PDA

: pülümür"de alevilik ve ziyaretler


yolcu_58
25-09-2006, 06:50 AM
http://www.oz-pulumur.homepage.t-online.de/mediac/400_0/media/Bar$C4$B1$C5$9F$20G$C3$BCvercini.gif


İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz.Unutma ki insanlığın yüzyıllardır öğrendikleri sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir kum taneciğinden fazla değildir.



Alevi Felsefesi
Ben kimim dünya nedir, ben nasıl yaratıldım, dünyayı yaratan kimdir? Sorular daha başından itibaren insanlığın temel konusu oldu. O Mitolojilerini, efsanelerini, masallarını ve mavralarını dile getirirken hep bu sorunun cevabını aradı. Isterse birbirilerinin tamamlayıcıları olsunlar isterse birbrilerine aykırı bir şekilde varolsun bütün dinler, bu soruya cevap vererek yola çıktılar. Felsefeler ve dünya görüşlerinin temel konusu bu oldu.Bu soruya verilen cevap o inancın niteliklerini ortaya koydu. Özelliklerini belirledi. İnançların birbiriyle ilintisini ya da aykırılığını belirledi.
Bu Aleviliğin de temel konusu olmuştur.
O soruya verdiği cevap;
Kızılbaş Aleviliğin yaratiliş felsefesine göre başlangıçta kaos vardır. Henüz ne yer ne de gök vardır. Kaos içinde bir Yeşil kandil vardır.O kandil NURDUR, bütün mevcudat yani bütün varlık o nurda saklıdır. Yani vardırlar ve mevczttular. Bir başlangıcı, sonsuz evveli de olan bir başlangıcı ifade eder o yeşil kandil. Sonsuz öncesi olan bu başlangıcı Kızılbaş Alevilik , NOKTA-I VAHIT demektedir.
Alemde mesud olan bu devran
Tekamül içindir Kemale doğru
Her nokta Cevval her zerre raksan
Ucar giderler vitale doğrueni Kızılbaş Aleviliğin Yaratılış felsefesine göre; Ateş, Hava, Su ve Toprak oluşan dört temel doğum evresi, VARLIĞIN KALIBINI-Gövdesini oluşturan ve VÜCUT olarak bilinen yapinin ana maddelerini meydana getirir. Bu Dört temel madde Vücuttur ve herşeyde vardır. Cünkü, vücutsuz hiç bir şey yoktur.Bu dörtlüden sonra gercekleşen Doğumlarla birlikte, yani Bitki, Hayvan ve Insan da; Ateş, Hava, Su ve Toprak, Cana gelir, Can ise yaşamdır. En büyük Ateşin, Nuru ve ışığıdır. Onun yaşam suyu ışığıdır sıcaklığıdır özcesi. Bitki, Hayvan ve Insan, cana gelmiş vücut olarak üc Tür. Ve üc, Haktır. Bu anlamıyla Insan kavram olarak Vücut bulmuş, cana gelmiş Hak demektir. IN; Can, Ruh demektir. San ise Mekan yada vücut demektir.
Kızılbaş Aleviliğe göre dört temel made aynı zamanda Dört kapıdır. Kırk Makam ise bu dört kapıdaki bilimin, bilmenin sır olduğu yerdir. Sır, bilim ile bilme ile kendisini acığa vurur. Vücut bulmuş can olarak Bitki, Hayvan ve insan, üc-Tür. Büyük doğurucunun doğarak kendini isbat ettiği üc kutsal varlıktır. Bu bağlamda, Kızılbaşlar, yok-luk Dünyasının değil varlık Dünyasının mensuplarıdırlar ve bu yönden diğer tüm inançlardan farklıdırlar.
Duyu organlarımızla algıladığımız bütün bir duyulur dünya ve evren daha önce o nakta-i Vahitte mevcuttu. Yanı vardı. O Nakta HAKK tır. Hak, doğmuş ve doğurmuştur. Mevcudat, yani varlık onun kendisidir. O halde doğuran ve doğarak gelen Hakkın kendisidir. Insan, doğmuş ve doğarak gelmiş hakkın, vücut ve sıfat sahibi olmuş, Hakkın gercekleşen, güncelleşen aklıdır. Hakkın en mükemmel olarak kendi kendisini tanımasıdır.
,, Sen seni bilirsen hakk-i xudasın. Sen seni bilmezsen hakk,dan cudasın,,
Ellerin Kabesi var
Benim kabem insandır.
Bu haliyle Aleviliği merkezinde insan vardır. Bu nedenle insan-i Kamil, yani erdemli insan yaratmayı öngören, korkuyu aşıp sevgiyle Tanrıya yönelen, En-el Hak ile insanın özünde tanrıyı gören,yaradan ile yaratılan ikiliğinden Vahdet-i vücut a (Varlık Birliği) ve Insandan daha yüce değer yoktur. 72 Millet 18 binalem olarak belirlenen, canlı cansız bütün varlıklar da hakkdırlar birbrileri üzerinde de hakkları vardır.Bu anlamda bir Alevi şairin söylediği,, Her şey var oldu bir tek noktadan, noktada gizildir esrarı yezdan,,ve Kainatın aynasıyım, mademki bir insanım. Söylevleri bu felsefenin yaklaşımı temelindeki bilimsel doğruluğu orta koymaktadır.
Bilindiği gibi, Islamiyet gaybi bir tanrı anlayışını dayatır ve ona şirk koşmak, yani ortaklık iddiasında bulunmak öldürüllmeyi gerektirir. Oysa Alevilikte Tanrı, insanın ta kendisi bir bütün olarak da evrenin tümüdür. Islamiyette, Tanrı ile kulu Kabul edilen insan arasına onulmaz ucurumlar konurken; Alevilikte bunun tam tersine tanrı-insan anlayışı getirilir. Bu anlyış, Alevilik söyleminde Enel-Hakk (Ben Hakkım, Ben Tanrıyım) Biçiminde ifade edilir. Bilindiği gibi, bu köklü anlayış farklılığı dolayısıyla nice mutasavvuf- düşünür, bu düşüncesının bedelini yaşamıyla öder. Bu düşüncelerinden ötürü katledilenlerden ikisi de Kürt kökenli ünlü Mutasavvuf Hallac-ı Mansur ile Önasya Aleviliğinin düşünce babalarından Ebu I-Vefa-yi Kürdi dir. Aynı zamanda ünlü bir Mutasavvuf- Şiar olan Seyyid Nesimi de Bu ayni gerekceyle derisi yüzülerek öldürüldü. Ünlü Ozan Pir Sultan Abdal da, bu zincire eklenen halkalardan biri. Bu örnekleri daha da coğltmak mümkün.
Hallaca göre, Insan tanrının bir yansıması tanrı da insanın bir yansımasıdır. Tanrının gökte değil toplumun içinde veya herhangi bir bireyde olaçağın belirtimiştir. Bu anlamda insan sevgisini herşeyin üstünde tutarak insanı öne çıkarmıştır. Mansur, un bu düşüncesini anlamak için son sözlerine kulak vermek gerekir.
Ben sevdiğimin,ta kendisiyim sevdiğim bendir.
Biz ikimiz bir bedene Hulul etmiş iki ruhuz
Sen beni görürsen onu görmüş olursun
Onu görürsen ikimizi görmüş olursun
Başka bir şiirinde ise
Kalbimin gözünde Allahı gördüm
Sen kimsin dedim sen die yanıtladı

Senin ruhun, beim ruhuma
Şarabın safı su ile karışması gibt karişmıştır.
Sana her hangi bir şey dokunduğunda bana dokunur.
Ey Allahım her durum da sen bensin.

O, Yücelikte, ben biz veya sen yoktur.
Ben biz sen ve o hep biriz
Hallacı Mansur

Bunun akılcı sonucu şudur: Tanrı, hikmetlerinden sual edilmeyen, işine akıl ermeyen bir varlık değildir. Insandan tümden soyutlanmamıştır, Aksine Tanrı, insandan belirir. Insan, kara topraktan değil de Tanrı nurundan yaratılmış saymanın rasyonel sonucu şudur. En Mükkemmel yaratık insandır. Insandan ulu yaratık yoktur. Içinde Tanrı nur taşıyan insanın Sözü, Tanrı kelamı gibidir. Gökten inen, Kendisinin değiştiremeyeceği doğmalar, yasaklar ve tapınma şekiler yoktur.
Ey Tanrı kitabının örneği, insanoğlu,
Ey şahlık cemalinin aynası mutlu varlık,
Her şey sensin alemde ne varsa senden dışarda değil
Sen ne ararsan kendinde ara, Cünkü her varlık sende,,

Tasavvuf, Cünedy-i Bağdadi nin anlatımıyla Hakk ın seni sende öldürüp, kendisi ile ihya etmesidir. Insan kendi nefsini öldürürse gerceğin ışığı ile, Tanrının sevgisi ile dolar. Bu insan-i Kamil olma aşamasıdır. Bu Tanrıyı yerde ve gökte aramayam, O nu insanda bulan, bir gönülde mihman eyleyen insanın halıdır.
Daha Allah ile Cihan yok iken
Biz ani varedip ilan eyledik
Hakka hiçbir layik mekan yok iken
Hanemıze aldık mihman eyledik
Şahabettin Suhreverdi Islamiyetin belki de gelişkin muhalif düşüncelerının yaratıcı olarak Şuhreverdi;ye göstermek abartılı almayacaktır Şuhreverdi, 1153 te doğmuş, 1191 de Selahattin Eyübi nin emriyle Düşünceleri tehlikeli bulunduğu için öldürülmüştür. Işiğa ulaşmak için tek çarenin, düşüncenin yoğunlaşması olduğunu belirtir. Ve Şuhreverdi de Hallac-ı Mansur, gibi insan büyük önem verir. Işığa ulaşan insanın aynı zamanda tanrının katın varaçağını belirtir. Işığa ulaşmakte nefis ve iradeye hakimiyetten geçer.
O halde Tanrı mükemmel bir insan
Insan eksik bir tanrıdır.
Yine 16 yüzyılın ünlü ozan Pir Sultan Abdal Da Kendisi Tanrısal Ali ve ile Hz Musa yle özdeşleştiri;
Pir Sultan im şu dünyaya
Dolu geldim, dolu beim
Bilmeyenler bilsin beni
Ben Ali yim, Ali beim

Ben Muasayım sen Firavun
Ikrarsız şeytan Laın
Ücüncü ölmem bu hain
Pir Sultan ölür dirilir.

Maden olarak öldüm bitki oldum
Bitki olarak öldüm, hayvan oldum
Hayvan olarak öldüm insan oldum
Niçin korkayım, ölmekten ne yitirdim.

Kişi bakar eşyayi görür, Arif olan eşyadaki tanrıyı görür.
Tanrısal şiirlarin örneği sensin
Tanrısal güzelliğin aynası sensin
Senden başta nesne yokki evrende
Kendinden işte, aradığın o sensin

Bu dünyanın temelin
Kurup yoğuran ben idim
Hiç yok iken Adem nesli
Adem-i doğuran ben idim

Yeşil kandil nur beim
Cennetteki huri beim
Adem ata yarı benim
Şit-i doğuran ben idim

Iyice inceledik biz o Kuranı
Biz canlı kitap ta okuduk onu
Arif olan evvel kendini tanı
Yoksa akıl ermez lisanımıza

Kainatın aynasıyım
Madem kn ben bir insanın
Hakkın varlık deryasiyim
Mademki ben bir insanım

Tevrat ı yazabilirim
Incir i dizebilirim
Kuran ı sezebilirim
Madem ki ben bir insanım..

yolcu_58
25-09-2006, 06:53 AM
ZİYARET YERLERİMİZ


http://www.oz-pulumur.homepage.t-online.de/mediac/400_0/media/Hen$C3$BCye$20Bil.jpg


DÜLDÜL AYAĞI
BÜYÜK ÇEŞME
BÜKLÜ DEDE TÜRBESİ
DERVİŞ GÜLABİ TÜRBES


1-DÜLDÜL AYAĞI
Büyük Çeşme
Pülümür'e 700 metre uzaklıkta bulunan düldül ayağı halkın kurban kesip adak adadığı bir ziyaret yeridir. İnanışa göre Hz. Ali atı ile bu yere ayak basmıştır. Pülümür Çayı' nın kenarında ve kara yolunun üzerinde bulunan Düldül Ayağı serin rüzgarı ,buz gibi çeşmesi ile özellikle perşembe akşamları halkın ziyaret akınına uğramaktadır.

