Talip
24-09-2006, 11:03 PM
Ali’nin Anlamı
Erdoğan Aydın
Bu kritik sorunu aydınlatmak için gönül rahatlığıyla başvurabileceğimiz kaynak, Alevilerin gerçek inanç önderleridir. Anadolu Aleviliğine ilişkin sapla samanı birbirinden ayırabilmek için başvuracağımız bu kaynak, Onu bin yıl öncesinden başlayıp olgunlaştırarak bugünlere taşıyan, bu uğurda bedel ödeyip yolu tanımlayan, kimsenin kendilerinden daha çok Alevi olduğunu iddia edemeyeceği inanç önderleridir.
Bu noktada Pir Sultan Abdal’ın deyişlerinde de çokça geçen, “Hak Muhammet Ali” ifadesinin gerçek anlamını bulmaya çalışarak başlayalım: Sıklıkla kullanılan bu nitelemeyi, Allah, Peygamberi Muhammed ve ardılı Halife Ali bağlamında, önem sırasına göre dizilmiş üç farklı şahıs olarak yorumlayanlar çıkmaktadır. Bu yorumdan hareketle de Aleviliğin, en önemli önderlerinden olan Pir Sultan’ın şahsında “İslam'ın doğrudan yansıması” olduğunu, hızını alamayanlar ise Aleviliğin “İslam'ın özü” olduğunu söylemektedirler. Peki, ama keyfiyet bu mudur gerçekten? Değildir! Değilse, bunun açıklaması, her türden muğlâklıktan uzak bir açıklıkla yapılmak zorunda.
Anadolu Aleviliği nezdinde Ali, gerçekte Muhammed’in kuzeni ve damadı Ali midir? Kuşkusuz Onu da içermektedir. Bununla birlikte, büyük bir kesinlikle gösterileceği gibi ondan ibaret değildir. Bakın Virani, söz konusu soruyu nasıl yanıtlıyor:
“Evvel odur âhir odur / Tayyip odur tahir odur
Batın odur zahir odur / Ali Ali Ali Ali”
Görüldüğü gibi burada “Ali”, kuzen-damat Ali anlamında değil, aşkın bir varlık anlamında tanrısallık içeren bir kavramdır. Evvel (ön, ilk), ahir (en son), tayyip (iyi, güzel), tahir (temiz), batın (iç, gizli, görünmeyen), zahir (görünen) hep “Allah’ın nitelikleri, adlarıdır. Oysa Virani bunları Ali’de görüyor, tanrının Ali olduğunu söylüyor. Şiirde geçen evvel, âhir, tayyip, tahir, batın, zahir sözleri yalnızca Allah için söylenebilir” (İsmet Zeki Eyüboğlu, Alevilik Sünnilik İslam Düşüncesi, Der Y., 1989, s. 79). O halde Virani’de Ali, kuzen-damat Ali değil, kuzen Ali’nin suretinde de görünmüş olan Allah’tır. Burada “Ali”, mutlak bir kesinlikle Allah’ın adıdır.
XVI. yy.da aynı zamanda Bektaşi Dergahı’na da Postnişin olan Sersem Ali Baba:
“Sabah seherinde virdim budur bu
Allah bir Muhammed Ali’dir Ali
Zikrim olan lailaheillallah
Allah bir Muhammed Ali’dir Ali” diyor.
Açıklıkla görüldüğü gibi tek ve mutlak olan Allah’tır, Allah ise Muhammed Ali’dir, Muhammed Ali ise Ali’dir. Kuşkusuz bu ve benzeri tüm deyişlerde, aynı zamanda bir söz oyunu olarak Hak, Muhammed, Ali üçlemesi söz konusudur. Ancak bu üçleme, zaman zaman üç ayrı şahsiyetten söz edermiş gibi yaparken, gerçekte tek bir tanrısal varlık anlamında vahdet-i vücudu ifade etmektedir.
