yolcu_58
25-09-2006, 08:13 AM
Gençlik bir toplumun geleceğidir. Gençliğini doğru bir temelde geliştirmeyen toplumlar yok olmaya mahkumdurlar. Bu ölçüt Alevi toplumu içinde geçerlidir. Geçerli olduğu içinde buna uygun strateji geliştirilmelidir. Salt belli coğrafyalarda değil, bütün insanlık için muazzam bir değer olan Alevilik inancı mutlaka yaşamalıdır. Alevi inancının yaşamsal olması ve evrensel bir inanç olarak bütün insanlığı kucaklaması içinde Alevi örgütlenmesinin önünde büyük görevler duruyor. Alevi gençliği ya örgütlenme içindeki tarihi rolünü oynayacak yada Alevilik inancı (plânlandığı gibi) marjinal düzeye indirilerek yok olacaktır. Aleviler bir dönüm noktasına girmiş bulunmaktadır. Alevi gençliği bu kritik dönemde Alevi toplumunun istemlerini yerine getirip önderlik kabiliyetini yaşama geçirmek yükümlülüğüyle karşı karşıyadır. Alevi gençliği istese de bundan kaçamaz / kaçmamalıdır. Alevi gençliğinin potansiyelini, zaaflarını, bilincini, hareket alanını ve sorumluluk düzeyini detaylandırmadan önce, Alevi toplumunun genel bir değerlendirmesini yapmak gerekmektedir. Alevi toplumuna bağlı olarak da dünyanın genel hatlarıyla bir siyasi, ideolojik, askeri, ekonomik, dini değerlendirmesini de eklemek gerekmektedir.
Sosyolojik açıdan inançlar değerlendirildiğinden, dinlerin bir üst toplumsallaşmayı gerçekleştirdikleri görülmektedir. Nitekim ilk tek tanrılı din olan Yahudilik, Mısır Firavunları’nın İsrailoğullarını büyük baskılar altına aldığı ve bu baskıların azami boyutlara ulaştığı dönemde ortaya çıktığı görülmektedir. Günümüzden binlerce sene önce Hz. Musa önderliğinde gelişen İsrailoğulları şu anda dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar ekonomik açıdan en rahat olan toplumların başında gelmektedirler. Bu ekonomik güç etkisini diğer alanlara da göstermektedir. Museviler yaptıkları lobi çalışmaları ile dünyanın en güçlü örgütlenmelerinden birini oluşturmaktalar. Yahudi inancından sonra ortaya çıkan Hıristiyanlık inancı da bir üst toplumsallaşmayı getirmiştir. Hıristiyanlık inancı da özünde baskılara, açlıklara, çirkefliklere bir cevaptır. Bunu isteyen istediği gibi algılamakta özgürdür. İster ilahi gücün bir emri olarak algılayın, isterse toplumsal gelişimin bir kuralı olarak. Her hâlükârda alternatif cevaptır. Daha sonraları -ki bu yaklaşık 400 yıldır- Hıristiyanlık inancı Roma İmparatorluğu’nun resmi devlet dini olunca, yani iktidar olunca bu defa tersinden bir toplumsallaşma yaşanmıştır. Bunda suç inançta değildir. Suç; iktidar hırsına yenilen ve inancı iktidar için bir araç haline getiren despot Roma İmparatorluğundadır. Nitekim daha sonraları Martin Luther’in öncülük ettiği akımda kendi doğruları doğrultusunda Hıristiyanlık inancına bir katkı olarak ortaya çıkmaktadır. Burada belirtmek istediğimiz inançların dünya dengeleri üzerindeki etkileri ve insanlaşmaya davetleridir.
