:
Kuran Ve Alevilik
Rojaazme
25-09-2006, 07:00 AM
Aleviliğin özünde Kuran-ı Kerim'in insancıl ve toplumcu yorumu bulunur. Bu konuda en sağlam kanıt, Anadolu Alevilerinin en az 500 senedir kılavuz olarak kullandıkları “Buyruk”larda yer alır. Değişik yazmaları bulunan Buyruk'larda, Kuran'la ilgili olarak yer olan ortak görüş çok açıktır. Alevi kitleye önderlik eden pir ve rehber anlatılırken deniliyor ki:
“Pir ve rehberin kesinlikle okur-yazar olması gerekir. Şeriatta okuryazar olmayan müftü görülür mü; ya da okur-yazar olmayan hoca olur mu? Kuşkusuz olmaz. Okur-yazar olmayan insan eşeğe benzer. Oysa, pirin yol gösterici olması gerekir. Ancak okuduğunu anlayan, dünyayı ve toplumu tanıyan kimse sorunlara doğru çözüm bulabilir. Tanrı'nın gönderdiği kitabı (Kuran ve diğer kutsal metinler) bilmeyen, Tanrı'yı nasıl bilebilir. İnsanlar doğuştan bilgi sahibi olsalardı, Tanrı, peygamberlere kitap göndermezdi.
Kitapsız pir, Şeytan'dır. Talipler ise pire bağlıdır. Bu nedenle, taliplerin böyle cahil pirlerin izlerinden gitmemeleri ve sözlerine itibar etmemeleri gerekir. Kimi pirler, 'Ak'tan okurum, kara'yı bilmem' diyerek okur-yazarlığı küçümserler. Böyle söyleyen pir, Kuran'ı inkar etmiş demektir. Ak'tan okumak, âşıklara özgüdür. Oysa, âşıkların da Kuran'ı övmesi ve buyruklarını yerine getirmesi gerekir. Bir âşığın sözü Kuran'a uyduğu sürece o gerçek âşıktır. Sözleri Kuran'a uymayan âşığın sözüne itibar edilmez. Bilge kişi, ham ile hası birbirinden ayırır, doğru yolu bulur. Talip; pir, rehber ve âşığın söylediklerini anlamazsa mürşid ve üstaddan öğrenip doğru yola gitmelidir.
Ayetsiz, kitapsız söz söyleyip nasihat eden pirin söylediği sözler saygın değildir. Söylenen sözün kesinlikle Kuran'a uyması gerekir. Âşığın serveti altın ise Kuran mihenk taşıdır; üstadlar sarraftır. Bir sarrafa altın getirildiğinde önce mihenk taşına sürer; altınsa alır, değilse geri çevirir.
(...)
Pir, gecenin ikinci yarısından sonra kalkıp kıbleye karşı oturup gün doğuncaya kadar Tanrı'ya ibadet ve niyaz etmelidir. O zaman pirin nefesi keskin olur. Oysa günümüzde pirler yeyip içip kuşluğa değin yatıyorlar.
'Kuran bizim dedemize inmiş. Bakalım ne buyurmuş? Biz bu dünyaya niye geldik? Yarın tanrı katına ne yüzle çıkarız? Bu taliplerin hakkını bizden sorarlarsa ne karşılık veririz?' diye düşünmeyen pirin vay haline!”
(Buyruk, Fuat Bozkurt düzenlemesi, 1981. s.23 vd.)
Buyruk'un “Ölmeden Önce Ölmek” bölümü, Alevi insanın pişmesi (eğitilmesi) ve sağlam inanç sahibi yapılmasını işliyor. Burada, talip (Alevi vatandaş) için şöyle davranması öğütleniyor: “Kuran ne buyurduysa ona göre davranayım.”
Buyruk, dedeler (pirler) ile talipler (Alevi vatandaş) arasındaki ilişkiyi anlatırken diyor ki:
“İnsan insanı günahtan arıtamaz, düzeltemez. Pir ve rehber, insanın kendisini düzeltmesi için araçtır.
