Diyar
22-01-2007, 03:39 AM
Cemiyetimizin içinde yetişip tarihe mal olmuş kişilerin sağlıklı bir değerlendirmeye tabi tutulmaları gerekir. Hacı Bektaş-ı Veli, toplum tarafından fazla tanınmayan bir şahsiyettir. Bu yazımızda, kendisi hakkında bazı bilgiler vererek tanıtmaya çalıştık. Hacı Bektaş-ı Veli’nin hakkında farklı değerlendirmeler olabilir ancak, bu değerlendirmeler ilmi çalışmalara dayandırılmalı ve sathi bilgilerden arındırılmalıdır. Daha sonra hayatı, fikirleri, yaşadığı dönem, etkilediği ve etki-lendiği insanlar yorum ve değerlendirmelere tabi tutulmalıdır.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin yaşadığı dönemin karakteristik özelliği (ileride değinilecek), kendisiyle ilgili resmi kaynakların olmaması, yaşadığı dönemde fazla dikkat çekmemesi, bıraktığı eser veya eserlerin tarihi tenkidinin yapılmadan değerlendirilmesi, ileri sürülen tezlerin sıhhatine gölge düşürmüştür.
Hacı Bektaş-ı Veli hakkında bilgi sahibi olabilmek için, yaşadığı dönemin siyasi ve sosyal hadiselerine de bakmak gerekir.
XIII. yüzyılda Anadolu
On üçüncü yüzyıl, Türk-İslam tarihi boyunca Anadolu’nun en karışık, istikrarsız ve düzensizliğin olduğu yüzyılıdır. Anadolu Selçuklularının ünlü hükümdarı Alaeddin Keykubat’ın (1220-1237) ölümünden sonra istikrar sağlanamamıştır. II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in (1237-1246) güçlü bir iradeye sahip olmaması, siyasi gelişmelerdeki karışıklıklar, bir taraftan Anadolu kapılarına dayanan Moğol istilası, diğer yandan Moğolların önünden kaçan göçebe unsurların Anadolu’ya geldikten sonra yerli halkla aralarında cereyan eden hadiseler ve Anadolu Selçuklu tarihinde önemli bir yer işgal eden Babailik isyanı gibi olaylar bu devletin çöküşünü hazırlarken, Anadolu’da uzun süre devam edecek bir istikrarsızlığa da sebep teşkil etmiştir.
Kösedağ hezimetinden (1243) sonra Moğollar Anadolu’yu, yönetimleri altına almadan “müşterek saltanat devri”ni hayata geçirmek[1] suretiyle daha fazla sömürdükleri gibi kargaşaya da sebep olmuşlar.
Çok kısa olarak özetlediğimiz bu asırda (daha sonra asırlarca devam edecek olan) insanlara ışık tutan, onları aydınlatan Mevlana, Hacı Bektaş, Yunus Emre gibi şahsiyetlerin yetişmesi dikkat çeken bir husustur. Bu şahsiyetler, insanları içine düştükleri çaresizlikten kurtarmak için çaba sarf etmişlerdir.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin Hayatı
Yaşadığı dönem boyunca kaynakların kendisinden çok az söz ettiği Hacı Bektaş-ı Veli’nin şöhreti, ölümünden sonra daha fazla yayılmış ve artmıştır. XIII. Yüzyılda büyük nüfuza sahip olduğu ve şöhretinin her tarafa yayıldığına[2] dair düşünceler ileri sürülse de bunlar daha çok menkıbelere dayanmakta ve kaynaklarla bunu ispatlamak mümkün olamamaktadır.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin hemen hemen tüm eserlerde Horasan asıllı olduğu[3] ve daha sonra Anadolu’ya geldiği konusunda ittifak vardır. Ancak ne zaman doğduğu hakkında kesin bilgi mevcut değildir. Rivayetlerde ve menkıbelerde çoğu zaman aynı tarihlerde yaşamamış ve birbirlerini görmemiş insanlar bir araya getirilerek aralarında çeşitli münasebetler kurulur. (Mesela, Hoca Ahmet Yesevi’nin—ölümünden yaklaşık elli yıl sonra doğmuş olan—Hacı Bektaş-ı Veli’yi Anadolu’ya gönderdiği belirtilmektedir).
