Diyar
19-04-2007, 03:40 AM
Anadolu Selçuklu döneminde, her türlü toplumsal baskıya, ağır vergi Moğol istilasına karşın dinsel anlamda bir hoşgörü yaşanırdı. Bunun kaynağı Horasan Erenleri olarak bilinen Alevi bilginlerinin, Anadolu’ya yerleşmesiyle oluşan bir hareketin sonucudur. 1239’da Konya Selçuklu Sultam Gıyasettin Keyhüsrev’e karşı yapılan Babailer Ayaklanmasının, dinsel bir ayaklanma olmayıp, Sultan ile Veziri Saadettin Köpek’in ülkeyi yaşanamaz duruma sokmaları, hele hele Türkmenler’e karşı Acem kökenlilerini devlet yönetiminde tutup, halka baskı yapmalarından kaynaklanmaktadır. baba İshak adlı bir Eren’in örgütlediği hareket toplumsal bir halk hareketidir. Her ne kadar resmi tarihler bunun dini bir ayaklanma olduğunu yazsa da, güvenilir kaynaklar bu ayaklanmanın temelini de ekonomik etkenler olduğunu açık bir biçimde belirtmektedir.
Dinsel hoşgörünün kaynağı, Anadolu Dedeleri (Erenler)nin bütün Türk topraklarına dağılarak kurdukları tekkelerde verilen eğitimin sonucudur. Hacı Bektaş Veli, Baba İlyas, Geyikli Baba, Barak Baba, Saltuk Baba, Mevlana Celalettin Rumi hümanist düşüncenin temsilcileriydı. Osmanlı Devleti kuruluşunun temelinde yatan bu felsefe küçük bir beylikken, kısa sürede genişleyerek, hem Türkler hem de Anadolu’nun yerli halkları tarafından benimsenen bir devlet olmasının özünü, bu Anadolu Erenlerinin yarattığı kültür oluşturmaktadır. Alevi Ereni olan Edebali’nin kızıyla evlenen Sultan Osman, bu birikimin özünü çok iyi biliyordu. Osmanlı devleti gelişip fetihler arttıkça egemen sınıf, ağırlığının hızıla artırıyordu. Sınır beyleri, feodal beyler ortaya çıktıkça, halkın benimsediği Erenler felsefesiyle çelişki de kendini gösteriyordu. Osmanlı Sultanları, Yavuz’dan önce her ne kadar feodal beylerle birlikte hareket etse de bu felsefenin direk savunucusuydular. Hatta 11. Murat’ın Bektaşi olduğunu dair tarihler gizleyememektedir. 15 12’de babasını katlederek iktidar erkini eline geçiren Yavuz Sultan Selim, feodal beylerle hızlı bir işbirliğine girdi. Mısır’ın fethi sırasında Halifelik sanını da, eline geçirince, Anadolu’da oluşan, hoşgörüyü ve hümanizmi içinde barındıran Alevi düşüncesiyle doğal olarak aralarında çelişki oluştu. Feodal beyler, bu felsefeye sıcak bakmıyorlardı. Bunun tersi de beklenemezdi. devlet yapısında oluşan Arap ve Acem egemenliği, Türkmen ve Türkleri ister istemez dışlıyordu. Yine bir Türk hükümdarı olan Safevi Devleti’nin Sultan’ı Şah Ismail’in Bektaşi ve Alevi felsefesine yatkınlığı, Arap ve Acem dili yerine Türkçe’yi resmi dil olarak benimsemesi, Anadolu’daki halk arasında bir sıcaklık yaratıyordu. Bunun farkında olan egemen güç ve Ha*life Sultan Yavuz Selim, Anadolu için büyük bir tehlike olarak gördüğü Şah İsmail’i yok etmeliydi. Bunun için de Anadolu’da Şah İsmail yanlısı olarak düşündüğü Alevi Türkmenlerinden kimi kaynaklara göre doksan bin, kimi kaynaklara göre de altmış bin kişiyi katletmişti. Aynı zamandla iyi bir Türk şairi de olan Şah Ismail’in şiirleri, Yavuz Selim’in askerleri arasında ezbere okunur olmuştu. Yavuz Selim’in bu yokediş harekatı, bütün Anadolu topraklarında uzun süreli olarak devam etti. Şeyhülislam’ın fetvalarının artık ardı arkası kesilmez olmuştu. nerde bir Alevi var, orada ölüm fermanları dolaşır olmuştu. Osmanlı devleti artık bu gidişten geri dönemezdi. Çünkü egemen sınıfın resmi ideolojisi durumuna giren Sünni anlayış Alevi düşüncesiyle ters düşüyordu. Bunun böyle oluşmasını egemen feodal beyler istiyordu. Çıkarları bunu gerektirmekteydi.
