Diyar
27-02-2007, 04:28 AM
Kişiler gibi halklar da yarınından kuşkulu, karamsarlık ve çaresizlik içinde yaşamak istemez, yaşayamazlar. Halkların bunca kahramanı, olağanüstü güç ve yetilere sahip insanları yetiştirip yaşatmaları boşuna değil. Yüce ermişler, "yerin yedi kat altını ve yedi kat üstünü" bilecek güçte bilgeler, ölümsüz şair ve edipler, kısacası olağanüstülüklerle dolu efsanevi kültür dünyasının kahramanları, halkların geleceğe bağlılıklarının, sönmeyen o yaşama tutkusunun birer ürünü olarak değerlendiril-melidir.
İşte Osmanlı'nın acımasız zoruna karşı çıkan Pir Sultan Abdal gibi şahsiyetlerin, halkça yüceltilip efsaneleştirilmesi bundandır. Denebilir ki, ezilen, binbir haksızlığa, ağır baskı ve zorbalıklara maruz kalan büyük halk kitleleri, kendi özlemlerini, olmak istedikleri kimliği Pir Sultan Abdal gibi önderlerin kişiliğinde yansıtırlar. Yani korkağı, hödüğü, ürkeği, boyuneğeni Pir Sultan gibi kahramanların kişiliğinde, elini ayağını bağlayan prangalardan kurtulur. Birden yüreği kabarır, ayağa kalkar, çiğner geçer Hızır Paşalar'ı ve hakça olmayan düzenini. Yani Pir Sultan gibi, Köroğlu gibi kahramanlar, geniş halk kitlelerinin özlemleri ve yaratıcı gücüyle birleşerek, bir bakıma yeni ve anonim bir kişiliğe büründürülür.
Bu kişi ve ölümsüz kahramanlar, tarih boyunca baskı ve zulme karşı, hak ve adalet uğruna savaşım veren yeni kahramanlara, halk kitlelerine önderlik eder, onların cesaretini kamçılar, yol gösterir, öncülük ederler. Bunun en iyi gözlemlendiği başlıca örneklerden biri hiç kuşkusuz Pir Sultan Abdal'dır.
Halk hiç bir zaman umudunu söndürmez, kendine ışık tutanın kaybolup gitmesine izin vermez. Ona, onda yeteri kadar bulunmayan bir takım yeni ve üstün özellikler de katar. Çoğu kez onu sıradan bir insan olmaktan kurtarır, onu çeşitli hikmet ve kerametlerin, insanüstü-lüklerin sahibi yaparak yüceltir.
Osmanlı'nın Hızır Paşa'sı, Pir Sultan Abdal'ı, Sivas'ın orta yerinde, herkese taşlatarak idam ettirdiği halde, yine de Pir Sultan ölmez!
Halbu ki Musahibi bile can şirindir deyip korkusundan taş yerine elindeki gülü üstüne atarak Pir Sultan'ı yüreğinden vurmak zorunda kalır. Hal böyleyken Pir Sultan ölmez!
Daha doğrusu ezilen halk kitleleri onun zorba bir Osmanlı paşası tarafından boğddurulup yokedilmesine razı olmaz. Gerçi bu olayda halk bizzat taraf olup saldırıya geçerek, Pir Sultan'ı zindandan çekip kurtarmaz. Ancak onu, insanüstü özelliklerle yeniden yoğurarak, koca Osmanlı’nın gücüne ve darağacına meydan okuyan efsanevi ve mistik büyük bir kahraman haline getirir. Paltosunu darağacında asılı bırakıp, çekip giderken yolda kimilerinin uğruna çıkar, her zamanki babacan haliyle halhatır sorar! Hatta onu kovalayan Osmanlı askerlerine bir de ders verir. O nice kan ve acılara tanık olmuş Kızılırmak köprüsüne "Eğil!" deyip askerleri suya saldıktan sonra, öylecene yürüyüp gider!..
İşte bu ölümsüz Pir Sultan, yani ölümüne ferman kılınıp Sivas'ta asılmış olan Pir Sultan, 16.yüzyılda yaşamış büyük bir Alevi halk şairidir. Sivas'ın Yıldızeli ilçesinin Çırçır Bucağı'na bağlı Banaz Köyü'nden olup öz adı Haydar'dır. Ne ki 16.yüzyılda yaşadığı bilin- mekle birlikte, doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak henüz saptanmış değil. Bununla birlikte onun Osmanlı nın baskı ve sömürüsüne kafa tuttuğu için Sivas'ta idam edildiği herkesçe biline gelmiştir. Bir de birbirinden güzel yüzlerce deyişi...
