Ersin_Zara
22-12-2006, 08:25 AM
Acaba İmam Hüseyin (a) Makke’den Kufe’ye doğru yola çıkarken şehid olacağını biliyor muydu? Başka bir deyişle, acaba İmam Hüseyin (a) şehid olma kastıyla mı Irak’a doğru yola koyuldu? Yoksa adil bir İslami hükûmet kurmak için mi?
Bu soruya şöyle cevap verebiliriz: İmamiye Şiası’na göre İmam Hüseyin (a) Resullallah’ın (s.a.a) itaati farz olan vasilerinden üçüncü imamdır ve “velayet-i külliye” ye sahiptir. Akli ve nakli delillerden anlaşıldığı üzere masum imamın eşyalara ve vakıalara olan ilmi iki kısımdır:
1-Gaybi İlim: İmam, ister hissi olsun, ister olmasın, varlık alemindeki bütün gerçeklere vakıftır. Masum İmamlar’ ın ilm-i gaybını, Usul-i Kafi, Besair, Şeyh Saduk’un kitapları, Bihar-ül Envar gibi Şia’anın kaynak kitaplarında nakledilen mütevatir hadislerle isbatlayabiliriz.
Haddi hesabı olmayacak kadar çok olan bu hadisler gereğince, İmam (a) iktisab yoluyla değil de ilahi bağış yoluyla her şeye vakıf ve her şeyden haberdar olup istediği her şeyi Allah’ın izniyle en küçük bir teveccühle bilir.
Elbette Kuran-ı Kerim’de ilm-i gaybı Allah Teala’nın kutlu zatına mahsus bilen ve O’ndan başka hiç kimsenin ilm-i gaybı olmadığını bildiren ayetler de vardır. Ancak Cin suresi, 26. ve 27. ayetlerde gelen “O gaybi bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi hazinesini) kimseye açık tutmaz (ona muttali kılmaz); ancak elçileri (peygamberleri) içinde razı olduğu (seçtikleri kimseler) başka” gelen istisnadan, ilm-i gaybın zati ve müstakil (vacib-ül vücud) olarak Allah’a mahsus olduğu, fakat Allah Teala’nın talimiyle beğenilmiş peygamberlerin ve peygamberlerin talimiyle de liyaketli kişilerin bilebileceği anlaşılmaktadır. Nitekim birçok hadiste peygamberler ve imamların, hayatlarının son anlarında imamet ilmini kendinden sonraki imama teslim ettikleri kaydedilir.
Akli delillerden de anlaşıldığı gibi İmam, nurlu makamı gereğince kendi zamanının en kamil imsanı, Allah’ın batan isim ve sıfatlarının mazharıdır. Böyle birvarlık hangi tarafa teveccüh ederse hakikatler onun için açıklık kazanır.
(Bu delillerin açıklaması, birtakım karışık akli meselelere bağlı olduğu ve bu makalenin seviyesinden yüksek olduğuna nazaran burada açıklamaktan sakınıyoruz.
Gaybi İlmin Amelde Etkisi
Dikkat edilmelidir ki, bu tür Vehbî ilimler, onu ispatlayan akli ve nakli deliller gereğince kesinlikle yanlış çıkmazlar, bir kıl payı bile hata etmezler. Çünkü Vehbî olanrak elde edilen ilim, levh-i mahvuzda kayderilen şeylerden haberdar olmaktır; Allah’ın kaza ve kaderini bilmektir.
Böyle bir ilim, tahakkuk ve vukusu kesinlik kazandığı için insana herhangi bir mükellefiyet getirmez. Zira teklif ve mükellefiyet daima imkan yoluyla fiile taaluk eder; fiil ve terkin her ikisi de mükellef olan şahsa mümkün olduğu zaman ondan fiil veya veya terk istenir.
Ama tahakkuk ve vukusu kesinlik kazanan ve kesin kazânın taalluk ettiği işlerde kesinlikle teklif ve mükellefiyet sözkonusu olamaz.
Örneğin; Allah Teala’nın, kuluna, fiil ve terkini yapabileceğin falan ameli yap, demesi doğrudur. Ancak, tekvini meşyyetim gereğince ve kesin kazamla gerçekleşecek olan ve halaf etmesi imkansız olan falan ameli yap, demesi imkansızdır. Zira böyle bir emir ve nehiy geçersiz ve etkisizdir.
Yine insan, olabilme ve olmama imkanı olan bir şeyi irade edip gerçekleşmesi için çaba harcayabilir; ancak yakinen ve kesin kazayla gerçekleşecek olan bir şeyi irade edip gerçekleşmesi yolunda çalışamaz. Zira insanın irade edip etmemesinin, bunda bu -yönü nazara alındığında – en küçük bir etkisi yoktur.