2-BÜYÜK ÇEŞME
Pülümür'de 20 kilometre uzaklıktadır. Pülümür-Erzincan karayolunun sol üst tarafında bir dağın doruğuna yakın bir yerde bulunan büyük çeşmede en dikkate değer unsur buz gibi suyun oluk oluk akması ve bu ziyaret yerinin çok serin olmasıdır. Derdi, dileği olanlar niyaz ve kurbanlarıyla bu ziyarete gelerek, kurbanlarını keser, niyazlarını dağıtır ve dua ederler.

yolcu_58
25-09-2006, 06:56 AM
3-BÜKLÜ DEDE TÜRBESİ


Pülümür İlçesinin Doğanpınar Köyü' nde bulunmaktadır. Ermiş dede olup, çocuğu olmayanlar, çocuğu olupta ölenler, derdi, dileği olan herkesin dileklerin yerine gelmesi inancıyla uğrayıp niyaz dağıttıkları, kurban kestikleri ve dua ettikleri bir ziyaretgahtır.

http://www.oz-pulumur.homepage.t-online.de/mediac/400_0/media/352107_bukludede.jpg

4-DERVİŞ GÜLABİ TÜRBESİ
Derviş Gülabi Türbesi Erzurum karayolu üzerinde bulunan Süleyman uşağı köyündedir. Önemli bir ziyaretgah olan bu türbenin etrafı yığma taş duvarla örülü 40-50 metrekarelik bir yerdir. Duvarlar 1-1,5 metre kadar yükseklikte olup ziyaretgah kapısının sağ ve sol yanında iki koç heykeli bulunmaktadır. Kapının sol tarafına bulunan koçun ayağında cömertlik sembolü bir ibrik, kalçası üzerinde de kılıç motifi yer almaktadır. Sağdaki koçun ön ayağında bir kılıç ve kama, sağ arka ayağında ise bitki motifi görülmektedir.B



Büyük Dam Tekkesi
Pir Sultan Horasanda Erdebil Tekkesinde iken Piri kendisine " Senin Anadolu'ya gitmen gerekir" deyince, Pir Sultan' da bunun üzerine İlçemizin Hacılı Köyüne gelip mekan kurur. Pir Sultan burada " Büyük Dam" olarak söylenen tekkeyi inşa etmeye başlar. Ancak; inşaatın yarısında tekkenin ortasına bir direk dikilmesi gerekir. Fakat bu direk bulunamamıştır.Ustalar Pir Sultana muhakkak bir direğin bulunması gerektiğini söylerler. Pir Sultan' da ustalara " Siz yemeğinizi yiyene kadar ben direği temin ederim." Der. Ustalar yemeklerini yiyip kalktıklarında Pir Sultanın omzunda bir direk getirdiğini görürler. Bu direğin Horasan' da geldiği rivayet edilir. Şimdi bu direğin altı boş olup, muallaktadır.

Pir Sultan Hacılı' da evlenir. Bu evliliğinden Seyit Ahmet isminde birde oğlu olur. Oğlunun İnce Mehmet ve İnce Mehmet' inde Seyit Ahmet isminde çocukları olur. Pir Sultan buradan Sivas ilinde Banaz' a gider. Orada Sivas Valisi Hızır Paşa tarafından asılır.


BÜYÜK ÇEŞME
Pülümür'de 20 kilometre uzaklıktadır. Pülümür-Erzincan karayolunun sol üst tarafında bir dağın doruğuna yakın bir yerde bulunan büyük çeşmede en dikkate değer unsur buz gibi suyun oluk oluk akması ve bu ziyaret yerinin çok serin olmasıdır. Derdi, dileği olanlar niyaz ve kurbanlarıyla bu ziyarete gelerek, kurbanlarını keser, niyazlarını dağıtır ve dua ederler.

yolcu_58
25-09-2006, 06:58 AM
Büyük Çeşme (Henüye Pil )



http://www.oz-pulumur.homepage.t-online.de/mediac/400_0/media/B$C3$BCy$C3$BCk$20$C3$87e$C5$9Fme$20Ziyaret.jpg

Pülümür Hacılı Köyündeki tarihi Cemevinde Mehmet Çelebi Dede


http://www.oz-pulumur.homepage.t-online.de/mediac/400_0/media/ddd_pulumur.gif

yolcu_58
25-09-2006, 06:59 AM
ON İKİ İMAMLAR



http://www.oz-pulumur.homepage.t-online.de/mediac/400_0/media/1131728715-1800.jpg

Aleviler, Hz. Muhammed’in hakka yürümesinden sonra Müslümanlara önderlik etmesi gereken kişilerin Ehlibeyt soyundan olmalarıi gerektiğgine inanıirlar. Buna kaynak olarak ta Kuran-ıi Kerim’in Azhap Suresi 33. Ayeti gösterirler. Bu Ayet şöyle: “Ey Ehlibeyt Allah sizden her türlü pisliğgi, suçu gidermek ve sizi tertemiz bir hale getirmek diler.” Bu Ayetin anlamıi, Ehlibeytin doğguşstan arıi olduğgu bu anlamda da imamlıiğgıin Ehlibeytin soyundan gelen kişsilerin hakkıi olduğgudur. Bilindiğgi gibi Ehlibeyt, Peygamberin ailesidir, soyudur. Peygamberin soyu da, yani Ehlibeyt Hz. Ali kanalıiyla devam etmektedir. Dolayıisıiyla önderlik (halifelik) Hz. Ali ve çocuklarıinıin hakkıiydıi. Ama maalesef bıirakıin Ehlibeytin imamlıiğgıinıi, ortada müthişs bir Ehlibeyt düşsmanlıiğgıi vardıi. Bu düşsmanlıik aslıinda biçimde Ehlibeyteydi. Bu düşsmanlıiğgıin asıil hedefi İIslamdıi. Çünkü bu düşsmanlıiğgıi gelişstirenler Cahilliye döneminin azıilıi putperestleriydiler. Bu düşsmanlıiğgıin sonuçlarıi günümüze kadar da devam etmektedir. Bu düşsmanlıik öyle bir hal aldıi ki, başsta Hz. Ali olmak üzere bütün soyu büyük zulümler gördü. Ve on ikinci İImam Mehdi’nin dıişsıinda diğgerleri genellikle zehirlenerek şsehit edildiler. Hiç biri vadesiyle hakka yürümemişstir.

On iki İImamlarıin Alevilikte çok büyük bir anlamıi vardıir ve Aleviler ibadetlerinde her zaman on iki İImamlara bağglıilıiklarıinıi dile getirip onlarıi anarlar. Kıisaca belirtmek gerekirse; on iki İImamlar –bir bütün olarak- Aleviliğgin temel yapıi taşslarıindadıir. Bunlara ek olarak Aleviler on ikinci İImam Mehdi’nin bir gün gelip kendilerini kurtaracağgıina inanıirlar.

On iki İImamlarıin isimleri: 1. Hz.Ali 2. İImam Hasan 3. İImam Hüseyin 4. Zeynel Abidin 5. Muhammed Bakıir 6. Caf er Sadıik 7. Musai Kazıim 8. Ali Rıiza 9. Muhammed Taki 10. Ali Naki 11. Hasan Askeri 12. Muhammed Mehdi




