PDA

: Madımak (Onlar ışık oldular.)


Diyar
02-02-2007, 03:16 AM
Bekir DELİBAŞ ANLATIYOR

Aradan onca yıl geçti. O gün orada olan çocuklarım, bugün benim boyumda. "Sivas olaylarını yaşamış" olmak büyük bir onurdur. Ne diyeceğimi nasıl başlayacağımı bilemiyorum.
Bir Temmuz günü başlayan ve üç gün sürecek etkinliğe, *kervan dergisinin İstanbul temsilciliğinin görevlisi olarak gittim. Yanıma eşimi ve çocuklarımı da aldım. *Bu günkü Serçeşme dergisi.
İçeriği, katılımı ve düzenlenişi ile çok güzel bir kültür şöleni yaşayacağımızı umarak, İstanbul'dan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği'nin otobüsleriyle şarkılarla, türkülerle, semahlarla yola çıktık. Sivas’a vardığımızda, tüm yolcular birlikte Buriciye Medresesine indik.

Biz Türkiye Kominist Partililer, her zamanki disiplin, dikkat ve örgütlülüğümüz yayın standımızın kurulmasına başladık. Kervan standının yanında Eğit-sen'in standı vardı. Stand başında yazar dostlarımız Battal PEHLİVAN, Lütfi KALELİ, Ozan dostumuz Dertli DİVANİ ve daha nice dostla sohbet ettik.

Bir polis şefi ve ekibi, bizim yayın standımızda bulunan TKP 8. kongre kararları ve TKP proğramı adlı kitaplarını toplamak istedi. Biz direndik. Bu kitapların toplanamayacağını, yayınlandığı bölgede valiliğin, savcılığın onay-izninden geçtiğini anlattık. Tartışma birbuçuk saat sürdü. Sonunda standın başında bir ekip bırakıp bir iki örnekle merkezlerine gittiler. Biraz sonra kitapların yasak olmadığını belirterek getirip, geri verdiler. Tüm bu olay, polisin mahkemeye delil olarak sunduğu video kayıtlarında bulunmaktadır.

Bu arada yayın standımıza sözlü sataşmalar oluyordu. Siyasal kimliği ve tutumu en duru standlardan biri olduğu için devlet ve yobazlar tarafından hedef alınıyor ve tacize uğruyorduk. Birinci günün akşamında Sivaslı gençlerden aldığımız duyumlar ve sözlü saldırılar bizi epeyce germişti. Bir saldırı olur diye yoldaşları tuvalete bile tek başlarına gönderemez olmuştuk. Gece yayın standının başında kalabalık olarak kalmayı planlamışken, bir saldırı gerekçesi yaratmayalım diye Ali baba mahallesine, dostların evlerine gittik. Birinci günün akşamı yaptığımız değerlendirmede, aldığımız duyumları yan yana getirdiğimizde devlet ve şeriatçı ve faşist güruhların birlikte davrandığını anladık. İkili, üçlü gruplar halinde dolaşan şeriatçı-faşistler, eli telsizli polislerle kırk yıllık arkadaşmış gibi selamlaşıyorlardı.

Birinci günün akşamı kapalı salondaki etkinliğe, başımıza bir çorap endişesini içimizde taşıyarak gittik. Orada Edibe Sulari ve Nesimi Çimen ile sohbet ettik. Sonra konuk kalacağımız evlere çekildik.
İkinci gün, kara gün, yaslı gün, sabah erkenden uyandık. Planladığımız işlerimizi takibe koyulduk. Önce ilk gün Buriciye Medresesi'nin önüne koyduğumuz yayın standımızı, yoldaşlarla birlikte Kültür Merkezi'nin önüne taşıdık. Kültür Merkezi'nin önü arı kovanı gibiydi. En az on beş yirmi standın olduğunu hatırlıyorum. Saat onu geçmişti. Nedense bir berber aramaya çıktım, buldum ve traş oldum. Geri döndüğümde saat on ikiyi geçiyordu. Bu arada bir sivil polis geldi. Bir provakatörmüydü yoksa demokrat bir kişi miydi, anlayamadım. Hızla bir gösteri hazırlandığını, bildiri dağıtıldığını ve hazırlıklı olmamızı söyledi ve kayboldu.

