PDA

: Rıza Yıldırım: Aleviliğin Anadolu'da tarihsel gelişimine kısa bir bakış


Sürgün_24
29-03-2007, 10:20 PM
Rıza Yıldırım: Aleviliğin Anadolu'da tarihsel gelişimine kısa bir bakış

‘Tarihi, Kültürel, Folklorik ve Aktüel Boyutlarıyla Alevilik’ Sempozyumu, 17-18 mart 2007 / İstanbul

Kuzeybatı Anadolu'da küçük beyliğini kurduğu zaman Osman Gazi'in etrafında yer alan din adamları çoğunluk itibariyle Anadolu Selçuklu ve Moğol baskısından kaçan Vefaî-Babaî dervişleri idi. Erken dönem tariçilerinin ittifakla ilk Osmanlı beylerinin en yakın müttefilkleri arasında saydıkları Şeyh Edebali, Geyikli Baba, Abdal Musa, Kumral Abdal, Seyyid Ali Sultan gibi dervişlerin hepsi bu ekole mensuptu. Nitekim Geyikli Baba'ya meşrebi sorulduğunda "Baba İlyas müridiyim. Seyyid Ebu'l-Vefa tarikindenim" diye cevap verdiği meşhurdur.[1] Geyikli Baba, Abdal Musa, Abdal Murad gibi dervişlerin Bursa fethi ve diğer bazı gazalarda ordunun içinde bizzat savaştıkları çağdaş kaynaklarda nakledilmektedir. Şeyh Edebali'nin hanedan nezdindeki yeri ise herkesin malumudur.


Yine bu dervişler arasında gerek Rumeli fütühatı gerekse Bektaşi öğretisinin Rumeli ve Balkanlarda yayılması ve yerleşmesinde birinci derecede rol almış olan Seyyid Ali Sultan'a I. Murat ya da en geç Yıldırım Bayezid tarafından Dimetoka yakınlarında hatırı sayılır bir arazinin vakfedildiğini arşiv kayıtlarından biliyoruz. Vakfedilen bu arazi üzerinde tekkesini kurarak ahali arasında İslamı ve tasavvuf anlayışını yayan Kızıldeli'nin bu faaliyetleri sadece Balkanların islamlaşması ve Türkleşmesini hızlandırmakla kalmıyor aynı zamanda ‘Bektaşi yolu'nun Balkanlardaki temellerini de atıyordu. Günümüzde halen Bektaşiler için çok önemli bir ziyaretgâh olmaya devam eden bu tekkenin gerek Bektaşi irfanının gelişmesinde gerek se tarikatın tarihi oluşum sürecindeki öncü rolü son zamanlarda yapılan çalışmalarla daha da iyi anlaşılmaktadır. Bu gerçeğe işaret etmek için tarikatın asıl kurucusu olan ve pir-i sâni olarak bilinen Balım Sultan'ın bu tekkede yetiştiğini ifade etmek her halde yeterli olacaktır. Kızıldeli Osmalı arşiv belgelerinde ‘Kutbu'l-arifin Kızıldeli Sultan kuddise sırrıhu'l-aziz'[2], ‘Şeyh Kızıldelü'[3], ‘Kızıldelü Sultan nam aziz'[4] gibi ifadelerle saygıyla anılmaktadır.
Saydığım örnekler şu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır: erken dönem Osmalı beyleri ve devlet erkanı sonradan Alevi-Bektaşi geleneğine malolan bu tasavvuf önderlerine hem yakın ilgi gösteriyorlar hem de saygı duyuyorlardı. Hatta denilebilir ki Osman beyin sancağı altına toplanarak Bizans üzerine akınlar yapan gaziler hemen büyük oranda sözkonu mutasavvıfların kanaat önderiliğini yaptığı sosyal zümrelerden gelmekteydi. Bu yönüyle ilk Osmanlıların askeri ve siyasi başarılarında Vefaî-Babaî dervişlerinin itici gücü inkar edilemez.