Hacı Bektaş-ı Veli’nin asıl adı Muhammed olup babasının adı İbrahim, annesinin adı Hatme Hatundur.[4] On beşinci yüzyıl şairi olan Firdevsi-i Tawil’in kaleme aldığı Vilayetname’de Hz. Ali’nin soyuna dayandırılmaktadır. Hacı Bektaş-ı Veli’nin Arap asıllı olup olmadığı da tartışmalara sebep olmuştur. Makalat’ın Arapça yazılmış olması onun Arap olduğuna delil olarak gösterilemez. Çünkü, bu dönemde yazılmış olan (ilim-din muhtevalı) çoğu eserin Arapça olması bu tezi zayıflatmıştır.[5]
Eğitiminin önemli bir kısmını Hora-sanda tamamladığı ve Anadolu’ya geldi-ğinde kırk yaşlarında olduğu tahmin edilmektedir.[6] Horasandan ayrıldıktan sonra sırasıyla şu yolu takip etmiştir; Necef’e giderek Hz. Ali’nin kabrini ziyaret etmiş ve kırk gün orada kalmıştır. Buradan Mekke’ye geçerek üç yıl boyunca Ravza-i Mutahhara’ya yakın bir yerde ikamet etmiştir. Medine’ye gittikten sonra sırasıyla; Kudüs, Şam, Halep ve Elbistan üzerinden Anadolu’ya gelmiştir.[7]
Bazı görüşlere göre Anadolu’ya aşireti ile beraber göç etmiştir. Moğol istilası ile birlikte Anadolu’ya göçler olurken, Hacı Bektaş-ı Veli kendisine bağlı bir Türkmen aşireti ve Yesevi mektebinden dervişlerle Anadolu’ya gelmiştir. Bazı aşiretler şeyhlerinin adıyla anılırlardı. Osmanlı tahrir defterlerinde “Bektaşlı Oymağı” ile ilgili bilgilerin yer alması söz konusu görüşleri desteklemektedir.[8]
Anadolu’ya 1230’larda geldiği tahmin edilmektedir.[9] Bu tarihler Anadolu Selçuklu Devleti’nin en parlak dönemine rastlar. Ancak kısa bir süre sonra ortam karışır ve Babailik isyanı patlak verir. İsyan sırasında Anadolu’da olmasına ve bazı kaynaklara göre Baba Resul’ün halifesi olduğu iddia edilmesine rağmen bu isyana katılmamıştır. 1239 yılında patlak veren bu isyana Hacı Bektaş-ı Veli’nın kardeşi Menteş katılmış, Sivas’ta meydana gelen çatışmalarda öldürülmüştür. Hacı Bektaş’ın bu isyana katılmadığı hem Elvan Çelebi’nin hem de Aşıkpaşazade’nin verdiği bilgilerden anlaşılmaktadır.[10]
Hacı Bektaş-ı Veli’nin Mevlana, Yunus Emre, Taptuk Emre ve Ahi Evran ile münasebetleri olmuştur. Hacı Bektaş-ı Veli’nin Makalatı, Mesnevi’nin kısa bir özeti[11] gibi olup Mesnevi’deki duygu ve tefekkürler bunda da mevcuttur. Bir eserde mevcut olan bazı sözlerin başka bir eserde de olması gayet tabiidir. Çünkü Mevlana, Sultan Veled, Molla Cami gibi şahsiyetler başkalarından duyup hoşlarına giden sözleri eserlerine almışlar, bu alıntıları yaparken de sözlerin başkalarına ait olduğunu gizlememişlerdir.[12]
Mevlana ve Mevleviler ile fazla bir münasebetlerinin olmadığı anlaşılmaktadır. Fakat Vilayetname Yunus Emre ve Taptuk Emre’den bahseder. Buna göre; kıtlık yılında Hacı Bektaş’a müracaat eden Yunus, nasip yerine buğday almada ısrar eder. Sonradan pişman olup geri dönünce de artık Taptuk Emre’ye başvurması gerektiği bildirilir.[13]
Mevlevilere nazaran Ahilerle daha yakın bir münasebet kurmuş olan Hacı Bektaş-ı Veli ile Ahi Evran’ın ölümü arasında sadece on yıllık bir zaman farkı olduğuna göre, büyük bir ihtimalle görüşmüşlerdir.[14] Bektaşilik tarikatına giriş ayinindeki eşik öpme, kuşak bağlama, aynı kaseden müşterek şerbet içme adeti, kıyafetlerdeki teferruat, okunan duaların Ahilikten alınmış[15] olması, Ahilerle önemli bir münasebetleri olduğunu göstermektedir.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin evlenip evlenmediği konusu Bektaşiliğin iki kolunu teş-kil eden “Babalar” kolu ile “Çelebiler” kolu arasında tartışma konusudur. Babalar koluna göre “mücerret”tir ve mesleği “yol evladı” denilen manevi varisleri aracılığıyla devam etmektedir. Bunlara göre “Hacı Bektaş-ı Veli evladı” tabiri Hacı Bektaş-ı Veli’nin yoluna tabi olanlar için kullanılmıştır.[16] Çelebiler, Hacı Bektaş-ı Veli’nin, İdris Hoca’nın kızı Fatma Nuriye Hanım ile evlenerek neslini devam ettirdiğini iddia ederler. Onlara göre Hacı Bektaş-ı Veli soyundan gelenler posta oturmuşlardır: Seyyid Ali Sultan, Resul Bali, Mürsel Bali…[17]