Pir Sultan henüz çocuk yaştayken "Pir elinden dolu içmiş". Bir gün Yıldız Dağı'nda babasının koyunlarını güderken uyuyakalmış. Düşüne giren aksakallı bir ihtiyar, bir elinde dolu, diğerinde elma tutarak, Haydar' a uzatmış. Haydar önce doluyu içmiş, ardından da elmaya uzanmış. Elmayı alırken bir bakmış ki ihtiyarın avucunun içinde yeşil bir ben ışıldıyor. Bundan karşı-sındakinin Hacı Bektaş Veli olduğunu anlamış ve sarılıp öpmüş pirin elini.
Denirlir ki Hacı Bektaş Veli, Haydar'a:
«Bundan böyle Adın Pir Sultan olsun! Ünün dört bir tarafa yayılsın. Sazının üstüne saz, sözünün üstüne söz gelmesin! Al'ü evladın hakkını almak için çalışasın!»
Diye buyurmuş. Sonra gözden kaybolup gitmiş!...
Halk ozanları geleneğinde görüldüğü gibi Haydar da "Dolu içip" Pir Sultan olduktan sonra «Can gözü açılıvermişÂ», gerçekleri ayan-beyan görür olmuş! Böylece yaşamında yeni bir evre başlamış. Sazı eline aldığı gibi çalar olmuş, sözler birbiri sıra akar olmuş o andan sonra.
Rivayet olunur ki o saatten sonra Haydar artık coşup çağlamış. Ünü artmış, her yanda adı anılır, deyişleri söylenir olmuş. Özellikle Kızılbaş kitlesi arasında etkisi büyümüş de büyümüş. Öyle ki nihayet Osmanlı'nın da gözünü üzerinden ayırmadığı biri haline gelmiş.
"Kim ki onlardan olduğu bilinir ya da onlara giderken yakalanırsa öldürülme-lidir..."
Pir Sultan Abdal'ın yaşadığı 16.yüzyılın tarihsel, ekonomik, siyasal, kültürel, toplumsal olayları hiç kuşkusuz onun düşünce ve eylem dünyasının biçimlen- mesinde başlıca rolü oynamıştır. Bu nedenle onun yaşamına yönveren, tarihsel ve toplumsal koşullara kısaca bir göz atalım.
16. yüzyılda, Anadolu halkı ekonomik ve sosyal bakımdan ağır baskı ve sömürü altına alınır. Halkı 100 den fazla vergi türünde devlete haraç ödemekle yükümlü kılınmış. Ayrıca sarayın, her yeni gelen valinin, her boydan yöneticilerin keyfi ve şahsi tasarrufları, halkı altından kalkılmaz bir yükün altına sokar. Nitekim Osmanlı tarihçisi Selânikî de sözkonusu durumu, «Fevkalâde vergiler memleketin vilâyetlerinde raiyetleri o dereceye getirdi ki, dünyadan nefret ediyorlar» biçiminde anlatır.
Cevdet Paşa da vezirlerin, eyalet valilerinin, diğer devlet görevlilerinin halka karşı tutumlarını şöyle dilegetirir:
«... Hemen masraflarını çıkarmak ve mümkün mertebe hallerini tanzim eylemek dâiyesiyle (niyetiyle) fukaranın ellerindekini aldıktan sonra emlak ve hayvanatını dahi sattırırlar ve âyânlıkları bey ve âyânların zulümlerini terviç (destekleyip arka çıkarak) edip anlar dahi bir taraftan fukarayı soyarlardı.»
Silleli Aşık Nigâri de şu dörtlügü ile halkın tepkisini çarpıcı bir biçimde dilegetirir:
Bütün malım aldın ey kanli zâlim
Şikâyet ederim Hüda'ya seni
Garip Mecnun gibi perişan hâlim
Şu fâni dünyada ağlattın beni
Yine Osmanlı tarihçisi Selaniki, «Hâkimlerin ve kadıların memleket raiyetlerine musallat olduklarını» bildirir. Sözde adaleti sağlamakla yükümlü olan bu kadı takımının içine düştükleri çirkin durumu Pir Sultan Abdal da bir şiirinde şu dizelerle dilegetirir:
Koca başlı Koca Kadı!