"Müslümanlar" diye başlayan bir bildiri dağıtılmıştı. Bizleri, Müslüman mahallesin de salyangoz satıcısına benzetmişlerdi. O sırada Dertli Divani geldi, görüş alış-verişinde bulunduk. Sonra Kervan dergisinin yayın yönetmeni İsmail Yıldırım geldi, polisin aktardığını doğruluyan bilgiler iletti. Çarşıda işlerin karışıkmakta olduğunu söyledi. Kültür Merkezinde Arif Sağ konseriyle "Medya ve Emperyalizm" paneli yapılacağı için çevremizdeki kalabalık artıyordu. Beş altı polis arabası geldi. Yayın standımız, yıkılan ozanlar anıtını tam önünde ve sıranın en başındaydı. Sağımızda polisler, solumuzda diğer standlar vardı. Saat biri geçiyordu.
Hazırlıklarımız tamamdı, ek tedbirler aldık. İsmail Yıldırım yoldaş otele gidip, geri geldi. Kalabalığın toplandığını ve şehirde tur attıklarını söyledi. Uğultuyu duymaya başladık. Sesler yaklaşıyordu. Ortalık ana baba günü gibiydi, çocukların, kadınların huzursuzluğu arttı. Oğlumu ve eşimi Kültür Merkezinin içerisine soktum. Onlarda birinci kata çıkmışlar. Bizim tarafa koşanlar, toparlananlar hareketlenenler oldu. Sağımız da beş adet içi dolu resmi araba, üç dört tanede sivil araba vardı. Uğultu yaklaşıyordu. Yoldaşlarla konuşup, demir çubuklar alıp, standın önüne geçtik. Bazıları standı bırakıp çekilelim diyor. Ama kararımız kesin, Şeriatçılara geçit yok.

Uğultu yaklaşıyor ve ne dediklerini seçmeye başladım. Biri "Tekbiiir" diye bağırıyor, ardından kalabalık "Allah-ü Ekber" diye yanıtlıyordu. Aklımdan geçiyor, "bak şunların yedikleri boka, çoluk, çocuk, kadın demeden insanların üzerine saldıracakları zaman, Allah kelimesini kendilerine siper ediyorlar."
Geri çekilelim diyenler oluyor. Olurmu yahu biz Komünistiz. Özüm ve benliğim orada durmalıyım. İçim titremedi, çünkü bilincim bir yandan ölümün adım adım yaklaştığını, öte yandan haksızlığa, zulme, insan olmama hararetle karşı direnmek gerektiğini söylüyordu, fareler gibi kaçışmak, neye uğradığını şaşırmak bize uzaktı. Aramızda polis arabaları var, onların gerisinde, on beş metre uzakta kalabalık duruyor.
"Her halde slogan atıp, bağırıp, çağırıp defolup gidecekler" düşüncesi geçiyor kafamdan. Geri dönüp bakıyorum. Bizim tarafta gençler, kadınları ve çocukları Kültür Merkezine sokuyor. Kafamı kaldırıyorum. Karım Rukiye ve beş yaşındaki oğlum Seyit birinci katın penceresinden bana bakıyorlar.

