Diyar
05-02-2007, 04:48 AM
Geçen hafta içinde İslam coğrafyasının önemli bir kesiminde Kerbela matemi yaşandı.
Bu matem çerçevesinde paneller, TV programları, gösteriler yapıldı; kimi insanlar kendilerini zincirlerle dövdü, karalara büründü, oruç tuttu. Dünyevi bilince sahip olanlar ise Kerbela’dan hareketle bugün de süren hak ihlallerine ve haksızlığa karşı direniş bilincine vurgular yaptı.
Kerbela, İslam coğrafyasının kolektif hafıza oluşturan temel anılarından birini oluşturuyor. Ne ki Onu, İslam coğrafyasında yaşanan Hac, Ramazan, Kandil veya Kurban bayramı gibi bütün Müslümanların ortak anmalarından ayıran temel bir özelliği var. Kerbela, tüm bu kolektif hafıza oluşturan anmaların aksine İslam dünyasının tarihsel bölünmesini temsil ediyor ve her yıl bu bölünmeyi güncelleştiriyor.
İslam peygamberi Muhammed’in torunu Hüseyin’in, dönemin İslam egemenliği tarafından Kerbela’da vahşice öldürülmesinin yıldönümü olan Hicri takvimle 10 Muharrem (M. 8 Ekim 680), İslam tarihinin şekillenmesindeki temel sorun alanlarından birini oluşturuyor. Bugün, İslami devlet kurumsallaşmasının temel ismi Muaviye ve oğlu Yezit’in lanetlendiği, bu özgülde Sünni Şii ayrılığını sağlayan teolojik argümanların yinelendiği bir özellik taşıyor. Tarih, teoloji, sosyoloji, siyaset ve kültürel düzlemde yoğun tartışmalara konu olan Kerbela, aynı zamanda bir saflaşma nedeni oluşturuyor.
Kerbela, özellikle 16. yüzyıldan itibaren Anadolu'nun Batınî inançlı insanları nezdinde de kimlik kurucu bir misyon yüklenmiştir. Nitekim bu zamandan beri Anadolu Alevileri, Kerbela’yı 12 günlük Muharrem orucu ve matem olarak anıyorlar.
Alttakilerin Direnişi
Söz konusu katliamı arka planıyla irdelediğimizde, Şii literatürde rastlamadığımız bir gerçeklikle karşılaşıyoruz. Sorunu halifeliğin kimin hakkı olduğu şeklindeki bir yüzeysellikle tartışan ve kendi meşruiyetine araç yapan Şii şeriatçılığın aksine Kerbelâ, gerçekte sınıflar mücadelesinin trajik sahnelerinden biridir. Sonu katliamla sonuçlanacak olan Kerbela yürüyüşü, gerçekte alttakilerin, adaletsizliğe, eşitsizliğe ve monarşiye karşı kendi talepleriyle örtüşecek bir İslami kurumsallaşma arayışının sonucudur. Tam da bu nedenle çağları aşan bir hak mücadelesinin sembolüdür.
Muaviye ve oğlu Yezit, talan ve ticaret zengini bir aristokrasinin monarşik ve despotik egemenliğini temsil ediyor. Bu iktidarı alttakilere karşı güçlü kılan ise, Mısır’ın Irak’ın Suriye'nin, İran’ın fethinden elde edilen talan gelirleriyle olağanüstü bir zenginliğe kavuşmuş olan Arap aristokrasisinin, her türden ideolojik ve siyasal denetime karşı kendini güvence altında tutma iradesidir. Dinin bunlar için anlamı, gerek kutsal savaş (fetih, gaza, cihat) gerek ticaret ile hızla genişleyen bu zenginliğin alttakiler nezdinde tanrısal meşruiyetidir. İktidardan beklentileri de bu durumu ideolojik ve silahlı olarak güvence altında tutmasıdır. Ali Muaviye çatışmasından başlayıp Hüseyin Yezit çatışmasıyla süren mücadelede egemenlerin hep ikincilerin ardında saf tutması da bunun yansımasıdır. Buna karşın Ebu Zerr’lerin, Hüseyin’lerin, Selman Farısi’lerin, Ali’lerin ve tabii Ali’yi (yoldan saptığı gerekçesiyle) öldüren Haricilerin temsil ettiği şey ise, İslami siyasetin, alttakilerin hak talepleriyle görece örtüşecek bir yorumla adaletle uyumlulaştırılmasıdır. Ancak egemenlerin yorumu, egemenlerin gücünü tamamlayan bir realite olarak 14 yüzyıllık tarih içinde hep mutlak bir üstünlüğe sahip olacaktı.