XVI. yy. ozanlarından Kul Şükri, “Muhammed Ali’dir, Ali Muhammed” derken, “peygamber Muhammed’le ‘Mehmet Ali’, ya da Muhammed Ali olarak da anılan Ali’yi özdeş sayıyor” (İ. Z. Eyüboğlu, Age. s. 82). Esasen mecaz ve takiyyeye yoğun bir şekilde başvurulmasını sağlayan şeriatçı baskı atmosferinde kurulmuş sözde bile, Aleviliğin gerçek düşüncesini anlamak kolaydır. Nitekim Pir Sultan, sofu baskısıyla polemik içinde kendini anlatırken; “Sofu mezhebimizi ne sorarsın / biz Muhammed Ali diyenlerdeniz” diye başladığı sözünü; “Muhammed Ali'dir Kırklar'ın başı / anı bilmeyenin nic(e)'olur işi” diyerek, Muhammed Ali’den kastının Kırkların başı olan Ali olduğunu netleştirmektedir. Deyişin devamında ise, ola ki buna rağmen yanlış yorumlar üretebilecek olanlara karşı da, “biz tüccar değiliz alıp satmayız /.../ biz Muhammed Ali diyenlerdeniz” ifadesiyle, Muhammed Ali, mesleği tüccarlık olan tarihsel şahsiyet Muhammed’den net olarak ayrıştırılmaktadır.
Bu anlamda Pir Sultan’ın, “Hak Muhammed Ali geldi dilime / Mürvet günahıma kalma ya Ali” deyişinde de görüldüğü gibi, birinci dizede ayrı şahsiyetler şeklinde yoruma da açık olan ifade ikinci dizede yardımcı, kurtarıcı olarak Ali’de özdeşleşir. Esasen birinci dizenin de doğru okunuşu Hak Ali, yani Tanrı Ali’dir, çünkü Ali’nin gerçek adı da Muhammed Ali’dir. (İ. Z. Eyüboğlu, Age. s. 79). Ali ise burada kuzen-damat Ali’nin adını içermekle birlikte, esas olarak onun kimliğinde de kendini gösteren Allah’ın kendisidir.
Yine Kul Hüseyin’in,
“Günah ettim şahın darına durdum
Allah bir Muhammed Ali aşkına
Kırklar eşiğine yüzümü sürdüm
Allah bir Muhammed Ali aşkına” deyişinde de ifade edilen şey, tek Allah olan Muhammed Ali’dir.
Devletin ve egemen ideoloji olarak İslamiyet'in basıncı koşullarında bu ifade kullanımlarından giderek bir mecaz üçleme üretilmiş ve savunma mekanizması olarak Hakk’ın, Muhammed’in, Ali’nin sanki hiyerarşik dizilişi kastediliyormuş izlenimi yaratılmış, yani sistematik baskılara karşı bir savunma refleksiyle esasen bir Alevi kavramı ve tavrı olagelmiş olan takiye yapılmıştır. Esasen üçlemenin (teslis) asıl kaynağı görünen Hıristiyan inancında da üç ayrı tanrı değil, tanrının, baba, oğul, kutsal ruh olarak üç ayrı görünümü ve beliriminden söz edilir ve bu üçlemede tekliğe inanılır.
Pir Sultan’ın;
“Şu dünyada benim gönül verdiğim
Birisi Muhammed birisi Ali
Adına şanına kurban olduğum
Birisi Muhammed birisi Ali” deyişi bu mecaz ve takiyeye örnektir. Benzer bir diğer ifadesinde;
“Ay Ali’dir, gün Muhammed
Üç yüz altmış altı sünnet
Balıklar da suya hasret
Çarka döner göl içinde” dedikten sonra, Alevi sırrını şöyle dillendirir:
“Pir Sultan’ım bu bir sırdır
Sırrını saklayan erdir
Ay da nurdur, gün de nurdur
Allah bir Muhammed Ali” diyerek hepsini “nurda” tekleştirir ve buna da Muhammed Ali der. Bir diğer ifadesinde ise bu sırrı daha da netleştirir:
“Yer gök arasına nizamlar kuran
Ak kağıt üstüne yazılar yazan
Engür şerbetini Kırklara ezen
Allah bir Muhammed Ali’dir Ali”
Görüldüğü gibi bu deyişinde olası farklılık izlenimi kaldırır ve üçlemeyi Ali’de tekleşir. Esasen “bu üçlemenin özünde Ali’nin tanrılığı sorunu saklı” (Age. s, 84) olup, işin doğrusu ve aslı, Tanrının Ali diye adlandırılmasıdır. Bir diğer deyişinde:
“Muhammed Ali’nin eli değil mi
Hak bilip tuttuğum el bana yeter
Bu yolun sahibi Ali değil mi
Ali’nin kurduğu yol bana yeter” diyerek Muhammed Ali’nin eli Hak’ın eli denilirken, sonradan yolun sahibi ve kurucusu Ali’ye indirgenir. Nitekim Pir Sultan;
“Gafil kaldır şu gönlünden gümanı
Bu mülkün sahibi Ali değil mi?
