Rojaazme
28-01-2007, 09:34 AM
http://www.karacaahmet.org/makaleler_ayrinti.asp?id=48&next=49&prew=47
Anadolu'da genel olarak Halk Hareketleri, özel olarak Alevi Hareketleri Üzerine düşünüldüğünde, Doğu'dan batı'ya halk hareketlerini derinden etkilemiş Safeviliği, Şah İsmail'i ve onun kurduğu Safevi Türk Devleti'ni görmezden gelemez.
Doğru görülür veya görülmez, ama açık bir gerçek var ki, 16. yüzyıl başlarından uzun zaman sonrasına kadar Safevilik ve Şah İsmail Anadolu'da ezilen-Sömürülen Türkmen ağırlıklı halkın kurtuluş umudu, mücadelenin maddi ve manevi önderi olmuştur. Ayağa kalkan Anadolu halkı, Şah ile bütünleşmek için ayaklanma çağrısı yapmış, bunu saza ve söze dökerek siyasi bağlılığın yanında kültürel ve dinsel bağlılığın ida ortaya koymuştur. Daha doğrusu Safevlik ve Şah İsmail, bir kurtuluş sembolü olarak görülmüştür.
İran'da kurulan Safevi Devleti, adını kuruluşundan yüzlerce yıl önce yaşamış ve Safevi tarikatının kurucusu Şah Safiyeddin (Üshak Safiyeddin, 1252-1334)'in isminden alan (deyim yerindeyse) Alevi devletidir. Şah Safiyeddin; Alevi tarikatlarından Halvetilik ile Kalenderi'liği birleştirerek Erdebil'de Safevi tarikatının temellerini attı. Onun ölümünden sonra, oğlu Sadrettin Musa Pir'lik posta oturdu (1334-1392). Musa'dan sonra oğlu Alaeddin Ali, tarikatın başına geçti (1392-1428). Ali döneminde tarikatın insan gücü ve siyasi etkinliği oldukça arttı. öyle ki, Osmanlı'dan Timur'a kadar birçok iktidar sahibi erağ akçesi adı altında Erdebil tekkesine hediyeler göndererek destek umuyorlardı.
Ali'den sonra oğlu, Şah İbrahim pirlik makamına geldi (1428-1447). Şah İbrahim döneminde daha da güçlenen Erdebil tekkesi, etkinliğini İran'dan Anadolu'ya kadar genişletince, Osmanlı sömürüsü, baskısı ve zulmünden kurtulmak için bu ocağa akın akın Anadolu Alevileri girdi. Tekkeleri ve dolayısıyla tarikat güçlendikçe, buna paralel olarak siyasileşmesi de o oranda güçlendi; ve artık bu durumdan sonra, dinsel görüntülerin yerini gittikçe yükselen bir ölçüde doğrudan ve açık siyasal eylemler aldı.
Şah İbrahim ölünce, yerine oğlu Şah Cüneyt geçti (1447-1460). Şah Cüneyt, temelleri önceden atılmış ve güçlenmiş siyasal faaliyeti daha da canlandırarak aktif eylemlere başladı. Bu arada, çalışmalarını yoğunlaştırmak amacıyla Anadolu'ya geldi. 2. Murat'tan ve o zaman Üç Anadolu'da bir devlet olan Karamanoğulları'ndan ikamet istedi, fakat bu Önerisi her ikisi tarafından da kabul görmeyince Batı Anadolu'da, Üçel ve Suriye'de propaganda ve örgütleme faaliyetlerine girişti. Tekrar Erdebil'e dönüp örgütlediği güçlerle Gürcistan'a ve çerkez beyliklerine karşı saldırıya girişti. 1460'da Dağıstan ve Kuzey Azerbaycan hükümdarı Halil ile giriştiği savaşta öldürüldü.
Cüneyt'in ölümünden sonra, yerine oğlu Şah Haydar geçti (1460-1488). Müridlerine On iki İmam'ı ifade eden 12 dilimli taç giydirdi, sarık sardı. Bu yüzden tarikat mensuplarına kızılbaş veya Haydari denildi.