Talibin suçu, pirin bağışlayacağı türden ise, küçük ise, pir gerekli cezayı verir ve 'Bizim gözümüzde iyi oldun, biz seni bağışladık; umarız ulu Tanrı da ulu divanında seni bağışlamış olsun.” diye dilekte bulunur; hayır dua eder.
Ama talibin günahı büyükse ve pir onun malına ya da güzelliğine kapılıp, 'İyisin; senin günahından geçtim!' derse, Hakkı batıl eder. Mahşer günü Tanrı, talibin hesabını o pire soracaktır ve diyecektir ki: “Dünyada benim vekilim olan pirler gelsin, bugün hesap günüdür.”
O pir, Muhammed'e inen Kuran'da buyrulanlara göre hükmedip Hakkı Hak etti ise ne mutlu ona. O zaman Tanrı, 'Gel, sevabını al! Sen hesabını önce dünyada vermişsin.' deyip o piri cennete alacaktır.
Pir; kendi aklının estiği gibi ayetsiz, hadissiz, kendi uydurduğu sözlere göre karar vermişse, talibe, 'Hadi senin günahlarından geçtim, seni yarlıgadım!' derse kesinlikle kafir olur. Ve de o talip, 'İşte, pirim günahımdan geçti!' diye düşünürse boşuna avunmuş olur. Çünkü, asıl yargıç Tanrı'dır. Öbür dünyada kendisini bağışlayan pir önde, kendisi arkada cehenneme gideceklerdir
Rojaazme
25-09-2006, 07:00 AM
Yanlış hüküm veren piri Tanrı sorguya çekecek ve ona, 'Ey asi! Sen dünyada Tanrı mıydın? Ben seni Muhammet-Ali'nin soyundan boşuna mı getirdim? Oysa sen inanmadan, kendi çıkarın için kendi bildiğin gibi yol sürdün. Büyük günah işleyen talibe, dünya malı için, 'İyisin!' dedin. Kuran'ı, hadisi, bir yana bıraktın, 'Ben babadan böyle gördüm!' dedin. Oysa baban yaptıklarının hesabını kendi verir. Şimdi başını kurtar!' diye hesap soracaktır.
Bu nedenle kesin olmayan, belgelenmemiş hadislere göre hüküm verilmez. Arapça'da söz çoktur. Bunların Türkçe'ye çevrilmesinde birçok yanlış ortaya çıkar. Kesinlikle Kuran'a göre karar vermek gerekir. Pir, Tanrı'nın vekili sayılır. Ona bir emanet verilmiştir. Emanete hıyanet edilir mi? (s.91 vd.)”
Buyruk'ta Kuran dışı hüküm verilmesi karşısında Alevi vatandaşa nasıl davranması gerektiği de anlatılıyor ve bunun için şu yol öneriliyor:
“Talip; pirin durumunun kitaba uygun ama söylediklerinin kitapsız olduğunu görürse, bir kamil mürşit (bilge kişi, bilgin Alevi) bulup o piri kitaba uymaya çağırmalıdır. Ama pir, kamil mürşidin sözüne uymayıp ayetsiz, hadissiz hükmünü yürütmeyi sürdürürse artık o talip o pirin darına durmamalıdır. Gidip Ali soyundan başka bir pir bulup onun eteğini tutmalıdır.
Kitaba uymayan pir, şeytandır. Böyle bir pirin darına duran talip, şeytandır, şeytan darında durmuş sayılır.
Ermeni, Rum, Yahudi uluları bile kendi kitaplarına bağlıdırlar... (s. 93)”
Aynı kaynakta olgun bir Alevinin anlatımı olan “sofu” tanımlanırken deniliyor ki: “Sofunun yüzü, kutsal Kuran-ı Kerim'in yüzüdür. Yüzündeki çizgiler, Kelam-ı Kadim'in (Kuran'ın) çizgileridir (Kuran harfleri). İki sofunun birbirinin yüzüne bakması, Kuran okumaktır. (Sayfa 32)”
Cem töreni sırasında yeri geldiğinde “Fatiha Suresi”nin tümü ve Kuran'ın başka ayetleri de okunur. Bu ayetler genellikle şu surelerden okunur: Bakara, Necm, Furkan, Al-i İmran, Kehf, Tahrim, Yusuf, Hacc, Haşr, Münafıkın, Talak, Feth, Maide, Araf, Saffet, Nur...