Yaratmıştır on sekiz bin alemi
Rızıkların veren Ali değil mi?” deyişinde, Ali’nin tanrı olduğunu, evreni yarattığını hiçbir muğlaklığa yol açmayacak bir açıklıkla belirtiyor.
Batıni toplulukların Ali ile tanışması öncesinde açık ve genel ifadesini bulan Ene-l Hak / ben tanrıyım) deyimi, XV. yüzyıldan başlayarak Ali’nin Anadolu Aleviliğiyle entegrasyonuyla, daha çok Ali’nin tanrısal özdeşliği bağlamında kullanılacaktır. Yani Ali, Anadolu Batıni geleneğine Tanrı olarak entegre olmuş, Ali tanrının ismi olmuş, bunun sonucunda da ozanların kendilerini ve genel olarak insanı tanrıyla özdeşleştirmesi örnekleri görece azalmıştır. Taçlama Düvazı olarak da okunan deyişinde Kul Himmet’in sözleri, “Lailahe illallah Muhammedül resulullah” (Allah’tan başka Tanrı yoktur ve Muhammed onun elçisidir) şeklindeki İslami kelime-i şahadetin Alevi versiyonunda Ali şahtır ve şah Allah. Aynı zamanda Aleviliğin İslamiyet'ten köklü farkını gösteren bu yaklaşım şöyle ifadelenir:
“Bugün bize pir geldi gülleri taze geldi
Önü sıra kamberi Ali Murtaza geldi
Lailahe illallah İllallah Şah illallah
....
Kul Himmet üstadımız bunda yoktur yadımız
Şah-ı Merdan aşkına Hak vere muradımız
Lailahe illallah İllallah Şah illallah”
Durum buyken Aleviliği İslamlaştırmaya çalışanların, “Alevilikte kelime-i şahadet” diyerek, ortalıkta, “Eşhedü En la ilahe İllallah, Eşhedü En Muhammed’ün Resulullah, Eşhedü En Aliy’yün Veliyullah Vasi’yi Resulullah” diye sözler dolaştırmaya çalıştığını da bu arada anımsayalım. Oysa Alevi inanç geleneğinin diğer bir önderi Şah İsmail Hatayi’ye ait diğer bir Taçlamada da şöyle denir:
“Aşkına pirim aşkına illallah / İllallah şahım illallah
Ali mürşit güzel şah / Eyvallah Şahım eyvallah” diye durumu yineler.
Kul Himmet’in deyişleri, Alevi teolojisi ve bu teolojideki Ali’nin anlamı açısından büyük açıklık sergiler:
“Ali ismi dört kitapta okunur / ‘La İlahe illa Ali’ yazılı
Zikr edenler ezazilden sakınır / ‘La İlahe illa Ali’ yazılı”
Kul Himmet’in diğer bir deyişinde Ali Allah özdeşliğini şöyle yinelenir:
“Bir ismi Ali’dir bir ismi Allah
İnkarım yoktur hem vallah hem billah
Muhammed Ali yoluna Allah eyvallah
Ben Ali’den gayrı bir er görmedim”
Kul Himmet’in bu deyişi, Alevi üçlemesindeki Ali’nin, Allah ve aynı zamanda Muhammet Ali olduğunu ve “Ali’den gayrı bir er görmedim” bitirişinde de, aslında üçlemenin, Ali’de toplanan birlemenin görüntüsü olduğunu gösteriyor. Bu bağlamda Pir Sultan’ın;
“Söyler Pir Sultan’ım söyler / Hakk’ın birliğini birler
Erdoğan Aydın
Bu kritik sorunu aydınlatmak için gönül rahatlığıyla başvurabileceğimiz kaynak, Alevilerin gerçek inanç önderleridir. Anadolu Aleviliğine ilişkin sapla samanı birbirinden ayırabilmek için başvuracağımız bu kaynak, Onu bin yıl öncesinden başlayıp olgunlaştırarak bugünlere taşıyan, bu uğurda bedel ödeyip yolu tanımlayan, kimsenin kendilerinden daha çok Alevi olduğunu iddia edemeyeceği inanç önderleridir.