Öte yandan Alevi-Bektaşi kaynakları da erken dönem Osmanlılar hakkında gayet olumlu bir tablo çizer. Örneğin Hacı Bektaş-ı Veli Vilâyetnâmesi Osman Bey'in babası Ertuğrul Gazi'yi Hünkar'ın takdir ettiği ve onayladığı bir siyasi lider olarak takdim etmekle kalmaz, Hünkar'ın mânâ alemindeki takidirini bilinçli olarak bu haneddanın ikbali yönünde kullandığını ifade eder. Vilayetnameye göre hayır dua almak için kendisini ziyarete gelen Ertuğrul[5] Alp'e Hacı Bektaş-ı Veli şöyle hitap eder: "safa geldin, kadem getirdin ey büyük Erdoğdu Alp'ım: yedi yıldır saltanat Selçuk boyundan alındı. Rum erenlerinin her biri bu seccadeye birisini lâyık gördüler. Ben senin ve evlâdının ruhlarını vilâyet kabzasında saklayıp durmadayım. Yürü zahir padişahına var, gönlündekini söyle. Gönlünde biz otururuz, dilinden biz söyleriz. Seni ona şirin gösteririz, kardeşinin sancağını alırsın. Atın yürük, kılcın keskin olsun, önünden sonun gür olsun!"[6] Bundan sonra Hünkar Ertuğrul'a kılıç kuşatıp arkasını sıvazlar, safa-nazar eder ve ‘kimse senin soyunun arkasını yere getirmesin' diye dua eder.

Ertuğrul Alp'in ölümünden sonra oğlu Osman Bey aynı şekilde Hünkar'ı ziyarete gelir ve yine Hünkar'dan safa-nazar görür. Vilayetname'ye göre Osman Bey'in başına taç giydirip beline kılıç kuşatan Hacı Bektaş-ı Veli, hanedanın kurucusuna şöyle hitap eder: "Seni din düşmanlarına havale ettik. Senin başındaki tacımızı gören kafirler kılıcına karşı duramasınlar, kılıçları seni kesmesin, nereye varırsan üst gel, önünden sonun gür gelsin. Kimse senin soyunun sırtını yere getirmesin. Hünkar adımı sana bağışladım, senin soyunun adını bu adla ansınlar. Gün doğusundan gün batısına dek çerağın yansın. Rum erenleri bu makamı birisine vermek istedi, her biri bir eri tuttu. Bense yedi yıldır senin ve soyunun ruhlarını vilayet kabzasında saklayıp durmadayım. İşte geldin nasibini aldın. Sonra padişah adamlarına varın, oğlumuz Sultan Alâeddin Padişah'a söyleyin, buna yüce bir makam versin. O da bizim gibi kafirlere havale etsin bunu!"[7] Velayetname'ye göre Sultan Alâeddin Hünkar'ın işaretleri olan Osman Bey'in başındaki taç, elindeki çerağ, sofra ve belindeki kılıcı görünce Hünkar tarafından Osman'a verilen değeri anlar ve ona Sultanönü sancağını verir. Ardından da sancak ve tabl gönderir.

Vilayetname'nin en geç 15. yüzyılın sonlarında yazıya geçirildiği biliniyor.[8] Ancak vilayetnamede yer alan bu hikayelerin yazıya geçmeden önce halkın muhayyilesinde ve dilden dile aktarılarken kollektif hafızada 15. yüzyıla kadar evrilerek geldiğini dikkate almak icabeder. Bu açıdan bakıldığında vilayetnamedeki hikayelerin tarihsel olaylardan daha ziyade belli bir zümrenin duygu ve düşüncesini yansıtmakta olduğu anlaşılır. Öyleyse 15. yüzyıla kadar bu zümre arasında canlılığını koruyan geleneksel bilgiye göre ilk Osmanlılar ile Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli - ve tabii ona bağlı olan zümreler - arasında oldukça yakın ve olumlu bir ilişki vardı.

Oysa yine vilayetnamenin yazıldığı bu dönemde vaktiyle Hacı Bektaş-ı Veli ve haleflerinin kanaat önderliğni yaptığı toplumsal zümrenin varisleri ile Osmanlı'nın arası hiç de iyi değildi. 16. yüzyılda yaşadığı bilinen meşhur Kızılbaş ozanı Pir Sultan Abdal'ın şu dizeleri bu insanların Osmanlı'yı nasıl gördüklerini çok iyi yansıtmaktadır.