Şah Cüneyt, babasının intikamını almak için Şirvan hükümdarı Ferruh Yesar ile 1488'de girdiği savaşta öldürüldü. Oğulları Şah Ali ile Şah İsmail tutuklanarak zindana atıldı. Akkoyunlu ailesi arasında çıkan saltanat mücadelesinde, bunlardan bir taraf olan Rüstem Bey Safeviler'in gücünden yararlanmak için Şah Ali ile Şah İsmail'i serbest bıraktı. Bu gelişmeden sonra, Şah Haydar'ın yerine, büyük oğlu Şah Ali geçti (1488-1494). Şah Ali döneminde, Kızılbaşlık ve Safevi etkinliği İran ve Anadolu'da daha da güçlenince, Akkoyunlu hükümdarı Rüstem Bey korkuya kapıldı. Nihayet bu korku savaşa dönüştü ve bu savaşta Ali öldürüldü.
Ali'nin ölümünden sonra, İran ve Anadolu Alevileri daha 8 yaşında olan Şah İsmail'i Pir kabul ederek, öldürülme korkusuyla saklandılar. Şah İsmail çok genç yaşta Anadolu'ya gelerek, Rumlu, Ustacalİ, Tekeli, Şamli, Zülkadirli, Varsak, ‚epni, Arapkirli, Turgutlu, Bozcalı, Enisli, Hınıslı TÜrk ve Alevi boylarını etrafına toparlayarak örgütledi. Bu boylardan topladığı güçlü bir ordu ile 1500 yılında İran'a döndü. Buradaki yerel beyliklerle, Akkoyunlu ve Fars hükümdarlarıyla giriştiği savaşlarda büyük zaferler kazanarak Aran, Şirvan, Tebriz, Şiraz bölgelerini kurtardı; Bağdatıi ele geçirdi ve 1502'de İran'da Safevi Devletini kurarak Tebriz'i başkent yaptı. Bağdat'ı ele geçirmesiyle kuzeye sığınan düşmanı kovalayarak Diyarbakır ve Harput'u da ele geçirdi.
Anadolu'ya çıkışından önce, buralara propaganda amacıyla gönderdiği halifeleri vasıtasıyla ve sonraları yürüttüğü çalışmaları ve Hatayı mahlası ile yazdığı sade, akıcı ve içli şiirlerile Anadolu halkının yaşamını, acı, sevinç ve istemlerini dile getiren öz Türkçe diliyle yoksul halkı etkileyip yanına çekti.
O döneme kadar, hem Selçuklu ve hem de Osmanlı iktidarı tarafından genel olarak Türk sözcüğü bir hakaret sıfatı olarak görülmüş ve Türkler etrak-i bi-idrak (idraksız Türkler), Türk-i bed-lika (çirkin suratlı Türkler) olarak anılmışlardı. çünkü, Osmanlı devleti karışık egemen güçlerin Anadolu Türkü Üzerindeki egemenliği demektir...Ó
Diğer bir adıyla da, Osmanlı İmparatorluğu bir Greko-Slavo-Türk devleti'ydi. bundan dolayıdır ki Türkmenler, Türkmen oldukları için Osmanlı devlet idaresinde her hangi bir imtiyaza sahip olmaları bir yana, fakat normal insan olarak dahi görülmemişlerdir. Türk sözcüğü bir ayıplanma olarak kullanılıyordu... Nitekim 15. yüzyıl ortalarından, yani Fatih Sultan Mehmet döneminden 16. yüzyıl ortalarına değin görev yapan 48 vezir-i azamdan yalnızca 4'ü Türk'dür... Türklere, Osmanlı sarayında kaba Türk, akılsız Türk, eşek Türk diye hitap edilirdi.
Öte yandan, Osmanlı'nın siyasal gericiliğini dinsel gericilikle pekiştiren din kurumları Türkmen kültüründen, gelenek ve yaşam biçiminden taviz vermeyen Türkmen halkına ölüm fermanları kesiyordu.
Osmanlı'nın, akıl-mantık sahibi herkese olan düşmanlığı, aslında sarayın dinsel hurefalarına ve sömürüsüne karşı çıkanlara olan düşmanlığından kaynaklanıyordu. Saraydaki entrika ve darbelerle öz babalarını, çocuklarını, kardeşlerini ve en yakınlarını olduğu gibi, halka karşı her türlü cürümü işlemeyi din hükmüne bağlayan Osmanlılar Anadolu halkına öylesine yabancılaşmıştı ki, devletin güvenlik birimlerini dahi Anadolu halkından toplayacak yüzü ve etkisi kalmadığında,devşirilmiş Hıristiyan Kapı Kulları'ndan oluşturmuştu. Durmadan yükseltilen vergilerden ve sürdürülen fetih savaşlarında ölme, sakat ve yetim kalma gibi etmenler sonucunda, Türkmenler başta olmak Üzere bütün halk Osmanlı devletinden kopmuş, bir an önce bir çözüm arayışına girmişti.