Pir veya mürşid (dede) yeri geldiğinde konuşmasını başka surelerden ayetlerle pekiştirir ve başka duaları da sık sık okur.
Alevi edebiyatının büyük bölümü dinsel niteliklidir. Kuran, bu edebiyatın sembollerinin oluşmasında ciddi katkıda bulunmuştur. Ayetlerin dizelere serpiştirildiği Alevi edebiyatı Kuran ile derinlik kazanmıştır.
Edebiyata yansıyan bu sayısız örnek, özellikle 7 Ulular diye bilinen Alevi ozanlarında doruğa çıkmıştır. 15., 16. ve 17. yüzyıllardaki bu ulu ozanlardan özellikle Hatayi, Virani, Nesimi ve Pir Sultan Abdal Kuran'dan ayetleri Alevi inancının bir parçası olarak şiirleştirmede büyük başarı göstermişlerdir.
7 Ulular'dan Virani ise, Kuran'ın temel ayetlerini şiirleştirmede önemli adımlar atmıştır.
Rojaazme
25-09-2006, 07:01 AM
Kuran Eleştirisi
Alevilerden gelen Kuran'la ilgili eleştiriler, Kuran'ın kendisine değil, biçimine ve toplanmasına yöneliktir.
İslam tarihi, Kuran'ın Halife Osman tarafından düzenlenen ve bugün de piyasada olan Kuran ile Mesudoğlu Abdullah'ın düzenlediği Kuran arasında en azından okunuş farkları olduğunu gösteriyor. Tarih, Alevilerin, Abdullah'ın derlediği Kuran'a sahip çıktıklarını, Sünni yönetici kesimin ise Osman Kuranı'nı temel aldığını ortaya koyuyor. Bu konuda, 1007 yılında Abbasiler’in Başkenti Bağdat'ta yaşanan olay, bunu açıkça gösteriyor. İbnül Cevzi'den İbn Kesir'in naklettiğine göre olay şudur: 1007 yılında Haşimilerden bir grup Sünni, Şiilerin fakihi Ebu Abdullah Muhammed'e bulunduğu mescidde saldırıp dövmüşler. Bunun üzerine Kerh Mahallesi'nde oturan Şiiler de Sünni fakihlere saldırmışlar. Böylece uzun mücadeleler olmuş. Şiiler kendi iddialarına dayanak olarak Mesudoğlu Abdullah'ın mushafını (Kuran) getirmişler. Bunun üzerine eşraf, kadılar ve fakihler toplanmışlar, bu Kuran okunmuş. Sonra Sünni Şeyh Ebu Hamid ile fıkıhçılar bu Kuran'ın yakılmasına karar vermişler. Sonunda bu Kuran yakılarak yok edilmiş. (İbn Kesir, c.12, s.38-39)
713 yılında ölen ve zalimliği ile ünlenen Haccac da Mesudoğlu Abdullah'ın Kuran'ına düşmandı. Abdullah, peygamber zamanında Kuran'ı ezbere okuyan yazdıran en önemli isimdi. Peygamber de onun Kuran okuyuşunu doğru bulmuş, “Kuran'ı indiği gibi taze ve doğru okumak isteyen ve bundan hoşlanan kimse, Abdullah'ın okuduğu gibi okusun.” demişti ve buna Halife Ömer de tanık olmuştu. (İbn Kesir, c. 9,s. 215)
Abdullah, bizzat Peygamberin ağzından 70 sure öğrenmişti. O, Kuran'ın toplanması konusunda kendisinin yerine Osman tarafından tercih edilen Sabitoğlu Zeyd için, “Ben Peygamberin ağzından yetmiş sure öğrenirken Zeyd daha çocuklarla oynayan birisiydi.” demişti.
