PDA

: Günümüz Aleviliğinin Evrensel Değerleri


A.adar
22-09-2006, 06:15 AM
Aleviliğinin Evrensel Değerleri


Anadolu etnik, inançsal, kültürel farklılıkları bünyesinde barındıran çok renkli bir mozaiktir. Büyük ve zengin tarihsel geçmişi ile bir dünya kültür mirası coğrafyasıdır. Doğaldır ki bu dünyanın insanlık ailesi için son derece değerli birçok inançsal/kültürel unsuru yeterince bilinip tanınmamaktadır.

Anadolu’da yaşayan kültürel inançsal topluluklardan birini de kendilerine özgün yapıları ile Aleviler meydana getirir.

Alevilik nedir, Aleviler kimlerdir?



Alevilik; insanı merkezine koyan (insanı merkez alan) Anadolu’ya özgü eşi benzeri olmayan bir felsefe, bir inanç, bir yaşam biçimi, bir kültür, bir öğreti ve hatta bunların tümünü de aşan bir toplumsal olgudur.

Aleviler Anadolu toprakları üzerinde 1000 yıldır yaşamlarını sürdürmektedirler. Anadolu Alevi nüfusu ise 20 milyon civarındadır.

Alevilik Anadolu’daki resmi dinsel anlayışın dışında oluşmuş ve olmuştur. Bu nedenledir ki tarihte Anadolu’da kurulan gerek Selçuklu devleti zamanında gerekse Osmanlı İmparatorluğunun hakimiyeti altında sürekli olarak Aleviler baskı ve zulüm görmüşler, aşağılanmışlar, horlanmışlar, yadsınıp yok edilmeye kalkışılmışlardır.

Alevilik Osmanlı’nın resmi dinsel anlayışı olan Şeriatı/İslamiyeti yadsıyan bir inanç/öğreti olduğundan Aleviler birçok katliama maruz kalmış, tarihsel süreçte kendi varlığını korumak için bedeller ödemiştir. Avrupa’da ortaçağda yaşanan engizisyonun bir benzeri Anadolu’da Aleviler üzerinde uygulanmıştır.

Hümanizm, Aleviliğin Temel karakteridir

Aleviler tarihte salt inançlarından/ kültürlerinden/öğretilerinden dolayı birçok katliam yaşamış olmalarına rağmen Alevi öğretisinin temelini insan sevgisi yani hümanizm oluştur. Aleviler insanda tanrısal özellikler görürler. Onlara göre insan tanrının yeryüzündeki yansımasıdır. İnsana gösterilecek sevgi ve saygı yeryüzündeki her türlü ibadetten daha değerlidir. İnsana değer verilmelidir çünkü insan dünyadaki her şeyin yaratıcısıdır. İnsan yaratan ve yaşatandır. Hümanizm, insan sevgisi temelinde tüm “kerametlerin/ mucizelerin” insanda olduğuna inanır. Bunu “her ne arar isen insanda ara” özdeyişiyle dile getirir.

Aleviler insanlar arasındaki her türlü ayrımcılığa karşıdırlar. İnsanın insan olarak doğmasından ötürü saygıya, hak ve özgürlüklere layık olduğuna inanırlar.

İnsan hakları evrensel bildirgesinde ifadesini bulan temel insan haklarının bütün insanlar için gerçekleşmesi gereğine inanırlar.

Alevi toplumu barıştan, dostluktan, hoşgörüden yana, bilime ve gelişime açık zengin sanatsal ve estetik değerleri ile insanlığın gelişimine katkıda bulunmaktadır.

Alevilik dünyada yaşayan tüm insanlık ailesini/tüm insanları dost ve kardeş bilir. Farklı olmayı insanlık için bir zenginlik sayar.

Aleviler Demokrasiden Yanadır

Aleviler ve Alevi öğretisi demokrasiye bağlıdır. Bu onun tarihsel geleneğinden, Alevi öğretisinin yapısından kaynaklanır. Aleviler kendilerini demokrasi cephesinde görür. Çünkü demokrasi genel anlamıyla halka ve çoğulculuğa dayanan ama bireyin ve azınlıkların haklarına güvence veren inançların, düşüncelerin, siyasi eğilimlerin özgürce tartışıldığı farklılıkların kendisini ifade edebildiği çoğunluk ilkesinin hakim olduğu ve sorumluluklarının yüklendiği bir ortamı varkılar.

Yoksul Anadolu insanlarının varoluş öğretisi olan Alevilik sürekli bir gelişim, oluşum ve değişim içerisinde olmuştur. Alevilik 1000 yıllık tarihi boyunca mazlumdan yana zalime karşı, ezilenden yana ezene karşı, zulme, zorbalığa baskıya karşı haktan ve haklıdan yana olmuştur.

Kendi dışındaki inançsal, dinsel, kültürel farklılıkları bir gerçeklik olarak gören ve saygı ile yaklaşan Aleviler tüm toplumsal kararların o toplumda varolan bireylerin ortak iradesi ele alınması gereğini savunur.

Alevilikteki toplumun iradesini arama anlayışı günümüzde demokrasi olgusu ile bütünüyle örtüşmektedir. Günümüz Alevi topluluğu tamamıyla demokrasiden yanadır. Yaşadıkları ortamlarda eksiksiz bir demokrasinin gerçekleşmesi için uğraş vermektedirler. Alevi hareketi insanını doğası ve tarihi birikim bakımından dolayı özgürlükçüdür ve demokrasi yanlısıdır. Çünkü özgürlük insan kişiliğini ve düşüncesinin gelişmesi, gerek bireyin gerek toplumun yaratıcı, yetenekli ve sürekli gelişebilmesi için başta gelen koşuldur. Özgürlük, aynı zamanda yenilenme, gelişim ve değişim için gereklidir.

Bu anlamıyla Alevi örgütlenmesi, inanç özgürlüğünü, siyasi örgütlenme özgürlüğünü, düşünce ve basın yayın özgürlüğünün, insan hak ve özgürlüklerini savunur.Tüm sorunların ancak demokrasi temelinde çözülebileceğine inanırlar.

A.adar
22-09-2006, 06:16 AM
Alevilik Dogmatik ve Bağnaz Değildir. Alevilik Rasyoneldir.

Alevilik dogmatik ve bağnaz değildir. Aleviler kuralcı ve biçimciliği reddederler. Öze, önem verirler. Diğer dinlerde, inançlarda olan, insan yaşamının her alanına müdahale eden kendileri dışında “doğruyu” görmeyen katı donuk yaklaşımları Alevilikte bulamazsınız. Dogmatizme karşı, bilimden yana, insan aklının ve iradesinin özgürlüğüne inanırlar. Alevilik eleştirel bir yaklaşımı savunur. Alevi öğretisinde “mutlak”lık, “değişmez”lik söz konusu değildir. Kılık-kıyafetten, ibabet etme biçimine, dünyaya, yaşama bakışta bu farklılıkları açık seçik görmek mümkündür. Bu durum aynı zamanda Aleviliğin bir zenginliğidir. Aleviler hiç kimsenin kendileri gibi inanmak ve düşünmek zorunda olduğunu dayatmazlar. Kimseyi kendilerine benzetmek istemezler. Herkesi kendilerini ifade ediş biçimlerine göre algılarlar, eşit koşullarda bir arada özgürce yaşamayı savunurlar. Alevilik rasyoneldir. Alevilikte akıl ve mantığa aykırı düşüncelere / inançlara / uygulamalara yer yoktur. Alevilik gerçekliği temel aldığından dolayı, realisttir, ilericidir.

Alevilik Çağdaştır. Sürekli Bir Değişim ve Gelişimden Yanadır.

Alevlik donmuş, kalıplaşmış bir öğreti/inanç değildir. Tüm tarihi boyunca sürekli bir gelişim, değişim ve ilerleme içerisinde olmuştur. Alevilikte bir söz vardır: “Zaman sana uymuyorsa sen zamana uy!” Aleviler tüm çağdaş yeniliklere öğretilerini uyarlamayı bilmişlerdir. Alevilik yaşadığı ülkeye, zamana, mekana, yenilik ve değişimlere uyma yeteneğini her zaman gösterebilmiştir. Alevilik bilimsel ve teknolojik gelişmelerden yana olmuş, değişim ve gelişime her ortamda öncülük etmişlerdir.Bilim dışılığı, akıl dışılığı şiddetle reddeder. Bilim her koşulda Aleviliğin yol göstericisi olmuştur. Bir Alevi özdeyişi bu anlayışı şu şekilde ifade eder: “Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır!”