Sende hiç din iman var mı?
Haramı helâli yedi
Sende hiç din iman var mı?
.........
İman eder, amel etmez,
Hakkın buyruğuna gitmez,
Kadılar yaş yere yatmaz
Hiç böyle kör şeytan var mı?
Pir Sultan'ın yaşadığı dönem, tarihsel bakımdan büyük gelişmelerin kaydedildiği bir zamana rastlar. Osmanlı-İran ilişkileri Çaldıran Savaşı’yla ağır bir yara almış, Yavuz Sultan Selim'in katlettiği 50.000'den fazla Alevi'nin henüz kanı kurumamış, birbirini izleyen başkaldırılar hep kanla bastırılmıştır...
Emevi-Abbasi-Selçuklu Devletleri çizgisinde yürütüle gelen Alevi-Sünni düşmanlığı, Osmanlı Devleti ile yeni ve çok daha sert bir evreye ulaşır. Alevi-Sünni ikilemi, Osmanlı-İran çelişkisiyle bütünleştirilerek, Aleviler bakımından son derce sıkıntılı bir dönem başlatılır. Gerçekte çıkar çatışmasından başka bir şey olmayan Osmanlı-İran gerginliği, tarihi Alevi-Sünni düşmanlığı çizgisine oturtulmaya özen gösterilir. Böylece sorun iki devlet arasındaki anlaşmazlığın boyutlarını da aşarak, Osmanlı tebasında yaşayan Alevi-Kızılbaş toplumuna karşı yüz yıllarca sürecek olan acımasız bir savaşa dönüşür.
Sultan Selim, Şah İsmail'le savaşa girişmeden önce Sünnileri kışkırtıp yanına almak amacıyla, memurlarına, Kızılbaşları «Yediden yetmişe defter ettirmişÂ», Müftü Hamza Efendi ve Şeyhülislam "cinci" İbn-i Kemal gibi dinadamlarına fetvalar yazdırtmış, dini risaleler hazırlatmıştır.
Osmanlı Devleti boyunca sürdürülen sözkonusu politikanın, gerek Pir Sultan Abdal'ın kişiliğinin oluşma-sında, gerekse onun idamına yolaçan gelişmeler üzerinde ciddi bir etkisinin olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle Sultan Selim ve Kanuni dönemlerinde yönetimin, İbn-i Kemal ve Ebussuud Efendi gibi Şeyhülislamlara hazırlattırdığı fetvalarda yeralan anlayışa kısaca da olsa değinmekte yarar görüyoruz.
İbn-i Kemal ve diğer Şeyhülislam takımının fetvalarında, Kızılbaşların Şeriat ve Muhammed'in dinine hakaret ettikleri, Kuran'ı tahrif ettikleri, Ebu Bekir ve Ömer'i halife olarak kabul etmedikleri, Muhammed'in karısı Ayşe'ye iftira ve hakarette bulundukları, Osmanlı ulemasını küçümseyip aşağıladıkları ileri sürüldükten sonra, günümüz Türkçe'siyle şöyle devam ediliyor:*
"...Şeriat hükmünün ve kitaplarımızın verdiği haklarla fetva verdik ki onlar kâfirler ve dinsizler topluluğudur. Onlara sempati gösteren, bâtıl dinlerini kabul eden ve yardımcı olanlar da kâfir ve dinsizdir. Bunları kırıp topluluklarını dağıtmak bütün müslümanların görevidir. Müslümanlardan ölen kutsal şehitlerin yeri cennetin en yüce katıdır, o kâfirlerden ölenler ise bakir olup cehennem dibinde yer tutacaklar-dır. Bunların durumu kâfirlerin -kitap sahibi Hıristiyan ve Yahudiler' in- durumun-dan daha kötüdür. Bu topluluğun kestiği ya da gerek şahinle, gerek okla, gerekse köpekle avladığı hayvanlar murdardır. Onların gerek kendi aralarında, gerekse başka topluluklarla yaptıkları evlenmeler mute ber değildir. Bunlara miras bıra-kılmaz. Sadece İslamın Sultanının, onlara ait kasaba varsa, o kasabanın bütün insanlarını öldürüp, mallarını,miraslarını, evlatlarını alma hakkı vardır. Ancak bu toplamadan sonra onların tövbe ve pişmanlıklarına inanmamalı ve hepsi öldürülme-lidir. Kim ki onlardan olduğu bilinir ya da onlara giderken yakalanırsa öldürülmeli-dir ve bu topluluk hem kâfir ve imansız, hem de kötülük yapıcı olduğundan, iki nedenle de öldürülmeleri vaciptir. Dinde yardım edenlere Allah yardım eder, Müslümana kötülük yapanlara Allah da kötülük eder."