Bu noktada Pir Sultan Abdal’ın deyişlerinde de çokça geçen, “Hak Muhammet Ali” ifadesinin gerçek anlamını bulmaya çalışarak başlayalım: Sıklıkla kullanılan bu nitelemeyi, Allah, Peygamberi Muhammed ve ardılı Halife Ali bağlamında, önem sırasına göre dizilmiş üç farklı şahıs olarak yorumlayanlar çıkmaktadır. Bu yorumdan hareketle de Aleviliğin, en önemli önderlerinden olan Pir Sultan’ın şahsında “İslam'ın doğrudan yansıması” olduğunu, hızını alamayanlar ise Aleviliğin “İslam'ın özü” olduğunu söylemektedirler. Peki, ama keyfiyet bu mudur gerçekten? Değildir! Değilse, bunun açıklaması, her türden muğlâklıktan uzak bir açıklıkla yapılmak zorunda.
Anadolu Aleviliği nezdinde Ali, gerçekte Muhammed’in kuzeni ve damadı Ali midir? Kuşkusuz Onu da içermektedir. Bununla birlikte, büyük bir kesinlikle gösterileceği gibi ondan ibaret değildir. Bakın Virani, söz konusu soruyu nasıl yanıtlıyor:
“Evvel odur âhir odur / Tayyip odur tahir odur
Batın odur zahir odur / Ali Ali Ali Ali”
Görüldüğü gibi burada “Ali”, kuzen-damat Ali anlamında değil, aşkın bir varlık anlamında tanrısallık içeren bir kavramdır. Evvel (ön, ilk), ahir (en son), tayyip (iyi, güzel), tahir (temiz), batın (iç, gizli, görünmeyen), zahir (görünen) hep “Allah’ın nitelikleri, adlarıdır. Oysa Virani bunları Ali’de görüyor, tanrının Ali olduğunu söylüyor. Şiirde geçen evvel, âhir, tayyip, tahir, batın, zahir sözleri yalnızca Allah için söylenebilir” (İsmet Zeki Eyüboğlu, Alevilik Sünnilik İslam Düşüncesi, Der Y., 1989, s. 79). O halde Virani’de Ali, kuzen-damat Ali değil, kuzen Ali’nin suretinde de görünmüş olan Allah’tır. Burada “Ali”, mutlak bir kesinlikle Allah’ın adıdır.
XVI. yy.da aynı zamanda Bektaşi Dergahı’na da Postnişin olan Sersem Ali Baba:
“Sabah seherinde virdim budur bu
Allah bir Muhammed Ali’dir Ali
Zikrim olan lailaheillallah
Allah bir Muhammed Ali’dir Ali” diyor.
Açıklıkla görüldüğü gibi tek ve mutlak olan Allah’tır, Allah ise Muhammed Ali’dir, Muhammed Ali ise Ali’dir. Kuşkusuz bu ve benzeri tüm deyişlerde, aynı zamanda bir söz oyunu olarak Hak, Muhammed, Ali üçlemesi söz konusudur. Ancak bu üçleme, zaman zaman üç ayrı şahsiyetten söz edermiş gibi yaparken, gerçekte tek bir tanrısal varlık anlamında vahdet-i vücudu ifade etmektedir.
