Sürgün_24
29-03-2007, 10:20 PM
Rıza Yıldırım: Aleviliğin Anadolu'da tarihsel gelişimine kısa bir bakış
‘Tarihi, Kültürel, Folklorik ve Aktüel Boyutlarıyla Alevilik’ Sempozyumu, 17-18 mart 2007 / İstanbul
Kuzeybatı Anadolu'da küçük beyliğini kurduğu zaman Osman Gazi'in etrafında yer alan din adamları çoğunluk itibariyle Anadolu Selçuklu ve Moğol baskısından kaçan Vefaî-Babaî dervişleri idi. Erken dönem tariçilerinin ittifakla ilk Osmanlı beylerinin en yakın müttefilkleri arasında saydıkları Şeyh Edebali, Geyikli Baba, Abdal Musa, Kumral Abdal, Seyyid Ali Sultan gibi dervişlerin hepsi bu ekole mensuptu. Nitekim Geyikli Baba'ya meşrebi sorulduğunda "Baba İlyas müridiyim. Seyyid Ebu'l-Vefa tarikindenim" diye cevap verdiği meşhurdur.[1] Geyikli Baba, Abdal Musa, Abdal Murad gibi dervişlerin Bursa fethi ve diğer bazı gazalarda ordunun içinde bizzat savaştıkları çağdaş kaynaklarda nakledilmektedir. Şeyh Edebali'nin hanedan nezdindeki yeri ise herkesin malumudur.
Yine bu dervişler arasında gerek Rumeli fütühatı gerekse Bektaşi öğretisinin Rumeli ve Balkanlarda yayılması ve yerleşmesinde birinci derecede rol almış olan Seyyid Ali Sultan'a I. Murat ya da en geç Yıldırım Bayezid tarafından Dimetoka yakınlarında hatırı sayılır bir arazinin vakfedildiğini arşiv kayıtlarından biliyoruz. Vakfedilen bu arazi üzerinde tekkesini kurarak ahali arasında İslamı ve tasavvuf anlayışını yayan Kızıldeli'nin bu faaliyetleri sadece Balkanların islamlaşması ve Türkleşmesini hızlandırmakla kalmıyor aynı zamanda ‘Bektaşi yolu'nun Balkanlardaki temellerini de atıyordu. Günümüzde halen Bektaşiler için çok önemli bir ziyaretgâh olmaya devam eden bu tekkenin gerek Bektaşi irfanının gelişmesinde gerek se tarikatın tarihi oluşum sürecindeki öncü rolü son zamanlarda yapılan çalışmalarla daha da iyi anlaşılmaktadır. Bu gerçeğe işaret etmek için tarikatın asıl kurucusu olan ve pir-i sâni olarak bilinen Balım Sultan'ın bu tekkede yetiştiğini ifade etmek her halde yeterli olacaktır. Kızıldeli Osmalı arşiv belgelerinde ‘Kutbu'l-arifin Kızıldeli Sultan kuddise sırrıhu'l-aziz'[2], ‘Şeyh Kızıldelü'[3], ‘Kızıldelü Sultan nam aziz'[4] gibi ifadelerle saygıyla anılmaktadır.
Saydığım örnekler şu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır: erken dönem Osmalı beyleri ve devlet erkanı sonradan Alevi-Bektaşi geleneğine malolan bu tasavvuf önderlerine hem yakın ilgi gösteriyorlar hem de saygı duyuyorlardı. Hatta denilebilir ki Osman beyin sancağı altına toplanarak Bizans üzerine akınlar yapan gaziler hemen büyük oranda sözkonu mutasavvıfların kanaat önderiliğini yaptığı sosyal zümrelerden gelmekteydi. Bu yönüyle ilk Osmanlıların askeri ve siyasi başarılarında Vefaî-Babaî dervişlerinin itici gücü inkar edilemez.