İşte Osmanlı'nın acımasız zoruna karşı çıkan Pir Sultan Abdal gibi şahsiyetlerin, halkça yüceltilip efsaneleştirilmesi bundandır. Denebilir ki, ezilen, binbir haksızlığa, ağır baskı ve zorbalıklara maruz kalan büyük halk kitleleri, kendi özlemlerini, olmak istedikleri kimliği Pir Sultan Abdal gibi önderlerin kişiliğinde yansıtırlar. Yani korkağı, hödüğü, ürkeği, boyuneğeni Pir Sultan gibi kahramanların kişiliğinde, elini ayağını bağlayan prangalardan kurtulur. Birden yüreği kabarır, ayağa kalkar, çiğner geçer Hızır Paşalar'ı ve hakça olmayan düzenini. Yani Pir Sultan gibi, Köroğlu gibi kahramanlar, geniş halk kitlelerinin özlemleri ve yaratıcı gücüyle birleşerek, bir bakıma yeni ve anonim bir kişiliğe büründürülür.
Bu kişi ve ölümsüz kahramanlar, tarih boyunca baskı ve zulme karşı, hak ve adalet uğruna savaşım veren yeni kahramanlara, halk kitlelerine önderlik eder, onların cesaretini kamçılar, yol gösterir, öncülük ederler. Bunun en iyi gözlemlendiği başlıca örneklerden biri hiç kuşkusuz Pir Sultan Abdal'dır.
Halk hiç bir zaman umudunu söndürmez, kendine ışık tutanın kaybolup gitmesine izin vermez. Ona, onda yeteri kadar bulunmayan bir takım yeni ve üstün özellikler de katar. Çoğu kez onu sıradan bir insan olmaktan kurtarır, onu çeşitli hikmet ve kerametlerin, insanüstü-lüklerin sahibi yaparak yüceltir.
Osmanlı'nın Hızır Paşa'sı, Pir Sultan Abdal'ı, Sivas'ın orta yerinde, herkese taşlatarak idam ettirdiği halde, yine de Pir Sultan ölmez!
Halbu ki Musahibi bile can şirindir deyip korkusundan taş yerine elindeki gülü üstüne atarak Pir Sultan'ı yüreğinden vurmak zorunda kalır. Hal böyleyken Pir Sultan ölmez!
Daha doğrusu ezilen halk kitleleri onun zorba bir Osmanlı paşası tarafından boğddurulup yokedilmesine razı olmaz. Gerçi bu olayda halk bizzat taraf olup saldırıya geçerek, Pir Sultan'ı zindandan çekip kurtarmaz. Ancak onu, insanüstü özelliklerle yeniden yoğurarak, koca Osmanlı’nın gücüne ve darağacına meydan okuyan efsanevi ve mistik büyük bir kahraman haline getirir. Paltosunu darağacında asılı bırakıp, çekip giderken yolda kimilerinin uğruna çıkar, her zamanki babacan haliyle halhatır sorar! Hatta onu kovalayan Osmanlı askerlerine bir de ders verir. O nice kan ve acılara tanık olmuş Kızılırmak köprüsüne "Eğil!" deyip askerleri suya saldıktan sonra, öylecene yürüyüp gider!..
İşte bu ölümsüz Pir Sultan, yani ölümüne ferman kılınıp Sivas'ta asılmış olan Pir Sultan, 16.yüzyılda yaşamış büyük bir Alevi halk şairidir. Sivas'ın Yıldızeli ilçesinin Çırçır Bucağı'na bağlı Banaz Köyü'nden olup öz adı Haydar'dır. Ne ki 16.yüzyılda yaşadığı bilin- mekle birlikte, doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak henüz saptanmış değil. Bununla birlikte onun Osmanlı nın baskı ve sömürüsüne kafa tuttuğu için Sivas'ta idam edildiği herkesçe biline gelmiştir. Bir de birbirinden güzel yüzlerce deyişi...