Alevi Öğretisi Evrenseldir. Hoşgörü Üzerine Yükselir.

Anadolu Aleviliği evrensel özellikler gösterir. Bu nedenle yalnız başına hiçbir ulusa, etnik guruba mal edilemez, onunla sınırlanıp daraltılamaz.

Alevilik yeryüzünde yaşayan tüm insanları din, dil, ırk, inanç, cinsiyet ayrımı yapmaksızın bir ve eşit olarak görür. Alevi öğretisinde “72 millete bir nazarla bakmak” ilkesi esastır. Bu tüm insanlar için eşitlik ve kardeşlik demektir.

Aleviler geçmişten bugüne hiçbir ulusa kendi dışındaki hiçbir inanca ve kültüre arşı düşmanlık beslememiştir. Tersine kardeşçe bir arada eşitçe yaşamayı öne çıkartmıştır. Çok kültürlü, çok inançlı, çok milliyetli bir barış ve kardeşlik ortamını özler.

Alevi öğretisi hoşgörü temeli üzerine kurulmuştur. Aleviler hiçbir insanı inancından dolayı kınamazlar, hakir görmezler, küçümsemezler. Hiç bir insandan kendileri gibi inanmalarını talep etmezler. Kendi yollarına girmeye zorlamazlar. Kimseyi kendilerine benzetmek istemezler. İslamiyet’in fetih anlayışına şiddetle karşıdırlar. Dinsel bağnazlığa, fundamentalizmi şiddetle reddeder.Alevilik ırkçılığı insanlık suçu olarak değerlendirir.

Uluslarüstü bir inanç bir yaşam tarzı olan Alevilik, kendisini Alevi gören, Alevi hisseden bütün uluslardan insanların, yani Türklerin, Kürtlerin, Zazaların, Arapların, Arnavut ve diğer ulusların ortak bir inancı kültür mozaiğidir.

Aleviler, Anadolu’nun zengin mozaiğinden, ulus ve inanç kültür kimlikleri temelinde eşit koşullarda kardeşçe bir arada yaşamayı hayata geçirecek, imha ve inkar politikalarını reddeder ve yeni bir toplumsal barış projenin yaratılmasından yanadırlar. Bu çerçevede Alevi öğretisi Alevi inancı ve kültürü her türlü ırkçı-şovenist ve milliyetçi akımı reddeder. Ona karşı mücadele eder. Bu anlayışlarda barışçı, eşitlikçi ve evrenseldir.

Aleviler Laik Toplum Laik Devlet İlkesini Savunurlar

Alevi toplumu yaşadığı her toplumda kamusal ve toplumsal hayatın laiklik ilkesine uygun olarak yapılandırılması gereğini savunurlar. Laiklik, siyasal, hukuksal ve felsefi bir bütünlük arzeden, imam ve inanç yerine aklın hakimiyetini, bilimi öne çıkaran laiklik aynı zamanda, siyasi iktidarların dini kudretten ayrılması dinin kamu hayatı üstündeki etkisini sınırlamak ve genel olarak devletle din işlerinin birbirinden ayrılması anlamını da taşır. Laiklik ilkesinin reddi, kamusal ve toplumsal hayatın bir inanca, bir dine göre şekillendirilmesi çağdışılıktır, toplumsal bir çatışma nedenidir.

Laiklik inananların, farklı inananlar farklı düşünenlerin kendi tercihlerinin ortak güvencesidir. Bunun için laiklikte devlet inançlar karşısında taraf değil, ortak güvencedir. Laiklik inanç dünyasının sivil topluma devridir. Bu çerçevede laiklik demokrasinin temel bir ilkesidir.Bunun içindir ki Aleviler laiklik ilkesini ısrarla benimserler. Laiklik için mücadeleyi her zaman yürütür ve savunurlar.

Alevilik Doğa ve Çevre Dostudur

Alevi öğretisi doğa ve insan dostudur. Alevilikte “her şeyin bir canı/ruhu” olduğu inancı vardır. Dolayısıyla dağın, taşın, ağacın, ırmağın, böceğin yani doğadaki tüm canlı ve cansız varlıkların da bir canı vardır. Ve hiç bir canı incitmemek gerekir. Aleviler doğayla dosttur. Doğanın tahrip edilmesine, insanların insanca yaşayacağı ortamın yok edilerek çevrenin kirletilmesine karşı dururlar. Hatta Alevilikte ağaçların, dağların, suların kutsallığı söz konusudur. Bu kutsallık yaşam kaynağı olan doğanın korunmasından kaynaklanıyor olsa gerekir.

Alevilikte Kadın Erkek Eşitliği Vardır

Alevi felsefe ve öğretisinde cinsiyet ayrımcılığına yer yoktur. Kadın ve erkek toplumda eşit statüdedirler. Alevilik tüm kültür ve inanç eylemlerinde kadın ve erkeğin eşit biçimde yer almasını öngörür. Alevilikte kadın erkek eşitliği “aslanın dişisi de aslandır” özdeyişi ile dile getirilir.

Sanat Aleviliğin Varoluş Unsurudur

Sanat Alevi öğretisini var eden temel unsurların başında gelir. Aleviliğin toplumsal/inançsal kurumlarının başında gelen “cem” adı verilen toplantılar saz, şiir, semah eşliğinde yürütülür. Alevilik’te Alevi felsefesini dile getiren şiirleri söyleyen ozanlara büyük saygı duyulur. Ozanların eren/evliya olduğu dahi düşünülür. Şiirler saz eşliğinde ezgili bir biçimde söylenir. Bir müzik aleti olan saz da Alevilikte kutsal addedilir. Kadın ve erkeklerin birlikte katıldıkları semahlar (yani dans) da Aleviliğin vazgeçilmez unsurlarındandır. Sazı, şiiri, semahı ile Alevilik estetize edilmiş bir yaşam sunar. Estetik güzellik adeta Aleviliğin kendisidir.

Aleviler Dünyaya Kucak Açıyor

Farklı ulusların, toplulukların, inançlarından, kültürlerinden, tarihi birikim ve estetik değerlerinden süzülüp gelerek özgün bir öğreti oluşturan Anadolu Aleviliği sosyolojik gelişime uygun olarak bugün kıtaları kapsayan bir geniş coğrafyaya yayılmış bulunmaktadır.

Ne var ki bütün varlığına rağmen Alevilik Türkiye’de resmi olarak yok sayılmakta, inkar edilip yadsınmaktadır. Aleviliğin inkarı yalnız Türkiye için değil insanlık ailesi için de önemli bir kayıptır.

Dünya insanlığını sevgi, saygı ve hoşgörü ile birbirine kaynaştırarak barış içinde uyumlu bir şekilde bir ararda yaşamalarını özleyen/öngören Alevilik bunun için tüm dünya insanlığına kucak açmış bulunmaktadır.

yolcu_58
22-09-2006, 07:39 AM
emegine saglık

Yelizn
22-09-2006, 07:52 AM
Paylaşımın için teşekkürler...