http://www.oz-pulumur.homepage.t-online.de/mediac/400_0/media/topluhalde_579.jpg

yolcu_58
25-09-2006, 07:00 AM
Muharrem Orucu



Kurban Bayramı Hicri Takvim e göre Zilhicce ayının 10. günü başlar.Kurban Bayramının 1. gününden başlayarak 20 gün sayılır.20. günün akşamı Muharrem Orucu için niyet edilir ve oruç başlar. Muharrem Orucundan önce 3 günlük MASUM-U PAK ORUCU tutulur. Bu oruç Küfe den şehit düşen Müslüm Bin Akıyl ile çoçukları İbrahim ve Muhammet için tutulur. Müslüm , İmam Hüseyin in amcasının oğlu ; İbrahim ile Muhammet ise amcasının torunlarıdır. 3 günlük Masum-u Pak ve 12 günlük Muharrem Orucu olmak üzere toplam 15 gün oruç tutulduktan sonra Muharrem Ayının 13. günü kurbanları tığlanır ve AŞURE dağıtılır.Kurban İmam Ali Zeynel Abidinin Kerbela Katliamın dan kurtuluşundan duyulan sevinci belirtir. Muharrem Ayında eğlence yapılmaz; bıçağa ve kesici aletlere el sürülmez; düğün-nişan-sünnet törenleri yapılmaz; karı koca ilişkileri kesilir; kurban kesilmez;et yenilme; Kerbela Şehitleri'nin çektikleri susuzluğu hissetmek için su içilmez; eğlence yerlerine gidilmez; saç ve sakal traşı olunmaz.
Günümüzde bunların bir bölümü uygulanamamaktadır. Örneğin, sakal traşı olmamak gibi...
Su saf olarak içilmemektedir. Vücudun su ihtiyacı yenilen yemeklerden , çay-kahve-meşrubat-meyve suyu-ayran gibi sıvı içeceklerden karşılanır.
Alevi inancı şekilciliğe takılıp kalmayı değil, özü benimser. Aklın ve ilmin yolundan ayrılmaz. Önemli olan İmam Hüseyin'in ve diğer Kerbela Şehitleri'nin çektikleri acıyı ve zorlukları beyninde, kalbinde ve gönlünde duymaktır. Onlar gibi düşünüp, onlar gibi yaşayıp,onlar gibi inanmaktır. Zalime karşı çıkıp, mazlumdan yana olmaktır. Eline-diline-beline sadık olup insanca ve onurluca yaşamaktır. Onlar'a layık olmaktır. Ölmeden önce ölmek, öldükten sonra yaşamaktır. Yaşayan ölü olmamaktır. Yarın onlar'ın huzuruna alnı açık yüzü pak çıkmaktır. Onlar'ın bıraktığı onurlu mirasa sahip çıkmaktır.
Muharrem Orucu'nun sahuru yoktur. Belirlenmiş bir iftar vakti de yoktur. Oruç tutulmadan önce şöyle niyet edilir.
"BİSMİ ŞAH. ALLAH ALLAH. ERENLERİN HİKMETİNE. ER HAKK MUHAMMET-ALİ AŞKINA. İMAM HÜSEYİN EFENDİMİZİN SUSUZLUK ORUCU NİYETİNE. KERBELA ŞEHİTLERİ'NİN TEMİZ RUHLARINA MATEM ORUCU NİYETİ İLE HZ. FATMA ANAMIZIN ŞEFAATİNE. 12 İMAM, 14 MASUM-U PAK EFENDİLERİMİZİN ŞEVKİNE, 17 KEMERBESLER HÜRMETİNE HAZIR-GAYİP GEÇEK ERENLERİN YÜCE HÜMMETLERİ ÜZERİMİZDE HAZIR VE NAZIR OLA. YUH MÜNKİRE. LANET YİZİD'E. RHMET MÜMİN'E ALLAH EYVALLAH. HÜ"
Akşam olup güneş batınca,karanlık gözle görünce oruç açılır.Yatmadan önce niyet edilir.Niyetten sonra Muharrem Orucu başlar.Gece sahura kalkma uygulaması Muharrem Orucu'nda yoktur.
Çeşitli kaynaklara göre Muharrem Ayı' nın 10. günü birçok olay gerçekleşmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır : " İmam Hüseyin' in şehadeti, Adem Peygamber' in bağışlanması ,Nuh Tufanı' nın başlanması, Yunus Peygamber' in balığın karnından çıkması İbrahim Peygamber' in Nemrut' un ateşi yanmaması, İdris Peygamber'in göğe çıkarılışı, Yakup Peygamber' in oğlu Yusuf Peygamber' e kavuşması Yakup Peygamber' in gözlerinin tekrar görmeye başlaması Yusuf Peygamber' in atıldığı kuyudan kurtulması , Eyüp Peygamber' in sağlığına kavuşması Musa Peygamber' in Kızıldeniz' i asası ile delip geçmesi , Firavun' un Kızıldeniz' de boğulması , İsa Peygamber' in doğumu, İsa Peygamber' in göğe alınışı"
Muharrem Ayı kutsal ayıdır.Muharrem Ayı haram aylardandır.Bu ayda savaşmanın yasak olduğu Kur' an-ı Kerim' de açıkça belirtilmiştir.Muharrem Ayı Hicri ( Kameri ) ayının ilk ayıdır.1 Muharrem Hicri yılbaşıdır.Allah emirleri kesindir.O' nun yasalarında herhangi bir değişiklik bulunmaz.Son Peygamber olan Hz.Muhammet' e ne gönderdi ise önceki peygamberlerin hepsine de aynısını göndermiştir.Bu durum Kur'an-ı Kerim' de defalarca belirtilmiştir.
AHZAP SURESİ 62. AYET' te " Allah' ın bundan önce gelip geçenler hakkında uyguladığı yasa budur.Allah' ın kanununda/tavrında/davranışında bir değişiklik bulamazsınız." Denilmektedir.FETİH SÜRESİ23. AYET' te " Bu Allah'ın öteden beri işleyip duran yolu /yasasıdır.Allah' ın yolunda ve yasasında hiçbir değişme bulamazsınız" denilmektedir.
BAKARA SÜRESİ 183. AYET' TE " Ey iman sahipleri!
Oruç sizden öncekiler üzerine yazıldığı gibi sizin üzerinize de yazılmıştır. Bu sayede korumanız umulmaktadır" denilmektedir.Bu ayetlerin hükmünden de anlaşılır ki diğer peygamberlere de İslam Dini' nin kuralları tebliğ edilmiştir.Aynı kurallar Hz. Muhammet tarafından da uygulanmıştır.Adem Peygamber' den itibaren tüm Peygamberler ibadetlerini GECE yapar.ve yaptırırdı.TÜM PEYGAMBERLER ZAMANINDA ÜÇ GÜNLÜK HIZIR ORUCU VE MUHARREM ORUCU TUTULURDU. İslam Dini' nin oruçla ilgili kuralları bunlardan ibarettir.Bu kurallar İNCİL-TEVRAT ve ZEBUR' da da vardır. Hz. Muhammet' ten sonra iktidarı ele geçiren Emevi ve Abbasi çeteleri bu kurallara uymamışlar; bir sürü yalan - dolanı dinin içine sokarak yeni kurallar oluşturmuşlardır. NİSA SÜRESİ 92. AYET' te " Herhalde bir Müslüman' a layık değil ki haksız olarak bir Müslüman ' ı bile bile öldüre . Meğer ki hataen bir ok veya silah gazası ola . Her kim bir Mümin' in bilmeden ölümüne sebep olsa bile esir düşmüş bir Müslüman kulu veya cariyeyi azad etmek üzerine farz olur.Ayrıca ölenin ailesine diyet vermelidir.Meğer ki ölünün ailesi diyet almayalar ya da bağışlayalar.Eğer ölü sizin düşmanınız olan bir topluluktan olsa bile Mümin 'dir.
Katilin üzerine kadın ya da erkek bir esiri azad etmek borçtur.O da idama mahkum oluş boynunu zincirden kurtarıp serbest bıraktıra.Aranızda anlaşma olan bir topluluktan olsa bile mirasçılara diyet verilmesi gerekir.Ancak Asker ya da yoksul olup esir,cariye veya idam mahkumu azad etme gücü ve parası olmayan KATİLLERİN HEPSİNİN İKİŞER AY VEYA BİR AY ORUÇ TUTMALARI ÜZERİNE FARZ VE BORÇTUR.BU ORUÇ BORCU VE FARZ EMRİ İNSAN ÖLDÜRMEMELERİ İÇİN MÜSLÜMANLARIN ÜZERİNE ALLAH' IN FARZ KILDIĞI BİR KATİLLİK NİŞANIDIR Kİ TÖVBE EDİP KİMSEYİ ÖLDÜRMEYELER. ALLAH HERŞEYİ BİLİR." Denilmektedir.

yolcu_58
25-09-2006, 07:01 AM
BAKARA SÜRESİ 185. AYET' te
" Ramazan Ay' ında eğriyi doğrudan ayırıp doğru yolu gösterici Kur'an-ı bazı ayetleri indi.SİZLERDEN HER KİME Kİ FARZ OLDU BU AYLARDA ORUÇ TUTSUN." denilmektedir.
İmam Hüseyin' in Kerbela' da şehit edilmesinden sonra 4 kitapta farz ve hak olan Muharrem Orucu YEZİT tarafından yasaklanmış otuz günlük KATİLLİK ORUCU tutturulmuştur.Abbasi' lerde otuz günlük KATİLLİK ORUCU' NU MİZRAKİ İLMİHAL kararı ile ve kılıç zoruyla Türkler' e ve Acem' lerde tutturmuşlardır.
Yezit, kerbela katliamından kurtulan İmam Ali Zeynel Abidin' i halkın isyan etmesinden korkarak Medine' ye göndermiş İmam Zeynel Abidin' in serbest bırakılması Yezit' e isyanı durdurmuş ancak halkın kerbela katliamını yapan katillere duyduğu kin ve nefret duygularını bastıramamış.Bunun üzerine Yezit askerlerine ve kendisine bağlı bulunanlara NİSA SÜRESİ' nin 92. Ayet' inde emredilen KATİL ORUCU' nu tutmalarını emreden bir ferman dağıtmış ve bu Oruc' u tutmayanları öldürtmüştür.Böylece hem yer yer ayaklanan halkın isyanını önlemiş hem de iktidarını sağlamlaştırmıştır.Yezit' le başlayan bu gelenek günümüzde de devam etmektedir.
FECR SÜRESİ 1. AYET' te " Ya Muhammet o Muharrem' in on sabahı ve akşamı hakkı için ve çift olup duranlara ve dahi on gecelere and olsun ki akıl sahipleri olanlara itibar edip son amaçlarını onunla inceleme ve araştırma yaparlar" denilmektedir.
ARAF SÜRESİ 142. AYET' te "Musa' ya kırk gece ve otuz gece ikrarlanma verdik.O otuz on gece ile tamamladık.Musa kardeşi Harun' a sen benim vekilimsin.toplumu yönet , barışçı ol ve emrimi tutmayan fesatçılara uyma." denilmektedir.
Bu emirlerden ongün ve geceye and içen Allah' ın bugün ve gecelerine oruçla geçirenlerin Allah' a itaat edenler olacağını açıklamasıda MUHARREM ORUCU' NUN ALLAH'IN EMRETTİĞİ VE MÜMİNLERCE TUTULMASI GEREKEN ORUÇ OLDUĞUNUN EN AÇIK KANITIDIR.
ŞEHİHALMÜŞLEM isimli kitapta Hz.Muhammet' in ongün Muharrem Orucu tuttuğunu ve Hüseyin' e matem diye Oruç tutturduğunu yazmaktadır.Gene aynı kitapta MUHARREM ORUCU' NUN HZ MUHAMMET DÖNEMİNDE FARZ OLDUĞU , PEYGAMBER' İN HAK' KA YÜRÜMESİNDEN SONRA MÜMİNLERİN ORUCU OLAN MUHARREM' İN TUTULMADIĞINI, MÜSLÜMALARİN RAMAZAN ORUCUNU FARZ YAPTIKLARINI YAZMAKTADIR.
Ehli sünnet kaynaklarında Ramazan Orucu' nun Hicret' in 2. yılında farz olduğu yazılmaktadır.Bu iddia sadece Kur'an' a değil dört kitaba da aykırıdır.
Adem Peygamber' den başlayarak Hicret' in 2. yılına kadar Muharrem Orucu' nun tutulmasına emreden Allah aniden fikir değiştirip niçin Ramazan Orucu' nu farz kılmıştır? Yada Muharrem Orucu' nu farz olmaktan çıkarmıştır.? Dört hak kitaba da aykırı olan bu iddia halka karşı söylenmiş bir yalan , İslam Dini alet edilerek yapılmış bir iftiradan başka bir şey değildir.
Gönülleri İslam' a ısınmamış öldürülme ve esir edilme korkusuyla Müslüman oldum diyen münafıkların vazgeçemedikleri cahiliye inançlarını devam ettirebilmek için çeşitli bidatlar ( uydurmalar ) icat ederek çarpıtmaya çalışmalarıdır.Bu Oruç bu çarpıtmayı yapan münafıklar ile katillere farzdır.Müminlere farz değildir. Müminler' in orucu muharrem orucudur.

yolcu_58
25-09-2006, 07:02 AM
PİR SULTAN ABDAL


http://www.oz-pulumur.homepage.t-online.de/mediac/400_0/media/Pir$20Sultan.jpgPir Sultan Abdal Pîr Sultan Abdal'in yasami üzerine, yazili kaynaklarda pek bilgi yoktur. Dogum ölüm yillari bile bilinmiyor. Yasami üzerine bilgiler, genellikle, kendi siirlerinden, halk söylentilerinden, kusaktan kusaga anlatilagelen menkibelerden, bir de yakinlarinin ya da baska ozanlarin onu anlatan siirlerinden çikarilir.

Gene de bu yollardan epeyce bilgi edinilmistir, çünkü Pîr Sultan, baglandigi tarikatin din anlayisini, dünya görüsünü yansitmakta ya da derinlestirmek için soyut siirler yazan bir sanatçi degildir, dogrudan dogruya basindan geçenleri, kavgasini, özlemlerini, katlandigi acilari, yasaminin türlü yönlerini yansitan somut siirler yazmistir.

Siirlerden, halk söylentilerinden çikarilan bilgilere göre, Pîr Sultan Sivas'in Yildizeli ilçesinin Çirçir Bucagina bagli Banaz köyünde dogmustur. Yildizdagi eteklerinde, Çirçir'a kirk sekiz kilometre uzaklikta, denizden bin yedi yüz metre yüksekte, çogu tek katli kerpiç evleri, soguktan korunmak için yari yariyariya topraga gömülü bir köy...

Banaz'da bugün de Pîr Sultan'in oldugu söylenen bir ev, önünde sairin yasadigi dönemden kaldigina inanilan bir sögüt agaci, agacin altinda, asâsinin ucuna takip Horasan'dan getirildigine inanilan bir degirmen tasi vardir. Pîr Sultan yaz aylarinin güzel havalarinda bu tasin üstüne oturup karisiyla sohbet edermis. Köylüler bu evi, agaci, tasi kutsal sayarlar.