Halbuki Haccac, ona düşmandı. Demişti ki: “Kendi elindeki kitabın Allah katından gönderildiğini iddia eden Abdullah'ı cezalandıracak olursam kim bana mani olabilir ki. Allah'a yemin ederim ki onun elindeki kitap, Arap recezelerinden (şiirlerinden) bir recezedir. Allah o kitabı peygambere indirmiş değildir.”
Haccac yine şöyle demişti: “Mesudoğlu Abdullah'ın okuyuşuna göre Kuran okuyan bir kimseyi görürsem boynunu mutlaka vururum. Onun kıraat şeklini domuz kemiği ile bile olsa Kuran'dan kazıyıp sileceğim. (İbn Kesir, c.9, s.214)
Haccac'ı anlatan Sünni tarihçi İbn Kesir diyor ki: “Haccac, Hz. Osman ve Emevi taraftarı idi. Onlara aşırı meyli ve sempatisi vardı. Emevilere muhalefet etmenin küfür olduğu kanaatine sahipti.
Büzey, Haccac'ın bir hutbesinde şöyle dediğini nakletmiştir: 'Sizin bir işinizi gördürmek için gönderdiğiniz resul mü (peygamber mi) daha büyüktür yoksa ailenizin üzerine halef bıraktığınız mı (halifeniz mi) daha büyüktür.'” (İbn Kesir, c. 9, s.218).
Haccac, yukarıda açıkça diyor ki: Hilafet, peygamberlikten; halife (Emevi padişahı) de peygamberden (Hz. Muhammet'ten) üstündür.
Emevi padişahını Peygamber Muhammet’ten üstün gören bu kişi, döneminin en büyük Kuran bilgini sayılan Abdullah'ın derlediği Kuran'ın düşmanı idi. Haccac, bu Kuran'dan korkuyor, onu ortadan kaldırmaya çabalıyordu.
Haccac, Hazreti Ali ve taraftarlarına düşmanlığı ilke edinmişti (İbn Kesir, c.9, s.220)
Üçüncü Halife Osman, tarihte “Kuran Yakıcısı” lakabıyla da geçmektedir.
Osman 655'te öldürülürken, kendisine yöneltilen suçlamaların başında, Kuran'ı yaktırdığı iddiası geliyordu.
Osman'ın evini kuşatan isyancıların arasında Ebubekir'in oğlu Abdullah da vardı. O, Osman'ın evine girip halifeyi yakalayınca sormuştu:
– Sen hangi dindensin ey ahmak?
– İslam dinindenim ve ben ahmak değilim; aksine ben müminlerin emiriyim.
– Allah'ın kitabını değiştirdin.
– Allah'ın kitabı ortadadır, aramızda duruyor. (İbn Kesir, c.7, s.303)
Bir iddiaya göre, Osman'ı hançerle vurarak öldüren Ebubekiroğlu Abdullah'tır.
Kuran'ın toplanması Osman'dan daha önceki dönemde yapılmıştı. Elde değişik Kuran metinleri vardı. Bu metinlerin okunması sırasında değişik anlamların ortaya çıktığı görülüyordu.
Bir savaş sırasında Şamlılar (Muaviye kuvvetleri) ile Iraklılar bir arada savaşmışlardı. Şamlılar Kuran'ı, Esvedoğlu Mikdat ile Ebu Derda'nın kıraatine göre okuyorlardı. Iraklılar ise Mesudoğlu Abdullah ve Ebu Musa'nın kıraatine göre okuyorlardı. Bunlar, kendi okuyuşlarının diğerlerinden doğru olduğunu iddia ettiler ve iş kavgaya vardı. Sonunda iki kesim birbirlerini dinsizlikle suçlamaya başladılar.