yunus2003
14-07-2009, 08:59 AM
Günümüz Aleviliğinin Evrensel Değerleri
Anadolu etnik, inançsal, kültürel farklılıkları bünyesinde barındıran çok renkli bir mozaiktir. Büyük ve zengin tarihsel geçmişi ile bir dünya kültür mirası coğrafyasıdır. Doğaldır ki bu dünyanın insanlık ailesi için son derece değerli birçok inançsal/kültürel unsuru yeterince bilinip tanınmamaktadır.
Anadolu’da yaşayan kültürel inançsal topluluklardan birini de kendilerine özgün yapıları ile Aleviler meydana getirir.
Alevilik nedir, Aleviler kimlerdir?
Alevilik çeşitli ve farklı kültürlerden, dinlerden, inançlardan aldığı ögeleri sentezleyerek bünyesine alarak orjinal bir öğreti yaratmıştır. Alevilikte Hırıstiyanlık’tan, İslamiyet’ten, Budizim’den, Mani inancından, Zerdüşlük’ten, Anadolu’nun yerli inançlarından vb. unsurlar görülür. Düşünüldüğünün tersine Alevilik İslamiyet’ten farkı, onun şartlarına, olmazsa olmazlarına uzak duran bir felsefedir.
Alevilik; insanı merkezine koyan (insanı merkez alan) Anadolu’ya özgü eşi benzeri olmayan bir felsefe, bir inanç, bir yaşam biçimi, bir kültür, bir öğreti ve hatta bunların tümünü de aşan bir toplumsal olgudur.
Aleviler Anadolu toprakları üzerinde 1000 yıldır yaşamlarını sürdürmektedirler. Anadolu Alevi nüfusu ise 20 milyon civarındadır.
Alevilik Anadolu’daki resmi dinsel anlayışın dışında oluşmuş ve olmuştur. Bu nedenledir ki tarihte Anadolu’da kurulan gerek Selçuklu devleti zamanında gerekse Osmanlı İmparatorluğunun hakimiyeti altında sürekli olarak Aleviler baskı ve zulüm görmüşler, aşağılanmışlar, horlanmışlar, yadsınıp yok edilmeye kalkışılmışlardır.
Alevilik Osmanlı’nın resmi dinsel anlayışı olan Şeriatı/İslamiyeti yadsıyan bir inanç/öğreti olduğundan Aleviler birçok katliama maruz kalmış, tarihsel süreçte kendi varlığını korumak için bedeller ödemiştir. Avrupa’da ortaçağda yaşanan engizisyonun bir benzeri Anadolu’da Aleviler üzerinde uygulanmıştır.
Hümanizm Aleviliğin Temel Karakteridir
Aleviler tarihte salt inançlarından/ kültürlerinden/öğretilerinden dolayı birçok katliam yaşamış olmalarına rağmen Alevi öğretisinin temelini insan sevgisi yani hümanizm oluştur. Aleviler insanda tanrısal özellikler görürler. Onlara göre insan tanrının yeryüzündeki yansımasıdır. İnsana gösterilecek sevgi ve saygı yeryüzündeki her türlü ibadetten daha değerlidir. İnsana değer verilmelidir çünkü insan dünyadaki her şeyin yaratıcısıdır. İnsan yaratan ve yaşatandır. Hümanizm, insan sevgisi temelinde tüm “kerametlerin/ mucizelerin” insanda olduğuna inanır. Bunu “her ne arar isen insanda ara” özdeyişiyle dile getirir.
Aleviler insanlar arasındaki her türlü ayrımcılığa karşıdırlar. İnsanın insan olarak doğmasından ötürü saygıya, hak ve özgürlüklere layık olduğuna inanırlar.
İnsan hakları evrensel bildirgesinde ifadesini bulan temel insan haklarının bütün insanlar için gerçekleşmesi gereğine inanırlar.
Alevi toplumu barıştan, dostluktan, hoşgörüden yana, bilime ve gelişime açık zengin sanatsal ve estetik değerleri ile insanlığın gelişimine katkıda bulunmaktadır.
Alevilik dünyada yaşayan tüm insanlık ailesini/tüm insanları dost ve kardeş bilir. Farklı olmayı insanlık için bir zenginlik sayar.
Aleviler Demokrasiden Yanadır
Aleviler ve Alevi öğretisi demokrasiye bağlıdır. Bu onun tarihsel geleneğinden, Alevi öğretisinin yapısından kaynaklanır. Aleviler kendilerini demokrasi cephesinde görür. Çünkü demokrasi genel anlamıyla halka ve çoğulculuğa dayanan ama bireyin ve azınlıkların haklarına güvence veren inançların, düşüncelerin, siyasi eğilimlerin özgürce tartışıldığı farklılıkların kendisini ifade edebildiği çoğunluk ilkesinin hakim olduğu ve sorumluluklarının yüklendiği bir ortamı varkılar.
Yoksul Anadolu insanlarının varoluş öğretisi olan Alevilik sürekli bir gelişim, oluşum ve değişim içerisinde olmuştur. Alevilik 1000 yıllık tarihi boyunca mazlumdan yana zalime karşı, ezilenden yana ezene karşı, zulme, zorbalığa baskıya karşı haktan ve haklıdan yana olmuştur.
Kendi dışındaki inançsal, dinsel, kültürel farklılıkları bir gerçeklik olarak gören ve saygı ile yaklaşan Aleviler tüm toplumsal kararların o toplumda varolan bireylerin ortak iradesi ele alınması gereğini savunur.
Alevilikteki toplumun iradesini arama anlayışı günümüzde demokrasi olgusu ile bütünüyle örtüşmektedir. Günümüz Alevi topluluğu tamamıyla demokrasiden yanadır. Yaşadıkları ortamlarda eksiksiz bir demokrasinin gerçekleşmesi için uğraş vermektedirler.Alevi hareketi insanını doğası ve tarihi birikim bakımından dolayı özgürlükçüdür ve demokrasi yanlısıdır. Çünkü özgürlük insan kişiliğini ve düşüncesinin gelişmesi, gerek bireyin gerek toplumun yaratıcı, yetenekli ve sürekli gelişebilmesi için başta gelen koşuldur. Özgürlük, aynı zamanda yenilenme, gelişim ve değişim için gereklidir.
Bu anlamıyla Alevi örgütlenmesi, inanç özgürlüğünü, siyasi örgütlenme özgürlüğünü, düşünce ve basın yayın özgürlüğünün, insan hak ve özgürlüklerini savunur.Tüm sorunların ancak demokrasi temelinde çözülebileceğine inanırlar.
ALEVİLİK DOĞMATİK VE BAĞNAZ DEĞİLDİR ALEVİLİK RASYONELDİR
Alevilik dogmatik ve bağnaz değildir. Aleviler kuralcı ve biçimciliği reddederler. Öze, önem verirler. Diğer dinlerde, inançlarda olan, insan yaşamının her alanına müdahale eden kendileri dışında “doğruyu” görmeyen katı donuk yaklaşımları Alevilikte bulamazsınız. Dogmatizme karşı, bilimden yana, insan aklının ve iradesinin özgürlüğüne inanırlar. Alevilik eleştirel bir yaklaşımı savunur. Alevi öğretisinde “mutlak”lık, “değişmez”lik söz konusu değildir. Kılık-kıyafetten, ibabet etme biçimine, dünyaya, yaşama bakışta bu farklılıkları açık seçik görmek mümkündür.Bu durum aynı zamanda Aleviliğin bir zenginliğidir. Aleviler hiç kimsenin kendileri gibi inanmak ve düşünmek zorunda olduğunu dayatmazlar. Kimseyi kendilerine benzetmek istemezler. Herkesi kendilerini ifade ediş biçimlerine göre algılarlar, eşit koşullarda bir arada özgürce yaşamayı savunurlar. Alevilik rasyoneldir. Alevilikte akıl ve mantığa aykırı düşüncelere / inançlara / uygulamalara yer yoktur. Alevilik gerçekliği temel aldığından dolayı, realisttir, ilericidir.
ALEVİLİK ÇAĞDAŞTIR SÜREKLİ BİR DEĞİŞİM VE GELİŞİMDEN YANADIR
Alevlik donmuş, kalıplaşmış bir öğreti/inanç değildir. Tüm tarihi boyunca sürekli bir gelişim, değişim ve ilerleme içerisinde olmuştur. Alevilikte bir söz vardır: “Zaman sana uymuyorsa sen zamana uy!” Aleviler tüm çağdaş yeniliklere öğretilerini uyarlamayı bilmişlerdir. Alevilik yaşadığı ülkeye, zamana, mekana, yenilik ve değişimlere uyma yeteneğini her zaman gösterebilmiştir. Alevilik bilimsel ve teknolojik gelişmelerden yana olmuş, değişim ve gelişime her ortamda öncülük etmişlerdir.Bilim dışılığı, akıl dışılığı şiddetle reddeder. Bilim her koşulda Aleviliğin yol göstericisi olmuştur. Bir Alevi özdeyişi bu anlayışı şu şekilde ifade eder: “Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır!”
ALEVİ ÖĞRETİSİ EVRENSELDİR HOŞGÖRÜ ÜZERİNE YÜKSELİR
Anadolu Aleviliği evrensel özellikler gösterir. Bu nedenle yalnız başına hiçbir ulusa, etnik guruba mal edilemez, onunla sınırlanıp daraltılamaz.
Alevilik yeryüzünde yaşayan tüm insanları din, dil, ırk, inanç, cinsiyet ayrımı yapmaksızın bir ve eşit olarak görür. Alevi öğretisinde “72 millete bir nazarla bakmak” ilkesi esastır. Bu tüm insanlar için eşitlik ve kardeşlik demektir.
Aleviler geçmişten bugüne hiçbir ulusa kendi dışındaki hiçbir inanca ve kültüre arşı düşmanlık beslememiştir. Tersine kardeşçe bir arada eşitçe yaşamayı öne çıkartmıştır. Çok kültürlü, çok inançlı, çok milliyetli bir barış ve kardeşlik ortamını özler.
Alevi öğretisi hoşgörü temeli üzerine kurulmuştur.Aleviler hiçbir insanı inancından dolayı kınamazlar, hakir görmezler, küçümsemezler. Hiç bir insandan kendileri gibi inanmalarını talep etmezler. Kendi yollarına girmeye zorlamazlar. Kimseyi kendilerine benzetmek istemezler. İslamiyet’in fetih anlayışına şiddetle karşıdırlar. Dinsel bağnazlığa, fundamentalizmi şiddetle reddeder. Alevilik ırkçılığı insanlık suçu olarak değerlendirir.
Uluslarüstü bir inanç bir yaşam tarzı olan Alevilik, kendisini Alevi gören, Alevi hisseden bütün uluslardan insanların, yani Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Arnavut ve diğer ulusların ortak bir inancı kültür mozaiğidir.
Aleviler, Anadolu’nun zengin mozaiğinden, ulus ve inanç kültür kimlikleri temelinde eşit koşullarda kardeşçe bir arada yaşamayı hayata geçirecek, imha ve inkar politikalarını reddeder ve yeni bir toplumsal barış projenin yaratılmasından yanadırlar. Bu çerçevede Alevi öğretisi Alevi inancı ve kültürü her türlü ırkçı-şovenist ve milliyetçi akımı reddeder. Ona karşı mücadele eder. Bu anlayışlarda barışçı, eşitlikçi ve evrenseldir.