Bu sınıfsal bölünmeden üreyecek ve meşruiyetini buraya dayandıracak olan Şiilik de gerçekte bu birinci yorumdan farklı bir program ve teoloji üretemeyecek, giderek köklü Fars kültürünün İslamcı yüzüne dönüşecekti. Buna karşın yine Hüseyin’i kendilerine bayrak yapıp, onun üzerinden eşitlikçi yaklaşımlarını meşrulaştıranlar ise, kâh İslam içinde şekillenen tasavvuftan kâh zorla Müslümanlaştırılan halkların eski inançlarından üreyecekti.
İki Ölüm Arasında
Sürece Muaviye’den yana bakanlar, Onun “dindar önderlerin faziletlerine” sahip olmasa da, “İslam'ın gazvelerini enerji ile devam ettiren” niteliğiyle, “Arap imparatorluğunu sağlam temeller üzerine kurmuş”, “Arapları siyasi olduğu kadar sosyal bakımdan da hakim millet haline getirmiş” bir önder olarak yüceltirler (S. F. Mahmut, İslam Tarihi, Varlık Y., s.60).
Esasen Muaviye’nin bu zaferi, gazveler ve fetihlerle gelen sonsuz zenginliğin ve bunun yeniden üretilmesi için gerekli dünyevi yaklaşımın zaferi olacaktır. Ali bu savaşı, geçmişten gelen büyük prestiji ve iki arada tutumuna karşın kaybetmişti.
Bu noktada çocukları Hasan ve Hüseyin’in, peygamberin torunları olmaktan öte bir avantajları yoktu. Üstelik büyük oğul Hasan, adeta geçimliği karşılığındaki uzlaşıcı tutum sergileyerek babasının gerisine düşerken Muaviye iktidarının daha da kurumsallaşması ve meşrulaşmasını sağlayacaktı. Tabii buna rağmen potansiyel bir rakip olarak zehirletilerek öldürülecekti. Bundan da trajik olanı ise, dedesi Muhammed’in yanında gömülmesi vasiyetinin, yine dedesinin eşi Ayşe ve onu zehirleten Muaviye tarafından silahlı saldırganlıkla engellenmiş olmasıdır. Bu durum, Peygamberin torunlarının İslam'ın muktedirleri nezdinde ne denli ciddi bir zemin kaybı yaşadığının göstergesi olacaktı.
İşte böylesi bir atmosferde Muaviye’nin (M. 680) ölümü, Hüseyin’i, Muaviye’nin oğlu olmaktan öte hiçbir meziyete sahip olmayan Yezit karşısında boyun eğmek veya itiraz etmek gibi, biri manen diğeri madden ölüm olan iki keskin seçenekle karşı karşıya bırakıyordu. Tabii salt siyasal toplumsal atmosfer değil, bizzat Yezit’in kendisi de, babasının uyarısı çerçevesinde Hüseyin’e başka bir seçenek bırakmıyordu.
Muaviye Hasan ile yaptığı anlaşmaya rağmen tahtını oğlu Yezit’e bırakırken, Onu, Ebubekir’in oğlu Abdurrahman’a, Ömer’in oğlu Abdullah’a, Abbas oğlu Abdullah’a, Zübeyr oğlu Abdullah’a, ama özellikle kendisine de biat etmemiş olan Ali oğlu Hüseyin’e karşı uyarıyordu. Bununla da kalmayıp egemen odakları sağlığında Yezit’e biat ettiriyordu. İşte kendisine hiçbir temsiliyet boşluğu bırakmayan bu tarihsel ortamda mağrur, eşitlikçi ve idealist Hüseyin, kendi şahsında toplumu da boyun eğdiren dayatmaya karşı (abisinden farkla) başkaldıracaktı.