Kentlerden hızla uzaklaşan bu kesim, dağlık ormanlık bölgelerde yaşamlarını güçlükle sürdürmekteydi. Sünni düşünceyi benimseyen köylülerde bu sömürülmüşlükten,ezilmişlikten payını alıyordu. Dolayısıyla tümüyle ezilen, asker edilen, vergilendirilen kesim Alevisiyle, Sünnisiyle Anadolu halkıydı. Bıçak kemiğe dayanan bu halk devletin baskısına karşı adım adım uyanıyordu. Sürekli isyan halinde olan bu Anadolu köylüsü bitip tükenmek bilmeyen, tarihte Celali İsyanı olarak geçen, Celali ayaklanmalarının başından sonuna bir uzantısıydı. Bu ayaklanmaların dinsellikten çok uzak, tamamen ekonomik koşulların çekilmezliğine karşı bir başkaldırıdan başka bir şey değildi. Bu ayaklanmaların nedeni Celali önderlerinden Kalenderoğlu Mehmet şöyle dile getiriyordu: “Osman ogulları mütegalibedir. Bunlar aleme cevr-i cefayi ziyade kıldılar. Bıçak kemiğe dayandı. Yeter dedik bu düzene, nice dilaverlerle el ele verdik Kısmet olursa Üsküdar’dan gerisini Osmanlı ya haram edecegiz, kısmet onlardan yana çıkarsa, nidelim, ettiklerimizin dillere destan olması yeter.
Feodal beylerin, zorbalarından Osmanlı valisi Hızır paşa’ya Pir Sultan Abdal şöyle yanıt vermektedir:
Yürü bire Hızır paşa
Senin de çarkın kırılır
Güvendiğin padişahın
Bir gün o da devrilir
Dinsel hoşgörünün kaynağı, Anadolu Dedeleri (Erenler)nin bütün Türk topraklarına dağılarak kurdukları tekkelerde verilen eğitimin sonucudur. Hacı Bektaş Veli, Baba İlyas, Geyikli Baba, Barak Baba, Saltuk Baba, Mevlana Celalettin Rumi hümanist düşüncenin temsilcileriydı. Osmanlı Devleti kuruluşunun temelinde yatan bu felsefe küçük bir beylikken, kısa sürede genişleyerek, hem Türkler hem de Anadolu’nun yerli halkları tarafından benimsenen bir devlet olmasının özünü, bu Anadolu Erenlerinin yarattığı kültür oluşturmaktadır. Alevi Ereni olan Edebali’nin kızıyla evlenen Sultan Osman, bu birikimin özünü çok iyi biliyordu. Osmanlı devleti gelişip fetihler arttıkça egemen sınıf, ağırlığının hızıla artırıyordu. Sınır beyleri, feodal beyler ortaya çıktıkça, halkın benimsediği Erenler felsefesiyle çelişki de kendini gösteriyordu. Osmanlı Sultanları, Yavuz’dan önce her ne kadar feodal beylerle birlikte hareket etse de bu felsefenin direk savunucusuydular. Hatta 11. Murat’ın Bektaşi olduğunu dair tarihler gizleyememektedir. 