Burada şu noktalara dikkat etmek gerekir.
a) İmam’a verilen bu tür ilmin onun amelinde hiçbir etkisi olmayıp İmam’ın özel mükellefiyetleriyle hiçbir ilişkisi de yoktur. Esasen, kesinlikle vuku bulacak olan bir şey emir, nehiy ve insan aradesinin taallukunu kabul etmez.
b) Böyle durumlarda ancak Allah Teala’nın kesin kaza ve meşiyyetinin mutaalik olduğu şeye rıza göstermek sözkonusudur. İmam Hüseyin (a) da hayatının son anlarında kan ve toz- toprağa bürünmüş olduğu bir halde şöyle buyuruyordu:” Allah’ım, kazana razıyım, hükmüne teslimim, senden başka tapılacak bir ilah yoktur.”Yine Mekke’den çıkarken okuduğu hutbesinde şöyle buyuruyor: “Allah neye razıysa biz Ehl-i Beyt ona razıyız.”
İlahi kazanın taalluk etmesi açısından insanın fiilinin kesinlik kazanması, onun ihtiyarıyla, iş ve faaliyetlerinin zorunlu olmamasıyla çelişmemektedir. Zira ilahi kaza, mutlak fiile değil, fiile bütün keyfiyetiyle taalluk etmiştir. Bu durumda bu ihtiyari fiilin gerçekleşmesi, Allah Teala’nın isteğine bağlı olması açısından kesin olup kaçınılmaz olmakla birlikte insana nispet ihtiyarî mümkün olan bir fiildir.
2-Normal ilim: Kur’an-ı Kerim’in sarih nassıyla Resulullah (s.a.a) ve onun pak sıyundan gelen masum imamlar, diğer beşer fertleri gibi bir insan olup hayatlarında yaptıkları ameller diğer beşer fertlerinin amelleri gibi seçenekli ve ihtiyari olup normal ilme dayanmaktadır. Masum İmam da diğerleri gibi hayır ve şerrini, yarar ve zararını normal ilimle teşhis eder ve yapılmasını uygun gördüğü şeyi yapmayı irade eder, bunun içir çaba harcar. Şartlar ve durumların müsait olmadığı ortamlarda da hedefe ulaşamaz.
Daha önce de dediğimiz gibi, Allah’ın izniyle İmam’ın, olmuş ve olacak bütün vakıaların ayrıntılarına vakıf olmasının, onun bu ihtiyari amellerinde herhangi bir tesiri yoktur. İmam da diğer insan fertleri gibi Allah’ın kulu olup dini mükelleflerle mükelleftir ve Allah tarafından kendisine verilen imamlık ve önderlik vazifesini normal insani ölçülere göre yapmalı, hak kelimesini ihya etmek ve dini ayakta tutmak yolunda en son gayretini harcamalıdır. Masum imamlar, iki tür ilme sahip olduklarından onlar mükellefiyetlerini normal ilme göre yerine getirmekle yükümlüdürler; gabi ilimlerine göre değil. Eğer imamlar gaybi ilimlerine göre ilimlerine göre davranmaları gerekseydi o zaman mükellefiyet söz konusu olmazdı. Ama masum insanlar da ilahi emir olan bazı özel durumlar hariç normal insan gibi davranırlar.
İmam Hüseyn’in (a) Kıyamı ve Hedefi
O günün genel durumuna şöyle bir bakış attığımıztda İmam Hüseyn’in (a) kıyamı ve hareketi konusunda yeterince aydınlanabiliriz.
İslam tarihinde, Ehl-i Beyt’in ve genelde Şia’nın geçirdiği en karanlık ve en kötü devre Muaviye’nin yirmi yıl süren hükümeti dönemidir.
Muaviye, kurnazlıkla hilafeti ele gezirdikten sonra geniş İslam topraklarının tek hükümdarı oldu. O, büyük gücünün tamamını kendi hükümdarlığını güçlendirmek ve Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyti’yle mücadele etmek için harcıyordu; sadece onları ortadan kaldırmakla yetinmeyip, onların adlarını dillerden ve hatıralarını gönüllerden silmek istiyordu.
Halkın itimad edip saygı gösterdiği Resulullah’ın (s.a.a) sahabelerinden bir gurubu, bir hileyle kendisine uydurarak sahabilerin lehine ve Ehl-i Beyt’in aleyhine hadisler uydurmak üzere harekete geçirdi.