Kizinin yaktigi agitta uzun boyluluguna, biçimliligine deginilen sairin asil adi, siirlerinde belirttigine göre, Haydar'dir. Bir yerde soyunun Yemen'li oldugunu, bir yerde Peygamber'in öz torunu oldugunu söyler, bir yerde de Imam Zeynel-Âbidin'den "Zeynel dedem" diye söz eder. Uzmanlara göre, Pîr Sultan'in bu sözleri söylemesinin nedeni halk üzerindeki etkisini arttirmak içindir. Muhammed peygamber soyundan geldiklerini, "seyyid"liklerini ileri sürmek tarikat ululari arasinda bir gelenektir. Genel kani, sairin Iran'in dogusundaki Türk yurdu Horasan'dan, önce Iran Azerbeycani'ndaki Hoy kasabasina, oradan da Anadolu'ya göçüp Sivas'a yerlesen bir Türkmen soyundan geldigi yolundadir.

Çocuklugu çobanlikla geçen Pîr Sultan'in okuma yazma bildigi anlasiliyor, ama bilgin bir kisi oldugu söylenemez. Tekke egitimi çerçevesinde kalmistir. Halifeler tarihini, peygamber menkibelerini, evliya menkibelerini, tarikat kurallarini, Yunus Emre'yi, Hatâyî'yi bilir. Bunlar disinda, çaginin bilimleriyle ilgilenmedigi gibi, divan edebiyati ile de ilgilenmemistir. Siirlerinde Yunan mitolojisinin, Iran mitolojisinin izleri pek yoktur. Ayrica, genel olarak bütün tarikatlarin kaynaklandigi Tasavvuf felsefesinin yüksek konularina da girmez.

Söylentiye göre, Pîr Sultan'in üç oglu, bir kizi varmis. ogullarindan Seyyit Ali Banaz köyünün üst yanindaki çam korusunda,Pîr Muhammed Tokat'in Daduk Köyünde, Er Gaib de Dersim'de gömülüymüsler. Adi Sanem olan kizinin Pîr Sultan asildigi zaman söyledigi agit çok ünlüdür. Bazi uzmanlar bu agiti Sanem'in agzindan bir tarikat ozaninin yazmis olabilecegini belirtirler. Pîr Muhammmed ise babasi gibi sairdir. Delikanli iken attan düserek öldügü, Pîr Sultan'in "Allah verdigini almaz dediler / Bana verdigini aldi n'eyleyim" derken bu olaya degindigi söylenir. Siirlerinden uzun yasadigi, çok çocugu bulundugu açikça anlasilan sairin, sagliginda iki ogul acisi görmüs oldugunu ileri sürenler de vardir.

Pîr Sultan Alevî-Bektasî tarikatindandir. Tarikata girme arkadasi, yani musaibi, Ali Baba'dir. Baglandigi tekkenin pîri ise, Ahmet Yesevî'nin Anadolu'ya gönderdigi dervislerden Koyun Babanin tekkesinde, Bektasîligin kurucusu Haci Bektas Veli'nin tekkesinde posta oturmus, yani en üst makamlara getirilmis Seyh Hasan'dir.

Pîr Sultan, baglandigi tarikatça yalniz dinsel önder degil, devlet baskani olarak da görülen Iran Sahlari adina, Anadolu halkini Osmanlilar'a karsi kiskirttigi,ayaklanmaya çagirdigi, belki de bir ayaklanmaya öncülük ettigi için, Sivas Valisi Hizir Pasa'nin emriyle tutuklanmis, yolundan dönmeyecegi anlasilinca da asilmistir.

Söylentiye göre, asildigi yer Sivas'da eskiden Keçibulan adini tasiyan, sonra uzun süre Daragaci diye anilan, simdi ise Kepçeli denilen yerdir. Bugün Sanayi Çarsisi'nin karsisinda Mal Pazari olarak kullanilan bu alanin Gazhane bitisiginde, sira sögütlerin bitiminde bulunan, boyu bes metre, eni bir metreden fazla, bakimsiz toprak yigini onun mezaridir. Üstündeki moloz taslar, asilmasi sirasinda Hizir Pasa'nin emriyle halkin attigi taslardir.

Mezarinin, bir menkibeye göre Erdebil'de, Bektasî gelenegine göre de Merzifon'da oldugu söylenir. Daha baska söylentiler de vardir, ama gerçege en yakin görünen söylenti asildigi yere gömüldügü, yakinlarinin, tarikat erlerinin, hükümet baskisi yüzünden ölüsünü alip köyüne bile götüremedikleridir.

Siirlerinden, halk söylentilerinden çikarilan bu daginik bilgileri degerlendirebilmek için, önce, Pîr Sultan'in ne zaman yasadigini saptamak gerekir.

NE ZAMAN YASADIGI
Uzmanlar "Yürüyüs eyledi Urum üstüne" diye baslayan siirindeki sözlerine bakarak, Pîr Sultan Abdal'in Sah Tahmasb zamaninda yasadigini söylüyorlar. Bu siirinde söyle sözler var:

Aslini sorarsan Sah'in ogludur
(...)
Koca Haydar Sah-i cihan torunu
Ali nesli güzel imam geliyor
"Koca Haydar Sah-i cihan" diye anilan, Sah Ismail'in babasi Seyh Haydar'dir. "Sah" diye anilan ise, Akkoyunlu Devleti'ni yikip Safevîogullari Devleti'ni kurarak Sîî mezhebi baskanligi ile devlet baskanligini birlestiren, Sah Ismail'in kendisidir. Seyh Haydar'in torunu, Sah Ismail'in oglu da Sah Tahmasb'dir.

Sah Tahmasb'in saltanat döneminin (1524-1578) büyük bir bölümü, Kanunî Sultan Süleyman'in saltanat dönemine (1520-1566) rastlar. Bu iki hükümdar geçmisteki aci olaylar yüzünden, uzun süre ülkeleri arasinda barisi saglayamamislar, Iranlilar ile Osmanlilar, 1534'den 1554'e kadar, tam yirmi yili anlasmazliklar, çatismalar, savaslarla geçirmislerdir. Kanunî Sultan Süleyman 1534'de yaptigi dogu seferinde, Iranlilar'in elinde bulunan Bagdat'i Osmanli topraklarina katmis, Sah Tahmasb 1548'de Anadolu'ya girerek Kemah'a kadar ilerlemis, 1552'de Ercis, Ahlat kalelerini geri almistir.

Pîr Sultan'in siirlerindeki olaylarin Sah Tahmasb dönemindeki olaylara uymasi, daha sonraki Iran sahlarinin Anadolu üzerine "yürüyüs eylemis" olmalari, bazi uzmanlarin kesin konusmalarina, sairin bu dönemde yasadigindan süphe edilemeyecegini söylemelerine yol açar.

yolcu_58
25-09-2006, 07:03 AM
Oysa bu dönemde Sivas'da valilik etmis bir Hizir Pasa yok, ama 1552'de Köstendil, 1554'de Sam, 1560'da Bagdat beylerbeyliklerinde bulunmus bir Hizir Pasa var. Uzmanlar 1567'de ölen bu Hizir Pasa'nin, Bagdat'a giderken, Sivas'a ugrayip oradaki ayaklanmayi bastirmis olabilecegini söylüyor. Bu görüs dogruysa, Pîr Sultan 1560'da asilmis demektir.

Pîr Sultan'in dili on altinci yüzyilin ikinci yarisinin dilidir, diyen bazi uzmanlar ise sairin 1560'da asilmis olabilecegini kabul etmiyorlar. Onlar halk söylentisini degerlendirerek baska bir yoldan gidiyor, Sivas'da valilik etmis Hizir Pasa'yi ariyorlar.

Sofi Aziz Mahmut Hüdâyi Efendi'nin I. Ahmed'e yazdigi bir mektupta, Alevîler ile Seyh Bedreddin'e bagli olanlari iyi taniyan, onlarla ugrasmasinin bilen bir Hizir Pasa'dan söz ediliyor. Belgenin ilgili bulundugu dönemde ise iki Hizir Pasa yasamis. Birinin özellikleri söyle:

Deli Hizir Pasa, Van Beylerbeyi (1582), Kars Beylerbeyi olarak Iran seferine katilma (1587), Erzurum Beylerbeyi (1588), Sivas Valisi (1588), Diyarbakir Valisi (1589), gene Sivas Valisi (1590), Tuna Muhafizi (1602), Budin Muhafizi (1605), ölümü (1607).

Deli diye anilmasi gözü pek, acimasiz bir kimse oldugunu gösteriyor. Ayrica Iran seferine katilmis, yani Safevîlere karsi savasmis. Safevî yanlisi Alevîlere düsmanlik besleyebilir. Iki kere Sivas'a vali gönderilmis, ikincisinde oldukça uzun kalmis. Alevîleri iyi tanidigi, onlarla ugrasmasini bildigi anlasiliyor.

Pîr Sultan'i astiranin Sivas Valisi Deli Hizir Pasa oldugunu söyleyen uzmanlarin görüsü dogruysa, sairin ölümü 1588'de, ya da 1590'dan sonradir.

Gene uzmanlara göre, Pîr Sultan 1534'de Bagdat'in Osmanlilar'a geçisi üzerine, Iran Sahina,

Güzel Sah'im çok yerlerden görünür
Asli nedir niye verdin Bagdat'i
diye siir yazmistir. 1534 ile 1590 arasinda 56 yil var. Pîr Sultan bu siiri yazdiginda, diyelim 20 yasindaysa, 76 yasinda ölmüs olur.

Böyle uzun bir ömür sürdügü kabul edilirse, uzmanlar arasindaki görüs ayriliklari da sona erebilir. Çünkü bu uzun ömre hem Pîr Sultan'in siirlerindeki olaylara uygun düsen Sah Tahmasb dönemi, hem de Deli Hizir Pasa sigdirilabiliyor.

Gene de bazi durumlarin açiklanmasi kolay degil. Örnekse, Pîr Sultan'in siirlerinde bir Alevî ayaklanmasindan söz ediliyor, oysa Deli Hizir Pasa döneminde Sivas'da böyle bir ayaklanma olmamis.

Uzmanlar arasindaki görüs ayriliklarinin ötesinde, kesin olan sudur: Pîr Sultan abdal on altinci yüzyilda Anadolu'da, Sivas yöresinde yasadi.



KITAPLAR

Pîr Sultan abdal üzerine ilk önemli çalismayi 1929'da Sadettin Nüzhet ERGUN yapmis, 105 siir yayimlayarak, sair üzerine bilgiler verilmistir: XVII Asir Saz Sairlerinden Pîr Sultan Abdal.

Konuya ikinci önemli yaklasim Pertev Naili BORATAV ile Abdülbâki GÖLPINARLI'nin birlikte hazirladiklari, 1943'de yayimlanan Pîr Sultan Abdal adli kitaplar olmustur.

Diger yayinlar:


Pîr Sultan Abdal,Abdülbâki Gölpinarli, Varlik Yayinevi
Pîr Sultan Abdal, Cevdet Kudret, Yeditepe Yayinevi
Pîr Sultan Abdal, Cahit Öztelli, Milliyet Yayinevi
Sabahattin Eyüboglu'nun, ölümünden önce hazirlayip bitiremeden biraktigi bir seçmeler kitabi, dostlarinca tamamlanip Cem Yayinlari arasinda basildi.

SANATI
Halkin benimsedigi, destan kahramani durumuna getirdigi sairlerin alinyazisini Pîr Sultan da paylasmistir. Uzmanlar yazmalarda gördükleri ya da agizdan agiza sürüp gelen Pîr Sultan siirlerinden hangilerinin gerçekten onun oldugunu, hangilerinin onun adina baskalarinca söylendigini ayirmakta güçlük çekiyor, çaresiz kaliyorlar. Görünüse bakilirsa, halkimiz Pîr Sultan'in siirlerini çogaltma çabasini günümüzde bile sürdürüyor.

On altinci yüzyilda yazildigi bilinen bir yazmadaki, genellikle eski yazmalardaki Pîr Sultan siirleriyle sonradan bulunanlar arasinda, gerek dil, gerek söyleyis yönünden büyük ayriliklar oldugu gerçektir.