Hacı Bektaş-ı Veli ile Baba İlyas arasında bir münasebet olmakla birlikte, Baba Resul’ün halifesi değildir. Babailik isyanından sonra bu isyana katılanların takibe uğraması, kendisine “Baba İlyas’ın mensubuydu” denilmesine rağmen şöhretine olumsuz etki yapmamış ve bu söylentiler sonuç getirmemiştir.[18]
Vilayetname’de Baba Resul, Hacı Bektaş-ı Veli’nin halifesi olarak göste-rilmektedir. Bu görüş, 1240’da öldürülen Baba Resul’ün manevi nüfuzu Anadolu’da gittikçe azalırken, Hacı Bektaş-ı Veli’nin nüfuzunun daha üstün duruma gelmesinden kaynaklanmaktadır.[19]
Kırşehir civarında Sulucakarahöyük’e yerleşen Hacı Bektaş-ı Veli, Türkmen şeyhi olarak vazifesini ifa ettiği sıralarda Ürgüp civarındaki Hıristiyanların İslam’a yönel-melerine zemin hazırlar. Bunun yanında Moğolların da İslam’a girmeleri için faaliyet gösterir.[20]
Anadolu’ya halifelerini yolladığı gibi Rumeli’ye de Sarı Saltuk’u gönderir. Sarı Saltuk’un Rumeli’ye gönderilişi 1264-1265 yıllarına rastlamaktadır. Bu tarihlere dayanılarak, Osmanlı Devletinin ilk defa (1353) Rumeli’ye geçmelerinden yaklaşık bir asır öncesinden manevi fetihlerin başladığı söylenebilir. 1332 yılında Güney Rusya’dan geçen ünlü seyyah İbn Batuta, söz konusu bölgede “Sarı Saltuk’un destanlaşan menkıbeleriyle” karşılaştığını kaydetmiştir.[21]
Vilayetname’ye göre doksan iki yıl yaşamış olan Hacı Bektaş-ı Veli’nin—bazı vakıf kayıtlarına göre—1291 yılından önce vefat ettiği,[22] kesin tarihin 1270 yılı olduğu sanılmaktadır.[23]
Hacı Bektaş-ı Veli’nin yaşadığı dönemin karakteristik özelliği (ileride değinilecek), kendisiyle ilgili resmi kaynakların olmaması, yaşadığı dönemde fazla dikkat çekmemesi, bıraktığı eser veya eserlerin tarihi tenkidinin yapılmadan değerlendirilmesi, ileri sürülen tezlerin sıhhatine gölge düşürmüştür.
Hacı Bektaş-ı Veli hakkında bilgi sahibi olabilmek için, yaşadığı dönemin siyasi ve sosyal hadiselerine de bakmak gerekir.
XIII. yüzyılda Anadolu
On üçüncü yüzyıl, Türk-İslam tarihi boyunca Anadolu’nun en karışık, istikrarsız ve düzensizliğin olduğu yüzyılıdır. Anadolu Selçuklularının ünlü hükümdarı Alaeddin Keykubat’ın (1220-1237) ölümünden sonra istikrar sağlanamamıştır. II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in (1237-1246) güçlü bir iradeye sahip olmaması, siyasi gelişmelerdeki karışıklıklar, bir taraftan Anadolu kapılarına dayanan Moğol istilası, diğer yandan Moğolların önünden kaçan göçebe unsurların Anadolu’ya geldikten sonra yerli halkla aralarında cereyan eden hadiseler ve Anadolu Selçuklu tarihinde önemli bir yer işgal eden Babailik isyanı gibi olaylar bu devletin çöküşünü hazırlarken, Anadolu’da uzun süre devam edecek bir istikrarsızlığa da sebep teşkil etmiştir.
Kösedağ hezimetinden (1243) sonra Moğollar Anadolu’yu, yönetimleri altına almadan “müşterek saltanat devri”ni hayata geçirmek[1] suretiyle daha fazla sömürdükleri gibi kargaşaya da sebep olmuşlar.