Onun emriyle, İslam ülkesinin dört bir yanında camilerin minberlerinde Hz. Ali’ye (a) dini bir fariza gibi lanet ve küfür lanet ediliyordu?
Ziyad b. Ebih, Semered b. Cundeb, Busr b. Ertah vb. gibi satılmış kimseler vasıtasıyla nerede Ehl-i Beyt dostlarının varlığından haberdar olsaydı hemen öldürülürdü. Bu yolda olanca gücüyle altın, gümüş, vaad ve tehtitten istifade ederdi.
Böyle bir ortamda tabii ki, halkın geneli Hz. Ali’nin ve Ali evlatlarının ismini ağızlarına almaktan sakınacak ve kalbinde birazcık Ehl-i Beyt sevgisi olan kimseler canının, malının ve ırzının tehlikeye düşmesinden korkarak Ehl-i Beyt’le her türlü ilişkisini kesecekti.
Hz. Hüseyin (a), on yıl süren imamet dönemi, -birkaç ay hariç- tamamen Muaviye’nin saltanatıyla aynı zamana rastladı. Bu süre zarfında, zamanının imamı, ilahi maariflerin ve din ahkamının açıklayıcısı olan Hz. Hüseyin, den (a) geniş İslam fıkhının çeşitli bablarında tek bir hadis bile rivayet edilmemiştir. (Burada hadisten maksat, bizzat halkın İmam Hüseyn’e (a) müracaat ettiğine tanık olacak halk vasıtasıyla nakledilen hadislerdir. Yoksa İmam Hüseyin’in (a) kendi ailesi, mesela sonraki imamlar vasıtasıyla nakledilen hadisleri kastetmiyoruz.)
Bundan anlaşılıyor ki, o günlerde Ehl-i Beyt’in kapısı tamamen kapatılmıştı ve halkın Ehl-i Beyt’e müracaatı sıfırdı.
İslam dünyasını kapsayan ve günden güne artan baskı ve tazkiyeler, İmam Hasan’ın (a) savaşı sürdürmesine veya Muaviye’nin aleyhine kıyam etmesine müsaade etmedi; zaten bunun en küçük bir faydası da olmazdı.
Zira evvela Muaviye İmam’dan biat almıştı. Dolayısıyla kimse ona yardımcı olmazdı. Öte yandan Muaviye, kendisini Resulullah’ın (s.a.a) büyük ashamından biri, katib-ul vahy, itimat edilir bir şahıs ve üç raşid halifenin sağ kolu olarak tanınmıştı ve kendisine emir-el mü’minin lakabını takmıştı. Bir de, kendisine mahsus olan hilesiyle kolayca İmam Hasan’ı (a) kendi yakınları aracılığıyla öldürtebilir ve sonra da onun kanını istemek bahanesiyle katilleinden intikam alabilir ve matem meclisi de düzenleyerek yas tutabilirdi!
Muaviye, İmam Hasan’ı (a) öyle zor bir durumda bırakmıştı ki, hatta kendi evinde bile emniyeti yoktu; nihayet de halktan oğlu Yezid için biat almak istediği zaman İmam Hasan’ı (a) kendi eşi aracılığıyla zehirlenerek şehid edildi.
İmam Hasan’ın (a) şehadetinden sonra, Şia inancına göre imamet makamına erişen imam Hüseyin (a) Muaviye karşı kıyam etmedi, başka bir ifadeyle, Muaviye’nin ölümünden hemen sonra hiç tereddüt etmeksizin Yezid’in aleyhine kıyam eden, bu yolda kendisini, yakınlarını ve hatta süt emen çocuğunu feda eden İmam Hüseyin (a), Muaviye’nin hükümetiyle aynı zamana rastlayan imameti süresince bu fedakarlığa imkan bulamadı; zira zahirde kendini haklı gösteren Muaviye’nin hileleri ve kendisinden alınan biat karşısında kıyam ve şehadetinin hiçbir etkisi olmazdı.
Bu soruya şöyle cevap verebiliriz: İmamiye Şiası’na göre İmam Hüseyin (a) Resullallah’ın (s.a.a) itaati farz olan vasilerinden üçüncü imamdır ve “velayet-i külliye” ye sahiptir. Akli ve nakli delillerden anlaşıldığı üzere masum imamın eşyalara ve vakıalara olan ilmi iki kısımdır:
1-Gaybi İlim: İmam, ister hissi olsun, ister olmasın, varlık alemindeki bütün gerçeklere vakıftır. Masum İmamlar’ ın ilm-i gaybını, Usul-i Kafi, Besair, Şeyh Saduk’un kitapları, Bihar-ül Envar gibi Şia’anın kaynak kitaplarında nakledilen mütevatir hadislerle isbatlayabiliriz.