yunus2003
14-07-2009, 09:00 AM
ALEVİLER LAİK TOPLUM LAİK DEVLET İLKESİNİ SAVUNURLAR
Alevi toplumu yaşadığı her toplumda kamusal ve toplumsal hayatın laiklik ilkesine uygun olarak yapılandırılması gereğini savunurlar. Laiklik, siyasal, hukuksal ve felsefi bir bütünlük arzeden, imam ve inanç yerine aklın hakimiyetini, bilimi öne çıkaran laiklik aynı zamanda, siyasi iktidarların dini kudretten ayrılması dinin kamu hayatı üstündeki etkisini sınırlamak ve genel olarak devletle din işlerinin birbirinden ayrılması anlamını da taşır. Laiklik ilkesinin reddi, kamusal ve toplumsal hayatın bir inanca, bir dine göre şekillendirilmesi çağdışılıktır, toplumsal bir çatışma nedenidir.
Laiklik inananların, farklı inananlar farklı düşünenlerin kendi tercihlerinin ortak güvencesidir. Bunun için laiklikte devlet inançlar karşısında taraf değil, ortak güvencedir. Laiklik inanç dünyasının sivil topluma devridir. Bu çerçevede laiklik demokrasinin temel bir ilkesidir.Bunun içindir ki Aleviler laiklik ilkesini ısrarla benimserler. Laiklik için mücadeleyi her zaman yürütür ve savunurlar.
ALEVİLİK DOĞAVE ÇEVRE DOSTUDUR
Alevi öğretisi doğa ve insan dostudur. Alevilikte “her şeyin bir canı/ruhu” olduğu inancı vardır. Dolayısıyla dağın, taşın, ağacın, ırmağın, böceğin yani doğadaki tüm canlı ve cansız varlıkların da bir canı vardır. Ve hiç bir canı incitmemek gerekir. Aleviler doğayla dosttur. Doğanın tahrip edilmesine, insanların insanca yaşayacağı ortamın yok edilerek çevrenin kirletilmesine karşı dururlar. Hatta Alevilikte ağaçların, dağların, suların kutsallığı söz konusudur. Bu kutsallık yaşam kaynağı olan doğanın korunmasından kaynaklanıyor olsa gerekir.
ALEVİLİKTE KADIN ERKEK EŞİTLİĞİ VARDIR
Alevi felsefe ve öğretisinde cinsiyet ayrımcılığına yer yoktur. Kadın ve erkek toplumda eşit statüdedirler. Alevilik tüm kültür ve inanç eylemlerinde kadın ve erkeğin eşit biçimde yer almasını öngörür. Alevilikte kadın erkek eşitliği “aslanın dişisi de aslandır” özdeyişi ile dile getirilir.
SANAT ALEVİLİĞİNİN VAROLUŞ UNSURUDUR
Sanat Alevi öğretisini var eden temel unsurların başında gelir. Aleviliğin toplumsal/inançsal kurumlarının başında gelen “cem” adı verilen toplantılar saz, şiir, semah eşliğinde yürütülür. Alevilik’te Alevi felsefesini dile getiren şiirleri söyleyen ozanlara büyük saygı duyulur. Ozanların eren/evliya olduğu dahi düşünülür. Şiirler saz eşliğinde ezgili bir biçimde söylenir. Bir müzik aleti olan saz da Alevilikte kutsal addedilir. Kadın ve erkeklerin birlikte katıldıkları semahlar (yani dans) da Aleviliğin vazgeçilmez unsurlarındandır. Sazı, şiiri, semahı ile Alevilik estetize edilmiş bir yaşam sunar. Estetik güzellik adeta Aleviliğin kendisidir.