Öte yandan Alevi-Bektaşi kaynakları da erken dönem Osmanlılar hakkında gayet olumlu bir tablo çizer. Örneğin Hacı Bektaş-ı Veli Vilâyetnâmesi Osman Bey'in babası Ertuğrul Gazi'yi Hünkar'ın takdir ettiği ve onayladığı bir siyasi lider olarak takdim etmekle kalmaz, Hünkar'ın mânâ alemindeki takidirini bilinçli olarak bu haneddanın ikbali yönünde kullandığını ifade eder. Vilayetnameye göre hayır dua almak için kendisini ziyarete gelen Ertuğrul[5] Alp'e Hacı Bektaş-ı Veli şöyle hitap eder: "safa geldin, kadem getirdin ey büyük Erdoğdu Alp'ım: yedi yıldır saltanat Selçuk boyundan alındı. Rum erenlerinin her biri bu seccadeye birisini lâyık gördüler. Ben senin ve evlâdının ruhlarını vilâyet kabzasında saklayıp durmadayım. Yürü zahir padişahına var, gönlündekini söyle. Gönlünde biz otururuz, dilinden biz söyleriz. Seni ona şirin gösteririz, kardeşinin sancağını alırsın. Atın yürük, kılcın keskin olsun, önünden sonun gür olsun!"[6] Bundan sonra Hünkar Ertuğrul'a kılıç kuşatıp arkasını sıvazlar, safa-nazar eder ve ‘kimse senin soyunun arkasını yere getirmesin' diye dua eder.
Ertuğrul Alp'in ölümünden sonra oğlu Osman Bey aynı şekilde Hünkar'ı ziyarete gelir ve yine Hünkar'dan safa-nazar görür. Vilayetname'ye göre Osman Bey'in başına taç giydirip beline kılıç kuşatan Hacı Bektaş-ı Veli, hanedanın kurucusuna şöyle hitap eder: "Seni din düşmanlarına havale ettik. Senin başındaki tacımızı gören kafirler kılıcına karşı duramasınlar, kılıçları seni kesmesin, nereye varırsan üst gel, önünden sonun gür gelsin. Kimse senin soyunun sırtını yere getirmesin. Hünkar adımı sana bağışladım, senin soyunun adını bu adla ansınlar. Gün doğusundan gün batısına dek çerağın yansın. Rum erenleri bu makamı birisine vermek istedi, her biri bir eri tuttu. Bense yedi yıldır senin ve soyunun ruhlarını vilayet kabzasında saklayıp durmadayım. İşte geldin nasibini aldın. Sonra padişah adamlarına varın, oğlumuz Sultan Alâeddin Padişah'a söyleyin, buna yüce bir makam versin. O da bizim gibi kafirlere havale etsin bunu!"[7] Velayetname'ye göre Sultan Alâeddin Hünkar'ın işaretleri olan Osman Bey'in başındaki taç, elindeki çerağ, sofra ve belindeki kılıcı görünce Hünkar tarafından Osman'a verilen değeri anlar ve ona Sultanönü sancağını verir. Ardından da sancak ve tabl gönderir.
Vilayetname'nin en geç 15. yüzyılın sonlarında yazıya geçirildiği biliniyor.[8] Ancak vilayetnamede yer alan bu hikayelerin yazıya geçmeden önce halkın muhayyilesinde ve dilden dile aktarılarken kollektif hafızada 15. yüzyıla kadar evrilerek geldiğini dikkate almak icabeder. Bu açıdan bakıldığında vilayetnamedeki hikayelerin tarihsel olaylardan daha ziyade belli bir zümrenin duygu ve düşüncesini yansıtmakta olduğu anlaşılır. Öyleyse 15. yüzyıla kadar bu zümre arasında canlılığını koruyan geleneksel bilgiye göre ilk Osmanlılar ile Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli - ve tabii ona bağlı olan zümreler - arasında oldukça yakın ve olumlu bir ilişki vardı.
Oysa yine vilayetnamenin yazıldığı bu dönemde vaktiyle Hacı Bektaş-ı Veli ve haleflerinin kanaat önderliğni yaptığı toplumsal zümrenin varisleri ile Osmanlı'nın arası hiç de iyi değildi. 16. yüzyılda yaşadığı bilinen meşhur Kızılbaş ozanı Pir Sultan Abdal'ın şu dizeleri bu insanların Osmanlı'yı nasıl gördüklerini çok iyi yansıtmaktadır.