Hz. İsa’dan yaklaşık altı asır sonra ortaya çıkan İslamiyet de böyle bir davetin sözcüsü, temsilcisidir. İslamiyet’in oluşum koşulları göz önüne getirildiğinde Arap toplumunun çok büyük trajedi yaşadığı görülmektedir. Son peygamber Hz. Muhammed bu dönemi cahilliye dönemi olarak değerlendirmektedir. O dönemde Arap toplumu putlara tapıyor, birbirini öldürüyor ahlaksızlığın en büyüğünü yaşıyordu. İşte Hz. Peygamber böyle koşullarda bir davet gerçekleştirdi. İnsanları Allah yoluna, doğruluğa, güzelliğe davet etti. Ama Arap toplumu öyle gözü dönmüş, öyle gafletteydi ki; sevgili peygamberi öldürmek, peygamberi olduğu dini karalamak için muazzam bir direnişe geçti. İşte günümüzde Alevilik olarak adlandırılan inançta o günlere dayanmaktadır. O dönemde -ki müthiş zorlukları olan bir dönemdi- Alevilik yoktu. Sadece İslam dini vardı.
İslam dini tek tanrılı son din olarak tarih sahnesine çıkmıştır. İslamiyet onun peygamberi Hz. Muhammed tarafından yayılmaktaydı. Burada küçük bir parantez açarak Hz. Ali’den de bahsetmek gerekmektedir. Hz. Ali peygamberin kuzenidir, -daha sonraları damadı ve soyunun sürdürücüsü-. Aynı zamanda ilk İslamiyet’i seçen kişidir. Yiğitlikte, bilgelikte, fedakarlıkta üstüne yoktur. Herkesin kabul ettiği bir gerçekse İslamiyet bu kadar gelişmiş ve taraftar bulmuşsa buna en büyük katkıyı (Hz. Peygamber dışında) Hz. Ali yapmıştır. Eğer günümüzü anlamak istiyorsak, tarihsel gerçeklikleri anlamak ve kavramak zorundayız.
İslamiyet, Hz. Ali’nin soylu mücadelesiyle müthiş bir gelişim sağlamaktaydı. Bu gelişim büyük bir trajedinin de başlangıcı oluyordu. Gelişen ve güçlenen İslamiyet bir çok putperest –ki bunların içinde azılı İslamiyet düşmanlığı vardı- Müslüman oluyordu. Sevgili peygamber bu durumu görüyor, onları her fırsatta uyarıyordu. Ama bunların gözünü iktidar hırsı bürümüştü. Bu hırsın ortaya çıkması fazla uzun sürmedi. Hz. Peygamberin vefatından sonra bu putperest ve despot çevreler hemen Ebubekir adındaki çapsız adamı halife seçtiler. Daha Hz. Peygamber sağ iken bu çevreler hep homurdanıyordu. Sevgili peygamber hiç bir çelişkiye mahal vermeyecek şekilde kendisinden sonra Müslümanların nasıl ve kimin tarafından idare edileceğini açık açık söylüyordu. Ama bu çevreler hiç bir sahabeyi dinlemiyordu. Sahabeye ne hacet kendileri bizzat Hz. Peygamberin sohbetlerinde bulunmuşlar ve Hz. Peygamber ne dediyse onaylamışlardı. Ama şimdi durum değişmişti. Bunlar zaten İslamiyet düşmanları idiler ve düşmanlık artık takiye gerektirmiyordu.
Bu çevrelerin iman için değil, iktidar için İslamiyet’i seçtiklerini yukarıda belirtmiştik. Bunların içten içe putperestlikleri devam ediyordu. Nitekim yaptıkları eylemler ve tutundukları tavır bunu açıkça göstermektedir. Bunlara karşın Hz. Ali İslamiyet’in temsilcisi ve gerçek anlamda inananıydı. Bu putperest çevreler bunu hazmedemiyor, Hz. Ali’yi her fırsatta karalamaya çalışıyorlardı. Hz. Ali Arap toplumunun o güne değin gördüğü en büyük savaşçıydı. Hz. Ali’nin üstüne savaşçı Arap toplumunda görülmemiştir. Hz. Ali bunca yiğitliğine ve savaşçılığına karşın bunlarla savaşmıyordu. Hz. Ali, araya nifak sokulmasın kan dökülmesin istiyordu. Hz. Ali böyle davrandıkça bunlar azıtıyordu. Aleviliğin oluşum koşulları böylece kendiliğinde, toplumsal bir zorunluluğun gereği olarak oluşuyordu.