15 12’de babasını katlederek iktidar erkini eline geçiren Yavuz Sultan Selim, feodal beylerle hızlı bir işbirliğine girdi. Mısır’ın fethi sırasında Halifelik sanını da, eline geçirince, Anadolu’da oluşan, hoşgörüyü ve hümanizmi içinde barındıran Alevi düşüncesiyle doğal olarak aralarında çelişki oluştu. Feodal beyler, bu felsefeye sıcak bakmıyorlardı. Bunun tersi de beklenemezdi. devlet yapısında oluşan Arap ve Acem egemenliği, Türkmen ve Türkleri ister istemez dışlıyordu. Yine bir Türk hükümdarı olan Safevi Devleti’nin Sultan’ı Şah Ismail’in Bektaşi ve Alevi felsefesine yatkınlığı, Arap ve Acem dili yerine Türkçe’yi resmi dil olarak benimsemesi, Anadolu’daki halk arasında bir sıcaklık yaratıyordu. Bunun farkında olan egemen güç ve Ha*life Sultan Yavuz Selim, Anadolu için büyük bir tehlike olarak gördüğü Şah İsmail’i yok etmeliydi. Bunun için de Anadolu’da Şah İsmail yanlısı olarak düşündüğü Alevi Türkmenlerinden kimi kaynaklara göre doksan bin, kimi kaynaklara göre de altmış bin kişiyi katletmişti. Aynı zamandla iyi bir Türk şairi de olan Şah Ismail’in şiirleri, Yavuz Selim’in askerleri arasında ezbere okunur olmuştu. Yavuz Selim’in bu yokediş harekatı, bütün Anadolu topraklarında uzun süreli olarak devam etti. Şeyhülislam’ın fetvalarının artık ardı arkası kesilmez olmuştu. nerde bir Alevi var, orada ölüm fermanları dolaşır olmuştu. Osmanlı devleti artık bu gidişten geri dönemezdi. Çünkü egemen sınıfın resmi ideolojisi durumuna giren Sünni anlayış Alevi düşüncesiyle ters düşüyordu. Bunun böyle oluşmasını egemen feodal beyler istiyordu. Çıkarları bunu gerektirmekteydi.
Kentlerden hızla uzaklaşan bu kesim, dağlık ormanlık bölgelerde yaşamlarını güçlükle sürdürmekteydi. Sünni düşünceyi benimseyen köylülerde bu sömürülmüşlükten,ezilmişlikten payını alıyordu. Dolayısıyla tümüyle ezilen, asker edilen, vergilendirilen kesim Alevisiyle, Sünnisiyle Anadolu halkıydı. Bıçak kemiğe dayanan bu halk devletin baskısına karşı adım adım uyanıyordu. Sürekli isyan halinde olan bu Anadolu köylüsü bitip tükenmek bilmeyen, tarihte Celali İsyanı olarak geçen, Celali ayaklanmalarının başından sonuna bir uzantısıydı. Bu ayaklanmaların dinsellikten çok uzak, tamamen ekonomik koşulların çekilmezliğine karşı bir başkaldırıdan başka bir şey değildi. Bu ayaklanmaların nedeni Celali önderlerinden Kalenderoğlu Mehmet şöyle dile getiriyordu: “Osman ogulları mütegalibedir. Bunlar aleme cevr-i cefayi ziyade kıldılar. Bıçak kemiğe dayandı. Yeter dedik bu düzene, nice dilaverlerle el ele verdik Kısmet olursa Üsküdar’dan gerisini Osmanlı ya haram edecegiz, kısmet onlardan yana çıkarsa, nidelim, ettiklerimizin dillere destan olması yeter.
Feodal beylerin, zorbalarından Osmanlı valisi Hızır paşa’ya Pir Sultan Abdal şöyle yanıt vermektedir:
Yürü bire Hızır paşa
Senin de çarkın kırılır
Güvendiğin padişahın
Bir gün o da devrilir