Haddi hesabı olmayacak kadar çok olan bu hadisler gereğince, İmam (a) iktisab yoluyla değil de ilahi bağış yoluyla her şeye vakıf ve her şeyden haberdar olup istediği her şeyi Allah’ın izniyle en küçük bir teveccühle bilir.
Elbette Kuran-ı Kerim’de ilm-i gaybı Allah Teala’nın kutlu zatına mahsus bilen ve O’ndan başka hiç kimsenin ilm-i gaybı olmadığını bildiren ayetler de vardır. Ancak Cin suresi, 26. ve 27. ayetlerde gelen “O gaybi bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi hazinesini) kimseye açık tutmaz (ona muttali kılmaz); ancak elçileri (peygamberleri) içinde razı olduğu (seçtikleri kimseler) başka” gelen istisnadan, ilm-i gaybın zati ve müstakil (vacib-ül vücud) olarak Allah’a mahsus olduğu, fakat Allah Teala’nın talimiyle beğenilmiş peygamberlerin ve peygamberlerin talimiyle de liyaketli kişilerin bilebileceği anlaşılmaktadır. Nitekim birçok hadiste peygamberler ve imamların, hayatlarının son anlarında imamet ilmini kendinden sonraki imama teslim ettikleri kaydedilir.
Akli delillerden de anlaşıldığı gibi İmam, nurlu makamı gereğince kendi zamanının en kamil imsanı, Allah’ın batan isim ve sıfatlarının mazharıdır. Böyle birvarlık hangi tarafa teveccüh ederse hakikatler onun için açıklık kazanır.
(Bu delillerin açıklaması, birtakım karışık akli meselelere bağlı olduğu ve bu makalenin seviyesinden yüksek olduğuna nazaran burada açıklamaktan sakınıyoruz.
Gaybi İlmin Amelde Etkisi
Dikkat edilmelidir ki, bu tür Vehbî ilimler, onu ispatlayan akli ve nakli deliller gereğince kesinlikle yanlış çıkmazlar, bir kıl payı bile hata etmezler. Çünkü Vehbî olanrak elde edilen ilim, levh-i mahvuzda kayderilen şeylerden haberdar olmaktır; Allah’ın kaza ve kaderini bilmektir.
Böyle bir ilim, tahakkuk ve vukusu kesinlik kazandığı için insana herhangi bir mükellefiyet getirmez. Zira teklif ve mükellefiyet daima imkan yoluyla fiile taaluk eder; fiil ve terkin her ikisi de mükellef olan şahsa mümkün olduğu zaman ondan fiil veya veya terk istenir.
Ama tahakkuk ve vukusu kesinlik kazanan ve kesin kazânın taalluk ettiği işlerde kesinlikle teklif ve mükellefiyet sözkonusu olamaz.
Örneğin; Allah Teala’nın, kuluna, fiil ve terkini yapabileceğin falan ameli yap, demesi doğrudur. Ancak, tekvini meşyyetim gereğince ve kesin kazamla gerçekleşecek olan ve halaf etmesi imkansız olan falan ameli yap, demesi imkansızdır. Zira böyle bir emir ve nehiy geçersiz ve etkisizdir.
Yine insan, olabilme ve olmama imkanı olan bir şeyi irade edip gerçekleşmesi için çaba harcayabilir; ancak yakinen ve kesin kazayla gerçekleşecek olan bir şeyi irade edip gerçekleşmesi yolunda çalışamaz. Zira insanın irade edip etmemesinin, bunda bu -yönü nazara alındığında – en küçük bir etkisi yoktur.
Burada şu noktalara dikkat etmek gerekir.
a) İmam’a verilen bu tür ilmin onun amelinde hiçbir etkisi olmayıp İmam’ın özel mükellefiyetleriyle hiçbir ilişkisi de yoktur. Esasen, kesinlikle vuku bulacak olan bir şey emir, nehiy ve insan aradesinin taallukunu kabul etmez.
b) Böyle durumlarda ancak Allah Teala’nın kesin kaza ve meşiyyetinin mutaalik olduğu şeye rıza göstermek sözkonusudur. İmam Hüseyin (a) da hayatının son anlarında kan ve toz- toprağa bürünmüş olduğu bir halde şöyle buyuruyordu:” Allah’ım, kazana razıyım, hükmüne teslimim, senden başka tapılacak bir ilah yoktur.”Yine Mekke’den çıkarken okuduğu hutbesinde şöyle buyuruyor: “Allah neye razıysa biz Ehl-i Beyt ona razıyız.”