Hüzeyfe bu durumu halife Osman'a şikayet etti ve Kuran'ın okunuşundaki anlaşmazlıklardan örnekler verdi. Bunun üzerine Halife Osman, Kuran'ın tek kıraate (okunuşa) göre yeniden yazdırılması emrini verdi. Bu iş için de Sabitoğlu Zeyd'i görevlendirdi. Sonunda Şamlılar için bir Kuran, Mısırlılar için de ikinci bir Kuran yazıldı. Basra'ya, Kufe'ye, Mekke'ye, Yemen'e bu Kuran'lardan birer tane gönderildi. Medine'de de bir Kuran bırakıldı.
Fakat, Osman'ın yazdırdığı bu Kuran'lara şiddetli bir muhalefet ortaya çıktı. Ümeyyeoğullarına karşı mücadele edenler, Osman'ı Kuran'ı değiştirmekle ve yakmakla suçluyorlardı. Bu suçlamayı yapanların büyük bölümünün Kuran'ı ezberlemiş insanlar olduğu da dikkat çekiciydi.
Peygamber'in ve Hazreti Ali'nin Kuran'ın alimi gibi gördükleri Mesudoğlu Abdullah'ın Kuran'ın teke indirilmesi konusunda devre dışı bırakılması da dikkat çekici idi. Abdullah, elinde bulunan Kuran'ın yok edileceğini anlayınca vermemiş, Osman da onu getirtip kaburga kemikleri kırılıncaya kadar dövdürtmüştü.
Kuran'ı yorumlamada çok önemli olan okuyuş, doğrudan doğruya kutsal kitabın ana mesajını kapsamaktadır. Çünkü, Osman Kuran’ına muhalefet, muhalefetten ve dinine çok bağlı kişilerden gelmiştir. Osman'a başkaldıranların ve “Osman Kuran'ı değiştirdi!” diyenlerin önde gelenlerinin Kuran okuyucuları olması da bu açıdan çok dikkat çekicidir.
Osman Kuran’ı ile Mesudoğlu Abdullah'ın Kuran'ı arasında bazı farklar olduğu, bu farklar neticesinde Ehlibeyt'in daha açık olan işaretinin belirsiz hale getirildiği Aleviler tarafından başlangıçtan beri iddia edilmiştir.
Emevilere hizmet için hiçbir kural, hiçbir kutsal tanımayan dönemin zorbası Haccac'ın, Mesudoğlu Abdullah'a düşmanlığı, “Kanını içsem, doymam!” demesi bu ideolojik çatışmaya Abdullah'ın verdiği kuramsal destekten gelmektedir.
İşin ikinci boyutu da şudur: Haccac, Kuran okuyuşunu istediği anlama gelecek şekilde düzenlemek için hareke dediğimiz özel işaretlerle Kuran yazılması geleneğini başlatmıştır. Artık Kuran, Emevilerin istediği anlamın dışında başka bir anlama gelecek biçimde okunamayacak, yorumlanamayacaktı.
Rojaazme
25-09-2006, 07:02 AM
Kuran Mahluk mu
İslam dünyasında yaşanan en büyük kavgalardan birisi de Kuran'ın mahluk (yaratılmış) olup olmadığı üzerine oldu.
Kuran'ın insanla ilişkisi ve insanlık için gönderildiğini dikkate alan Şii bilginleri, Kuran mahluktur görüşünü geliştirdiler. 827 yılında Abbasi Halifesi Memun, Kuran'ın mahluk olduğunu devletin resmi görüşü haline getirdi ve bunu ilan etti.
Halbuki Harun Reşid, “Kuran mahluktur!” diyen birisinin boynunu kendi huzurunda vurdurtmuştu. (İbn Kesir, c.10, s. 365).
833 yılında Halife Memun, kadılarla hadisçileri “Kuran mahluktur!” dedirtmek üzere sınava çektirdi. Memun'a ve onu yönlendiren Mutezili bilginlere göre Kuran muhdes (yeni, yani yaratılmış) idi ve muhdes olan her şey de mahluk olurdu.