Yobazlara dönüyorum. O da ne? Polis arabaları aradan çekiliyor. Gözlerime inanamıyorum. Polis, bizi ve Kültür Merkezinde ki kalabalığı korumayı bırakıp, çekiliyor. Devletçiler, Atatürkçüler, Libaraller, Birinci ve ikinci Cumhuriyetçiler, Müslüman Demokratlar dinleyin beni: Polis, katliam yapacak bu kalabalığın önünden çekiliyor. Ne oluyor demeye kalmadan, saldırıyorlar. "Ömrümüz buraya kadarmış" deyip, üzerime gelen, sakallı, uzun boylu gence, demir çubuğu indiriyorum. Öfkeden nasıl bir güçle vurmuşsam, altı yedi metre geri gidip düşüyor. Başkaları üzerime geliyor. Demirimi bir kaç kez daha vurabiliyorum, ardından başıma bir taş geliyor. Yıldızları sayıyorum, gözüm kararıyor. Bordür taşları ve başka sopalar da yağıyor. Boşluğa kayıyorum, beynimde bir şimşek çakıyor: "Düşmemeliyim" diyorum, can havliyle bir ikisini kucaklıyorum. İri cüsseli olmanın faydasını görüyorum, kucakladıklarımla beraber savruluyoruz. Silkiniyorum. Giysilerim parçalanıyor, düşüyorum ama silkiniyorum ve çevremdeki on beş yirmi kişinin altından çıkıyorum. Bunca anlattıklarım, kısacık bir ana sığıyor.

Nereye gittiğimi bilmeden koşuyorum. Kolum kırılmış, demirim elimden düşmüş, başım yaralanmış, elbiselerim param parça, kan içindeyim. Yarı karanlıkta, yarı boşlukta gibiyim. Bir an karanlık bir tüneldeyim ve her yerimi ısıran farelerden kaçıyorum sanıyorum. Önümde kapısı açık bir araç görüyorum, ona doğru koşuyorum. Polis aracı... "Hadi lan şerefsiz"i duyuyorum, yön değiştiriyorum. Bir binanın köşesini dönüyorum. Birden yeniden kalabalığın içindeyim. "Eyvah" diyorum "yine içlerine düştüm" ama tanıdık yüzler seçiyorum. Dizlerimin bağı çözülüyor, etrafım sarılıyor. Bir nine boynuma sarılıyor, "ha Alim" diyerek ağlıyor. Gazeteciler ve kameralar var, birileri sorular soruyor. Eşim ve oğlum yanıma geliyor. Oğlum Seyit, babasının yaralanmasına dayanamamış, uzun bir sopa bulmuş, gençlerin arasına giriyor. Gençler tutup, annesinin yanına getiriyor. Eşim ağlayarak kanlarımı temizliyor.

Ama direniş sürüyor. Ne komutanlar ortaya çıkıveriyor. Bir genci görüyorum "kola şişelerini getirin" diyor. Ekip kuruluyor, kola şişeleri geliyor. Yaşlı biri "hepimizi öldürecekler içeri girelim" diyor. Gençler içeri girmeyi ölümle bir tutuyorlar. Direniş olacak ve dışarıda olacak. Çatışma yeniden başlıyor. Kola şişeleri, sopalar, taşlar uçuşuyor. Bir, iki yoldaş başımda, beni koruyor. Ortalık ana baba günü.

