra ayak uçlarına; fakat daha alçak bir seviyede defnedilmesini vasiyet etmiş. Kaynaklar, Hazreti Hüseyin’in bu isimde kızlarının olduğunu doğruluyor. Hatta eski seyyahlar 12. asırda Suriçi’nde Hazreti Ali’nin oğlu Hazreti Hüseyin’in soyundan birisinin mezarının olduğunu anlatıyor. Peki bu muhterem hanımefendiler İstanbul’a nasıl geldi? İşte burada devreye menkıbeler giriyor. Bir rivayet, Emevi zulmünden kaçtıkları ve İstanbul üzerine sefer kılan sahabe ordusuyla beraber geldikleri yönünde. İmparator bu kızları oğullarına almak istemiş, cevap için kırk gün mühlet vermiş. Onlar da bu müddet içerisinde canlarını alması için Allah’a dua etmişler. Bu müddet sonunda da dünyaya veda etmişler. Bir diğer rivayete göre ise Kerbelâ’da esir edilip Bizanslılara satılmışlar. Buradaki manastıra konulmuşlar. İmparatorun kızı da kendilerine iman etmiş. Üçüncü rivayet ise türbenin gerçek kabir değil makam olduğunu aktarıyor.
Sümbül Efendi Camii’nin avlusunda bulunan açık türbe, bugünkü haliyle İkinci Mahmud tarafından yaptırılmış. Taştan örme kaideye oturan zarif parmaklıklar, tepede birleşip kubbe şeklini meydana getiriyor. Parmaklıkların üzerinde Yesarizâde Mustafa İzzet Efendi’nin muhteşem hattıyla ve altın yaldızla bir manzume kayıtlı: “Bu meşhed kim ziyâretgâh-ı erbâb-ı muhabbettir / Gubâr-ı anberîn-i kühl-i erbâb-ı basîrettir’ diye başlıyor. Çifte Sultanlar’ın ayak izlerinin çıktığı taş, parmaklıklara monte edilmiş. Çifte Sultanlar’ı vefatlarından sonra yıkayan Dâye Hatun ile imparatorun kızı Katerina da türbenin yanı başında yatıyor. Dâye Hatun, Ayvansaray’da medfun bulunan ashabdan Câbir bin Abdullah Hazretleri’nin hanımı. Ahşap kulübe içinde korumaya alınan meşhur zincirli servinin Hazreti Câbir tarafından dikildiği belirtiliyor. Ve İbni Kesîr’den naklen bir rivâyet daha: Hazreti Hüseyin de sahabe ordusuyla İstanbul’a gelmişti...
Hazreti Hüseyin’in Fatıma ve Sekine ismindeki iki kızı, Kocamustafapaşa’da Sümbül Efendi Camii bahçesinde yatıyor. Osmanlı devrinde muharremin onuncu günü tekke mensuplarının katılımıyla burada gerçekleşen törenler günümüzde de devam ettirilmeye çalışılıyor.
Aşere, Arapçada on demek. AşÃ»re ise muharrem ayının onuncu gününü ve bugünde pişirilen tatlıyı anlatıyor. AşÃ»re gününde tarih boyunca pek çok önemli olayın meydana geldiği malum. Muharrem ayında meydana gelen olaylardan bizim zamanımıza en yakın ve en acıklı olanı ise “nur-ı ayn-ı Habib-i Hüdâ Hazreti Hüseyin (ra)” efendimizin yakınları ile birlikte Kerbelâ’da şehid edilişi. Şairin, “Düşdü Hüseyn atından sahra-yı Kerbelâ’ya / Cibril var haber vir Sultanü’l Enbiya’ya” diye anlattığı Kerbelâ hadisesi, hem fitnenin adım adım hükmünü icra etmesi, hem de Peygamber ailesinden birçok ismin şehadetiyle sonuçlanması bakımından üzerinde derin derin düşünülmesi gereken bir konu. Ayrıntısı tarih kitaplarında ve gönüllerde kayıtlı; şimdilik geçelim.