Anadolu'da genel olarak Halk Hareketleri, özel olarak Alevi Hareketleri Üzerine düşünüldüğünde, Doğu'dan batı'ya halk hareketlerini derinden etkilemiş Safeviliği, Şah İsmail'i ve onun kurduğu Safevi Türk Devleti'ni görmezden gelemez.
Doğru görülür veya görülmez, ama açık bir gerçek var ki, 16. yüzyıl başlarından uzun zaman sonrasına kadar Safevilik ve Şah İsmail Anadolu'da ezilen-Sömürülen Türkmen ağırlıklı halkın kurtuluş umudu, mücadelenin maddi ve manevi önderi olmuştur. Ayağa kalkan Anadolu halkı, Şah ile bütünleşmek için ayaklanma çağrısı yapmış, bunu saza ve söze dökerek siyasi bağlılığın yanında kültürel ve dinsel bağlılığın ida ortaya koymuştur. Daha doğrusu Safevlik ve Şah İsmail, bir kurtuluş sembolü olarak görülmüştür.
İran'da kurulan Safevi Devleti, adını kuruluşundan yüzlerce yıl önce yaşamış ve Safevi tarikatının kurucusu Şah Safiyeddin (Üshak Safiyeddin, 1252-1334)'in isminden alan (deyim yerindeyse) Alevi devletidir. Şah Safiyeddin; Alevi tarikatlarından Halvetilik ile Kalenderi'liği birleştirerek Erdebil'de Safevi tarikatının temellerini attı. Onun ölümünden sonra, oğlu Sadrettin Musa Pir'lik posta oturdu (1334-1392). Musa'dan sonra oğlu Alaeddin Ali, tarikatın başına geçti (1392-1428). Ali döneminde tarikatın insan gücü ve siyasi etkinliği oldukça arttı. öyle ki, Osmanlı'dan Timur'a kadar birçok iktidar sahibi erağ akçesi adı altında Erdebil tekkesine hediyeler göndererek destek umuyorlardı.
Ali'den sonra oğlu, Şah İbrahim pirlik makamına geldi (1428-1447). Şah İbrahim döneminde daha da güçlenen Erdebil tekkesi, etkinliğini İran'dan Anadolu'ya kadar genişletince, Osmanlı sömürüsü, baskısı ve zulmünden kurtulmak için bu ocağa akın akın Anadolu Alevileri girdi. Tekkeleri ve dolayısıyla tarikat güçlendikçe, buna paralel olarak siyasileşmesi de o oranda güçlendi; ve artık bu durumdan sonra, dinsel görüntülerin yerini gittikçe yükselen bir ölçüde doğrudan ve açık siyasal eylemler aldı.
Şah İbrahim ölünce, yerine oğlu Şah Cüneyt geçti (1447-1460). Şah Cüneyt, temelleri önceden atılmış ve güçlenmiş siyasal faaliyeti daha da canlandırarak aktif eylemlere başladı. Bu arada, çalışmalarını yoğunlaştırmak amacıyla Anadolu'ya geldi. 2. Murat'tan ve o zaman Üç Anadolu'da bir devlet olan Karamanoğulları'ndan ikamet istedi, fakat bu Önerisi her ikisi tarafından da kabul görmeyince Batı Anadolu'da, Üçel ve Suriye'de propaganda ve örgütleme faaliyetlerine girişti. Tekrar Erdebil'e dönüp örgütlediği güçlerle Gürcistan'a ve çerkez beyliklerine karşı saldırıya girişti. 1460'da Dağıstan ve Kuzey Azerbaycan hükümdarı Halil ile giriştiği savaşta öldürüldü.
Cüneyt'in ölümünden sonra, yerine oğlu Şah Haydar geçti (1460-1488). Müridlerine On iki İmam'ı ifade eden 12 dilimli taç giydirdi, sarık sardı. Bu yüzden tarikat mensuplarına kızılbaş veya Haydari denildi.
Şah Cüneyt, babasının intikamını almak için Şirvan hükümdarı Ferruh Yesar ile 1488'de girdiği savaşta öldürüldü. Oğulları Şah Ali ile Şah İsmail tutuklanarak zindana atıldı. Akkoyunlu ailesi arasında çıkan saltanat mücadelesinde, bunlardan bir taraf olan Rüstem Bey Safeviler'in gücünden yararlanmak için Şah Ali ile Şah İsmail'i serbest bıraktı. Bu gelişmeden sonra, Şah Haydar'ın yerine, büyük oğlu Şah Ali geçti (1488-1494). Şah Ali döneminde, Kızılbaşlık ve Safevi etkinliği İran ve Anadolu'da daha da güçlenince, Akkoyunlu hükümdarı Rüstem Bey korkuya kapıldı. Nihayet bu korku savaşa dönüştü ve bu savaşta Ali öldürüldü.