Lānet olsun sana ey Yezid Pelid,
Kızılbaş mı dersin söyle bakalım!
Biz ol āşıklarız ezel gününden,
Rāfızī mi dersin söyle bakalım.
Ey Yezid geçersen Şah'ın eline,
Zülfikārın çalar senin beline.
Edeple girdik biz kırklar yoluna.
Kızılbaş mı dersin söyle bakalım.
Yuf etti erenler ey münkir size,
İftira ettiniz sizler de bize,
Muhammed sizleri taş ile eze,
Rāfızī mi dersin söyle bakalım.
Pir Sultan'ım eder lānet Yezid'e,
Müfteri yalancı yezidler size,
İşte er meydanı çık meydan yüze,
Rāfızī mi dersin söyle bakalım.[9]
Öte yandan Osmanlı'nın sözkonusu zümreye karşı tutumu da bambaşka bir hal almıştı. Özellikle Rumeli'ne geçtikten sonra hızla büyüyen Osmanlı, ihtişamının artmasıyla doğru orantılı olarak İslam kültür ve medeniyetinin kadim merkezlerinden ulema ve zürefayı Bursa ve Edirne'ye celbediyordu. Göçebe ağırlıklı Türkmen oymaklarının gücü üzerinde kurulan beylik kısa sürede bürokrasisini kurup geliştirmiş ve geleneksel Orta-doğu İslam devleti modeline doğru hızla evrilmiş, en sonunda İslam dünyasının hamiliğine soyunacak kadar yüksek bir İslam kültür ve medeniyetinin temsilsici olma naktasına gelmişti. Osmanlı güçlü bir bürokrasi desteği ile kanun ve nizam devleti olma yolunda ilerledikçe beyliğin kurulma aşamasında sahnenin en önünde yer alan aktörler de yavaş yavaş tasviye oluyordu. Ayrıca devletin büyümesine paralel olarak bürokratik, hukukî, felsefî ve kültürel alt yapıyı inşa eden aktörler de hızla değişmiş, vaktiyle beylere ve gazilere maddi manevi yol gösteren ve danışmanlık yapan Şeyh Edebali, Geyikli Baba, Abdal Musa ve Kızıldeli gibi geniş halk kitlelerine hitap eden dervişlerin yerini medreselerde eğitim alan ve yazılı kurallara sıkı sıkıya bağlılığı ön plana çıkaran ulema ile yüksek kültür çevrelerinde - saraylarda - kendilerini Fars edebiyatının simgesel dünyasının büyüsüne kaptırmış zürefa alıyordu. Beylikten devlete evrilirken Osmanlı idari teşkilatıyla beraber, resmi ideolojisi de tamamen bu ikinci kesim tarafından üretiliyordu.
Osmanlı emperyal bir güç oldukça İstanbul kültür ve dini yorum bakımından adeta Babil Kulesi gibi yükseliyor ve geniş halk kitlelerine yabancılaşyordu. İstanbul'a paralel olarak diğer önemli Osmanlı şehirlerindeki bey ve paşa saraylarında da derecesine göre daha küçük babil kulelerinin yükseldiğini söylemek mümkündür. Bu kulelerin sakinleri kulenin yüksekliği nisbetinde türk halk kültürüne yabancılaşmakta kendilerini ilimde Arapça, edebiyat ve sanatta Farsça'nın büyüsüne kaptırmaktaydılar. Mesela 16. yüzyıl şairi Mesihî bu hâli şöyle ifade eder: "Mesihî gökden insen sana yer yok / Yürü var gel Arap'dan ya Acem'den!"[10] Yüksek ilim ve kültür çevrelerinde adamdan sayılmak için Arab'a ve Acem'e gitme ihtiyacı elbette sadece dini ilim ve edebiyat tahsili ile sınırlı kalmıyor ciddi bir kültürel ve zihinsel asimilasyonu ya da daha hafif bir ifade ile başkalaşmayı da beraberinde getiriyordu.