Lānet olsun sana ey Yezid Pelid,
Kızılbaş mı dersin söyle bakalım!
Biz ol āşıklarız ezel gününden,
Rāfızī mi dersin söyle bakalım.

Ey Yezid geçersen Şah'ın eline,
Zülfikārın çalar senin beline.
Edeple girdik biz kırklar yoluna.
Kızılbaş mı dersin söyle bakalım.

Yuf etti erenler ey münkir size,
İftira ettiniz sizler de bize,
Muhammed sizleri taş ile eze,
Rāfızī mi dersin söyle bakalım.

Pir Sultan'ım eder lānet Yezid'e,
Müfteri yalancı yezidler size,
İşte er meydanı çık meydan yüze,
Rāfızī mi dersin söyle bakalım.[9]



Öte yandan Osmanlı'nın sözkonusu zümreye karşı tutumu da bambaşka bir hal almıştı. Özellikle Rumeli'ne geçtikten sonra hızla büyüyen Osmanlı, ihtişamının artmasıyla doğru orantılı olarak İslam kültür ve medeniyetinin kadim merkezlerinden ulema ve zürefayı Bursa ve Edirne'ye celbediyordu. Göçebe ağırlıklı Türkmen oymaklarının gücü üzerinde kurulan beylik kısa sürede bürokrasisini kurup geliştirmiş ve geleneksel Orta-doğu İslam devleti modeline doğru hızla evrilmiş, en sonunda İslam dünyasının hamiliğine soyunacak kadar yüksek bir İslam kültür ve medeniyetinin temsilsici olma naktasına gelmişti. Osmanlı güçlü bir bürokrasi desteği ile kanun ve nizam devleti olma yolunda ilerledikçe beyliğin kurulma aşamasında sahnenin en önünde yer alan aktörler de yavaş yavaş tasviye oluyordu. Ayrıca devletin büyümesine paralel olarak bürokratik, hukukî, felsefî ve kültürel alt yapıyı inşa eden aktörler de hızla değişmiş, vaktiyle beylere ve gazilere maddi manevi yol gösteren ve danışmanlık yapan Şeyh Edebali, Geyikli Baba, Abdal Musa ve Kızıldeli gibi geniş halk kitlelerine hitap eden dervişlerin yerini medreselerde eğitim alan ve yazılı kurallara sıkı sıkıya bağlılığı ön plana çıkaran ulema ile yüksek kültür çevrelerinde - saraylarda - kendilerini Fars edebiyatının simgesel dünyasının büyüsüne kaptırmış zürefa alıyordu. Beylikten devlete evrilirken Osmanlı idari teşkilatıyla beraber, resmi ideolojisi de tamamen bu ikinci kesim tarafından üretiliyordu.

Osmanlı emperyal bir güç oldukça İstanbul kültür ve dini yorum bakımından adeta Babil Kulesi gibi yükseliyor ve geniş halk kitlelerine yabancılaşyordu. İstanbul'a paralel olarak diğer önemli Osmanlı şehirlerindeki bey ve paşa saraylarında da derecesine göre daha küçük babil kulelerinin yükseldiğini söylemek mümkündür. Bu kulelerin sakinleri kulenin yüksekliği nisbetinde türk halk kültürüne yabancılaşmakta kendilerini ilimde Arapça, edebiyat ve sanatta Farsça'nın büyüsüne kaptırmaktaydılar. Mesela 16. yüzyıl şairi Mesihî bu hâli şöyle ifade eder: "Mesihî gökden insen sana yer yok / Yürü var gel Arap'dan ya Acem'den!"[10] Yüksek ilim ve kültür çevrelerinde adamdan sayılmak için Arab'a ve Acem'e gitme ihtiyacı elbette sadece dini ilim ve edebiyat tahsili ile sınırlı kalmıyor ciddi bir kültürel ve zihinsel asimilasyonu ya da daha hafif bir ifade ile başkalaşmayı da beraberinde getiriyordu.