XVI. yy. ozanlarından Kul Şükri, “Muhammed Ali’dir, Ali Muhammed” derken, “peygamber Muhammed’le ‘Mehmet Ali’, ya da Muhammed Ali olarak da anılan Ali’yi özdeş sayıyor” (İ. Z. Eyüboğlu, Age. s. 82). Esasen mecaz ve takiyyeye yoğun bir şekilde başvurulmasını sağlayan şeriatçı baskı atmosferinde kurulmuş sözde bile, Aleviliğin gerçek düşüncesini anlamak kolaydır. Nitekim Pir Sultan, sofu baskısıyla polemik içinde kendini anlatırken; “Sofu mezhebimizi ne sorarsın / biz Muhammed Ali diyenlerdeniz” diye başladığı sözünü; “Muhammed Ali'dir Kırklar'ın başı / anı bilmeyenin nic(e)'olur işi” diyerek, Muhammed Ali’den kastının Kırkların başı olan Ali olduğunu netleştirmektedir. Deyişin devamında ise, ola ki buna rağmen yanlış yorumlar üretebilecek olanlara karşı da, “biz tüccar değiliz alıp satmayız /.../ biz Muhammed Ali diyenlerdeniz” ifadesiyle, Muhammed Ali, mesleği tüccarlık olan tarihsel şahsiyet Muhammed’den net olarak ayrıştırılmaktadır.
Bu anlamda Pir Sultan’ın, “Hak Muhammed Ali geldi dilime / Mürvet günahıma kalma ya Ali” deyişinde de görüldüğü gibi, birinci dizede ayrı şahsiyetler şeklinde yoruma da açık olan ifade ikinci dizede yardımcı, kurtarıcı olarak Ali’de özdeşleşir. Esasen birinci dizenin de doğru okunuşu Hak Ali, yani Tanrı Ali’dir, çünkü Ali’nin gerçek adı da Muhammed Ali’dir. (İ. Z. Eyüboğlu, Age. s. 79). Ali ise burada kuzen-damat Ali’nin adını içermekle birlikte, esas olarak onun kimliğinde de kendini gösteren Allah’ın kendisidir.
Yine Kul Hüseyin’in,
“Günah ettim şahın darına durdum
Allah bir Muhammed Ali aşkına
Kırklar eşiğine yüzümü sürdüm
Allah bir Muhammed Ali aşkına” deyişinde de ifade edilen şey, tek Allah olan Muhammed Ali’dir.
Devletin ve egemen ideoloji olarak İslamiyet'in basıncı koşullarında bu ifade kullanımlarından giderek bir mecaz üçleme üretilmiş ve savunma mekanizması olarak Hakk’ın, Muhammed’in, Ali’nin sanki hiyerarşik dizilişi kastediliyormuş izlenimi yaratılmış, yani sistematik baskılara karşı bir savunma refleksiyle esasen bir Alevi kavramı ve tavrı olagelmiş olan takiye yapılmıştır. Esasen üçlemenin (teslis) asıl kaynağı görünen Hıristiyan inancında da üç ayrı tanrı değil, tanrının, baba, oğul, kutsal ruh olarak üç ayrı görünümü ve beliriminden söz edilir ve bu üçlemede tekliğe inanılır.
Pir Sultan’ın;
“Şu dünyada benim gönül verdiğim
Birisi Muhammed birisi Ali
Adına şanına kurban olduğum
Birisi Muhammed birisi Ali” deyişi bu mecaz ve takiyeye örnektir. Benzer bir diğer ifadesinde;
“Ay Ali’dir, gün Muhammed
Üç yüz altmış altı sünnet
Balıklar da suya hasret
Çarka döner göl içinde” dedikten sonra, Alevi sırrını şöyle dillendirir:
“Pir Sultan’ım bu bir sırdır
Sırrını saklayan erdir
Ay da nurdur, gün de nurdur
Allah bir Muhammed Ali” diyerek hepsini “nurda” tekleştirir ve buna da Muhammed Ali der. Bir diğer ifadesinde ise bu sırrı daha da netleştirir:
“Yer gök arasına nizamlar kuran
Ak kağıt üstüne yazılar yazan
Engür şerbetini Kırklara ezen
Allah bir Muhammed Ali’dir Ali”
Görüldüğü gibi bu deyişinde olası farklılık izlenimi kaldırır ve üçlemeyi Ali’de tekleşir. Esasen “bu üçlemenin özünde Ali’nin tanrılığı sorunu saklı” (Age. s, 84) olup, işin doğrusu ve aslı, Tanrının Ali diye adlandırılmasıdır. Bir diğer deyişinde:
“Muhammed Ali’nin eli değil mi
Hak bilip tuttuğum el bana yeter
Bu yolun sahibi Ali değil mi
Ali’nin kurduğu yol bana yeter” diyerek Muhammed Ali’nin eli Hak’ın eli denilirken, sonradan yolun sahibi ve kurucusu Ali’ye indirgenir. Nitekim Pir Sultan;
“Gafil kaldır şu gönlünden gümanı
Bu mülkün sahibi Ali değil mi?