‘Tarihi, Kültürel, Folklorik ve Aktüel Boyutlarıyla Alevilik’ Sempozyumu, 17-18 mart 2007 / İstanbul
Kuzeybatı Anadolu'da küçük beyliğini kurduğu zaman Osman Gazi'in etrafında yer alan din adamları çoğunluk itibariyle Anadolu Selçuklu ve Moğol baskısından kaçan Vefaî-Babaî dervişleri idi. Erken dönem tariçilerinin ittifakla ilk Osmanlı beylerinin en yakın müttefilkleri arasında saydıkları Şeyh Edebali, Geyikli Baba, Abdal Musa, Kumral Abdal, Seyyid Ali Sultan gibi dervişlerin hepsi bu ekole mensuptu. Nitekim Geyikli Baba'ya meşrebi sorulduğunda "Baba İlyas müridiyim. Seyyid Ebu'l-Vefa tarikindenim" diye cevap verdiği meşhurdur.[1] Geyikli Baba, Abdal Musa, Abdal Murad gibi dervişlerin Bursa fethi ve diğer bazı gazalarda ordunun içinde bizzat savaştıkları çağdaş kaynaklarda nakledilmektedir. Şeyh Edebali'nin hanedan nezdindeki yeri ise herkesin malumudur.
Yine bu dervişler arasında gerek Rumeli fütühatı gerekse Bektaşi öğretisinin Rumeli ve Balkanlarda yayılması ve yerleşmesinde birinci derecede rol almış olan Seyyid Ali Sultan'a I. Murat ya da en geç Yıldırım Bayezid tarafından Dimetoka yakınlarında hatırı sayılır bir arazinin vakfedildiğini arşiv kayıtlarından biliyoruz. Vakfedilen bu arazi üzerinde tekkesini kurarak ahali arasında İslamı ve tasavvuf anlayışını yayan Kızıldeli'nin bu faaliyetleri sadece Balkanların islamlaşması ve Türkleşmesini hızlandırmakla kalmıyor aynı zamanda ‘Bektaşi yolu'nun Balkanlardaki temellerini de atıyordu. Günümüzde halen Bektaşiler için çok önemli bir ziyaretgâh olmaya devam eden bu tekkenin gerek Bektaşi irfanının gelişmesinde gerek se tarikatın tarihi oluşum sürecindeki öncü rolü son zamanlarda yapılan çalışmalarla daha da iyi anlaşılmaktadır. Bu gerçeğe işaret etmek için tarikatın asıl kurucusu olan ve pir-i sâni olarak bilinen Balım Sultan'ın bu tekkede yetiştiğini ifade etmek her halde yeterli olacaktır. Kızıldeli Osmalı arşiv belgelerinde ‘Kutbu'l-arifin Kızıldeli Sultan kuddise sırrıhu'l-aziz'[2], ‘Şeyh Kızıldelü'[3], ‘Kızıldelü Sultan nam aziz'[4] gibi ifadelerle saygıyla anılmaktadır.
Saydığım örnekler şu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır: erken dönem Osmalı beyleri ve devlet erkanı sonradan Alevi-Bektaşi geleneğine malolan bu tasavvuf önderlerine hem yakın ilgi gösteriyorlar hem de saygı duyuyorlardı. Hatta denilebilir ki Osman beyin sancağı altına toplanarak Bizans üzerine akınlar yapan gaziler hemen büyük oranda sözkonu mutasavvıfların kanaat önderiliğini yaptığı sosyal zümrelerden gelmekteydi. Bu yönüyle ilk Osmanlıların askeri ve siyasi başarılarında Vefaî-Babaî dervişlerinin itici gücü inkar edilemez.