Hz. Ali’yi ve davranışlarını doğru bulanlara, yaptıklarının haklı olduğuna inananlara Alevi denilmeye böylece başlandı. İslamiyet içindeki ayrılık böylece başlamış oluyordu. Ve bu ayrılık asırlardır büyük acılar yaşanmasına sebep oluyordu.
Hz. Ali’ye düşmanlık, peygambere düşmanlıktır. Hz. Peygamber bir çok hadisinde belirtmiştir: "Ali’yi sevmeyen beni de sevmiyordur". Eğer öyle olmasaydı bunlar peygamberin torunlarını öldürürler miydi? Peygamberin öz be öz torunu mu daha çok dini temsil ediyor, yoksa dünün putperest tüccar bezirganları mı? Bu soruyu her inançlı Sünni’ye sormak lazım. Bu büyük bir ikiyüzlülüktür. Sen her peygamberi andığında salavat getireceksin ama peygamberin torununu katledilecek, sen sesini çıkartmayacaksın. Bu ikiyüzlülük değil de nedir? Burada soruları derinleştirebiliriz. Her On İki İmamda şehit edilmiştir. Hiç biri vadesiyle Hakka yürümemiştir. Şimdi soralım; İslamiyet’i ilk benimseyen, bu uğurda her şeyini veren insan mı daha çok dindar, yoksa 40 yaşından sonra Müslüman olan birisi mi? Birileri belki bunlar tarihte kaldı bunlardan bize ne diyebilir. Ama eğer bu güne nasıl gelindiği bilinmek isteniyorsa bunlar bilinmelidir.
İslam’daki ayrılığın tohumlarını ekenler ve ardıllar tarih boyunca Alevi toplumuna büyük acılar yaşatmışlardır. İslam tarihi bir acılar tarihidir de.
Gelişip güçlenen İslamiyet bir çok eski kültürü ve yaşam tarzını da beraberinde getiriyordu. İslamiyet içindeki Ali düşmanları eski Arap geleneklerini İslamiyet adına kurallaştırıyorlardı. Buna karşın Ehlibeyt taraftarları ise bu gerici gelenekleri tanımıyordu. Ehlibeyt taraftarları tanıştıkları ve İslamiyet’e davet ettikleri toplumların kültürlerine büyük bir saygı duyuyorlar, olumlu yanlarını özümseyip, benimsiyorlar geri yanları ise törpülüyorlardı. Bütün bunlar zorla değil, Hak, Muhammed, Ali sevgisi ile gerçekleşiyordu. Diğer tarafta Ali düşmanları din adına büyük savaşlara giriyor, fethettikleri coğrafyalara zorla eski geleneklerini din adına dayatıyorlardı. Aslında bunların amacı Hak dini olan İslamiyet’i geliştirmek, insanları bu dine davet etmek değildi. Bunlar eski bezirgan alışkanlıkları gereği ganimet ve iktidar peşindeydi. Bir sevgi dini olan İslam`ı da bu emellerine alet ediyorlardı. Nitekim bu çapulcuların kurdukları devletler kısa bir dönem sonra iç kargaşalar ve taht kavgaları sonucu darmadağın oluyordu. Bu çevreler camilerinde Hz. Ali ve on iki İmamlara hakaret ve küfür ettiriyor, Ehlibeyt düşmanlığı geliştiriyordu. Bunlar sadece küfür ile sınırlı kalmayıp on iki İmamlar örneğinde olduğu gibi Aleviler üzerinde büyük katliam ve baskılar uyguluyordu. Bu baskıların sonucu Ehlibeyt birliği parçalanıyordu. Ehlibeyt taraftarları ya kendilerini gizliyordu ya da dağlara kaçıyordu. Ehlibeyt taraftarları tarihin bir çok yerinde şanlı isyanlar, ayaklanmalar gerçekleştirdiler. Bu isyanların başında da Eba Müslim Horasani’nin önderlik ettiği isyandır. Bu isyan sonucu kanlı Emevi devleti çökertilmiş, yerine Hz. Muhammedin amcasının adıyla anılacak bir Abbasi devleti kurulmuştu. Abbasi devleti yöneticileri ilk dönemde Alevi düşmanlığı yapmıyordu. Zaman içerisinde ise tam bir Alevi düşmanı olunuvermişti. Halbuki Abbasi devleti kuruluşunu Alevilere borçluydu. Bu durum Alevi tarihinde daha bir çok defalar tekrar olunmuştur. Bu da ayrı bir trajedi.