Ali'nin ölümünden sonra, İran ve Anadolu Alevileri daha 8 yaşında olan Şah İsmail'i Pir kabul ederek, öldürülme korkusuyla saklandılar. Şah İsmail çok genç yaşta Anadolu'ya gelerek, Rumlu, Ustacalİ, Tekeli, Şamli, Zülkadirli, Varsak, ‚epni, Arapkirli, Turgutlu, Bozcalı, Enisli, Hınıslı TÜrk ve Alevi boylarını etrafına toparlayarak örgütledi. Bu boylardan topladığı güçlü bir ordu ile 1500 yılında İran'a döndü. Buradaki yerel beyliklerle, Akkoyunlu ve Fars hükümdarlarıyla giriştiği savaşlarda büyük zaferler kazanarak Aran, Şirvan, Tebriz, Şiraz bölgelerini kurtardı; Bağdatıi ele geçirdi ve 1502'de İran'da Safevi Devletini kurarak Tebriz'i başkent yaptı. Bağdat'ı ele geçirmesiyle kuzeye sığınan düşmanı kovalayarak Diyarbakır ve Harput'u da ele geçirdi.
Anadolu'ya çıkışından önce, buralara propaganda amacıyla gönderdiği halifeleri vasıtasıyla ve sonraları yürüttüğü çalışmaları ve Hatayı mahlası ile yazdığı sade, akıcı ve içli şiirlerile Anadolu halkının yaşamını, acı, sevinç ve istemlerini dile getiren öz Türkçe diliyle yoksul halkı etkileyip yanına çekti.
O döneme kadar, hem Selçuklu ve hem de Osmanlı iktidarı tarafından genel olarak Türk sözcüğü bir hakaret sıfatı olarak görülmüş ve Türkler etrak-i bi-idrak (idraksız Türkler), Türk-i bed-lika (çirkin suratlı Türkler) olarak anılmışlardı. çünkü, Osmanlı devleti karışık egemen güçlerin Anadolu Türkü Üzerindeki egemenliği demektir...Ó
Diğer bir adıyla da, Osmanlı İmparatorluğu bir Greko-Slavo-Türk devleti'ydi. bundan dolayıdır ki Türkmenler, Türkmen oldukları için Osmanlı devlet idaresinde her hangi bir imtiyaza sahip olmaları bir yana, fakat normal insan olarak dahi görülmemişlerdir. Türk sözcüğü bir ayıplanma olarak kullanılıyordu... Nitekim 15. yüzyıl ortalarından, yani Fatih Sultan Mehmet döneminden 16. yüzyıl ortalarına değin görev yapan 48 vezir-i azamdan yalnızca 4'ü Türk'dür... Türklere, Osmanlı sarayında kaba Türk, akılsız Türk, eşek Türk diye hitap edilirdi.
Öte yandan, Osmanlı'nın siyasal gericiliğini dinsel gericilikle pekiştiren din kurumları Türkmen kültüründen, gelenek ve yaşam biçiminden taviz vermeyen Türkmen halkına ölüm fermanları kesiyordu.
Osmanlı'nın, akıl-mantık sahibi herkese olan düşmanlığı, aslında sarayın dinsel hurefalarına ve sömürüsüne karşı çıkanlara olan düşmanlığından kaynaklanıyordu. Saraydaki entrika ve darbelerle öz babalarını, çocuklarını, kardeşlerini ve en yakınlarını olduğu gibi, halka karşı her türlü cürümü işlemeyi din hükmüne bağlayan Osmanlılar Anadolu halkına öylesine yabancılaşmıştı ki, devletin güvenlik birimlerini dahi Anadolu halkından toplayacak yüzü ve etkisi kalmadığında,devşirilmiş Hıristiyan Kapı Kulları'ndan oluşturmuştu. Durmadan yükseltilen vergilerden ve sürdürülen fetih savaşlarında ölme, sakat ve yetim kalma gibi etmenler sonucunda, Türkmenler başta olmak Üzere bütün halk Osmanlı devletinden kopmuş, bir an önce bir çözüm arayışına girmişti.