ALEVİLER DÜNYAYA KUCAK AÇIYOR
Farklı ulusların, toplulukların, inançlarından, kültürlerinden, tarihi birikim ve estetik değerlerinden süzülüp gelerek özgün bir öğreti oluşturan Anadolu Aleviliği sosyolojik gelişime uygun olarak bugün kıtaları kapsayan bir geniş coğrafyaya yayılmış bulunmaktadır.
Ne var ki bütün varlığına rağmen Alevilik Türkiye’de resmi olarak yok sayılmakta, inkar edilip yadsınmaktadır. Aleviliğin inkarı yalnız Türkiye için değil insanlık ailesi için de önemli bir kayıptır.
Dünya insanlığını sevgi, saygı ve hoşgörü ile birbirine kaynaştırarak barış içinde uyumlu bir şekilde bir ararda yaşamalarını özleyen/öngören Alevilik bunun için tüm dünya insanlığına kucak açmış bulunmaktadır.
HZ ALI ve ALEVILIK
Aleviliğin kökeni genel olarak Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında yaşanan gelişmelere dayanmaktadır. Ancak Anadolu Aleviliği ele alınırken islamöncesi ve sonrası birçok farklı dinsel ve kültürel unsuru da gözden kaçırmamak gerekmektedir.Önce Aleviliğin doğuşuna yolaçan gelişmeleri görelim:
Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında ortaya çıkan kimin halife olacağı sorunu, Alevi-sünni meselesinin ilk tohumlarını atmıştır. Hz. Muhammed daha sağlığında birçok kez Hz. Ali’nin halefi olacağını vurgulamıştı. Hz. Muhammed’in soyu, kızı Hz. Fatıma’yı eş olarak verdiği Hz. Ali’den devam etmişti.Hz. Muhammed Mekke’ye Hicret ettiği zaman da ailesine ve işlerine bakmak üzere Hz. Ali’yi yerine bırakmıştı. Üstelik Peygamber Hz. Ali’nin katıldığı hemen hemen bütün savaşlarda onu komutan olarak atamıştır.
Bilindiği üzere Hz. Muhammed Veda Haccı dönüşünde (632) Gadîru Hum adlı yerde beraberindeki müslümanlarla konaklayarak bir konuşma yapmış ve bu konuşmasında kendisinden sonra amcasıoğlu ve damadı Hz. Ali’nin müslümanlara önder yani halife tayin olduğunu ifade etmişti. Orada aralarında İkinci Halife Ömer’in de bulunduğu müslümanlar bundan dolayı Hz. Ali’yi kutlamışlardı.
Ölmeden önce Hz. Muhammed “Bana bir kalem ve kağıt getirin size bir vasiyet yazdırayım ki, benden sonra ihtilafa düşmeyesiniz.” demiş ancak bu isteği yerine getirilmemiş ve Peygamber vasiyetini yazamadan vefat etmişti. Daha sonra Hz. Ali ve diğer aile üyeleri Peygamberin defin işleriyle uğraşırken, Ebu Bekir ve Ömer’in de aralarında bulunduğu ensar ve muhacirin ileri gelenleri iktidar kavgasına başlamışlardı bile. Bu iktidar mücadelesi Ebu Bekir’in halife olması ile sonuçlanmış, daha sonra sırasıyle Ömer ve Osman halife olmuşlardır. Sonuç olarak bu üç kişinin halifelikleri, deyim yerindeyse Peygamberin Ehli Beytine rağmen gerçekleşmiş, bu nedenle yüzyıllardır tartışılagelmiştir. Hz. Ali ve Hz. Fatıma bu halifelikleri onaylamamakla birlikte, iktidar uğruna gerginlik yaratmaktan da kaçınmışlar, bu haksızlığı sineye çekmeyi uygun görmüşlerdir.
Alevi-Sünni meselesinin ilk çıkışı özetlemeğe çalıştığımız bu halifelik meselesine dayanır. Ehli Beytin başına gelenler ve bunlardan en önemlisi Kerbela Olayı ise Aleviliğin siyasal ve düşünsel bakımlardan daha da olgunlaşmasına ve Araplar dışındaki diğer uluslar arasında da yayılmasına neden olmuştur.Şimdi bu gelişmeleri görelim:
Osman’ın halifelik dönemi (644-656), daha önce tohumları ekilmiş bulunan bölünmelerin, problemlerin su yüzüne çıktığı bir dönem olmuştur. Halife Osman’ın yönetiminde akrabalarına, yani Emevi ailesine gösterdiği aşırı yakınlık ve valiliklere onları tayin etmesi ve diğer suistimaller ona karşı Irak, Mısır, Hicaz ve Surite’de yoğun bir hoşnutsuzluk duyulmasına yolaçmıştır. Valileri halka kötü davranıyor olmalarına rağmen onları koruyucu bir tutum takınmış, sonuçta Mısır, Basra ve Kûfe’den yola çıkan gruplar Halife Osman’ın evini kuşatarak onu öldürmüşlerdir.(656)

yunus2003
14-07-2009, 09:02 AM
Üçüncü Halife Osman’ın öldürülmesi sonrası Hz. Ali halifeliği sahabenin ısrarları üzerine kabul etmiştir. Hz. Ali iç karışıklıkların çok yoğun olduğu bir dönemde ve bu karışıklıkları sonlandırmak amacıyla halifelik görevini kabul etmiştir. Daha önce Osman’ın aleyhinde bulunmuş olan Hz. Muhammed’in eşlerinden Ayşe, Talha ve Zübeyr, Hz. Ali’nin halife olması sonrasında onu Osman’ın ölümünden sorumlu tutarak Cemel savaşına yolaçmışlardır. Cemel Savaşı Hz. Ali’nin galibiyetiyle sonuçlanmıştır. Hz. Ali bu olaydan sonra Şam’da hüküm sürmekte olan ve kendisine biat etmeyi reddeden Şam Valisi Muaviye sorununun çözümüne girişti. Muaviye, Hz. Ali’yi Osman’ın ölümünden sorumlu tutuyor ve Şam’da bunun propagandasını yapıyordu. Hz. Ali’nin uyarıları sonuçsuz kalınca Hz. Ali ve Muaviye Orduları arasında Sıffin Savaşı (657) başlamış oldu. Hz. Ali’nin ordusu savaşı kazanmak üzereyken, Muaviye’nin yakın adamı Amr İbn-ül As’ın, askerlerin mızraklarının ucuna Kuran sayfalarını bağlatarak “Allahın kitabı sizinle bizim aramızda hakem olsun.” diye bağırtması sonucu Hz. Ali’nin ordusu saldırıyı durdurdu. Bu şekilde Amr’ın hilesi işe yaramış ve iki taraftan hakemler seçilmiş, bir sonuca ulaşılamamıştır. Burada Hz. Ali’nin ordusundan ayrılan bir grup da Hariciler adını almışlardır. Böylece müslümanlar Hz. Ali yandaşları, Muaviye yandaşları ve Hariciler olmak üzere üçe bölünmüş oluyorlardı. Hz. Ali vefatından önce Haricilere yönelik askeri bir harekat düzenlemiş, önemli bir bölümünü yok etmişti. 24 Ocak 661’de ise Hz. Ali, İbn Mülcem adlı bir harici tarafından uğradığı saldırı sonucunda şehid olmuştur.