Sürgün_24
29-03-2007, 10:22 PM
Kültürel farklılaşmayı destekleyen ekonomik ve siyasi bir altyapı da gelişmekte idi. Devlet merkezi-bürokratik bir imparatorluk olma yolunda ilerledikçe tebasını daha sıkı kayd altına alıyor, hareket alanını sınırlıyor ve ödevlerini iyden iyiye belirginleştiriyordu. Timar sistemi içinde tahrir defterine kaydedilen bir reayanın kendisine takdir edilen mekanın dışına çıkması mümkün değildi. Devlet herkesi kendisi için takdir edilen sınırlar içinde tutmayı hem nizamın korunması için kaçınılmaz görüyor hem de sağlıklı bir vergi sisteminin temel esası sayıyordu. Göçebe aşiretler içinse hareket ve sınır tanımamazlık doğrudan varlık nedeniydi. Ancak onların bin yılı aşkın bu yaşam tarzlarını devam ettirmek istemeleri devlet otoritesince "Cādde-i itā'atden çıkub tarīk-i dalāletde sābit-kadem olmağla mu'āhede eyleyüb cem'isi fitne vü fesāda el-bir itmiş"[11] olarak addediliyordu. Neticede bu göçebe unsurlarla tebasını yerleşik hayata zorlayan devlet arasında uzlaşmaz bir zıtlaşma yine devletin merkezîleşmesine ve büroktarikleşmesine paralel olarak büyümekteydi.

15. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Osmanlı devleti ve bu devletin eliti ile geleneksel hayat tarzında ısrar eden konar-göçer Türkmen zümreler arasında zihniyet, din algısı ve pratiği, kültür, hayat tarzı, ekonomik düzen, ve siyasi anlayış itibariyle tam bir uçurum meydana gelmişti. Bir zamanlar Bitinya bölgesinde ve Rumelinde gaza sancağını en önde taşıyan konar göçer Türkmen unsurlarının hayat tarzını devam ettirenler, Fatih'in ve sonraki Osmanlı padişahlarının devletinde sadece devlet mekanizmalarından tasfiye edilmekle kalmamış aynı zamanda geleneksel hayat tarzlarını da değiştirmeye zorlanmışlardı. Osmanlı dünyasında atadan dededen gördükleri şekliyle inanç ve hayat tarzlarını devam ettiremeyeceğini anlayan bu kitlelerin duygu ve düşünce dünyalarında yeni bir kurtarıcı beklentisi günden güne ziyadeleşmekte idi.....


Safevi Tarikatı Osmanlı Beyliği ile eş zamanlı olarak Erdebilde doğmuştur. Tarikatın ve ve hanedanın kurucusu Şeyh Safiyüddin, Osman Bey'in (ö. 1326) çağdaşı olup 1334 yılında vefat etmiştir. Şeyh Gilanî'nin terbiyesinde yetişen Şeyh Safiyüddin sünni bir mutasavvıf olup daha hayatta iken dönemin saraylarında ve yüksek kültür ve ilim çevrelerinde saygı görmekte idi. Şeyh Safiyüddin'in oğlu ve halefi Şeyh Sadruddin Musa zamanında müritlerinden birisi olan İbn Bazzaz Tevekküli İsmail'e yazdırılan ve özellikle Şeyh Safiyuddin'in tasavvufi görüşlerini yansıtması bakımından çok değerli be güvenilir bir kaynak olan Saffetu's-Safa en azından ilk iki şeyh döneminde Safevi Tarikatı'nın nasıl bir tasavvuf anlayışına sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. 12 babdan oluşan eserin örneğin dördüncü babı ayet-hadis tefsirleri, tasavvufun temel kavramlarının açıklanması ve şeyhin hayatından kesitler yansıtan hikayelerden oluşmaktadır.

Saffetu's-Safa'da iki hususa dikkat çekmek yerinde olacaktır: Birincisi, eserin sünni bir anlayışla yazıldığı tartışma götürmeyecek kadar açıktır. İkinci ve daha önemli nokta ise eserin ilmi seviyesi ve zihniyet dünyası ile ilgilidir. Saffetu's-Safa'da anlatıldığı şekliyle Şeyh Safiyüddin'in öğretileri konar-göçer Türkmenlerin duygu ve düşünce dünyasına hitap etmekten çok ötedir. Şeyhin muhataplarının daha ziyade yüksek kültür çevreleri olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim gerek Şeyh Safiyüddin, gerek oğlu Şeyh Sadruddin gerekse torunu Şeyh Hoca Ali'nin dönemlerinin hükümdarları tarafından saygı ihsan gördükleri çağdaş kaynaklarda kaydedilmektedir.