Çok kısa olarak özetlediğimiz bu asırda (daha sonra asırlarca devam edecek olan) insanlara ışık tutan, onları aydınlatan Mevlana, Hacı Bektaş, Yunus Emre gibi şahsiyetlerin yetişmesi dikkat çeken bir husustur. Bu şahsiyetler, insanları içine düştükleri çaresizlikten kurtarmak için çaba sarf etmişlerdir.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin Hayatı
Yaşadığı dönem boyunca kaynakların kendisinden çok az söz ettiği Hacı Bektaş-ı Veli’nin şöhreti, ölümünden sonra daha fazla yayılmış ve artmıştır. XIII. Yüzyılda büyük nüfuza sahip olduğu ve şöhretinin her tarafa yayıldığına[2] dair düşünceler ileri sürülse de bunlar daha çok menkıbelere dayanmakta ve kaynaklarla bunu ispatlamak mümkün olamamaktadır.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin hemen hemen tüm eserlerde Horasan asıllı olduğu[3] ve daha sonra Anadolu’ya geldiği konusunda ittifak vardır. Ancak ne zaman doğduğu hakkında kesin bilgi mevcut değildir. Rivayetlerde ve menkıbelerde çoğu zaman aynı tarihlerde yaşamamış ve birbirlerini görmemiş insanlar bir araya getirilerek aralarında çeşitli münasebetler kurulur. (Mesela, Hoca Ahmet Yesevi’nin—ölümünden yaklaşık elli yıl sonra doğmuş olan—Hacı Bektaş-ı Veli’yi Anadolu’ya gönderdiği belirtilmektedir).
Hacı Bektaş-ı Veli’nin asıl adı Muhammed olup babasının adı İbrahim, annesinin adı Hatme Hatundur.[4] On beşinci yüzyıl şairi olan Firdevsi-i Tawil’in kaleme aldığı Vilayetname’de Hz. Ali’nin soyuna dayandırılmaktadır. Hacı Bektaş-ı Veli’nin Arap asıllı olup olmadığı da tartışmalara sebep olmuştur. Makalat’ın Arapça yazılmış olması onun Arap olduğuna delil olarak gösterilemez. Çünkü, bu dönemde yazılmış olan (ilim-din muhtevalı) çoğu eserin Arapça olması bu tezi zayıflatmıştır.[5]
Eğitiminin önemli bir kısmını Hora-sanda tamamladığı ve Anadolu’ya geldi-ğinde kırk yaşlarında olduğu tahmin edilmektedir.[6] Horasandan ayrıldıktan sonra sırasıyla şu yolu takip etmiştir; Necef’e giderek Hz. Ali’nin kabrini ziyaret etmiş ve kırk gün orada kalmıştır. Buradan Mekke’ye geçerek üç yıl boyunca Ravza-i Mutahhara’ya yakın bir yerde ikamet etmiştir. Medine’ye gittikten sonra sırasıyla; Kudüs, Şam, Halep ve Elbistan üzerinden Anadolu’ya gelmiştir.[7]
Bazı görüşlere göre Anadolu’ya aşireti ile beraber göç etmiştir. Moğol istilası ile birlikte Anadolu’ya göçler olurken, Hacı Bektaş-ı Veli kendisine bağlı bir Türkmen aşireti ve Yesevi mektebinden dervişlerle Anadolu’ya gelmiştir. Bazı aşiretler şeyhlerinin adıyla anılırlardı. Osmanlı tahrir defterlerinde “Bektaşlı Oymağı” ile ilgili bilgilerin yer alması söz konusu görüşleri desteklemektedir.[8]
Anadolu’ya 1230’larda geldiği tahmin edilmektedir.[9] Bu tarihler Anadolu Selçuklu Devleti’nin en parlak dönemine rastlar. Ancak kısa bir süre sonra ortam karışır ve Babailik isyanı patlak verir. İsyan sırasında Anadolu’da olmasına ve bazı kaynaklara göre Baba Resul’ün halifesi olduğu iddia edilmesine rağmen bu isyana katılmamıştır. 1239 yılında patlak veren bu isyana Hacı Bektaş-ı Veli’nın kardeşi Menteş katılmış, Sivas’ta meydana gelen çatışmalarda öldürülmüştür. Hacı Bektaş’ın bu isyana katılmadığı hem Elvan Çelebi’nin hem de Aşıkpaşazade’nin verdiği bilgilerden anlaşılmaktadır.[10]