Öte yandan Alevi-Bektaşi kaynakları da erken dönem Osmanlılar hakkında gayet olumlu bir tablo çizer. Örneğin Hacı Bektaş-ı Veli Vilâyetnâmesi Osman Bey'in babası Ertuğrul Gazi'yi Hünkar'ın takdir ettiği ve onayladığı bir siyasi lider olarak takdim etmekle kalmaz, Hünkar'ın mânâ alemindeki takidirini bilinçli olarak bu haneddanın ikbali yönünde kullandığını ifade eder. Vilayetnameye göre hayır dua almak için kendisini ziyarete gelen Ertuğrul[5] Alp'e Hacı Bektaş-ı Veli şöyle hitap eder: "safa geldin, kadem getirdin ey büyük Erdoğdu Alp'ım: yedi yıldır saltanat Selçuk boyundan alındı. Rum erenlerinin her biri bu seccadeye birisini lâyık gördüler. Ben senin ve evlâdının ruhlarını vilâyet kabzasında saklayıp durmadayım. Yürü zahir padişahına var, gönlündekini söyle. Gönlünde biz otururuz, dilinden biz söyleriz. Seni ona şirin gösteririz, kardeşinin sancağını alırsın. Atın yürük, kılcın keskin olsun, önünden sonun gür olsun!"[6] Bundan sonra Hünkar Ertuğrul'a kılıç kuşatıp arkasını sıvazlar, safa-nazar eder ve ‘kimse senin soyunun arkasını yere getirmesin' diye dua eder.
Ertuğrul Alp'in ölümünden sonra oğlu Osman Bey aynı şekilde Hünkar'ı ziyarete gelir ve yine Hünkar'dan safa-nazar görür. Vilayetname'ye göre Osman Bey'in başına taç giydirip beline kılıç kuşatan Hacı Bektaş-ı Veli, hanedanın kurucusuna şöyle hitap eder: "Seni din düşmanlarına havale ettik. Senin başındaki tacımızı gören kafirler kılıcına karşı duramasınlar, kılıçları seni kesmesin, nereye varırsan üst gel, önünden sonun gür gelsin. Kimse senin soyunun sırtını yere getirmesin. Hünkar adımı sana bağışladım, senin soyunun adını bu adla ansınlar. Gün doğusundan gün batısına dek çerağın yansın. Rum erenleri bu makamı birisine vermek istedi, her biri bir eri tuttu. Bense yedi yıldır senin ve soyunun ruhlarını vilayet kabzasında saklayıp durmadayım. İşte geldin nasibini aldın. Sonra padişah adamlarına varın, oğlumuz Sultan Alâeddin Padişah'a söyleyin, buna yüce bir makam versin. O da bizim gibi kafirlere havale etsin bunu!"[7] Velayetname'ye göre Sultan Alâeddin Hünkar'ın işaretleri olan Osman Bey'in başındaki taç, elindeki çerağ, sofra ve belindeki kılıcı görünce Hünkar tarafından Osman'a verilen değeri anlar ve ona Sultanönü sancağını verir. Ardından da sancak ve tabl gönderir.
Vilayetname'nin en geç 15. yüzyılın sonlarında yazıya geçirildiği biliniyor.[8] Ancak vilayetnamede yer alan bu hikayelerin yazıya geçmeden önce halkın muhayyilesinde ve dilden dile aktarılarken kollektif hafızada 15. yüzyıla kadar evrilerek geldiğini dikkate almak icabeder. Bu açıdan bakıldığında vilayetnamedeki hikayelerin tarihsel olaylardan daha ziyade belli bir zümrenin duygu ve düşüncesini yansıtmakta olduğu anlaşılır. Öyleyse 15. yüzyıla kadar bu zümre arasında canlılığını koruyan geleneksel bilgiye göre ilk Osmanlılar ile Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli - ve tabii ona bağlı olan zümreler - arasında oldukça yakın ve olumlu bir ilişki vardı.
Oysa yine vilayetnamenin yazıldığı bu dönemde vaktiyle Hacı Bektaş-ı Veli ve haleflerinin kanaat önderliğni yaptığı toplumsal zümrenin varisleri ile Osmanlı'nın arası hiç de iyi değildi. 16. yüzyılda yaşadığı bilinen meşhur Kızılbaş ozanı Pir Sultan Abdal'ın şu dizeleri bu insanların Osmanlı'yı nasıl gördüklerini çok iyi yansıtmaktadır.