Öte yandan Saffetu's-Safa'nın telifinden hemen bir yıl sonra Türkçe'ye çevrilmesi daha erken dönemleriniden itibaren tarikatın müritlerinin ağırlıkla Türkçe konuşan topluluklar olduğunu ortaya koymaktadır. Eserin aslı farsça olup h. 759 / m. 1357-8 yılında yazılmıştır. Kütüphanelerimizde 4. babın türkçeye çevrilmiş muhtelif kopyaları vardır. Bunlar içinde en eskisi h. 760 / m. 1358-9 tarihlidir.) Esasen tarikatın 14. yüzyıldaki mürid portföyü henüz netleştirilebilmiş değildir.

Ancak 15. yüzyılın ortalarına doğru Anadolu'da Osmanlı idaresinden hoşnut olmayan özellikle konar-göçer Türkmen çevrelerinde geniş bir taban bulduğunu tarikatın beşinci şeyhi ve Şah İsmail'in dedesi Şeyh Cüneyd'in macerasından anlıyoruz. Şeyh Cüneyd 1447 yılında vefat eden babasının yerine meşru halef olarak posta geçti. Ancak Cüneyd amcası Şeyh Cafer ile Erdebil'in de dahil olduğu geniş bir coğrafyaya hükmetmekte olan Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah'ın ortaklaşa yürüttükleri bir operasyonla tekkeden ve Erdebil'den sürüldü. Genç Şeyh'in - ki henüz yirmili yaşlarda olduğu tahmin ediliyor - Erdebil'den çıktıktan sonra izlediği güzergah ve yaşadığı macera Orta Doğu'nun dini-mezhepsel panaromasını ilelebet değiştirecek gelişmelerin çekirdeğini içinde barındırmakta idi. Cüneyd Erdebil'den kovulunca doğrudan Anadolu'ya yöneldi. Anadolu'da Kurtbeli, Konya, Antakya, Canik, ve Trabzon'dan Diyarbakır'a uzanan macerası Aşıkpaşazade tarfından kaydedilmiştir. İlginç bir şekilde İsmail'in kuracağı kızılbaş devletinin çekirdeğini teşkil eden bu macera Safevi kaynaklarından sessiz geçilmekte, sanki Cüneyt Erdebil'den doğrudan Diyarbakır'a gitmiş gibi anlatılmaktadır.

Şeyh Cüneyt'le ilgili dikkat çeken noktalar şunlardır:

1) Gittiği yerler politik olarak Osmanlıya karşı muhalefetinin bayraktarlığını yapan, dinsel anlamda da Osmanlı ulemasının onayını alamayan geleneksel anlayışlarını devam ettiren konar-göçer unsurların yoğun olduğu yerlerdir.
2) Cüneyd'in görüşleri açıkça şiî unsurlar içermektedir
3) Cüneyd sadece bir tasavvuf önderi değil aynı zamanda siyasi emelleri olan bir lideri andırmaktadır. Öte yandan Cüneydin müritleri de militan-savaşçı özellikleriyle dikkat çekmektedir.

Sürgün_24
29-03-2007, 10:23 PM
Anlaşılıyor ki Osmanlı'da aradığını bulamayan, konar-göçer kültürünü devam ettiren kitleler Safevi tarikatına meyletmeye başlamıştı. Öyle ki Şeyh İbrahim döneminde tarikatın ağırlık merkezini kaydıracak güce ulaştılar. Cüneyt tarikat içinde etkisini günden güne artıran bu kanadın lideri olduğu için Erdebil'den sürgün edilmiş olmalı. Cihanşah Cüneyd yerine geleneksel çizgiyi - ki siyasi ve askeri eğilimleri olmayan bir tasavvuf anlayışıydı - temsil eden Şeyh Cafer'i tercih etmişti. Şüphesiz Cüneyd'in Anadolu seyahati buralardaki müritlerin coşkusunu, bağlılığını ve sayısını artırdı. Nitekim elli yıl kadar sonra torunu İsmail huruç ettiğinde en büyük çalkantıların ve kızılbaş ayaklanmalarının Cüneyd'in uğradığı yerlerde ortaya çıktığını görüyoruz.