Hacı Bektaş-ı Veli’nin Mevlana, Yunus Emre, Taptuk Emre ve Ahi Evran ile münasebetleri olmuştur. Hacı Bektaş-ı Veli’nin Makalatı, Mesnevi’nin kısa bir özeti[11] gibi olup Mesnevi’deki duygu ve tefekkürler bunda da mevcuttur. Bir eserde mevcut olan bazı sözlerin başka bir eserde de olması gayet tabiidir. Çünkü Mevlana, Sultan Veled, Molla Cami gibi şahsiyetler başkalarından duyup hoşlarına giden sözleri eserlerine almışlar, bu alıntıları yaparken de sözlerin başkalarına ait olduğunu gizlememişlerdir.[12]
Mevlana ve Mevleviler ile fazla bir münasebetlerinin olmadığı anlaşılmaktadır. Fakat Vilayetname Yunus Emre ve Taptuk Emre’den bahseder. Buna göre; kıtlık yılında Hacı Bektaş’a müracaat eden Yunus, nasip yerine buğday almada ısrar eder. Sonradan pişman olup geri dönünce de artık Taptuk Emre’ye başvurması gerektiği bildirilir.[13]
Mevlevilere nazaran Ahilerle daha yakın bir münasebet kurmuş olan Hacı Bektaş-ı Veli ile Ahi Evran’ın ölümü arasında sadece on yıllık bir zaman farkı olduğuna göre, büyük bir ihtimalle görüşmüşlerdir.[14] Bektaşilik tarikatına giriş ayinindeki eşik öpme, kuşak bağlama, aynı kaseden müşterek şerbet içme adeti, kıyafetlerdeki teferruat, okunan duaların Ahilikten alınmış[15] olması, Ahilerle önemli bir münasebetleri olduğunu göstermektedir.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin evlenip evlenmediği konusu Bektaşiliğin iki kolunu teş-kil eden “Babalar” kolu ile “Çelebiler” kolu arasında tartışma konusudur. Babalar koluna göre “mücerret”tir ve mesleği “yol evladı” denilen manevi varisleri aracılığıyla devam etmektedir. Bunlara göre “Hacı Bektaş-ı Veli evladı” tabiri Hacı Bektaş-ı Veli’nin yoluna tabi olanlar için kullanılmıştır.[16] Çelebiler, Hacı Bektaş-ı Veli’nin, İdris Hoca’nın kızı Fatma Nuriye Hanım ile evlenerek neslini devam ettirdiğini iddia ederler. Onlara göre Hacı Bektaş-ı Veli soyundan gelenler posta oturmuşlardır: Seyyid Ali Sultan, Resul Bali, Mürsel Bali…[17]
Hacı Bektaş-ı Veli ile Baba İlyas arasında bir münasebet olmakla birlikte, Baba Resul’ün halifesi değildir. Babailik isyanından sonra bu isyana katılanların takibe uğraması, kendisine “Baba İlyas’ın mensubuydu” denilmesine rağmen şöhretine olumsuz etki yapmamış ve bu söylentiler sonuç getirmemiştir.[18]
Vilayetname’de Baba Resul, Hacı Bektaş-ı Veli’nin halifesi olarak göste-rilmektedir. Bu görüş, 1240’da öldürülen Baba Resul’ün manevi nüfuzu Anadolu’da gittikçe azalırken, Hacı Bektaş-ı Veli’nin nüfuzunun daha üstün duruma gelmesinden kaynaklanmaktadır.[19]
Kırşehir civarında Sulucakarahöyük’e yerleşen Hacı Bektaş-ı Veli, Türkmen şeyhi olarak vazifesini ifa ettiği sıralarda Ürgüp civarındaki Hıristiyanların İslam’a yönel-melerine zemin hazırlar. Bunun yanında Moğolların da İslam’a girmeleri için faaliyet gösterir.[20]
Anadolu’ya halifelerini yolladığı gibi Rumeli’ye de Sarı Saltuk’u gönderir. Sarı Saltuk’un Rumeli’ye gönderilişi 1264-1265 yıllarına rastlamaktadır. Bu tarihlere dayanılarak, Osmanlı Devletinin ilk defa (1353) Rumeli’ye geçmelerinden yaklaşık bir asır öncesinden manevi fetihlerin başladığı söylenebilir. 1332 yılında Güney Rusya’dan geçen ünlü seyyah İbn Batuta, söz konusu bölgede “Sarı Saltuk’un destanlaşan menkıbeleriyle” karşılaştığını kaydetmiştir.[21]
Vilayetname’ye göre doksan iki yıl yaşamış olan Hacı Bektaş-ı Veli’nin—bazı vakıf kayıtlarına göre—1291 yılından önce vefat ettiği,[22] kesin tarihin 1270 yılı olduğu sanılmaktadır.[23]