Bu durumu gözönünde tutan uzmanlar, Pîr Sultan'in sanati üzerine konusurken, özellikle eski yazmalardaki siirlerinden, onun söyledigine kesin diye bakilan siirlerden yola çikiyorlar. Görüsleri söyle özetlenebilir:

Pîr Sultan Halk edebiyati geleneklerinden hiç ayrilmamis, ölçü, uyak, biçim, dil, söyleyis özellikleriyle, bir halk ozani görünümünü hep sürdürmüstür. Siirleriin genellikle hece ölçüsünün 11'li (4+4+3 ve 6+5) ya da 8'li (4+4 ve 5+3) kaliplariyla yazmis, arada 7'li kalibi da kullanmistir. Aruz ölçüsüyle siiri yoktur. Yalniz, gene heceyle yazdigi bir siirinde gazel düzenini denemistir. Bunun disinda siirleri hep dörtlikler biçimindedir, kosma ya da semaî biçiminde... Çogu zaman yarim uyak kullanmis, ses azligini rediflerle giderme yoluna da sik sik basvurmustur.

Siirlerinden Pîr Sultan'in saza bagliligi açikça anlasiliyor. Iyi bir çalgi ustasi oldugu da düsünülebilir.

Konularini yalnizca dinsel inançlardan, mezhep ya da tarikat inançlarindan almamis, yasamin çesitli yönleri üzerine kesinlikle din disi siirler de söylemistir. Tarikat siirlerinde ise, Ali, On Iki Imam gibi genel konularin yani sira, kendi kavgasini, yasadigi günlerdeki çatismalari, ayrintilariyla yansitmis olmasi çok ilginçtir. Kurumsal konulara, örnekse Tasavvufun derin sorunlarina girmemis, yasam karsisinda hep sonut, hep disa dönük kalmistir. Inançlarinin,kavgasinin yilmak bilmez, sözünü sakinmaz bir propagandacisidir.

Onun siirlerini okurken Anadolu'nun toplumsal tarihi üzerine bilgiler ediniriz. devlet düzenini bozuklugunu, mezhep ayriligindan dogan iç kavgalari, bu yüzden Alevîlere yapilan zulümleri, kadilarin haram yedigini, müftülerin yalan yanlis fetva verdigini, Siilerin karsilastigi güçlüklerin Sünnî halktan degil, Sünnî Osmanli Devleti'nden geldigini ögreniriz. Alevî Türkmenlerin, yönetimi durmadan bozulan, dinsel hosgörüden uzaklasan Osmanlilar'dan nasil kopup, Mehdî diye, kurtarici diye Iran Sahlarina sarildiklarini, siyasal kaygilara nasil araç edildiklerini görürüz. Bu baglanisin altindaki çaresizlikleri, giderek bu baglanisin yarattigi umut kirikliklarini sezeriz.

Pîr Sultan din disi konular islerken halk ozanlarinin kaliplasmis sözlerini kullandigi gibi, zaman zaman bunlardan bütünüyle uzaklasmis köy yasamini tertemiz, katkisiz bir gözlem gücüyle yansiyan siirler de söylemistir. Insan, hayvan, doga sevgisiyle örülmüs siirler...

Kullandigi dil çaginin konusma dilidir. Yabanci sözcükler, din, mezhep, tasavvuf, tarikat araciligiyla yasadigi günlerin konusma diline girdigi oranda onun siirlerine de girmistir.

yolcu_58
25-09-2006, 07:04 AM
DÜZGÜNBABA´DA YENi CEMEVi


http://www.oz-pulumur.homepage.t-online.de/mediac/400_0/media/d$C3$BCzg$C3$BCn$20baba$20cem$20evi.jpg


http://www.oz-pulumur.homepage.t-online.de/mediac/400_0/media/d$C3$BCzg$C3$BCn$20baba.1.jpgDÜZGÜNBABA ZIYARETGAHI ve TANITIMI Nazımiye ilçesine 15 Km. uzaklıkta bulunan Düzgünbaba Ziyaretgahına iki ayrı yoldan ulaşılabilinir. 1. yol Dersim merkezi tarafından gelenler kıl köyü üzerinden gelirler. 2. yol ise ilçemiz Nazımiye merkezinden günlüce ve çevrecik köylerinden geçerek ulaşabilirler. Ziyaretgahın esas yeri çok dik yamaçlı olduğu için ancak yaya olarak ulaşılır. Ziyaret yeri bir mağaranın içerisindedir. mağaranın çapı yaklaşık 30 - 50 metre uzunluğunda olup 15 metre genişliğindedir. Yöre halkı tarafından ziyaretçilerin konaklanabilmesi için bir ev yapılmıştı. Ancak bu yer ziyaretçilerin can güvenliği olmadığı için, günümüzde geceleri konaklamaya elverişli bir yer değildir. Zaten evin çatısıda sökülmüş durumdadır. Düzgünbaba dağının yüksekliği yaklaşık 2100 m. civarındadır. Ziyaret yerinin 50 - 100 m. yukarısında bulunan Çele mağarasıda halk tarafından şifa suyu olarak adlandırılan su bu mağarada bulunmaktadır. Bu su söylentiye göre bir çok hastalığa devadır. Ziyaretçiler bu sudan hem içerler hemde birlikte getirdiği kaplara doldurup geldikleri yerlere birlikte getirirler. Sifa suyu ne fazlalaşır (aşağı doğru akmaz) ne de azalır. Fakat kalbi temiz olmayanların önünde bu suyun kuruduğu söylenmektedir. DÜZGÜNBABA´DA SiFA ARAMAYA GELENLER Düzgünbaba Ziyaretgahı, gerek yöre halkı tarafından ve gerekse tüm Türkiye genelinde yaşayan Alevi nüfusu tarafından kutsal sayılan bir yerdir. Özellikle Hasta olanlar, çocuğu olmayanlar her yıl Düzgünbabaya akın etmektedirler. Bu nedenle her sene Dersim halkı olduğu gibi Erzincan, Sivas, Istanbul, Ankara, İzmir, Tokat, Erzurum, ve daha bir çok şehirler olduğu gibi yurt dışında ikamet eden binlerce Alevi vatandaşlar tarafındanda ziyaret edilmektedir.DÜZGÜNBABA´DA YASANAN SORUNLAR ÇÖZÜLÜYOR Ziyarete gelenler aynı zamanda çok ciddi sorunlarla karşılaşmaktadırlar. Ziyaret yerine giden yol asfaltlı olması gerekirken şuana kadar maalesef stabilise bir duruma bile sahip değildir. aldığımız haberlere göre Yol yapımına başlanmıştır ve bu yıl içerisinde tamamlanacaktır.


Efsaneye göre; Şah Haydar, Bostanlı köyü Zeve mezrası yakınlarındaki Zergovit Tepesi'nde yaptığı evinde, hayvanlarım otlatıp onlarla ilgilenmektedir. Yaz-kış hayvanlarım en iyi şekilde beslemektedir.Özellikle kışın en çetin günlerinde bile hayvanlar besili olmaktadır. Bu durum babası Kureyş'in dikkatini çeker ve "Hele bir bahayım, kışın ortasında hayvanlara ne yediriyor?" diyerek, hayvanların bulunduğu yere gelir. Bu sırada Şah Haydar, elindeki çubuğunu kuru meşe ağaçlarına dokundurmaktadır. Çubuğun değdiği her ağaç yeşermekte ve hayvanlar da bu taze yaprak ve sürgünleri yemektedir. Kureyş Baba, sessizce geri dönmek ister. Ancak, o sırada bir keçi aksırmaya başlar. Şah Haydar ise keçiye dönerek, "Ne oldu? Babam Derviş Kureyş'i mi (Mahmud'u mu) gördün ki bu kadar hapşırırsın?" der ve arkasına baktığında,kendisine görünmeden gitmeye çalışan babasını görür. Babasına ismi (ve lakabı) ile hitap ettiği için çok utanır ve mahcubiyetinden dolayı Düzgünbaba Dağı denilen tepeye çıkar. Rivayet olunur ki; Şah Haydar, babasına ismen hitap ettiği için kaçtığı zaman, ayağında kışın karda giyilen hedik veya lekan varmış. Bu hediklerle Zergovit Tepesi'nden Düzgünbaba Tepesi'ne kadar (takriben beş kilometre) üç adım atmış ve bastığı her yerde hedikler tasa iz bırakmış olup, bu izler hala durmaktadır. İki tanesi (bazılarına göre atma ait olanları), (40 gün süreyle) çile doldurmak için yaşamaya başladığı "Çele" ismi verilen mağaranın içindedir.
Burada yaşamaya başlayan Şah Haydar'ın bir iki gündür eve gelmemesinden şüphelenen annesi, durumu babasına bildirir. Kureyş Baba, müritlerinden bazılarım onu aramaya ve durumunu öğrenmeye gönderir. Müritler, onu 2100 metre yükseklikteki bu tepede bir mağarada bulurlar ve durumunun iyi olduğunu öğrendikten sonra tekrar Zeve'ye dönerler. Babasına "Durumu düzgündü, merak edilecek bir şey yok. Selam ve hürmet eder, ellerinizden öper."derler. Bu "durumu düzgündü" sözü dilden dile dolaşır ve asıl adı Şah Haydar olan bu zata, artık bir süre sonra Düzgün Baba olarak bir isim atfedilir. O günden bu güne Düzgün Baba olarak söylenegelir.
Nazimiye'de bulanan bu ziyarete genelde kısır kadınlar, erkek çocuğu olmayanlar, hasta ve sakat kişiler gitmektedir. Halk arasındaki kimi sorunlar ve anlaşmazlıkların bile, adaletine güvenilen bir yargıç gibi, ona havale edildiği de olmaktadır. Halen mezar yeri, yığma taşlarla çevrili olarak Düzgünbaba Tepesi'nin zirvesinde bulunmaktadır Bazılarına göre bu mezar Mehmet isimli bir dervişin/seyyidin mezarıdır. Çünkü Düzgün Baba sır olmuştur, mezarı olamaz. Bu mezarın yakınında da Düzgün Baba'nın yaşadığına inanılan mağara vardır.Ayrıca mezarın hemen yakınındaki bir zirvede taştan yapılmış üç adet (muhtemelen) top kalıntısı vardır.Ancak ne olduğu net olarak anlaşılamamakla beraber bu kalıntılar da yörede yaşayan insanlar tarafından (cengaverliğine bir işaret olarak) Düzgün Baba'nın topları (bazen kız kardeşleri ve Munzur Baba ile karşılıklı haberleştikleri sevgi topları) olarak kabul edilir ve zaman zaman kendiliğinden ateşlendiğine (top seslerinin Cemlerde Söylenen Bir Deyiş duyulduğuna) inanılır. Bu ziyaret yerine her yıl yaklaşık 5000 kişi gelmektedir. Ziyaretçiler genelde kayaları öperler, kurban keserler, mum (çıra) yakarlar. Bazı ziyaretçiler ise geceyi de mağarada geçirirler. Böylece rüyalarında Düzgün Baba'yı (beyaz sakallı bir ihtiyarı) görüp dilekleri ile ilgili bir işaret almaya çalışırlar. Bu amaçla daha önceden mağara içerisinde (kadınlar için) bir konaklama yeri yapılmıştır. Bazı ziyaretçiler, Düzgün Baba'nın yaşadığına inanılan mağaranın yakınındaki bir başka küçük mağara içindeki ince ince akan ve tas şeklindeki su kaynağından (tas çeşmesinden) su içerek kendi iyiliklerini ölçerler Söylendiğine göre; kalbi temiz (iyi ruhlu) olanlar rahatlıkla su içebilirken; kalbi kötü (kötü ruhlu) olanlar veya inanmayanlar, su içmek için eğildiklerinde, su kana dönüşür veya kurur ve içilemez hale gelir. Buradaki taşlarda Düzgün Baba'nın uzanarak yattığı farz edilen bir yatma yeri izi de vardır. Yine bazı ziyaretçiler, Düzgünbaba (Çele) mağarasının bulunduğu yerden 3-4 adet küçük taş toplayarak evlerine götürürler; bunları beyaz bir bez torba içine koyup, bereket getirsin diye, genelde mutfaklarına asarlar. Perşembe'yi Cuma'ya bağlayan gecelerde ise, torbaya yakın bir yerde mum yakılır ve böylece Düzgün Baba hatırlanır. Çok inananlar yemin ederken/and içerken; bu torbaya ellerini koyarak ve "Düzgün Baba çarpsın ki. Düzgün Baba adına vb." diyerek yemin ederler. Yemin ederken, güvence vermek için Düzgün Baba'nın adının kullanılması, Düzgün Baba'nın çok dürüst, doğru, adaletli ve sözüne güvenilir bir kişi olduğunu göstermesi açısından "Düzgün" olarak konan adım da bir başka açıdan açıklıyor olabilir. Halk arasında Düzgün Baba adım kullanarak yapılan dua ve beddualarda oldukça yaygındır. Çocuğu olmadığı için Düzgün Baba'ya çıkıp da dua edenler, çocukları olunca, adım da çoğunlukla "Düzgün" olarak koyarlar.