Pir Sultan henüz çocuk yaştayken "Pir elinden dolu içmiş". Bir gün Yıldız Dağı'nda babasının koyunlarını güderken uyuyakalmış. Düşüne giren aksakallı bir ihtiyar, bir elinde dolu, diğerinde elma tutarak, Haydar' a uzatmış. Haydar önce doluyu içmiş, ardından da elmaya uzanmış. Elmayı alırken bir bakmış ki ihtiyarın avucunun içinde yeşil bir ben ışıldıyor. Bundan karşı-sındakinin Hacı Bektaş Veli olduğunu anlamış ve sarılıp öpmüş pirin elini.
Denirlir ki Hacı Bektaş Veli, Haydar'a:
«Bundan böyle Adın Pir Sultan olsun! Ünün dört bir tarafa yayılsın. Sazının üstüne saz, sözünün üstüne söz gelmesin! Al'ü evladın hakkını almak için çalışasın!»
Diye buyurmuş. Sonra gözden kaybolup gitmiş!...
Halk ozanları geleneğinde görüldüğü gibi Haydar da "Dolu içip" Pir Sultan olduktan sonra «Can gözü açılıvermişÂ», gerçekleri ayan-beyan görür olmuş! Böylece yaşamında yeni bir evre başlamış. Sazı eline aldığı gibi çalar olmuş, sözler birbiri sıra akar olmuş o andan sonra.
Rivayet olunur ki o saatten sonra Haydar artık coşup çağlamış. Ünü artmış, her yanda adı anılır, deyişleri söylenir olmuş. Özellikle Kızılbaş kitlesi arasında etkisi büyümüş de büyümüş. Öyle ki nihayet Osmanlı'nın da gözünü üzerinden ayırmadığı biri haline gelmiş.
"Kim ki onlardan olduğu bilinir ya da onlara giderken yakalanırsa öldürülme-lidir..."
Pir Sultan Abdal'ın yaşadığı 16.yüzyılın tarihsel, ekonomik, siyasal, kültürel, toplumsal olayları hiç kuşkusuz onun düşünce ve eylem dünyasının biçimlen- mesinde başlıca rolü oynamıştır. Bu nedenle onun yaşamına yönveren, tarihsel ve toplumsal koşullara kısaca bir göz atalım.
16. yüzyılda, Anadolu halkı ekonomik ve sosyal bakımdan ağır baskı ve sömürü altına alınır. Halkı 100 den fazla vergi türünde devlete haraç ödemekle yükümlü kılınmış. Ayrıca sarayın, her yeni gelen valinin, her boydan yöneticilerin keyfi ve şahsi tasarrufları, halkı altından kalkılmaz bir yükün altına sokar. Nitekim Osmanlı tarihçisi Selânikî de sözkonusu durumu, «Fevkalâde vergiler memleketin vilâyetlerinde raiyetleri o dereceye getirdi ki, dünyadan nefret ediyorlar» biçiminde anlatır.
Cevdet Paşa da vezirlerin, eyalet valilerinin, diğer devlet görevlilerinin halka karşı tutumlarını şöyle dilegetirir:
«... Hemen masraflarını çıkarmak ve mümkün mertebe hallerini tanzim eylemek dâiyesiyle (niyetiyle) fukaranın ellerindekini aldıktan sonra emlak ve hayvanatını dahi sattırırlar ve âyânlıkları bey ve âyânların zulümlerini terviç (destekleyip arka çıkarak) edip anlar dahi bir taraftan fukarayı soyarlardı.»
Silleli Aşık Nigâri de şu dörtlügü ile halkın tepkisini çarpıcı bir biçimde dilegetirir:
Bütün malım aldın ey kanli zâlim
Şikâyet ederim Hüda'ya seni
Garip Mecnun gibi perişan hâlim
Şu fâni dünyada ağlattın beni
Yine Osmanlı tarihçisi Selaniki, «Hâkimlerin ve kadıların memleket raiyetlerine musallat olduklarını» bildirir. Sözde adaleti sağlamakla yükümlü olan bu kadı takımının içine düştükleri çirkin durumu Pir Sultan Abdal da bir şiirinde şu dizelerle dilegetirir:
Koca başlı Koca Kadı!
Sende hiç din iman var mı?
Haramı helâli yedi
Sende hiç din iman var mı?
.........
İman eder, amel etmez,
Hakkın buyruğuna gitmez,
Kadılar yaş yere yatmaz
Hiç böyle kör şeytan var mı?