Sosyolojik açıdan inançlar değerlendirildiğinden, dinlerin bir üst toplumsallaşmayı gerçekleştirdikleri görülmektedir. Nitekim ilk tek tanrılı din olan Yahudilik, Mısır Firavunları’nın İsrailoğullarını büyük baskılar altına aldığı ve bu baskıların azami boyutlara ulaştığı dönemde ortaya çıktığı görülmektedir. Günümüzden binlerce sene önce Hz. Musa önderliğinde gelişen İsrailoğulları şu anda dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar ekonomik açıdan en rahat olan toplumların başında gelmektedirler. Bu ekonomik güç etkisini diğer alanlara da göstermektedir. Museviler yaptıkları lobi çalışmaları ile dünyanın en güçlü örgütlenmelerinden birini oluşturmaktalar. Yahudi inancından sonra ortaya çıkan Hıristiyanlık inancı da bir üst toplumsallaşmayı getirmiştir. Hıristiyanlık inancı da özünde baskılara, açlıklara, çirkefliklere bir cevaptır. Bunu isteyen istediği gibi algılamakta özgürdür. İster ilahi gücün bir emri olarak algılayın, isterse toplumsal gelişimin bir kuralı olarak. Her hâlükârda alternatif cevaptır. Daha sonraları -ki bu yaklaşık 400 yıldır- Hıristiyanlık inancı Roma İmparatorluğu’nun resmi devlet dini olunca, yani iktidar olunca bu defa tersinden bir toplumsallaşma yaşanmıştır. Bunda suç inançta değildir. Suç; iktidar hırsına yenilen ve inancı iktidar için bir araç haline getiren despot Roma İmparatorluğundadır. Nitekim daha sonraları Martin Luther’in öncülük ettiği akımda kendi doğruları doğrultusunda Hıristiyanlık inancına bir katkı olarak ortaya çıkmaktadır. Burada belirtmek istediğimiz inançların dünya dengeleri üzerindeki etkileri ve insanlaşmaya davetleridir.
Hz. İsa’dan yaklaşık altı asır sonra ortaya çıkan İslamiyet de böyle bir davetin sözcüsü, temsilcisidir. İslamiyet’in oluşum koşulları göz önüne getirildiğinde Arap toplumunun çok büyük trajedi yaşadığı görülmektedir. Son peygamber Hz. Muhammed bu dönemi cahilliye dönemi olarak değerlendirmektedir. O dönemde Arap toplumu putlara tapıyor, birbirini öldürüyor ahlaksızlığın en büyüğünü yaşıyordu. İşte Hz. Peygamber böyle koşullarda bir davet gerçekleştirdi. İnsanları Allah yoluna, doğruluğa, güzelliğe davet etti. Ama Arap toplumu öyle gözü dönmüş, öyle gafletteydi ki; sevgili peygamberi öldürmek, peygamberi olduğu dini karalamak için muazzam bir direnişe geçti. İşte günümüzde Alevilik olarak adlandırılan inançta o günlere dayanmaktadır. O dönemde -ki müthiş zorlukları olan bir dönemdi- Alevilik yoktu. Sadece İslam dini vardı.