Lānet olsun sana ey Yezid Pelid,
Kızılbaş mı dersin söyle bakalım!
Biz ol āşıklarız ezel gününden,
Rāfızī mi dersin söyle bakalım.
Ey Yezid geçersen Şah'ın eline,
Zülfikārın çalar senin beline.
Edeple girdik biz kırklar yoluna.
Kızılbaş mı dersin söyle bakalım.
Yuf etti erenler ey münkir size,
İftira ettiniz sizler de bize,
Muhammed sizleri taş ile eze,
Rāfızī mi dersin söyle bakalım.
Pir Sultan'ım eder lānet Yezid'e,
Müfteri yalancı yezidler size,
İşte er meydanı çık meydan yüze,
Rāfızī mi dersin söyle bakalım.[9]
Öte yandan Osmanlı'nın sözkonusu zümreye karşı tutumu da bambaşka bir hal almıştı. Özellikle Rumeli'ne geçtikten sonra hızla büyüyen Osmanlı, ihtişamının artmasıyla doğru orantılı olarak İslam kültür ve medeniyetinin kadim merkezlerinden ulema ve zürefayı Bursa ve Edirne'ye celbediyordu. Göçebe ağırlıklı Türkmen oymaklarının gücü üzerinde kurulan beylik kısa sürede bürokrasisini kurup geliştirmiş ve geleneksel Orta-doğu İslam devleti modeline doğru hızla evrilmiş, en sonunda İslam dünyasının hamiliğine soyunacak kadar yüksek bir İslam kültür ve medeniyetinin temsilsici olma naktasına gelmişti. Osmanlı güçlü bir bürokrasi desteği ile kanun ve nizam devleti olma yolunda ilerledikçe beyliğin kurulma aşamasında sahnenin en önünde yer alan aktörler de yavaş yavaş tasviye oluyordu. Ayrıca devletin büyümesine paralel olarak bürokratik, hukukî, felsefî ve kültürel alt yapıyı inşa eden aktörler de hızla değişmiş, vaktiyle beylere ve gazilere maddi manevi yol gösteren ve danışmanlık yapan Şeyh Edebali, Geyikli Baba, Abdal Musa ve Kızıldeli gibi geniş halk kitlelerine hitap eden dervişlerin yerini medreselerde eğitim alan ve yazılı kurallara sıkı sıkıya bağlılığı ön plana çıkaran ulema ile yüksek kültür çevrelerinde - saraylarda - kendilerini Fars edebiyatının simgesel dünyasının büyüsüne kaptırmış zürefa alıyordu. Beylikten devlete evrilirken Osmanlı idari teşkilatıyla beraber, resmi ideolojisi de tamamen bu ikinci kesim tarafından üretiliyordu.
Osmanlı emperyal bir güç oldukça İstanbul kültür ve dini yorum bakımından adeta Babil Kulesi gibi yükseliyor ve geniş halk kitlelerine yabancılaşyordu. İstanbul'a paralel olarak diğer önemli Osmanlı şehirlerindeki bey ve paşa saraylarında da derecesine göre daha küçük babil kulelerinin yükseldiğini söylemek mümkündür. Bu kulelerin sakinleri kulenin yüksekliği nisbetinde türk halk kültürüne yabancılaşmakta kendilerini ilimde Arapça, edebiyat ve sanatta Farsça'nın büyüsüne kaptırmaktaydılar. Mesela 16. yüzyıl şairi Mesihî bu hâli şöyle ifade eder: "Mesihî gökden insen sana yer yok / Yürü var gel Arap'dan ya Acem'den!"[10] Yüksek ilim ve kültür çevrelerinde adamdan sayılmak için Arab'a ve Acem'e gitme ihtiyacı elbette sadece dini ilim ve edebiyat tahsili ile sınırlı kalmıyor ciddi bir kültürel ve zihinsel asimilasyonu ya da daha hafif bir ifade ile başkalaşmayı da beraberinde getiriyordu.