Cumhuriyet Döneminde Alevilik
Osmanlı devletinin Alevilere yönelik politikası iki sözcükle özetlenebilir: Katliam ve imha... Osmanlı Alevileri kendi varlığı için bir tehdit bir tehlike olarak görüyor ve Alevilerin kılıçtan geçirilmesini şeriat alimlerinden aldığı fetvalar doğrultusunda "mübah" görüyordu. Osmanlı tarihinde sayısız Alevi katliamı ve sayısız Alevi başkaldırısı yaşandı. Osmanlı ile Aleviler tarihinin hiçbir anında barışık olmadılar. Kavgaları ezen/ezilen, mazlum/zalim mücadalesi olarak hep sürdü. Ne var ki Osmanlı Aleviyi yok saymıyordu! Onun varlığını görmezlikten gelmiyordu! Osmanlı Aleviyi katledilmesi gereken bir unsur olarak tanıyordu!
Osmanlı devletin tarihinin derinliklerine gömülmeye yüz tuttuğu, Anadoluda yeni bir iktidarın filizlenmeye başladığı 20. yüzyılın ilk çereğinde Alevilerin durumu ve Alevilerin bu oluşuma yaklaşımı nasıldı? Yanıtını aradığımız ilk soru budur.
MUNZARA-İ UMUMİYE
1920'lerle gelirken Osmanlı Hanedanından geriye kalan Anadolu'nun nüfusu 10 milyon dolayındadır. Bu nüfus içinde Alevilerin sayısı ise yaklaşık 2 milyon kadardır. (Cemal Bardakçı, Agy. Sf: 11) Anadolu’da büyük bir alt üst oluş yaşanmaktadır.
Anadolu’daki yeni oluşumun temsilcisi olan Mustafa Kemal 23 Aralık 1919 günü Hacı Bektaş'ı dergahının bulunduğu Hacı Bekaş Kasabasını ziyaret eder. Mücadelesine Anadolu’da yerleşik farklı toplumsal katmanların desteğini kazanmayı amaçlamaktadır. Ziyaret esnasında dergahta üç başlı bir manzara görülüyordu:
Çelebileri temsilen Cemalettin Çelebi postta oturuyordu. Babagan kolun temsilcisi ise Salih Niyazi Dedebaba idi. Bir de 1826'da Bektaşi dergahınlarının kapatılarak bu dergahların sünnileştirme işi için görevlendiren Nakşibendi Şeyhi Hacı Abdullah dergahını resmi şeyhi olduğunu ileri sürüyordu. (Cemal Bardakçı, Kızılbaşlık Nedir, İst 1945, Sf: 16)
Mustafa Kemal ile ayrı ayrı görüşen Salih Niyazi ve Cemallettin Çelebi milli mücadele hareketine destek sözü verirler. Bu görüşmede Cemalettin Çelebi'nin mi yoksa Salih Niyazi'nin mi sözü daha çok geçmiştir? Mustafa Kemal üzerinde hangisi daha etkili olmuştur, tartışma konusudur. Dedebaba kolu süreğinden Bedri Noyan'a bakılırsa görüşmede baş aktör Salin Niyazi Babadabadır. (Bedri Noyan, Bektaşilik Alevilik Nedir, Ank. 1987. Sf: 84) Cemalettin Ulusoy ise doğal olarak kendi dedesinin bu görüşmenin baş kişisi olduğu görüşündedir. (Cemalettin Ulusoy, Hünkar Hacı Bektaş Veli ve Alevi Bektaşi Yolu, Ankara, 1986) Bu tartışma bir yana tartışılmayan bir gerçek vardır: Hacı Bektaş Dergahından Mustafa Kemal hareketine önemli miktarda erzat ve yine önemli miktarda para yardımında bulunulur.
Cemalettin Çelebi Mustafa Kemal'in önerisi üzerine 23 Nisan 1920 günü açılan BMM'ye Kırşehir Milletvekili olarak girer ve Mevlevi Şeyhi Abdülhalim'den sonra 25 Nisan günü BMM'si ikinci Başkanvekilliğine seçilir. Yaklaşık 4 ay bu görevde kalır ve 17 Ağustos 1920'de görevi bırakır. (TBMM Albüm, 1. Dönem, Ank. 1945)
Cemalettin Çelebi ile birlikte BMM'de başka Alevi Millekvekilleri de yer alır.Bunlar Alevilerin temsilcileri mi yoksa yörelerinde etkili olan şahıslar mıdır? Kuşkusuz bunların seçiminde yerellerinin güçlü Alevi şahsiyetleri olmaları rol oynamış olmalıdır. Sözgelimi Dersim yöresinin hemen hemen her aşeritinden bir temsilcinin BMM'de yer alması bir rastlantı değil, tam tersine bilinçli bir tercihin ürünü olmalıdır. BMM'ye ayrıca Dersim Ferhatuşağı Aşiretinden Mustafa Ağa, Sarı Saltuk Ocağından Mustafa Zeki (Saltuk) Bey, Erzincan yöresinden Abbasuşağı Aşireti Girlevik Hüseyin Bey (Aksu), Denizli'den Bektaşi Babası Hüseyin Mazlum Baba, Kars'tan Garip Musa Ocağından Pizede Fahrettin Bey milletvekili olarak girerler.
Yerellerden gelen Alevi kökenli milletvekillerine bakarak BMM'nin Alevi kimliğini tanıdığını sanmak bir yanılgı olur. Yeni devletin şekillenmeye başlamasıyla birlikte Alevilerin resmi düzlemde Osmanlıdan farklı olarak yok sayılmaları gündeme gelecektir.Osmanlı ile Cumhuriyeti Alevi kimliği konusunda iki nokta ayırt eder:
Birincisi Osmanlı Alevileri katledilmeleri gerekli ve zorunlu bir topluluk olarak görürken, Cumhuriyetin böyle bir yaklaşımı (Koçgiri ve Dersim trajedileri ayrıca değineceğiz) sözkonusu değildir. Alevilerin üzerinden demokrasinin kılıcı çekilmiştir.
İkincisi ise Osmanlı Aleviyi anarken (katletmek için de olsa) yeni rejim Aleviyi tanımaz, yok sayar.
Bu iki yaklaşımın Aleviler açısından son derece önemli sonuçları olacaktır.

yunus2003
14-07-2009, 09:03 AM
Rejim Şekilleniyor
Cumhuriyetin ilanından sonra Aleviler açısından rejimin şekillenişi konusunda bazı göstergeler ortaya çıkar. 3 Mart 1924 tarihine Şeriat Vekaleti kaldırılır ve yerine Diyanet İşleri Reisliği kurulur. Rejimin dinsel unsuru ve muhalefeti denetim altına almak amacıyla oluşturduğu bu yeni kurumun işlevi "İslam dinine ait inanç ve ibadete ilişkin faaliyetler" olarak tanımlanmıştır. DİB'in kuruluşu sırasında inanç ve ibadetin İslamın hangi esası üzerine yürüyeceği tartışılırken bu esasın Hanifilik olduğu açıkça ifade edilmiştir. Şeriat Vekaleti kaldırılmış olmakla birlikte kurulan "reislik" alevileri hesaba dahi katmamıştır.
Camisiz Köy Olmaz
18 Mart 1924 tarihine çıkarılan köy kanununda köy "...ve camisi olan yer" şeklinde tanımlanıyor. Cami köyün orta malı olarak belirtiliyor. Köylünün zorunlu olarak yapacağı işler arasında cami yapımı da sayılıyor. İhtiyar heyetine cami için yer kamulaştırma yetkisi tanınıyor. Alevi köylüsü ise yüzlerce yıldır cami nedir bilmiyor, tanımıyor. Camiyi hayatında ne gerekli ne zorunlu sayıyor. Alevi köyleri camisiz olduklarından köy olarak görülmüyor.
Hacı Bektaş Dergahı kapatılıyor
Yeni rejimin yanında ona bütün varlığı ile destek veren Hacı Bektaş Dergahı 2 Kasım 1925 tarihli Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına ilişkin yasa ile kapatılır. Dergahın tarihsel değer taşıyan eşyaları Etnoğrafya Müzesine gönderilir. Diğer eşyalar ise Ankara İtfaiye Meydanında haraç mezat satılır. Dergahha yer alan kitaplar ise Milli Kütüphaneye verilir. Rejim dinsel muhalefeti tasfiyeye yönelirken ve onların odaklarını dağıtmayı amaçlarken bundan Bektaşi dergahlarının da payını alması hayli düşündürücüdür.
Aleviler dergahların kapatılmasından memnun olmasalar da olumsuz her hengi bir tepki de göstermezler. Durumu kabullenme yolunu seçerler. Bazı Bektaşiler kapatma işleminin yerinde olduğuna dair yorum dahi yapar: Sözgelimi Yeni Gün Gazetesinde Ziya Bey "Cumhuriyet düzeni Bektaşiliktir. Bektaşiliğe artık ihtiyaç kalmamıştır" diye yazar.( İlhan Başgöz, Pir Sultan Abdal kitabı içinde, Ank.1998 sf.25) Sağcı bir yazar ise bu durumu şöyle yorumlar:"Bektaşiler tekkelerinin kapatılmış olmalarından dolayı kısmi bir kırgınlığa düşer gibi olmuşlarsa da Atatürk'ün inkilapları, halifeliğin kaldırılması, onlar için idari, siyasi ve resmi çevrelerin baskılarının bütünüyle kalkması demek olduğundan, son derece rahatlatıcı ve güven verici bir durumun doğması anlamına geliyordu."(Ethem Ruhi Fığlalı, Alevilik Bektaşilik, sf.210)
Alevilerin dergahlarının kapatılmış olmasını kendi varlıklarına yönelik bir hareket olarak görmemeleri dergahların kapatılmasına tepki göstermemelerini anlamamıza olanak veren tek gerçektir. Çünkü Bektaşi Dergahlarının Anadolu Alevi köylüsü üzerinde bütünsel bir otoritesinden ve hakimiyetinden söz etmek mümkün değildir. Alevi yaşantısı gizli ve kendi kuralları üzerinde yürür. Onların nazarında dergahların kapatılmış olması gizli yaşam tarzlarını zaafa uğratacak bir sonuç doğurmayacaktır. Osmanlı yasağının nasıl bir etkisi yoksa dergahların yasaklanması da benzer bir anlama gelir. Zaten sanıldığının aksine dergahların etkisi ancak kendi yerelliği ile sınırlıdır. O nedenledir ki Bektaşi dergahlarının kapatılması Bektaşi kaynaklarını kurutmuş, onun yerini yaşamın içerisinde onca doğallığıyla ortaya çıkan ve yaşanan Alevilik almıştır. Alevi ocakları nasıl olağan, sıradan bir köylü evi ise yine öyledir. Aleviliğin 1925'te de Osmanlı’da olduğu gibi sistemle bir işişkisi yoktur. İlişkisi olmaması yasağı da kendiliğinden anlamsız kılmaktadır. Ancak burada önemli olan yeni rejimin kendi destekleyicisi olan Bektaşiliğe hayat hakkı tanımamasıdır. Bektaşilik dışındaki tarikatlar ise tekkelerin kapatılması üzerine Diyanet İşleri Reisliği altında toplanıp sistem içine girerek varlıklarını öylece devam ettirmişlerdir. Bektaşiliğin payına düşen ise tasfiyedir.
Aleviler’in Ser-Çeşmesi Bir Müze
Burada büyük bir parantez açarak tüm Anadolu Alevilerince serçeşme olarak görülen Hünkar Hacı Bektaş Veli'nin mezarının uzun süre kapalı kaldığını ve ancak 1958 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğünce resterasyon ve onarımına başlandığını belirtmek gerekir.
Dergah ancak 16 Ağustos 1964'te Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığına bağlı bir müze olarak açılabilmiştir.
Aleviler için kutsal bir mekan olan, Alevilerin bir nevi kabe olarak gördükleri Hacı Bektaş Veli'nin mezarı bugün için bir müze statüsündedir. Alevi Bektaşi insanlar kendi Pirlerini ancak müzeye giriş parası ödeyerek, bir bilet alarak ziyaret edebilmektedirler. Mezar müze statüsünde bir devlet dairesi olduğundan ancak resmi çalışma saatlerinde açıktır. Haftasonu ve bayram günlerinde kapılıdır. Pir'i ziyaret için binlerce kişi birikmiş olsa dahi mesai saatinin bitiminden sonra kapıların kapatıldığı bir müze vardır karşımızda. Kuşkusuz bu durumun hiç bir şekilde kabul edilebilir bir yanı yoktur. Hacı Bektaş Dergahının bir an önce Alevi toplumuna devredilmesi zorunludur.