Mahluk oluş, Kuran'ın Peygamberle ilintili olduğunu içeren bir iddiadır. Bu iddiaya göre Kuran, Hazreti Muhammed'in düşüncelerinden ve duygularından oluşmuştur ama kaynağı ilahidir. Karşı görüş ise Kuran'ın Peygamber ile ve onun özel duyguları-düşünceleri ile en küçük bir bağının olmadığını ileri sürüyordu.
851 yılında Halife Mütevekkil, Kuran'ın mahluk olduğunu söylemeyi yasakladı. Böylece Bağdat'ta yüzyıllarca sürecek bir kavga başlamış oldu. Bağdat'ın Kerh Mahallesi'nde yerleşmiş olan Şiilerle şehre egemen olan Sünniler birbirleriyle sık sık çatıştılar: Kerh mahallesi ikide bir basıldı, yağmalandı, yakıldı, hatta buradaki insanlar bile yakıldı. 973 yılında Vezir Ebül Fadıl'ın emriyle Kerh Mahallesi yakılmış, bu yangında 17 bin insan yanarak ölmüştü (İbn Kesir, c.11, s.464).
Bağdat'ta Şiiler Gadir-i Hum gününü kutlamak istediklerinde, Sünniler onlara saldırıyorlardı. Yine 10 Muharrem'de Şiiler Hazreti Hüseyin'in şahadetini anmak istediklerinde Sünni kesimin saldırısına uğruyorlardı. 998 yılında böyle çatışmalar ortaya çıkmıştı. Bu çatışmalar giderek savaş niteliğini alacaktır. 1049 yılında Şiilerin Muharrem ayinleri resmen yasaklandı. Fakat çatışmalar ertesi yıl da sürdü gitti. 1082 yılında, Kuran'ı Muaviye gibi mızrağın ucuna takan Bağdat Sünnileri Kerh Mahallesi'ne saldırmışlardı.
Bu mücadele, yine Ehlibeyt yandaşları ile yönetim yandaşları arasında oluyordu. Abbasi devleti de Ehlibeyt'i ezmek için her yola başvuruyordu. Ehlibeyt imamlarının mezarlarına bile tahammül edilmiyordu. 850 yılında Halife Mütevekkil emir verdi. İmam Hüseyin'in mezarı, mezarın çevresindeki evler yıkıldı. Sonra orası sürüldü ve ekilen biçilen tarla haline getirildi. Mütevekkil, orasını üç gün içinde terk etmeyecek halkın da öldürüleceğini duyurdu (İbn Kesir, c.10, s.528).
Bu süreçte İslam ülkelerinde koyu baskıya karşın Alevi nitelikli anlayış yaygınlaşmaya devam ediyordu.http://www.karacaahmet.com/arastirma.asp?id=32
Rojaazme
10-01-2007, 01:40 PM
İslam tarihi, Kuran'ın Halife Osman tarafından düzenlenen ve bugün de piyasada olan Kuran ile Mesudoğlu Abdullah'ın düzenlediği Kuran arasında en azından okunuş farkları olduğunu gösteriyor. Tarih, Alevilerin, Abdullah'ın derlediği Kuran'a sahip çıktıklarını, Sünni yönetici kesimin ise Osman Kuranı'nı temel aldığını ortaya koyuyor. Bu konuda, 1007 yılında Abbasiler’in Başkenti Bağdat'ta yaşanan olay, bunu açıkça gösteriyor. İbnül Cevzi'den İbn Kesir'in naklettiğine göre olay şudur: 1007 yılında Haşimilerden bir grup Sünni, Şiilerin fakihi Ebu Abdullah Muhammed'e bulunduğu mescidde saldırıp dövmüşler. Bunun üzerine Kerh Mahallesi'nde oturan Şiiler de Sünni fakihlere saldırmışlar. Böylece uzun mücadeleler olmuş. Şiiler kendi iddialarına dayanak olarak Mesudoğlu Abdullah'ın mushafını (Kuran) getirmişler. Bunun üzerine eşraf, kadılar ve fakihler toplanmışlar, bu Kuran okunmuş. Sonra Sünni Şeyh Ebu Hamid ile fıkıhçılar bu Kuran'ın yakılmasına karar vermişler. Sonunda bu Kuran yakılarak yok edilmiş. (İbn Kesir, c.12, s.38-39)
destroyer
10-01-2007, 11:47 PM
Sevgili dost ben Kuran'ın değiştiğine inanmıyorum.Bana Kuran ın değiştiğini ispatlayabilecek dostlarımızın fikirlerine ise sonuna kadar açığım ve de kaynaklar bekliyorum.Ancak değişmediğine dair ben en sağlam kaynağı biliyorum...Saygılarımla!