İslam dini tek tanrılı son din olarak tarih sahnesine çıkmıştır. İslamiyet onun peygamberi Hz. Muhammed tarafından yayılmaktaydı. Burada küçük bir parantez açarak Hz. Ali’den de bahsetmek gerekmektedir. Hz. Ali peygamberin kuzenidir, -daha sonraları damadı ve soyunun sürdürücüsü-. Aynı zamanda ilk İslamiyet’i seçen kişidir. Yiğitlikte, bilgelikte, fedakarlıkta üstüne yoktur. Herkesin kabul ettiği bir gerçekse İslamiyet bu kadar gelişmiş ve taraftar bulmuşsa buna en büyük katkıyı (Hz. Peygamber dışında) Hz. Ali yapmıştır. Eğer günümüzü anlamak istiyorsak, tarihsel gerçeklikleri anlamak ve kavramak zorundayız.
İslamiyet, Hz. Ali’nin soylu mücadelesiyle müthiş bir gelişim sağlamaktaydı. Bu gelişim büyük bir trajedinin de başlangıcı oluyordu. Gelişen ve güçlenen İslamiyet bir çok putperest –ki bunların içinde azılı İslamiyet düşmanlığı vardı- Müslüman oluyordu. Sevgili peygamber bu durumu görüyor, onları her fırsatta uyarıyordu. Ama bunların gözünü iktidar hırsı bürümüştü. Bu hırsın ortaya çıkması fazla uzun sürmedi. Hz. Peygamberin vefatından sonra bu putperest ve despot çevreler hemen Ebubekir adındaki çapsız adamı halife seçtiler. Daha Hz. Peygamber sağ iken bu çevreler hep homurdanıyordu. Sevgili peygamber hiç bir çelişkiye mahal vermeyecek şekilde kendisinden sonra Müslümanların nasıl ve kimin tarafından idare edileceğini açık açık söylüyordu. Ama bu çevreler hiç bir sahabeyi dinlemiyordu. Sahabeye ne hacet kendileri bizzat Hz. Peygamberin sohbetlerinde bulunmuşlar ve Hz. Peygamber ne dediyse onaylamışlardı. Ama şimdi durum değişmişti. Bunlar zaten İslamiyet düşmanları idiler ve düşmanlık artık takiye gerektirmiyordu.
Bu çevrelerin iman için değil, iktidar için İslamiyet’i seçtiklerini yukarıda belirtmiştik. Bunların içten içe putperestlikleri devam ediyordu. Nitekim yaptıkları eylemler ve tutundukları tavır bunu açıkça göstermektedir. Bunlara karşın Hz. Ali İslamiyet’in temsilcisi ve gerçek anlamda inananıydı. Bu putperest çevreler bunu hazmedemiyor, Hz. Ali’yi her fırsatta karalamaya çalışıyorlardı. Hz. Ali Arap toplumunun o güne değin gördüğü en büyük savaşçıydı. Hz. Ali’nin üstüne savaşçı Arap toplumunda görülmemiştir. Hz. Ali bunca yiğitliğine ve savaşçılığına karşın bunlarla savaşmıyordu. Hz. Ali, araya nifak sokulmasın kan dökülmesin istiyordu. Hz. Ali böyle davrandıkça bunlar azıtıyordu. Aleviliğin oluşum koşulları böylece kendiliğinde, toplumsal bir zorunluluğun gereği olarak oluşuyordu.
Hz. Ali’yi ve davranışlarını doğru bulanlara, yaptıklarının haklı olduğuna inananlara Alevi denilmeye böylece başlandı. İslamiyet içindeki ayrılık böylece başlamış oluyordu. Ve bu ayrılık asırlardır büyük acılar yaşanmasına sebep oluyordu.