Bektaşiliğe Devlet İlgisi
Yeni rejim Aleviliği bir kimlik olarak tanımazken İttihat ve Terakki'den gelen bir çizginin devamı olarak Bektaşiliğe yönelik bir ilgi, Bektaşi kültürünün araştırılması çalışmaları gündeme gelir. Devlet ideolojisinin Türk unsuru etrafında şekillenmesinde bir öz Türk inancı olarak görülen Bektaşilikten yararlanmak istenilmesidir söz konusu olan. Alevilik Türklük Şamanlık zemininde ortaya konulmaktadır. Güneş Dil Teorisi örneğinde olduğu gibi bir Bektaşi-Türk kültür teorisi üretilmek istenilmektedir. Dinsel alana hakim olunacak, din denetim altına alınacak ve din, devlet ve toplum yaşamından tasfiye edilerek vicdanlara hapsedilecektir. Bu mücadele sistemli bir şekilde gerçekleştirilmeye çalışılır. Kuşkusuz burada tasfiyesine yönelinen yaşadığımız dünyayı ve hayatı düzenleme iddiasındaki İslamiyet’tir. Zaten Aleviliğin adı yoktur. Zaten Aleviliğin bütünsel anlamda devlet ve toplum hayatına müdahalesi de sözkonusu değildir. Baha Sait Bey Türk Yurdu dergisinde 1926 yılında yayınladığı bir dizi makale Alevi-Bektaşiliği bir Türk kültürü olarak tanıtır. (Baha Sait Bey, İttihat-Terakki'nin Alevilik Bektaşilik Araştırması, İst. 1994) Darülfünun İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Yusuf Ziya ise 1928-1929 yıllarında yayınladığı makalelerde Tahtacıları ve Alevi inançlarını ele alır. Bektaşi Babalarından Galip Baba Yarın Gazetesinde Eylül 1930 tarihinde başlayan tefrikasında "Hacı Bektaş Veli ve Bektaşilik" konusunu işler. 1930 yılında Milli Eğitim Vekaleti Sadettin Nüzhet tarafından hazırlanan "Bektaşi Şairleri” adlı antolojiyi devlet matbasında 5 bin adet bastırarak tüm okul kütüphanelerine gönderir.
Resmi anlayışı şekillendirme yolundaki bu yaklaşım fazla uzun önürlü olamaz. Bu ilgi 1930'lu yıllarda kaybolur ve ancak özellikle de Dersim dolayısıyla resmi raporlara yansıyan gizli kayıtlar olarak arşivlerde yerini alır.
Bu gizli raporlar güvenlik amacıyla hazırlanmıştır. Alevilik bir güvenlik sorunu olarak değerlendirilmektedir. Raporlarda Alevilere yönelik bir çok karalama, suçlama, geleneksel olarak yinelenen iftiralar da yer alır. Fakat bu raporlardaki çapıtma ve karalamalar ayıklanırsa gözleme dayalı doğruya yakın bilgilerin elde edilmesi mümkün olur. Sözgelimi Mazgirt, Ovacık ve Kozan'da yaşayan Alevilere ilişkin bir saptama: "Bu insanların ehli sünnetten ve daha doğrusu İslamiyetten ayrı bir mezhebe salik olduklarını gördüm" şeklindedir. (Mehmet Alli Ayni, Milliyetçilik, İst. 1994, Sf: 227) E. Jandarma Yarbay Nazmi Sevgen de 1930'ların sonunda hazırladığı raporunda Zazaların Aleviliğine değindikten sonra konuyu Aleviliğe bağlayarak şu saptamada bulunur: "Allaha, peygambere inanmalarına rağmen Alevilik Müslümanlık değildir. Onu Şiilik ile karıştırmak da hatalı olur. Alevi Kızılbaşlık Müslümanlıktan başka bir şeydir" (Nazmi Sevgen, Zazalar, Alevilik Araştırmaları, Sayı:1, Sf: 234, 239)

yunus2003
14-07-2009, 09:04 AM
1940'lı yıllarda yine Alevi-Bektaşiliğe ilişkin kitap ve makale şeklindeki yayınlarda bir canlanma göze çarpar. Bu yayınlar bazen resmi çevrelerin direktifleri doğrultusuda bazen de Alevi kökenli yazarların kişisel girişimleri sonucu gerçekleşir.
Bu yayınlardan bazıları şunlardır:Hasan Reşit Tankut, Aleviliğin Menşei (1938), Naci Kum, Antalya Tahtacılarına Dair Notlar (1944), Vahit Lütfi Salcı, Gizli Türk Dini Musikisi/Nefesler (1940), Gizli Türk Dini Oyunları/Semahlar (1941), Abdülkadir İnan, Gaziantep'te Aleviler (1941) Enver Beşe, Anadolu Bektaşi Köylerinde Muharrem Ayini (1941), Niyazi Ahmet, Bektaşi Hikayeleri (1943), Tevfik Zarakol, Kızılbaşlar Hakkında Müşahade (1943), Cemal Bardakçı, Kızılbaşlık Nedir (1947), Abdurrahman Yılmaz, Tahtacılarda Gelenekler (1948), Osman Bayatlı, Alevilikte Sayılar (1948)