Bu matem çerçevesinde paneller, TV programları, gösteriler yapıldı; kimi insanlar kendilerini zincirlerle dövdü, karalara büründü, oruç tuttu. Dünyevi bilince sahip olanlar ise Kerbela’dan hareketle bugün de süren hak ihlallerine ve haksızlığa karşı direniş bilincine vurgular yaptı.
Kerbela, İslam coğrafyasının kolektif hafıza oluşturan temel anılarından birini oluşturuyor. Ne ki Onu, İslam coğrafyasında yaşanan Hac, Ramazan, Kandil veya Kurban bayramı gibi bütün Müslümanların ortak anmalarından ayıran temel bir özelliği var. Kerbela, tüm bu kolektif hafıza oluşturan anmaların aksine İslam dünyasının tarihsel bölünmesini temsil ediyor ve her yıl bu bölünmeyi güncelleştiriyor.
İslam peygamberi Muhammed’in torunu Hüseyin’in, dönemin İslam egemenliği tarafından Kerbela’da vahşice öldürülmesinin yıldönümü olan Hicri takvimle 10 Muharrem (M. 8 Ekim 680), İslam tarihinin şekillenmesindeki temel sorun alanlarından birini oluşturuyor. Bugün, İslami devlet kurumsallaşmasının temel ismi Muaviye ve oğlu Yezit’in lanetlendiği, bu özgülde Sünni Şii ayrılığını sağlayan teolojik argümanların yinelendiği bir özellik taşıyor. Tarih, teoloji, sosyoloji, siyaset ve kültürel düzlemde yoğun tartışmalara konu olan Kerbela, aynı zamanda bir saflaşma nedeni oluşturuyor.
Kerbela, özellikle 16. yüzyıldan itibaren Anadolu'nun Batınî inançlı insanları nezdinde de kimlik kurucu bir misyon yüklenmiştir. Nitekim bu zamandan beri Anadolu Alevileri, Kerbela’yı 12 günlük Muharrem orucu ve matem olarak anıyorlar.
Alttakilerin Direnişi
Söz konusu katliamı arka planıyla irdelediğimizde, Şii literatürde rastlamadığımız bir gerçeklikle karşılaşıyoruz. Sorunu halifeliğin kimin hakkı olduğu şeklindeki bir yüzeysellikle tartışan ve kendi meşruiyetine araç yapan Şii şeriatçılığın aksine Kerbelâ, gerçekte sınıflar mücadelesinin trajik sahnelerinden biridir. Sonu katliamla sonuçlanacak olan Kerbela yürüyüşü, gerçekte alttakilerin, adaletsizliğe, eşitsizliğe ve monarşiye karşı kendi talepleriyle örtüşecek bir İslami kurumsallaşma arayışının sonucudur. Tam da bu nedenle çağları aşan bir hak mücadelesinin sembolüdür.
Muaviye ve oğlu Yezit, talan ve ticaret zengini bir aristokrasinin monarşik ve despotik egemenliğini temsil ediyor. Bu iktidarı alttakilere karşı güçlü kılan ise, Mısır’ın Irak’ın Suriye'nin, İran’ın fethinden elde edilen talan gelirleriyle olağanüstü bir zenginliğe kavuşmuş olan Arap aristokrasisinin, her türden ideolojik ve siyasal denetime karşı kendini güvence altında tutma iradesidir. Dinin bunlar için anlamı, gerek kutsal savaş (fetih, gaza, cihat) gerek ticaret ile hızla genişleyen bu zenginliğin alttakiler nezdinde tanrısal meşruiyetidir. İktidardan beklentileri de bu durumu ideolojik ve silahlı olarak güvence altında tutmasıdır. Ali Muaviye çatışmasından başlayıp Hüseyin Yezit çatışmasıyla süren mücadelede egemenlerin hep ikincilerin ardında saf tutması da bunun yansımasıdır. Buna karşın Ebu Zerr’lerin, Hüseyin’lerin, Selman Farısi’lerin, Ali’lerin ve tabii Ali’yi (yoldan saptığı gerekçesiyle) öldüren Haricilerin temsil ettiği şey ise, İslami siyasetin, alttakilerin hak talepleriyle görece örtüşecek bir yorumla adaletle uyumlulaştırılmasıdır. Ancak egemenlerin yorumu, egemenlerin gücünü tamamlayan bir realite olarak 14 yüzyıllık tarih içinde hep mutlak bir üstünlüğe sahip olacaktı.