yolcu_58
25-09-2006, 07:08 AM
Alevilik nedir?
Hak kapısında kemerbest eyleyip yol alan rehberin demine ulu divan hak meydanında ikrarı bağlayan pirin kemerine marifet durağında hakikata yol açan mürşiti kamil ışkına sır-ı hakikat muhabbetinde özü haka hakı özle birleyen erenlerin aşkına gerceğe hu diyelim.

Sevgili canlar semah dergisinin geçen sayısında hak durağı başlıklı yazımızın içeriginde Alevilerin Alevilik nedir? Sorusuna cevap veremediklerini ve doğru tanımlayamadıklarını yazmıştık bu vesileyle az sayıda olsa canlar Alevilik nedir sorusuna cevap vermemizi ve tanımlama isteginde bulundular. Dostlar bir inanç gösterin ki Aleviler gibi mensupları inançlarından ötürü hiç ama hiç bir zaman insan nesline reva görülmeyecek imha inkar ve iftiralar altında ezilmiş hor görülmüş olsun. Aleviler tarihinde ödedikleri ağır bedeller soruncunda hiz bir zaman merkezi düzeyde Pir, Reyber yetiştirecek, Alevi inancına yön verecek imkanı verilmedi. Alevilerin ibadetlerinde kurumlaşma şemasına bakıldığında Alevilerin bölge bölge acaklara bağlandığı her ocağın pirlerinin kendilerine bağlı talipleri bildikleri ve taliplerin de bağlı oldukları ocakları bildikleri görülür. Karşılıklı bu bağlılık bir sistem durumuna getirildiğinden dolayı yakın bir zamana kadar her pir ocağı adına “gizli yollarla da olsa” talibin arasına çıkar cem bağlatır hizmetler görülürdü. Ancak pirlerin kendi inanclarına has bilgilerini geliştirecek bir kurumlaşma imkanı verilmediğinden her pir kendi hanesinin büyüklerinden ve çevresinden öğrendiği Alevilik öğretisiyle cem hizmetlerini yürütürdü. Dolayısıyla ana tema değişmese de her pirin kendi ocağına bağlı taliplerle öğrettiği Alevilik inancı neyse o talipler arasında o bölgenin Aleviliği olarak kabul bulmuştur.
Son 20- 30 yıl içerisinde Alevilerin örgütlenmeye yönelmesiyla beraber bir kaç yazar ve araştırmacının Alevi inancıyla igilendikleri ve bu yönlü bir çok kitabın yazıldığı bilinmektedir. Bu kitapların içeriği incelendiğinde inançsal yönleriyle her yazarın değişik bölgelerde canlardan edindiği Alevilik bilgisini öylece yazıya aktardığı görülür arada ufak tefek farklılıklar olsa da Alevilerin arayış içinde oluduğu bu süreçte bu kitapların Alevi inancının inançsal geleneklerini felsefesini örf adetlerini tanımlamaya çok önemli bir katkıdır. Ancak Alevi toplumunun üzerinde anlaşabileceği Alevi inanç boyutunu esas alan yol erkan kaide kurallarını yani ibadet biçimini düzenleyen bir kitap henüz yazılamadı.
Biz böylesi bir kitabın Aleviliğin doğal halini yaşıyan pirlerin bu yönlü bilgi ve birikimi olan bilim canlarının bir araya gelerek yazmalarını çok arz ettik. Ancak cağrılarımıza olumlu cevap alamadık.
Hal böyle olunca canlar bilsin ki biz bu inançla ilgili birikimimizi kemale eren ömrümüzün sürecinden bir çok bölgelerde Aleviliğin doğal ortamını yaşıyan pirlerin yol erenlerinin cem ve muhabbetlerine katılarak edindik. Alevilğin bütün aşamalarını yaşayıp içeriğiyle özü yoğunlaştırmada Alevilik nedir sorusuna doğru cevap bulmanın kolay olmadığını çok iyi biliyoruz.


Ve Aleviliği birbirinden farklı yorumlayan canları da hoş görüyoruz. Bu söz yol erenlerinin bir ilkesidir. Haktan alınan nasip yine Hakka dönmelidir. Bizde erenlerden aldığımız ilhamla haktan aldığımız nasibi yine halka paylaşmayı bir boyun borcu yol ikrarı bildik. Bu inançla iki kitabı yazıp canların hizmetine sunduk. Sizler bu yazıyı okumadan önce o kitaplar okuruyla buluşmaya başlamış olacak. Birinci kitap ALEVİ İNANCI VE HİZMETLERİ’dir. İkinci kitap ise Kürtlerin Kurmanci lehçesiyle yazılmış ve Kürt Alevilerinin tarihinde bir ilktir. Biz bu kitaplarla ilgili yorumu okur ve ilgilenmesi gereken canlara bırakarak bize düşeni yerine getirdiğimiz inancı ve ruh vicdan beden rahatlığıyla Aevilik nedir sorusuna özet olarak cevap vermeye geçelim.

Alevilik nedir?

Alevi inancı insanlar arasında ırk inanç cinsiyet farkı görmez merkezde olan İnsan-ı Kamil’dir.
Alevi ibadetinin adı Cem’dir. Cemler canların özgür iradeleriyle anlaşıp Pir öncülüğünde ibadet gereklerini yerine getirmek için lokmalarıyla gelip cemevinde bir araya gelmeleriyle gerçekleştirilir. Cemde inancın ruhani hizmetleri pir dahil 12 hizmet erbabı tarafından yürütülür. Cemin içeriğinde insan insan değerini ve doğa nimetlerini dualarla kutsayıp ilahi bir önem vermek, ibadet içinde insanların arasındaki kırgınlıkları, alınganlıkları, haksızlıkları en adil biçimde ortadan kaldırmak, sorunları çözüp hoşgörü içinde sonuca bağlamak, Alevi inancının öz geleneğidir.

Dört kapı kırk makamı esas alan Alevi inancı dört aşamalı hem doğal hem de ruhanı bir ilerleme yolu ve inanç biçimidir.

Dört kapı
1- Rehber kapısı: yola kemerbest olma girme aşamasıdır.
2- Pir kasıpı : Müsahiplerin yola ikrar verme aşamasıdır.
3- Mürşit-i Kamil kapısı ( Marifet Kapısı) yol içinde pişip ilim irfanca marifete erme aşamasıdır.
4- Sırr-ı Hakikat kapısı: ilim irfanla özü hakla hakkı özle birleme, kainatın bütün sırlarına gönül gözü ile uryan görme ve sırlarını çözme yani Ermişliğin aşamasıdır. Bu kapı ilerlemede son noktadır.

Kırk MAKAM

Kırk makam Alevi inancının ilerleme aşamalarında öğrenilmesi gereken kırk ana bilginin adıdır. Alevi inancında bu bilgilerin çok kutsal bir yeri ve önemi olduğundan her bilgi bir makam olarak ifade edilir. Bu bilgilerin 10’u Rehber kapısına 10’u pir kapısında, 10’u Mürşit-i Kamil, marifat kapısında öğrenilmesi gereken bilgilerdir. 10’u ise Sırrı hakikat kapısında erenlerin 10 tane mana yüklü kutsal bilgileri dile getirip iç alemlerinde yaşatmalarıdır. Bizce Alevi inancının başlangıcı olan Rehber kapısında son nokta olan Sır-ı Hakikat kapısına kadar Alevi inancının inanç boyutunun örf adet ve geleneklerini pratikte yaşamadan teroide eksiksiz yazıya aktarmak olaksız değjlse çok zordur.
Gerçeğe Hü eksikler af ola.



Aleviliğin kökeni

Alevilik gerçek anlamıyla araştırılıp incelendeiğinde, Aleviliğin gerek felsefi yönden, gerek kültürel, sosyal inanç alanında kutsadığı değerler açısından büyük oranda Mazda inancı ve Zerdüşt öğretisinin bir devamı olduğu, öz ve anlam itibarıyle her ikisi aasında büyük bir aynilik veya çok büyük bir yaklaşım benzerliği olduğunu açık bir şekilde görmek mümkündür. Bu temelde Mazda inancı ve Zerdüşt öğretisinin oluşum konusundaki belirlemelerine geçmeden önce, ona temel teşkil eden Zervan inancının bu konudaki mitolojisine değinmek gerekir.

Zervan (Zaman inancı) mitolojisi:

Çok eskilerde, Kürdistan'ın şimdiki Doğu Anadolu denilen alanlarında Zervan isimiyle anılan bir zaman tanrısına inanılmaktaydı. Hakkında pek çok yazılı belge bulunan bu inancın, Ermeni yazar Enzik tarafından yazılmış bir yazılı belgesinde mitoloji şöyle anlatılmaktadır.

Daha hiç bir şey yokken, gök yüzü ve dünya ve hiç bir varlık yokken, gökte, yer üstünde bir şey vardı ki adı Zervan'dı. Bu, kader ve mutluluğun anlamına gelir. Bu Ahura Mazda (Ormizd) adında bir oğlunun olması için bin yıl süreyle kurbanlar sundu. Böylece doğacak olan Ahura Mazda adındaki oğlu; yeri, göğü ve ne varsa yaratacaktı. Bin yıllık kurbanlar sunmasından sornra düşünmek iççin çekildi ve dedi ki:

Sunduğum kurbanlar neye yarayacak? Benim Ahura Mazda adında oğlum mu olacak ya da boşuna mı bu kurbanları sundum? Bunları düşündüğü süre içinde Ahura Mazda ve Ahriman ana rahmine düştüler. Ahura Mazda kurbanların sunulduğunda, Ahriman ise bu düşünceye daldığı surada oluştu. Zervan bunu öğrenince dediki:

İki oğlum ana rahminde, onlardan hangisi önüme gelirse onu kral yapacağım. Ahura Mazda babasınn bu düşüncesini öğrenince kardeşi Ahriman'la konuştu. Dediki:

Babamız Yervan düşünüyor ki; hangimiz önce önüne çıkarsa onu kral yapacak. Ahriman bunu duyunca. anasının karnını yararak çıktı ve babası Zervan'ın önüne geldi. Zervan onü görünce tanımadı ve sordu:

Kimsin? dedi. Ahriman da:

Ben senin oğlunum dedi. Zervan ona dediki:

Benim oğlum bereket kokan ışıktır, fakat sen kıtlık kokan karanlıksın. Bunlar konuşulurken, Ahura Mazda zamanında doğup, bolluk ve berekt kokan ışık olarak babası Zervan'ın önüne geldi. Zervan onu görünce oğlu Ahura Mazda olduğunu bildi. Onun için kurbanlar sunmuştu. Hangi eliyle kurbanlar sunmuşsa o eline bir çubuk aldı Ahura Mazda'ya verdi ve dedi ki

yolcu_58
25-09-2006, 07:09 AM
Şimdiye kadar ben senin için kurbanlar sundum, bundan sonra sen benim için kurbanlar sunmalısın. Zervan çubuğu Ahura Mazda'ya verince Ahriman geldi ve Zervan'a dedi ki:

Sen söz vermedin mi? Ki benim oğullarımdan hangisi önce önüme gelirse onu kral yapacağım? Şimdi sözünü bozuyorsun. Zervan da Ahriman'a dedi ki:

Seni yalancı ve kötülüklü, ben sana 9000 yıllık krallık verdim, fakat Ahura Mazda'yı senin üzerine hükümdar yaptım. 9000 yıldan sonra Ahura Mazda kral olacak ve o ne istiyorsa onu yapmakta serbest olacak.