Devletin Dine Yaslanması, DP ve Aleviler
2. Dünya Savaşının bitimiyle birlikte Türk devletinin geleneksel ideolojisinde bazı temel değişikliklerin ip içları görülmeye başlanır. Özellikle Amerika ile geliştirilen dostluk ilişkileri devletin radikal laiklik uygulamasına son vererek dine siyasal ve toplumsal alanda hayat hakkı kazandırıcı bir sonuç doğurur. Dini yani İslamiyeti toplumsal yaşamın dışına süren anlayışın Alevilir açısından olumsuz bir yönünün olduğunu söylemek doğru olmaz. Dinin yeniden toplumsal alana "buyur" edilmesi, yeniden İslamiyetin bir ayrıcalıklı unsur olarak tanınması Aleviliğin yok sayılmasının da ötesine geçilerek, Aleviliğe yönelik bir asimilasyon sürecinin başlatılması anlamına da gelmektedir. Devlet İslamiyete itibar ettiği an ya Aleviliğin kökünü kazıyacak ya da Aleviliği onun içinde eritip ortadan kaldıracaktır. Bu açık bir saldırı şeklinde değil ince politikalarla işletilen uzun bir zaman diliminde söz konusu olacaktır.DP'nin özgürlükçü söyleminden bir kısım Aleviler de etkilenirler. Aleviler arasında cılız da olsa DP'ye bir yönelim olur. Milli şef döneminin baskıcı politikaları, Alevilerin kendilerini ifade etme istekleri lie birleşince DP nazarında bir yanılsama yaşanır.Tek parti yöntemine karşı, demokrasi, söz milletin, özgürlük sloganlarıyla halka giden Demokrat Parti bu tutumu ile Alevilerden de ilgi görmüştür.1950 yılında yapılan genel seçimlerde Aleviler kısmen de olsa DP'yi desteklemiştir. DP'de Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Sivas, Yozgat, Çorum, Malatya gibi illerde Alevileri milletvekili adayı olarak göstermiştir. Alevilerin DP'nin özgürlükçü söylemine aldanmasını olağan görmek gerekir. Tek parti yönetimi altında, üzerinden baskı hiç eksik olmayan Alevilerin ilk özgürlük işaretine koşmaları çok da yadırganacak bir tutum değildir. Çünkü 1950 seçimlerinde CHP karşısında DP özgürlüğün, hürriyetin simgesi olarak görülmüştür. Alevilerin DP'yi destekleme tutumu 1954 genel seçimlerinde de bir ölçüde devam etmiştir. Fakat DP iktidarının niteliğinin netleşmesi, sağ, sermaye egemenliğini kalıcı kılıp devam ettirmek isteyen bir parti oluşu, geri değerleri savunması Alevilerin bu parti ile iplerinin kopmasına neden olmuştur. 1957 genel seçimlerinde Alevilerin yeniden CHP'ye yöneldiği görülür.
Demokrat Partiye yönelim nüsranla sonuçlanıyor.
Alevi ozanlarından Aşık Ali İzzet'in DP'ye yönelim ve hüsranı anlatan çok güzel bir şiiri var: "DP'yi gelinlik kız sandık/Oysa yosma çıktı" diye. Buraya alıyorum!

Demokrat Parti'yi gözel kız sandık
Çirkin çıktı, kahpe çıktı, dul çıktı
Alnım açık yüzüm ağ dedi kandık
Yüzü kara çıktı, başı kel çıktı.

Hırsızı vatandan sürek dediler
Köylünün dileğin verek dediler
Son zamanda bir gün görek dediler
Afat çıktı, tufan çıktı, yel çıktı.

Bakın hallarıma şu milletlerin
Açın kapısını adaletlerin
Mehdi diye gözlediğimiz zatların
Koltuğundan haç, put çıktı, nal çıktı

Bunların mevki kazanmak fikiri
Düşünen kim bizim gibi fakiri
Has kumaşık dedi bize her biri
Kendir çıktı, keten çıktı, çul çıktı

Söz milletin dedi kendi söyledi
Hürriyet var dedi zulüm eyledi
Altın paraları n’etti neyledi
Hazineden bakır çıktı, pul çıktı.

Ali İzzet ne dersin git sazını çal
Hikmete karışma tez gelir zeval
Bozuldu adalet düzelmez herhal
Fitne çıktı, Deccal çıktı, mal çıktı.

1946'dan sonra başlayan dinci gerici dalga kurumsallaşarak DP'nin iktidarı ile bilikte ivme kazanır. Kuran Kurslarının açılması, İlahiyat Fakültesinin kurulması, Ezanın Türkçe'den Arapçaya çevrilmesi, okullara din derslerinin konulması "Siz isterseniz hilafeti dahi getirirsiniz" anlayışının eseri olarak ortaya çıktı.
Devlet dini denetim altında tutma tavrını tersine çeviriyor ve dinin denetimi altına giriyordu. Bu durumun Aleviler açısından anlamı devletin kendisine resmi bir din seçmesi ve Alevilği yadsıması demekti. Devlet tüm kamu olanaklarınıİslamiyetin hizmetine sunuyordu. Burada bu koşullarda 27 Mayıs’a gelindi. İslamiyet ile Sünnilik eş tutulduğu için Alevilerin adı yine yok sayılıyordu


Cemal MUTLUER Dede den ALINTIDIR

yunus2003
14-07-2009, 09:06 AM
Cemal MUTLUER Dede

1950 Yozgat merkez Sarımbey Köyü doğumlu.İlkokulu köyünde bitirdi.1968 yılında Ankara’ya ailesiyle birlikte göçtü.Gençlik yıllarını Yozgat çevresi köylerinde cem törenlerini izlemekle geçirdi. Dedesi Ahmet Dede yörenin en tanınmış bilgili dedelerinden birisiydi. dedesinin bütün cem törenlerini hep bir köşeden izledi.Ahmet Dede Cemal torununda gelecek bekleyip o günlerde dede olması yönünde telkinlerde bulundu.Cemal Mutluer bir çok işete çalıştı.Ancak dedelik kafasının bir tarafında bekliyordu.1995 yılında işçi emeklisi oldu.O günden sonra abisi Rıza’nın yönlendirmesiyle talipleri üzerine görgüye katılıp tecrübesini artırdı.1997 yılında Hüseyin Gazi türbesi adına dernek kuruluş çalışmalarına katıldı.Dernegin yönetim kurulunda görev aladı.Aynı zamanda yönetim tarafından Hüseyin Gazi Türbesine Dede olarak görevlendirildi.

yunus2003
14-07-2009, 09:08 AM
BU KİTABA NEDEN GEREK DUYDUM
Alevilik üzerine araştırmacılar,yazarlar bir çok kitap yazdılar.Son zamanlarda dedeler de bazı kitaplar yazmaya başladılar.Hatta alevilik üzerine birkaç cümle bilenler,ya da kulak doldurması alevi rivayetleri dinleyenler,kalemi eline alıp alevilik kitapları yazıyorlar.Herkes haddini bilsin diyorum.Dede dedeliğini yapsın.Bilimsel kitapları da artık araştırmacılara bırakalım.Her önüne gelen bu kitapları yazarken hemen başlıyor tarih yazmaya.Ben de tarih bilmiyorum.En azından onlar gibi kulaktan dolma dinliyorum.Tarih yazmak bizim haddimize mi? Yazılan bu tür kitapların aydınlar tarafından çok eleştirildiğine,küçümsendiğine tanık oldum.O arkadaşlarım adına üzüldüm.Çünkü herkes kendi işini yapmalı.
Yaşamım boyunca öyle dedelerle karşılaştım,geçmişte öyle dedelerin ününü duydum ki,onların isimlerini hala unutamam.Çünkü onlarda bir şeyler var,onlar öylesine kamil insan merebesine ulaşmışlar ki,toplumu kısa sürede etki altına almışlar.
Evet o kamil insan dedelerden geriye ne kaldı?
Biz bunlara üzülüyoruz.Bilgi ve görgülerini bu günlere bırakmadılar,ya da öyle bir olanak ve gelenek de yoktu ki,yazamadılar.Yazsalardı bu gün için aleviliğe büyük katkı sağlarlardı.Yine de adlarını unutamayacağımız birkaç dede birkaç kitap bırakarak hakka yürümüşler.Bunlardan Halil Öztoprak ve Şinasi Koç,Köse Hasan Efendi dedeler yararlı eserler bıraktılar. Görüşleriyle Ali Özsoy Dede bize dedenin nasıl çağdaş bir dede olması gerektiğini yazdığı kitabıyla öğretti.
Cemal Dede de,bu koşulları göz önüne alarak sadece yaşadığım ve kendi yöremde kendi taliplerime yaptığım törenleri anlattım.Ben ne Öztoprak,Koç ve Özsoy Dedeler gibi olduğum iddiasındayım ne de yazar.
Beni değerli Araştırmacı-Yazar dostlarım Ali YILDIRIM ve Gülağ ÖZ yüreklendirdiler.Dediler ki “Dede yaptığın cem törenlerini yaz,yaz ki geriye birşeyler kalsın.” İki dostum ve arkadaşıma bu kitaptan ve beni yüreklendirdiklerinden dolayı teşekkür ediyorum.
Elbette kusurlarım ve eksiklerim olacaktır.Bu ilk çalışmamda eksik ve hatalarımdan dolayı şimdiden afımı diliyorum.

Cemal MUTLUER Dede