Elim ve kolum ağrıyor, şişiyor, ama bilicim biraz açılıyor. "o kadar da traş olduk" diye geçiyor aklımdan, kendime gülüyorum. Bir saat kadar süren çatışmadan katil sürüsü çekiliyor. Artık ayakta duramıyor ve titriyorum. Bir ambulansa bindirildiğimi hatırlıyorum, Yanımda Devrim yoldaş var. Bir hastaneye geliyoruz. Bir odaya alıyorlar ve yaramı pansuman ediyorlar. Film çekildimi hatırlamıyorum ama kolumu alçıya alıyorlar. Ama kırık yer çarpık kaynamış...
Başka yaralılar geliyor. Hemşireler türbanlı, bize, "siz hangi taraftansınız" diye soruyorlar. Devrime beni buradan uzaklaştır diyorum. Hastanenin başka bir bölümüne gidiyoruz. Telefonla TKP Genel Sekreteri Yörükoğlu yoldaşı arıyorum ve bilgi veriyorum. Hızlı bir değerlendirme yapıyoruz, direktiflerini alıyorum. Hastaneye yeni yaralılar geliyor. Bu gelenler bizdenmi, yoksa şer güçlerindenmi? Partizan çevresinden iki arkadaşla karşılaşıyoruz. Direniş sürüyor diyorlar. Birlikte bir taksi tutup hastaneden çıkıyoruz. Doğru Kültür Merkezine. Direnişin sürdüğü duyulur da durulurmu? Katil sürüsü ikinci kez püskürtülmüş. Yoldaşların arasındayım. "Güneşin sofrasındayız" dediği gibi Nazım'ın. Traşlıyım, ancak pantolon bile ikiye ayrılmış. Eşim çengelli iğne bulup, parçaları tutturuyor. O zamanların gençlik modasına uygun, yırtık-pırtık giyindiğimi söylüyor dalga geçiyor. Ayrıca tıraşlıyım da!...

Diyar
02-02-2007, 03:17 AM
Kültür Merkezinde cam çerçeve param parça. Ancak uğultu kesilmiş. İkindiyemi gitmişler ne? Eşim ikinci çatışmadan sonra sakallı birisinin konuştuğunu söylüyor. Belediye başkanıymış, "Gazanız mübarek olsun" demiş. Sonra gruplar halinde çekildiklerini söylüyor. Kültür Merkezini boşaltmak üzere hazırlık yapılıyor. Önce yaralılar, kadınlar ve çocuklar gidecek. Bir otobüs geliyor, ailece biniyoruz, Ali Baba Mahallesine yol alıyoruz. Kimin olduğu bilmediğim bir eve iniyoruz. Ali Baba Mahallesini polis sarmış "korumak için"miş!... Yoldaşların kararı Banaz'a gitmek. Olayların çapı üzerine başka bir bilgimiz yok. Televizyon ve radyolar Sivas'ta olayların olduğunu, Yaralılar olduğunu söylüyor. Bir Minibüsle Banaz'a yola çıkıyoruz. Banaz da şenliğin üçüncü günü başlayan proğram var ya, ona katılacağız. Minibüs nereleri dolaştı bilmiyorum. Bir ara beni koltukların arasına oturttular, dışarıdan görülmemem için. Vucudumun her yanı ağrıyor, başım dönüyor. Sivas ile Banaz arası bana dünyanın en uzun yolu gibi geliyor. Dalmışım.

Uyandığım da Köydeyiz. Kalabalık bir grup bizi karşılıyor. Avusturalya'da işçi olarak çalışan birinin evine konuk oluyoruz. Pir Sultan heykelinin önüne gidiyoruz. Birden çok üşüyorum, titremeye başlıyorum. Bir çoban amca bana ter kokan o güzelim montunu veriyor. Öyle bir ısınıyorum ki, sormayın. Yemek yiyoruz.
Köyde bir gerginlik var. Gençler köyün çevresinde. Televizyon haberlerini izliyoruz. Bir alt yazı geçiyor, Sivas'ta otel yakmışlar. Ardından Madımak Otelinin yandığı, üç ölünün olduğunu söylüyor. Gözlerimiz doluyor, kimse kimseye bakamıyor. Utanıyorum, olamaz böyle şey, insanlarımızı yakmışlar. Aradan on, on beş dakika geçiyor, bir alt yazı daha, yedi ölü diyor. Nedir bu yahu?... Demek Kültür Merkezinin önündeki çelik direnişi görünce, savunmasız insanların olduğu otele gidip, yakmışlar. Bir alt yazı daha, on beş ölü. Bu nasıl iş, insan olan bunu yapabilirmi?... Artık dayanamıyorum. Dışarı çıkmak istiyorum. Eşim de benimle geliyor. Ağlıyorum, ağlıyorum böyle bir acı olabilirmi?... Nasıl onları yalnız bıraktık? Nasıl akıl edemedik? Hıçkıra, hıçkıra ağlıyorum. Başımdan geçenleri unutuyorum, Sivas'ta insanlar yakılmış, insanlığa ağlıyorum. İnsanlarımıza ağlıyorum. Çaresizliğimize, yanların da olup onlara sahip çıkamadığımıza ağlıyorum. Tekrar içeri dönebildiğim de, televizyonun verdiği ölü sayısı artmış ve artmaya devam ediyor. Otuz ölü, otuz üç ölü, otuzbeş ölü, otuzyedi ölü. Başbakan olacak kadın çıkıyor, "Vatandaş zarar görmemiştir" diye tarihi bir beyanat veriyor. Sonra hastane görüntüleri, yarılılar ve yanmış, boğulmuş
cesetler. Semahçı gençler, kalem tutan eller, saz çalan parmaklar. Daha dün, bu sabah görmüştüm bazılarını. Hayatımın en kötü gününü yaşıyorum. Böyle bir acı olabilir mi?...