Bundan sonra Ahura Mazda ve Ahriman varlıkları yapmaya başladılar. Ahura Mazda ne yapıyorsa iyi ve haklı iken, Ahriman ne yaptı ise kötü ve haksız idi. Ahriman gördü ki, Ahura Mazda iyi ve haklı şeyleri yapıyor ve yaratıyor,ama ışığı yapmasını bilmiyor. Bunları devlerine anlattı ve dedi ki: 'Ahura Mazda bu kadar güzel ve iyi şeyleri yapmasına rağmen bunlar karanlıkta kalırlarsa, bunlar bir şeye yaramaz. Çünkü o ışığı yapmasını bilmiyor. Ahura Mazda akıllı olsa annesinin yanında oturur ve böylece güneş doğar.' Ahriman, bu sırrın açıklanmaması için emirler verdi. Fakat bunu duyan dev Mahmi hemen Ahura Mazda'ya gidip her şeyi analttı', diye belirtilir.

Bu inancın tanrısın isminin Zervan olmasından dolayı, bu inanca Zervanizm denilmektedir. Bu inançta tanrı anlamlandırılırken, bazen uzay ve esas da zaman olarak nitelenmektedir. Bu tanrının ismine Kürt olan bölgenin Huri halkının Kuzey Mezopotamya'da kurdukları Nuzi devletinin yazılı belgelerinde rastlanırken, daha sonraları Yunan yazılı belgelerinde de bu tanrının ismine rastlanmaktadır.Bu tanrının gün ve zaman tanrısı olduğu belirtilir.

4. yüzyıl belgelerinde anlatıldığı gibi, M.Ö. 3. yüzyılda yaşamış olan Berosos'un bir yazısında, Zervan'ın dünyayı yöneten tanrısal bir yapı olduğu belirtilir. Nizip'li yazar Mar Abbas, Zevan'ı mitolojik olguların meydana getirdiği ve varlığı halk tarafından kabul edilen bir tanrısal olduğunu belirlerken, yer yer bu tanrıyı zaman, yer yer de uzay olarak anlamlandırdığı görülür.

Damaskius (M.S. 453-533) un belirrtiğine göre, bu inanca mensup olanların aydınlık ile karanlık gibi, iyi bir tanrı olan Zervan'a ve kötü bir tanrı olan Ahriman'a inandıklarını belirlerken, yine bazı yazılı belgelerde Zervan, zaman zaman kutsal bir tanrı, bazan da bölge veya mekan olarak değerlendirilir.

Bu inanca göre tanrısal bir yaratık olan insanların kaderlerini belirleyen tanrı Zervan, onların iyi olan Ahura Mazda, ya da kötü olan Ahriman'a bağlanmaları konusunda etkin bir tavır alır. İnsanların ruhlarının, iyi olan Ahura Mazda'ya bağlanmaları ve bağlılıklarını sürdürmeleri için başlıca tanrısal kutsallıkları da yarattığı belirtilir.

Bu inançta iyi ile kötünün daha başlangıçta karşılaştıkları belirlenirken, Tanrı Zervan'ın iyi olan yirmi dört tanrısalı bir yumurtaya yerleştirdiği sırada, Ahriman'da var olan veya onun var ettiği aynı sayıda ki kötü olan ruhun da yumurtayı deldiği ve içine girerek, bunların,iyi olan tanrısalların ışıklı ve parlak yapılarına katılmak istedikleri, ve böylece yumurta içinde iyi ile kötünün birbirlerine karışmış oldukları belirtilir.. Ancak burada, yumurta ile gerçek anlamda yumurta kastedildiği gibi, bu inanca göre uzayda kristal bir yumurtadır. Böylece iyi ile kötü veya zıt güçlerin, daha evrende hiç bir şey oluşmamışken uzada ruh halinde iç içe karıştıkları analtılmak istenmektedir.

Yine Ermeni yazar Enzik'in bir yazısına göre. "Ahura Mazda kardeşi olan Ahriman'ı bir eğlenceye davet etti. Ahriman geldi. Fakat yemek yemeği çocukların yarışması şartına başladı. Bu yarışma için her iki baba bir hakem ararlarken kimseyi bulamadıklarından, bunun için güneşi (tanrı Mitra'yı) yarattılar. Sonuçta ise Ahriman'ın çocukları Ahura Mazda'nın çocuklarını yendiler." Diye belirtir.

Zerdüşt öğretisinde oluşum:

Zerdüşt'ün, uzayın oluşum konusundaki öğretisi bizzat kendisi tarafından yazılmış olan eski Gatha bölümlerinde mevcuttur. Üçüncü Gatha olarak adlandırılan Yasna otuz, uzayın veya evrenin oluşumunu anlatan bir şiirdir. Bu şiir de dünyanın ve uzayın oluşumu anlatılırken, birbirlerinin karşıtı olan iki ruhsal gücün çelişkileri ve savaşımları ile oluştukları belirtilmektedir. Bu ruhsal güçlerden biri düzen va haklılığı, iyiliği ve güzelliği oluşturmaya çalışırken, düğeri ise düzeni bozan, haksızlık yapan, kötülük ve çirkinlikleri oluşturan bir ruhsal güçtür.

Zerdüşt öğretisinde, bu ruhsal güçlerin her şeyi oluşturmaları şöyle anlatılır. "Ve kendinden tüm varlıkları oluşturdu. Varlıkları oluşturunca onları gövdesinde taşıdı. Böylece devamlı olarak çoğalıp büyüdü ve her şey giderek güzelleşti. Sonra diğerlerini birbiri arkasında var etmeğe başladı.

Ve sonra kafasından göğü,
Ve yeri ayaklarından var etti,
Ve suları göz yaşlarından,
Ve bitkileri tüylerinden,

Ve ateşi kendi anlamından var etti." (Riv.Dat.Den.XiVi 3-5, 11, 13, 28) Diye belirlerken, burada esas olarak anlatılanın tanrının kendsi, yani Ahura Mazda olduğu açıkca belirlenmektedir. Bu anlatımla Kürt halkının tanrıya neden Xa-de (kendini veren veya kendinden veren) diye adlandırdıkları da ortaya çıkmaktadır. Böylece uzayda var olan, görünen ve görünmeyen her şey tanrının, görünen veya görünmeyen parçalarıdır. Bu varlıklardan her biri olan insan da tanrının bir parçasıdır. Diğer tüm varlıklarla ortak özelliği, hepsinin, tanrının kendisinden birer parça olarak var etmiş olmasıdır. Bu temelde tüm varlıklar ve insan tanrının parçaları olark kutsaldırlar.

Yine burada tanrının oluşturdukları varlıkları gövdesinde taşıdığı ve onların büyüyüp çoğalmalarından sonra, gövdelerinden bıraktığı belirlenir. Bu analmıyla Kürt halkının tabiata neden Xa-za (kendini doğurdu, veya kendinden doğurdu) dedikleri de ortaya çıkmaktadır. Bir Pehlevi rivayetine göre,..'Tanrı olan sonsuz ışık dev bir gövde oluşturdu ki, onun paçaları dünya parçaları oldu'. Diye açıklarken, bulunan bir başka yazılı belgede ise tanrı Ahura Mazda'nın 'Ben dünyayı tamamen kendimden var ettim. ...' Dediği belirtilir.


Yukardaki şiirsel belirleme de anlatıldığına göre, tanrı önce göğü, sonta yeri, arkasından suları, sonra bitkileri, ondan sonra da ateşi var etmiştir.

Zerdüşt öğretisi ile ilgili yazılı kaynaklara göre de, "her şyi bilen tanrı Ahura Mazda yanlız başına göğün yedinci katında yaşıyordu ve sonsuz olan hükümdarlığında tek başına idi.

Bunun üzerine kendisinin hoşuna gidecek ve seveceği bazı şeyleri var etmeye karar verdi. Ahura Mazda neyi ne şekilde düşünüyor idiyse, onlar o şekilde var oldular. En önce parlayan güneş olarak Mitra'yı düşündü. Çünkü tanrı Ahura Mazda, ışık verip parlayan şeyleri severdi. Bu nedenle de tüm var ettiği tanrısallardan en çok da Mitra'yı severdi.

Mitra'nın yanına 'Maonha', zayıf ve titreyen ışıklı Ay'ı var etti, Maonha ile Mitra günü bölüştüler. Işıkları Mitra'nınkiler kadar güçlü olmadıkları için günün başlangıcını (ki bizler ona gece diyoruz) üstlendi. Fakat ışıkları çok zayıf olduğu gibi, bazanda tamamen sönmekteydi. Bu durumu gören tanrı Ahura Mazda, ona yardımcı olarak parlayan paltosu ile Tişhtra'yı verdi. Bu paltosunda ki parlayan yıldızları ile yıldız tanrısalı oldu.

Bunun üzerine Mitra'da tanrı Ahura Mazda'ya rica ederek, 'Sen Maonha'^ya bir yardımcı kardeş verdin, bana da bir kardeş ver ki, ben de yanlızlıktan kurtulayım', dedi.

Ahura Mazda da Mirtra'ya ateş ruhu olan Atar'ı ve yıldırım tanrısalını var edip verdi. Mitra, onlarında kendisi gibi ışık saçtıklarını görünce sevindi. Sonra tanrı Ahura Mazda, Vahu adındaki hava tanrısalını var etti. Daha sonra da suyu var etti. (Burada sıralama olarak ateş, hava ve su sıralaması verilmektedir.)

Göğün yedinci katında tanrı Ahura Mazda bu varlıkları ile yaşarken, bunların kendisinden aşağıda, kendisi ise yukarıda seyredebileceği yer yüzünde, dünyada yaşamlarını düşündü ve böylece dünya var odldu Dünyada ki dağlar; kayalar, ovalar, sular, bitkiler ve hayvanalr, tanrı Ahura Mazda'nın düşüncesinde var oldular.

Dünya yüzeyinde çok uzun süre yaşıyan bu tanrısallar, tanrı Ahura Mazda'ya çıkarak kendilerinin hüzmetinde olacak varlıkların oluşrulmasını istediler. Ahura Mazda, bu varlıkların ne şekilde olması gerektiğini sorunca, tanrısal Anahita 'Büzlere benzemeleri gerekir derken', tanrısal Atar ise 'Onların tamamen değişik olmalarını istedi ve onlarla eğlenebilelim', dedi.

yolcu_58
25-09-2006, 07:09 AM
Ahura Mazda'da tanrısal Anahita'nın isteği doğrultusunda, yani tanrısalların benzeri olarak insanı, tanrısal Atar'ın isteği doğrultusunda ise boğayı var etti. Uzun süre içerisinde insanlar çoğaldı. İnsan ırkları giderek meydana gelirken, boğadan da tüm diğer hayvanlar meydana geldi.