Yaratmıştır on sekiz bin alemi
Rızıkların veren Ali değil mi?” deyişinde, Ali’nin tanrı olduğunu, evreni yarattığını hiçbir muğlaklığa yol açmayacak bir açıklıkla belirtiyor.
Batıni toplulukların Ali ile tanışması öncesinde açık ve genel ifadesini bulan Ene-l Hak / ben tanrıyım) deyimi, XV. yüzyıldan başlayarak Ali’nin Anadolu Aleviliğiyle entegrasyonuyla, daha çok Ali’nin tanrısal özdeşliği bağlamında kullanılacaktır. Yani Ali, Anadolu Batıni geleneğine Tanrı olarak entegre olmuş, Ali tanrının ismi olmuş, bunun sonucunda da ozanların kendilerini ve genel olarak insanı tanrıyla özdeşleştirmesi örnekleri görece azalmıştır. Taçlama Düvazı olarak da okunan deyişinde Kul Himmet’in sözleri, “Lailahe illallah Muhammedül resulullah” (Allah’tan başka Tanrı yoktur ve Muhammed onun elçisidir) şeklindeki İslami kelime-i şahadetin Alevi versiyonunda Ali şahtır ve şah Allah. Aynı zamanda Aleviliğin İslamiyet'ten köklü farkını gösteren bu yaklaşım şöyle ifadelenir:
“Bugün bize pir geldi gülleri taze geldi
Önü sıra kamberi Ali Murtaza geldi
Lailahe illallah İllallah Şah illallah
....
Kul Himmet üstadımız bunda yoktur yadımız
Şah-ı Merdan aşkına Hak vere muradımız
Lailahe illallah İllallah Şah illallah”
Durum buyken Aleviliği İslamlaştırmaya çalışanların, “Alevilikte kelime-i şahadet” diyerek, ortalıkta, “Eşhedü En la ilahe İllallah, Eşhedü En Muhammed’ün Resulullah, Eşhedü En Aliy’yün Veliyullah Vasi’yi Resulullah” diye sözler dolaştırmaya çalıştığını da bu arada anımsayalım. Oysa Alevi inanç geleneğinin diğer bir önderi Şah İsmail Hatayi’ye ait diğer bir Taçlamada da şöyle denir:
“Aşkına pirim aşkına illallah / İllallah şahım illallah
Ali mürşit güzel şah / Eyvallah Şahım eyvallah” diye durumu yineler.
Kul Himmet’in deyişleri, Alevi teolojisi ve bu teolojideki Ali’nin anlamı açısından büyük açıklık sergiler:
“Ali ismi dört kitapta okunur / ‘La İlahe illa Ali’ yazılı
Zikr edenler ezazilden sakınır / ‘La İlahe illa Ali’ yazılı”
Kul Himmet’in diğer bir deyişinde Ali Allah özdeşliğini şöyle yinelenir:
“Bir ismi Ali’dir bir ismi Allah
İnkarım yoktur hem vallah hem billah
Muhammed Ali yoluna Allah eyvallah
Ben Ali’den gayrı bir er görmedim”
Kul Himmet’in bu deyişi, Alevi üçlemesindeki Ali’nin, Allah ve aynı zamanda Muhammet Ali olduğunu ve “Ali’den gayrı bir er görmedim” bitirişinde de, aslında üçlemenin, Ali’de toplanan birlemenin görüntüsü olduğunu gösteriyor. Bu bağlamda Pir Sultan’ın;
“Söyler Pir Sultan’ım söyler / Hakk’ın birliğini birler