Şeyh Cüneyd, ve halefi Şeyh Haydar dönemleri Safevi tarikatı ile Türkmen geleneğinin evliliğinin gerçekleştiği dönem oldu. Bu evlilikte her iki tarafta değişim ve dönüşüm yaşadı. Tarikatın dönüşmesinde işbaşında olan şeyhlerin genç olması ve geleneksel tarikat öğretileri çerçevesinde yetişememeleri etkili oldu. Aslında inanış biçimleri ve inancın doğası itibariyle bu dönem Safevi tarikatının geleneksel çizgisinden ayrılıp Türkmen zihniyet dünyasına kaydığı bir dönem olmuştur.

Öte yandan süregelen bir zihniyet dünyası ve dinî-tasavvufî anlayışı olan Türkmen zümreler - ki yukarıda kısaca işaret ettiğim gibi bu dünya ve anlayış Osmanlı beyliğinin kuruluşu sırasında iş başındaydı - başlarına Safevi şeyhlerinin geçmesiyle Alevi tarihinde az rastlanılan çok değerli ve etkili bir şey elde ettiler: organizasyon. Gerçekten de Şeyh Cüneyd, Şeyh Haydar, Sultan Ali ve en sonunda da büyük Şah İsmail Hatai'nin liderliğinde organize olan Anadolu'nun mağdur ama mağrur Türkmenleri - ki bunların arasına sayıları az olmakla beraber Kürt oymaklar da katılmıştır - öyle işler başardılar ki neticede Orta doğu tarihinin akışı temelden değişti. Ancak kızılbaşların bu inanılmaz başarının meyvelerini yiyebildiklerini söylemek zordur.

Organizasyon hem sosyo-politik hem de yol-erkan düzleminde gerçekleşti, ki dönemin tarihi seyri içinde bunları birbirinden ayırmak imkansızdır. Şeyhlerin etrafında yetişen halifeler Anadolu'ya dağılıyor ve Erdebil muhiplerini gizliden gizliye örgütlüyorlardı. Osmanlı toprakları içinde devletin nüfuz edemediği kapalı devre bir toplum yapısı ortaya çıkıyordu. Bu toplum dini temeller üzerinde ama esas itibariyle siyasi amaçlarla örgütleniyordu. İşte Kızılbaş yol-ve erkanı böyle bir tarihsel bağlam içinde kristalleşti. Denilebilir ki, Ahmed Yesevi'ler, Hacı Bektaş-ı Veli'ler,Yunus Emre'ler, Abdal Musa'lar ve benzeri nice kanaat önerlerinin içinde katkısı bulunan ‘hamur' Safevi Şeyh ve halifelerinin elinde kalıba dökülüyor ve şekil alıyordu.

İşte bu kalıptan Kızılbaş sentezi ortaya çıktı. Bu sentezin zirveye vurduğu dönem şüphesiz Şah İsmal'in- 14 yılda on dört padişahı hâk-pây ettikten sonra - Çaldıranda mağlup olmasıyla tamamlanmaktadır. Nitekim bu savaşta doğumundan itibaren İsmail'i koruyup her yönüyle yetiştiren ve bir bakıma gerek kızılbaş kimliğinin gerek se yeni kurulan Kızılbaş devletinin esas mimarları olan büyük kızılbaş hanlarının çoğu toprağa düştü. Sonraki dönemler, coşkunluk ve adanmışlığın vardığı bu en son noktanın dini algılayış ve pratikte meydana getidiği ‘taşkınlıkları' törpülemekle geçti.

Dipnotlar

[1] Aşıkpaşazade, s. 122.

[2] 1641 tarihinde Sultan İbrahim tarafından verilen berat sureti. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Ali Emiri Tasnifi, Musa Çelebi Dosyası.

[3] 1412 tarihli Musa Çelebi tarafından verilen berat sureti. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Ali Emiri Tasnifi, Musa Çelebi Dosyası.

[4] 1615 tarihli I. Ahmed döneminde Kızıldeli Tekkesindeki dervişlere verilen muafiyet belgesi sureti. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Ali Emiri Tasnifi, Musa Çelebi Dosyası.