Tanrı Ahura Mazda, yeryüzündeki insanların çoğalıp tanrısallara bağlandıklarını, onlara hizmet ederek esas var edeni unuttuklarını gördü. Bunun üzerine insanlara yardım etmek ve onları mükafatlandırmak için, onları tanrı Ahura Mazda'ya yakınlaştıracak birini düşündü. Bu ise, kendisi ve tanrısallar arasında bir konuma sahip olacaktı. Bu da gerçekler olup, nereye gönderilirse orada gölge olmayacaktı. Onun niteleiği temizlik olacak, inanmayanlar için, ona yaklaşılması ve erişilmesi imkansız, ama ona inanıp yönelenler için, her zaman erişilir ve yanlarında olacaktı.

Tanrı Ahura Mazda, bunu var edip insanlar arasına gönderince, insanalr onu istismar etmeye başladılar. Böylece insaların kendilerine yardımcı olan ve kendilerine güzel şeyleri getireni, kötü değerlendirip istismar ettiklerini, tanrı Ahura Mazda gördü. İnsanların yaptıkaları tüm kötülükler yerin altına girer. Orada tüm kötülüklerin toplandığı bir yer vardır. Orada tüm kötü düşünceler, bütün kötü sözler ve tüm kötü yapılanlar orda birikir. Dünyanın oluşumu ve insanın varlığından beri orada çok kötü olan ile yanlışlıklar birikmiştir. Burada toplanmış olan kötülüklerin birikiminden kötülük tanrısı Ahriman denilen kötü ruh meydana geldi. Ahriman kendisini Ahura Mazda ile aynı derecede eşit görmeye başladı, dediki: 'Eğer sen yedi kat yerin üstünde, gökte kalırsan, ben de yedi kat yerin altında kalacağım ve senin bütün yaptıklarını harab edeceğim', dedi.

Tanrı Ahura Mazda'nın gerçeklerine karşı , Ahriman yalanı var etti; Yalan ilk bakışta güzel görünümlüdür. İnsalara o kadar dostça ve sevgice istenilen derecede iyi görünümlüdür. Gerçekler ise daha sevimsizdirler. Bu nedenle insanlar yalana akın ederken, kendilerinin aldatıldıklarını göremezler. Aldatıldılarını öğrenseler bile, bu defa gerçek olmayan yalan şeyleri de görüp, öğrenmiş olurlar. Böylece Ahriman üç şey dha ver etti;

istekler,
korku,
yalan.

Tüm bu oluşum süreçlerinde Mazda inancı ve Zerdüşt öğretisine göre Ahura Mazda ve Ahriman ile anltılmak istenen nedir, oluşumdaki etkileri nelerdir sorusu önem kazanır.

Zerdüşt öğretisine göre bunlar başlangıçta ikizler olarak var oldular ve sonsuza ya da kıyamate kadar da olacaklardır. Bunların ikizler olarak başlangıçta var oluşları veya Zervanizm'e göre bunların, anne karnında ikizler olarak var olurlarken, kastedilen, evrende güneşten başka hiç bir şeyin olmadığıdır. Mazda, güneşte var olan iyilik ışınları ve enerji iken, kötü olarak değerlendirilen Ahriman ise güneşin yapısında var olan maddesel yapıydı. Bunlar güneşten doğduktan sonra evrendeki mücadeleleri de başlamıştır.

Bu anlamde Mazda inacında ve Alevilikte olduğu gibi evrende görünen ve görünmeyen her türlü varlık veya oluşumda tanrı vardır.

1-Tüm bu varlık ve oluşumlar, tanrı olarak tkabul edilen güneşin, yani ateşin kendi yapısından parçalar olmaları nedeniyle vardır. Çünkü; parça bütünün tüm özelliklerini ve niteliklerini kendi yapısında taşır. Tanrı olan güneşin yapısından parçalar olarak oluşan bütün varlıklardaki, güneşteki tüm tanrısal nitelik ve özelliklerini taşırlar. Böylece görünen ve görünmeyen her şeyde tanrı vardır deyimi Alevi-Kızılbaş anlayışındaki doğru yaklaşımı açığa çıkarır.

2-Yine tanrı olan güneş, yani ateş, kendi kutsal ışınları ile tüm maddesel ve ruhsal yapılara ve oluşumlara etkide bulunarak onların bünyelerine girmiştir.

Zerdüşt 'Her şeyde ateş (tanrı) vardır. Bunların bazılarında bu görülebilir, bazılarında hissedilebilir, bazılarında da görülmesi veya hissedilmesi için onların yapılarını değişime uğratmak gerekir.' Diye belirlerken; Mazda ve Kızılbaş-Alevi inançlarına göre her şeyde tanrı vardır veya her şey tanrının bir parçasadır deyimlerinin felsefi kaynakları da ortaya çıkmış olur.


Alevi-Kızılbaş gerçekleği bugüne kadar islamlıkla hep aynı zeminde değerlendirildi ve islamiyetin 'sapkın' bir uzantısı olarak görüldü. Alevi-Kızılbaş geleneğini ve gerçekliğini açığa çıkaran ve çıkarmaya çalışan yol sürdürücüleri ise, bu iddianın tam tersi araştırma ve bulgularla inanç yandaşlarıyla buluştular. Araştırmanın sonuçları yer yer yanılgılar içerse de, Alevi-Kızılbaş geleneği kendi dışındaki diğer inanç gruplarına karşı her zaman hoşgörü içerisinde olmuştur. Yaşam da açıkça görülen bu hoşgörü davranışı son zamanlardaki yetkin Alevi-yol öğretisi araştırmacıların tezleriyle giderek bir bütünlük kazanmaya başladı.

Heşeyden evvel Alevilik bir mezhep değil başlı başına bir inanç sistemidir. Kendi içerisinde disiplinli bir iç tutarlılığı vardır. Geçmiş ve hala yaşanılan zamanların en korkunç kıyımına uğrayan ve kendi özgür gelişiminin maddi imkanlarını yaratmaya bir türlü fırsat bırakılmayan Alevi-Kızılbaş öğretisi tüm bu olumsuz baskı koşullarına rağmen kendi dışındaki diğer inanç dünyasına asla kinli davranış ve tutum içerisinde olmamış aksine (kendi celladına hayranlık besleyenlerinden farklı olarak) yetmiş iki milletin "eşitlik ilkesine" hep bağlı kalınmıştır.

yolcu_58
25-09-2006, 07:10 AM
Kızılbaş-Alevi lügatında bugün dahi geçerliliğini koruyan deyiş vardır, ki batını anlamı bilinmese dahi bu inancın diğer inançlara yaklaşımındaki samimi yaklaşımı öz olarak ifade eder; "Hoş görü ifadesi" olarak zahir anlamı sürekli olarak tekrarlanır. Bu deyişe göre; Kızılbaş-Alevi, "yetmiş iki millete bir göz ile bakar". Yaratılış felsefesinin özüne insanı koyan bir inancın böylesi bir ahlak ve hukuk belilemesinden başkaca bir davranış söz konusu olamaz. Ancak, bu özdeyişin bir de batın anlamı vardır ve gerçek anlam orada gizlidir. Buradaki anlama göre ise Kızılbaşlık; yaradılışı Adem ile Havva yoluyla başlatan bütün diğer dinsel inançlarla kendisi arasına bir çizgi çeker. Bu inanca göre insanlar ve bütün diğer varlıklar doğuşları ya da varoluşları gereği Haktırlar. Ancak, Nefis ya da Hak yoluna gidişleriyle ayrılırlar. Adem ile Havva yoluyla başlatılan "yoktan yaratılma" fikri ya da dini, insanları hak olandan ayırmış nefis yoluna dödürmüştür. Bundan dolayı Adem ile Havva'dan geldiğini savunan ve bu öğretiye taraftar olanlar, "72 milleti" meydana getirirler ve hepsi de birdirler. Bu anlamıyla Hıristiyan, Yahudi, Müslüman cümlesi birdirler!. Ancak, Kızılbaş bütün bunların dışındadır. O "73. cü Fıkra"dır. Nur'dan gelen Naci ve Naciye evlatlarıdır. Adem ile Havva yolundan gelenler; insanları kendilerine, dinlerine ve tanrılarına inanıp inanmadıklarına göre ölçer ve değer verirler.

Onların dinine, tanrısına dahil olmadıkları için Kızılbaş, bütün bu din taraftarları için "kafir"dirler! Cehennemliktirler. Onların tövbelerine dahi inanılmaz! Bu nedenle, Rab-Allah adına, onun sözünün yüceltilmesi ve emrinin yerine getirilmesi için Kızılbaş'ın katli vaciptir. Malı, kadın ve çocukları helaldir!...

Örneğin islami Tanrı analyışı; bir müslüman dindaşlarına karşı günahlar işlese dahi, müslüman olduğu için, islamın tanrısını hak bildiği, Hz. Muhammed'e de iman ettiğinden dolayı tanrı onu, cehennemlik olsa bile!, cehennemden alır cennete gönderir!, İyi ya da kötülüğe hizmet edip etmemesi ölçü olarak değerlendirilmez. Tek kıstas müslüman olup olmamasıdır.


Oysa Kızılbaş-Alevilik, bunun tam tersini esas alır; hangi dinden olursan ol, hang, peygambere beli dersen de, hangi kitabın talibi olursan ol farketmez. Eğer, fikir, düşünce ve eyleminle iyinin, güzelin, doğrunun yanında yer almış isen HAKSIN ve HAKLISIN. O zaman "Ben senim sen de bensin" der. Belirttiğimiz gibi, "72 milleti bir sayma" anlayışının batın anlamı bu ince noktaya dayanmaktadır. 72 millet birdir. Çünkü: Onların ölçüsü ,kişinin kendilerinden olup olmadığı esasına dayanır. Bu nedenle Kızılbaşlığı'da dışlarlar. Oysa Kızılbaş-Alevi, onların özgürlüğü ile kendisinin özgürlük alanının daha da genişlediğini düşünür. "Yok iken Adem ile Havva alemde/ Hak ile Hak idik sırrı müphemde/ Bir gencecik mihman kaldık Meryem'de/ Hz. İsa'nın öz babasıyız"!...

Kızılbaş-Alevilik insan ile insan arasındaki ilişkiyi nasıl ele alıyorsa, inançlar ve düşünceler arasındaki ilişkiye de aynı çerçevede bakar. İnaçların, Kızılbaş-Aleviliğe nasıl baktığı Kızılbaş-Alevi'liğin ölçüsü olmamaktadır. O inançların, insana nasıl bir hizmet verdikleri, o inançlara yaklaşımın ve hoşgörünün temelini oluşturur. Aleviliğe göre her inenç, haktır ve niyet ile değil, adelet ve vicdan ile hareket edilmelidir. Hak olan budur. Adalet ve vicdanı olmayan Hak olamaz. Kızılbaş-Alevi, başka inançlara ve onların tanrıların, "KÖTÜ DÜŞÜNCE"nin sahibi olmaları ya da olmamaları temelinde karşı çıkar ya da onaylar.

yolcu_58
25-09-2006, 07:11 AM
araştırma kaynagı
http://www.oz-pulumur.homepage.t-online.de/40481.html?*session*id*key*=*session*id*val*

yolcu_58
25-09-2006, 09:25 AM
http://www.pirtv.com/aimas.gif

Fukara-i Abdal
28-02-2008, 11:01 AM
3-BÜKLÜ DEDE TÜRBESİ


Pülümür İlçesinin Doğanpınar Köyü' nde bulunmaktadır. Ermiş dede olup, çocuğu olmayanlar, çocuğu olupta ölenler, derdi, dileği olan herkesin dileklerin yerine gelmesi inancıyla uğrayıp niyaz dağıttıkları, kurban kestikleri ve dua ettikleri bir ziyaretgahtır.