Tepeye çıkmak istiyorum. Eşime tutunarak Pir Sultan heykelinin önüne gidiyoruz. Sanki her yanım yanıyor, hayır üşüyorum. Orada, o tepede oturup, insan olduğuma ağlamak istiyorum. Boğulacak gibi oluyorum, oracağı düşeceğim sanki. Gençler çevremde toplanıyor. Herkes suskun, derin derin bakıyor. Sanki o gün yılları yaşamışısız. Gece Banaz'ın sokaklarında dolaşıyoruz. Pir Sultan Abdal Derneğinin günümüzdeki yöneticilerinden Gazi Arslan'ın evine yer hazırlamışlar, sabaha karşı baygın gibi uyuyorum. Karabasan gibi bir uyku. Sabah oluyor, yine haberlerin başındayız. Evet, otuz yedi ölü.
sabah köy erenleri toplanıyor, ölenlerimizi anmak için proğramı devam ettirme kararı alıyorlar. Eli saz tutan gençlerle Pir Sultan heykelinin önüne gidiyoruz. Meydan kalabalık. Bir halka oluşturuluyor. Sazın teline vuruluyor. Kimse, kimseye bakmıyor, sanki insan olduğumuz dan utanıyoruz. Saz çalan genç hem ağlıyor, hem saza vuruyor. Elleri titriyor, ağlıyor ama saza vurmaya devam ediyor. "Alim ne yatarsın, günlerin geldi" ve halka semahı dönülüyor. Sanki ölülerimiz de aramızda. Semah dönülür mü bu durumda? İşte gözlerimle gördüm, Pir sultan'ın heykelinin önünde ağlayarak saza vuran gencin önünde halk, halka olmuş, ölülerimizle birlikte semah dönüyor. Halk ölülerinin acısını yüreğine böyle gömüyor. Sanki tarih semah dönüyor.

Öğleden sonra Gazi Arslan ve yönetici arkadaşlarla İstanbul'a gitme ve yapılabilirse cenaze törenine katılmaya karar verdik. İstanbul yolcuları hazırlanıyor. Herkes mahzun, standımız da parçalanmış kitapları ve kasetleri otobüse yüklüyoruz . Yola çıkıyoruz. Hangi molada aradık hatırlamıyorum ama Yörükoğlu yoldaşla telefonla görüşüyoruz. Cenaze töreninin ankarada olacağını öğreniyoruz ve tüm yoldaşlarla Ankara'ya gitme kararı alıyoruz. Otobüstekilere bunu duyuruyoruz. Diğer yolcuların hepsi de Ankara'ya gitmek ve cenaze törenine katılmak istiyor. Otobüsler Ankara'ya, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Ankara Şubesine vardı. Derneğin önü mahşeri bir kalabalık. Yaralılar geldi deyince, yol açılıveriyor. Derneğe doğru ilerliyoruz. Öldürülenlerin yakınları var, ağlayanlar var. Beni o halde gören boynuma sarılıyor. Kimin annesiydi hatırlamıyorum, ölen dostlarımızdan birinin annesi, "onu da yaralı olarak getirecek misiniz" diye soruyor. Yüzümü duvara dönüyorum.