Hz. Ali’ye düşmanlık, peygambere düşmanlıktır. Hz. Peygamber bir çok hadisinde belirtmiştir: "Ali’yi sevmeyen beni de sevmiyordur". Eğer öyle olmasaydı bunlar peygamberin torunlarını öldürürler miydi? Peygamberin öz be öz torunu mu daha çok dini temsil ediyor, yoksa dünün putperest tüccar bezirganları mı? Bu soruyu her inançlı Sünni’ye sormak lazım. Bu büyük bir ikiyüzlülüktür. Sen her peygamberi andığında salavat getireceksin ama peygamberin torununu katledilecek, sen sesini çıkartmayacaksın. Bu ikiyüzlülük değil de nedir? Burada soruları derinleştirebiliriz. Her On İki İmamda şehit edilmiştir. Hiç biri vadesiyle Hakka yürümemiştir. Şimdi soralım; İslamiyet’i ilk benimseyen, bu uğurda her şeyini veren insan mı daha çok dindar, yoksa 40 yaşından sonra Müslüman olan birisi mi? Birileri belki bunlar tarihte kaldı bunlardan bize ne diyebilir. Ama eğer bu güne nasıl gelindiği bilinmek isteniyorsa bunlar bilinmelidir.
İslam’daki ayrılığın tohumlarını ekenler ve ardıllar tarih boyunca Alevi toplumuna büyük acılar yaşatmışlardır. İslam tarihi bir acılar tarihidir de.
Gelişip güçlenen İslamiyet bir çok eski kültürü ve yaşam tarzını da beraberinde getiriyordu. İslamiyet içindeki Ali düşmanları eski Arap geleneklerini İslamiyet adına kurallaştırıyorlardı. Buna karşın Ehlibeyt taraftarları ise bu gerici gelenekleri tanımıyordu. Ehlibeyt taraftarları tanıştıkları ve İslamiyet’e davet ettikleri toplumların kültürlerine büyük bir saygı duyuyorlar, olumlu yanlarını özümseyip, benimsiyorlar geri yanları ise törpülüyorlardı. Bütün bunlar zorla değil, Hak, Muhammed, Ali sevgisi ile gerçekleşiyordu. Diğer tarafta Ali düşmanları din adına büyük savaşlara giriyor, fethettikleri coğrafyalara zorla eski geleneklerini din adına dayatıyorlardı. Aslında bunların amacı Hak dini olan İslamiyet’i geliştirmek, insanları bu dine davet etmek değildi. Bunlar eski bezirgan alışkanlıkları gereği ganimet ve iktidar peşindeydi. Bir sevgi dini olan İslam`ı da bu emellerine alet ediyorlardı. Nitekim bu çapulcuların kurdukları devletler kısa bir dönem sonra iç kargaşalar ve taht kavgaları sonucu darmadağın oluyordu. Bu çevreler camilerinde Hz. Ali ve on iki İmamlara hakaret ve küfür ettiriyor, Ehlibeyt düşmanlığı geliştiriyordu. Bunlar sadece küfür ile sınırlı kalmayıp on iki İmamlar örneğinde olduğu gibi Aleviler üzerinde büyük katliam ve baskılar uyguluyordu. Bu baskıların sonucu Ehlibeyt birliği parçalanıyordu. Ehlibeyt taraftarları ya kendilerini gizliyordu ya da dağlara kaçıyordu. Ehlibeyt taraftarları tarihin bir çok yerinde şanlı isyanlar, ayaklanmalar gerçekleştirdiler. Bu isyanların başında da Eba Müslim Horasani’nin önderlik ettiği isyandır. Bu isyan sonucu kanlı Emevi devleti çökertilmiş, yerine Hz. Muhammedin amcasının adıyla anılacak bir Abbasi devleti kurulmuştu. Abbasi devleti yöneticileri ilk dönemde Alevi düşmanlığı yapmıyordu. Zaman içerisinde ise tam bir Alevi düşmanı olunuvermişti. Halbuki Abbasi devleti kuruluşunu Alevilere borçluydu. Bu durum Alevi tarihinde daha bir çok defalar tekrar olunmuştur. Bu da ayrı bir trajedi.