djbraveheart
13-01-2007, 01:21 AM
ya nasıl değişebilirki zaten kuranı yazanların arasında hz alide varmış yani o zaman yolunda gittiğimiz kişiyede inanmıyoruz bu durumda
manifesto
13-01-2007, 04:43 AM
ya nasıl değişebilirki zaten kuranı yazanların arasında hz alide varmış yani o zaman yolunda gittiğimiz kişiyede inanmıyoruz bu durumda
:)
Kur'anın değiştiğine inanan bir insanın ne alevi nede müslüman olması mümkün değil zaten..
Ondan ne sünni ne şii ne caferi olur olsa olsa Ateist olur eğer tevrata yada incile inanmıyor ise..
alevi angel
13-01-2007, 04:56 AM
emeğine sağlık ROJAAZME...
Adnbaran
13-01-2007, 06:41 AM
emeğine sağlik candost güzel bir konu paylasmissin yine
Rojaazme
16-08-2007, 12:25 PM
ey vallah dostlar....
hakan_bjk
16-08-2007, 12:31 PM
ey vallah dostlar....
Asıl bizden sana Eyvallah Asıl biz sana teşekkür ederiz bu kadar sade akıcı dille gercekleri bize acıkladığınız icin.
Rasullah Efendimiz buyuruyor ki:
Alimlerle ülfet ibadet yerine geçer.
İlim ibadetten üstündür ve dinin nizamıdır.
Ümmetimin alimlerini ağırlayınız, çünki onlar yeryüzünün yıldızlarıdır.
İlim tahsili kadın, erkek bütün müslümanlara farzdır.
İlim tahsil ediniz, çünki maarif bizim düşmanlarımıza karşı silahımızdır.
Beşikten mezara kadar ilim taleb ediniz.
İbadetin en üstünü , ilim ve kemal istemektir
Benim bilgime yeni birşey katmayan güne lanet olsun.
Bir alimin ölümü bir milletin ölümü kadar büyük bir kayıptır.
Kendini ilme adayan fani, bakidir.
İlmi dünyaya yaymaktan daha methe değer tasadduk yoktur.
Cehaletten daha vahşetli fukaralık yoktur.
“Bir alimi ağırlayan Allah'ı ağırlar
Rojaazme abi Allah c.c her daim ilmini keskin kılsın
comandante
16-08-2007, 01:04 PM
Alevilik , Kur'an Ehl-i Beyt yolundan giderek yorumlamaktır .
Alevilik, Kur’an'ı , Hz. Ali’nin anlattığı gibi anlamaktır.
Can emeğine , yüreğine sağlık...
emeğine yüeğine sağlık can...
ALİ konuşan kurandır...
Kur'anı anlamak isteyen önce O'nu anlamalıdır...
m.u.r.a.t58
16-08-2007, 11:11 PM
paylaşımın için sağol can güzel bir paylaşım ve anlamlı...
ferhat_gs
17-08-2007, 03:54 AM
Aktarılan yazının bazı yönlerine katılmasam da çok sağol roojazme abi teşekkürler paylaşım için...
Rojaazme
17-08-2007, 07:42 AM
ey vallah dostlar hakk çümlemizden razı ola..
vBulletin® v3.6.5, Copyright ©2000-2010, Jelsoft Enterprises Ltd.