Ankara tarihi bir gün yaşıyor. Binlerce Alevi, binlerce yoksul emekçi, demokrat ve devrimci, ölülerimiz ve yaralıları kucaklamak için orada. Yaralılar gelmeye devam ediyor. Yanmaktan kıl payı kurtulan ozanlar, yazarlar geliyor. kalabalık dalgalanıyor. İstanbul dan yoldaşlar geliyor. Sarılıp, sarmaşıyoruz. Pankart açıp, kortej oluşturuyoruz ve derneğin önüne yürüyoruz. Kalabalık bir grup bize doğru geliyor, yalnız bunlar diğer katılımcılardan farklı. Devlet adamı protokolü var. Biri bana elini uzatıyor. Binlerce insan dalgalanıyor. Elimi kaldırıyorum, yüzü tanıdık geliyor: Erdal İnönü bu!
"Başbakan yardımcısı olacak utanmaz herif" diyorum, elini çekiyor. "Bizi orada yakarlarken neredeydin de şimdimi yanımıza geliyorsun" diyorum. Korumaları, İnönü'yü geri çekiyor. Ben bağırmaya devam ediyorum, "sekiz saat bize saldırdılar, yaktılar, neredeydiniz şerefsizler." Kalabalıktan alkış yükseliyor. Zamanın özel televizyonu bu karşılaşmayı haberlerde yayınlıyor, "yaralılar İnönü'ye saldırdı" diyor.

Ankara'da demokratik kitle örgütleri cenaze törenini düzenleme komitesi kuruyor. Komitede Kervan dergisi adına ben, Pir Sultan Derneklerinden bir arkadaş, İnsan Hakları Derneği adına Akın Birdal, birde Sendikacı ve öğretim görevlisi Atilla Erdem var. Yoğun toplantıları bünyem kaldıramadığı için yerimi İsmail Yıldırım'a devrediyorum. Cenazeye katılım yüz binin üzerinde. Yalnız Kervan dergisinin flamasının ardında on bin kişi yürüyor. Sloganlarımızı yönetmekten sorumlu yoldaştan rica ettim, megafonu aldım. Sloganlarımızı çağırdıkça, sanki vucuduma kan yürüdü, güçlendim, ağrılarımı unuttum. Yüz binler şehitlerimizle yek vucut oldu. Meclisin önüne geldik. Meclis koruma altında. Milletin vekillerini halktan koruyorlar!.. O gece trenle İstanbul'a yola çıktık. İstasyonunda oturduğumuz lokantada, su aldığımız büfede insanlar tanıyıp, geçmiş olsun diyor. Halkın bizi bağrına basışı anlatılmaz bir şey.

İçinde bu yoğunlukta yaşadığım olayları, on yıl boyunca, Kervan dergisinin o günlerde yayınlanan sayısı dışında bir daha yazmamıştım. Büyük toplumsal olaylar böyledir, çakalı çıkar, tilkisi çıkar, olayın büyüklüğünü paraya tahvil etmenin yolunu bulur. At izi, it izine karışmasın istedim. Bu işin ticaretini yapıp küçülenlere adım karışsın istemedim.
On yıl sonra Alev Yayınları'nın yaptığı bu çalışma ise tarihe bir belge. Adeta o günleri yeniden yaşadım.
Bu nedenle gülmemiz, ağlamamız, acımız, hislerimiz, hepsini olduğu gibi yazdım, gördüğümü olduğu gibi anlatmaya çalıştım.

Bekir DELİBAŞ