[5] Vilayetname'de Erdoğdu olarak geçiyor.

[6] Gölpınarlı, Vilayetname, s. 72.

[7] Vilayetname, s. 74.

[8] Gölpınarlı yayına esas aldığı nüshanın 1481-1501 yılları arasında yazılmış olması gerektiği sonucuna varıyor. Bak. Gölpınarlı, s. XXIX.

[9] Cahit Öztelli, "Pir Sultan'ın Hayatı İle İlgili Yeni Şiirleri", Türk Dili Dergisi, 34, 1954, p. 587. The whole text of this poem recited in Tekindağ, "Şahkulu Baba Tekeli İsyanı", p. 34.

[10] Mine Mengi, haz., Mesihî Divanı, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, 1995, s. 231.

[11] Anonim Tevârih-i Al-i Osman, 1481-1512, Faruk Söylemez, yayınlanmamış doktora tezi, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1995, s. 174.

--- Aleviyol ---

egeli alihan
01-04-2007, 04:06 PM
sagolasin bilgiler icin tskler

isyanateşiyiz62
02-04-2007, 07:12 AM
eline sağlık kurban..

jaramılali
02-04-2007, 09:15 AM
Emeğine sağlık can varol

Saygılar

celal abbas
02-04-2007, 09:24 AM
[i]Rıza Yıldırım: Aleviliğin Anadolu'da tarihsel gelişimine kısa bir bakış

‘Tarihi, Kültürel, Folklorik ve Aktüel Boyutlarıyla Alevilik’ Sempozyumu, 17-18 mart 2007 / İstanbul


Öte yandan Alevi-Bektaşi kaynakları da erken dönem Osmanlılar hakkında gayet olumlu bir tablo çizer. Örneğin Hacı Bektaş-ı Veli Vilâyetnâmesi ..........Ertuğrul Alp'in ölümünden sonra oğlu Osman Bey aynı şekilde Hünkar'ı ziyarete gelir ve yine Hünkar'dan safa-nazar görür.





[i]Rıza Yıldırım: Aleviliğin Anadolu'da tarihsel gelişimine kısa bir bakış

‘Tarihi, Kültürel, Folklorik ve Aktüel Boyutlarıyla Alevilik’ Sempozyumu, 17-18 mart 2007 / İstanbul

geleneksel bilgiye göre ilk Osmanlılar ile Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli - ve tabii ona bağlı olan zümreler - arasında oldukça yakın ve olumlu bir ilişki vardı



tarihsel verilere göre bu bilgiler yanlış,Hünkarı osmanlıya yamamaya yada Hünkarı keramet sahibi göstermeye çalışılanların uydurması.Hünkarın buna ihtiyacı mı var.o dünya görüşü ile zaten yerini belli etmiştir
bu yanlış sürekli dile getiriliyor o bakımdan bunu söyleme ihtiyacı duydum.tarihsel verilere göre Hünkar 1277 yılından önce ölmüştür.
bunu söyleyen Ahi evranın 1277 yılına ait kırşehir vakfıyesidir.orada Hünkarın o tarihten önce hakka yürüdüğü anlaşılıyor.



genel bir değerlendirmenin dışında
sevgili can emeğine yüreğine ışığına eyvallah.

dostlukla kal.

astokomlu
11-06-2007, 11:10 AM
Lānet olsun sana ey Yezid Pelid,
Kızılbaş mı dersin söyle bakalım!
Biz ol āşıklarız ezel gününden,
Rāfızī mi dersin söyle bakalım.
Ey Yezid geçersen Şah'ın eline,
Zülfikārın çalar senin beline.
Edeple girdik biz kırklar yoluna.
Kızılbaş mı dersin söyle bakalım.
Yuf etti erenler ey münkir size,
İftira ettiniz sizler de bize,
Muhammed sizleri taş ile eze,
Rāfızī mi dersin söyle bakalım.
Pir Sultan'ım eder lānet Yezid'e,
Müfteri yalancı yezidler size,
İşte er meydanı çık meydan yüze,
Rāfızī mi dersin söyle bakalım

sebebsiz84
17-06-2007, 01:23 AM
eline sağlık can tşkler

cihantoprak
24-06-2007, 04:21 AM
paylaşım için teşekkürler..