Bu sınıfsal bölünmeden üreyecek ve meşruiyetini buraya dayandıracak olan Şiilik de gerçekte bu birinci yorumdan farklı bir program ve teoloji üretemeyecek, giderek köklü Fars kültürünün İslamcı yüzüne dönüşecekti. Buna karşın yine Hüseyin’i kendilerine bayrak yapıp, onun üzerinden eşitlikçi yaklaşımlarını meşrulaştıranlar ise, kâh İslam içinde şekillenen tasavvuftan kâh zorla Müslümanlaştırılan halkların eski inançlarından üreyecekti.
İki Ölüm Arasında
Sürece Muaviye’den yana bakanlar, Onun “dindar önderlerin faziletlerine” sahip olmasa da, “İslam'ın gazvelerini enerji ile devam ettiren” niteliğiyle, “Arap imparatorluğunu sağlam temeller üzerine kurmuş”, “Arapları siyasi olduğu kadar sosyal bakımdan da hakim millet haline getirmiş” bir önder olarak yüceltirler (S. F. Mahmut, İslam Tarihi, Varlık Y., s.60).
Esasen Muaviye’nin bu zaferi, gazveler ve fetihlerle gelen sonsuz zenginliğin ve bunun yeniden üretilmesi için gerekli dünyevi yaklaşımın zaferi olacaktır. Ali bu savaşı, geçmişten gelen büyük prestiji ve iki arada tutumuna karşın kaybetmişti.
Bu noktada çocukları Hasan ve Hüseyin’in, peygamberin torunları olmaktan öte bir avantajları yoktu. Üstelik büyük oğul Hasan, adeta geçimliği karşılığındaki uzlaşıcı tutum sergileyerek babasının gerisine düşerken Muaviye iktidarının daha da kurumsallaşması ve meşrulaşmasını sağlayacaktı. Tabii buna rağmen potansiyel bir rakip olarak zehirletilerek öldürülecekti. Bundan da trajik olanı ise, dedesi Muhammed’in yanında gömülmesi vasiyetinin, yine dedesinin eşi Ayşe ve onu zehirleten Muaviye tarafından silahlı saldırganlıkla engellenmiş olmasıdır. Bu durum, Peygamberin torunlarının İslam'ın muktedirleri nezdinde ne denli ciddi bir zemin kaybı yaşadığının göstergesi olacaktı.
İşte böylesi bir atmosferde Muaviye’nin (M. 680) ölümü, Hüseyin’i, Muaviye’nin oğlu olmaktan öte hiçbir meziyete sahip olmayan Yezit karşısında boyun eğmek veya itiraz etmek gibi, biri manen diğeri madden ölüm olan iki keskin seçenekle karşı karşıya bırakıyordu. Tabii salt siyasal toplumsal atmosfer değil, bizzat Yezit’in kendisi de, babasının uyarısı çerçevesinde Hüseyin’e başka bir seçenek bırakmıyordu.
Muaviye Hasan ile yaptığı anlaşmaya rağmen tahtını oğlu Yezit’e bırakırken, Onu, Ebubekir’in oğlu Abdurrahman’a, Ömer’in oğlu Abdullah’a, Abbas oğlu Abdullah’a, Zübeyr oğlu Abdullah’a, ama özellikle kendisine de biat etmemiş olan Ali oğlu Hüseyin’e karşı uyarıyordu. Bununla da kalmayıp egemen odakları sağlığında Yezit’e biat ettiriyordu. İşte kendisine hiçbir temsiliyet boşluğu bırakmayan bu tarihsel ortamda mağrur, eşitlikçi ve idealist Hüseyin, kendi şahsında toplumu da boyun eğdiren dayatmaya karşı (abisinden farkla) başkaldıracaktı.