Hazreti Peygamber’in (sas) “Hasan ve Hüseyin’i seven beni sevmiş, onlara kin tutan da bana kin tutmuş olur.” buyurduğu bu cennet gençlerinin efendilerine ait, hemen yanı başımızda iki kıymetli hatıra var. Hazreti Hüseyin’in iki kızı (bazı kaynaklara göre torunları), Kocamustafapaşa’da Sümbül Efendi Camii’nin avlusunda yatıyor. Eski lisana vâkıf olanların tabiriyle ‘Kerîmeteyn-i Muhteremeyn’, halkın ifadesiyle ‘Çifte Sultanlar’, senenin 365 günü, özellikle de aşÃ»re günü, ziyaretçilerini ağırlıyor. Osmanlı zamanında çeşitli tarikat mensuplarının katılımıyla her yıl muharrem ayının onunda burada merasimler tertip edilirmiş. Günümüzde de bu gelenek devam ediyor. Sabahtan itibaren Kocamustafapaşa’ya gelen kalabalıklar ‘Kerîmeteyn-i Muhteremeyn’i ziyaret ediyor. ‘Şehîdân-ı deşt-i Kerbelâ’nın ruhlarını şâd etmek için Kur’an’lar, mevlitler, kasideler, ilahiler okunuyor. AşÃ»re dağıtılıyor.
Hazreti Hüseyin’in isimleri Fatma ve Sekine olarak belirtilen iki kızının kabirleri, Sümbül Efendi’nin keşfiyle tespit edilmiş. Sümbül Efendi, kendisinin de vefatından sonra ayak uçlarına; fakat daha alçak bir seviyede defnedilmesini vasiyet etmiş. Kaynaklar, Hazreti Hüseyin’in bu isimde kızlarının olduğunu doğruluyor. Hatta eski seyyahlar 12. asırda Suriçi’nde Hazreti Ali’nin oğlu Hazreti Hüseyin’in soyundan birisinin mezarının olduğunu anlatıyor. Peki bu muhterem hanımefendiler İstanbul’a nasıl geldi? İşte burada devreye menkıbeler giriyor. Bir rivayet, Emevi zulmünden kaçtıkları ve İstanbul üzerine sefer kılan sahabe ordusuyla beraber geldikleri yönünde. İmparator bu kızları oğullarına almak istemiş, cevap için kırk gün mühlet vermiş. Onlar da bu müddet içerisinde canlarını alması için Allah’a dua etmişler. Bu müddet sonunda da dünyaya veda etmişler. Bir diğer rivayete göre ise Kerbelâ’da esir edilip Bizanslılara satılmışlar. Buradaki manastıra konulmuşlar. İmparatorun kızı da kendilerine iman etmiş. Üçüncü rivayet ise türbenin gerçek kabir değil makam olduğunu aktarıyor.
Sümbül Efendi Camii’nin avlusunda bulunan açık türbe, bugünkü haliyle İkinci Mahmud tarafından yaptırılmış. Taştan örme kaideye oturan zarif parmaklıklar, tepede birleşip kubbe şeklini meydana getiriyor. Parmaklıkların üzerinde Yesarizâde Mustafa İzzet Efendi’nin muhteşem hattıyla ve altın yaldızla bir manzume kayıtlı: “Bu meşhed kim ziyâretgâh-ı erbâb-ı muhabbettir / Gubâr-ı anberîn-i kühl-i erbâb-ı basîrettir’ diye başlıyor. Çifte Sultanlar’ın ayak izlerinin çıktığı taş, parmaklıklara monte edilmiş. Çifte Sultanlar’ı vefatlarından sonra yıkayan Dâye Hatun ile imparatorun kızı Katerina da türbenin yanı başında yatıyor. Dâye Hatun, Ayvansaray’da medfun bulunan ashabdan Câbir bin Abdullah Hazretleri’nin hanımı. Ahşap kulübe içinde korumaya alınan meşhur zincirli servinin Hazreti Câbir tarafından dikildiği belirtiliyor. Ve İbni Kesîr’den naklen bir rivâyet daha: Hazreti Hüseyin de sahabe ordusuyla İstanbul’a gelmişti...