Pir Sultan'ın yaşadığı dönem, tarihsel bakımdan büyük gelişmelerin kaydedildiği bir zamana rastlar. Osmanlı-İran ilişkileri Çaldıran Savaşı’yla ağır bir yara almış, Yavuz Sultan Selim'in katlettiği 50.000'den fazla Alevi'nin henüz kanı kurumamış, birbirini izleyen başkaldırılar hep kanla bastırılmıştır...
Emevi-Abbasi-Selçuklu Devletleri çizgisinde yürütüle gelen Alevi-Sünni düşmanlığı, Osmanlı Devleti ile yeni ve çok daha sert bir evreye ulaşır. Alevi-Sünni ikilemi, Osmanlı-İran çelişkisiyle bütünleştirilerek, Aleviler bakımından son derce sıkıntılı bir dönem başlatılır. Gerçekte çıkar çatışmasından başka bir şey olmayan Osmanlı-İran gerginliği, tarihi Alevi-Sünni düşmanlığı çizgisine oturtulmaya özen gösterilir. Böylece sorun iki devlet arasındaki anlaşmazlığın boyutlarını da aşarak, Osmanlı tebasında yaşayan Alevi-Kızılbaş toplumuna karşı yüz yıllarca sürecek olan acımasız bir savaşa dönüşür.
Sultan Selim, Şah İsmail'le savaşa girişmeden önce Sünnileri kışkırtıp yanına almak amacıyla, memurlarına, Kızılbaşları «Yediden yetmişe defter ettirmişÂ», Müftü Hamza Efendi ve Şeyhülislam "cinci" İbn-i Kemal gibi dinadamlarına fetvalar yazdırtmış, dini risaleler hazırlatmıştır.
Osmanlı Devleti boyunca sürdürülen sözkonusu politikanın, gerek Pir Sultan Abdal'ın kişiliğinin oluşma-sında, gerekse onun idamına yolaçan gelişmeler üzerinde ciddi bir etkisinin olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle Sultan Selim ve Kanuni dönemlerinde yönetimin, İbn-i Kemal ve Ebussuud Efendi gibi Şeyhülislamlara hazırlattırdığı fetvalarda yeralan anlayışa kısaca da olsa değinmekte yarar görüyoruz.
İbn-i Kemal ve diğer Şeyhülislam takımının fetvalarında, Kızılbaşların Şeriat ve Muhammed'in dinine hakaret ettikleri, Kuran'ı tahrif ettikleri, Ebu Bekir ve Ömer'i halife olarak kabul etmedikleri, Muhammed'in karısı Ayşe'ye iftira ve hakarette bulundukları, Osmanlı ulemasını küçümseyip aşağıladıkları ileri sürüldükten sonra, günümüz Türkçe'siyle şöyle devam ediliyor:*
"...Şeriat hükmünün ve kitaplarımızın verdiği haklarla fetva verdik ki onlar kâfirler ve dinsizler topluluğudur. Onlara sempati gösteren, bâtıl dinlerini kabul eden ve yardımcı olanlar da kâfir ve dinsizdir. Bunları kırıp topluluklarını dağıtmak bütün müslümanların görevidir. Müslümanlardan ölen kutsal şehitlerin yeri cennetin en yüce katıdır, o kâfirlerden ölenler ise bakir olup cehennem dibinde yer tutacaklar-dır. Bunların durumu kâfirlerin -kitap sahibi Hıristiyan ve Yahudiler' in- durumun-dan daha kötüdür. Bu topluluğun kestiği ya da gerek şahinle, gerek okla, gerekse köpekle avladığı hayvanlar murdardır. Onların gerek kendi aralarında, gerekse başka topluluklarla yaptıkları evlenmeler mute ber değildir. Bunlara miras bıra-kılmaz. Sadece İslamın Sultanının, onlara ait kasaba varsa, o kasabanın bütün insanlarını öldürüp, mallarını,miraslarını, evlatlarını alma hakkı vardır. Ancak bu toplamadan sonra onların tövbe ve pişmanlıklarına inanmamalı ve hepsi öldürülme-lidir. Kim ki onlardan olduğu bilinir ya da onlara giderken yakalanırsa öldürülmeli-dir ve bu topluluk hem kâfir ve imansız, hem de kötülük yapıcı olduğundan, iki nedenle de öldürülmeleri vaciptir. Dinde yardım edenlere Allah yardım eder, Müslümana kötülük yapanlara Allah da kötülük eder."