İlahi kazanın taalluk etmesi açısından insanın fiilinin kesinlik kazanması, onun ihtiyarıyla, iş ve faaliyetlerinin zorunlu olmamasıyla çelişmemektedir. Zira ilahi kaza, mutlak fiile değil, fiile bütün keyfiyetiyle taalluk etmiştir. Bu durumda bu ihtiyari fiilin gerçekleşmesi, Allah Teala’nın isteğine bağlı olması açısından kesin olup kaçınılmaz olmakla birlikte insana nispet ihtiyarî mümkün olan bir fiildir.
2-Normal ilim: Kur’an-ı Kerim’in sarih nassıyla Resulullah (s.a.a) ve onun pak sıyundan gelen masum imamlar, diğer beşer fertleri gibi bir insan olup hayatlarında yaptıkları ameller diğer beşer fertlerinin amelleri gibi seçenekli ve ihtiyari olup normal ilme dayanmaktadır. Masum İmam da diğerleri gibi hayır ve şerrini, yarar ve zararını normal ilimle teşhis eder ve yapılmasını uygun gördüğü şeyi yapmayı irade eder, bunun içir çaba harcar. Şartlar ve durumların müsait olmadığı ortamlarda da hedefe ulaşamaz.
Daha önce de dediğimiz gibi, Allah’ın izniyle İmam’ın, olmuş ve olacak bütün vakıaların ayrıntılarına vakıf olmasının, onun bu ihtiyari amellerinde herhangi bir tesiri yoktur. İmam da diğer insan fertleri gibi Allah’ın kulu olup dini mükelleflerle mükelleftir ve Allah tarafından kendisine verilen imamlık ve önderlik vazifesini normal insani ölçülere göre yapmalı, hak kelimesini ihya etmek ve dini ayakta tutmak yolunda en son gayretini harcamalıdır. Masum imamlar, iki tür ilme sahip olduklarından onlar mükellefiyetlerini normal ilme göre yerine getirmekle yükümlüdürler; gabi ilimlerine göre değil. Eğer imamlar gaybi ilimlerine göre ilimlerine göre davranmaları gerekseydi o zaman mükellefiyet söz konusu olmazdı. Ama masum insanlar da ilahi emir olan bazı özel durumlar hariç normal insan gibi davranırlar.
İmam Hüseyn’in (a) Kıyamı ve Hedefi
O günün genel durumuna şöyle bir bakış attığımıztda İmam Hüseyn’in (a) kıyamı ve hareketi konusunda yeterince aydınlanabiliriz.
İslam tarihinde, Ehl-i Beyt’in ve genelde Şia’nın geçirdiği en karanlık ve en kötü devre Muaviye’nin yirmi yıl süren hükümeti dönemidir.
Muaviye, kurnazlıkla hilafeti ele gezirdikten sonra geniş İslam topraklarının tek hükümdarı oldu. O, büyük gücünün tamamını kendi hükümdarlığını güçlendirmek ve Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyti’yle mücadele etmek için harcıyordu; sadece onları ortadan kaldırmakla yetinmeyip, onların adlarını dillerden ve hatıralarını gönüllerden silmek istiyordu.
Halkın itimad edip saygı gösterdiği Resulullah’ın (s.a.a) sahabelerinden bir gurubu, bir hileyle kendisine uydurarak sahabilerin lehine ve Ehl-i Beyt’in aleyhine hadisler uydurmak üzere harekete geçirdi.
Onun emriyle, İslam ülkesinin dört bir yanında camilerin minberlerinde Hz. Ali’ye (a) dini bir fariza gibi lanet ve küfür lanet ediliyordu?
Ziyad b. Ebih, Semered b. Cundeb, Busr b. Ertah vb. gibi satılmış kimseler vasıtasıyla nerede Ehl-i Beyt dostlarının varlığından haberdar olsaydı hemen öldürülürdü. Bu yolda olanca gücüyle altın, gümüş, vaad ve tehtitten istifade ederdi.
Böyle bir ortamda tabii ki, halkın geneli Hz. Ali’nin ve Ali evlatlarının ismini ağızlarına almaktan sakınacak ve kalbinde birazcık Ehl-i Beyt sevgisi olan kimseler canının, malının ve ırzının tehlikeye düşmesinden korkarak Ehl-i Beyt’le her türlü ilişkisini kesecekti.
Hz. Hüseyin (a), on yıl süren imamet dönemi, -birkaç ay hariç- tamamen Muaviye’nin saltanatıyla aynı zamana rastladı. Bu süre zarfında, zamanının imamı, ilahi maariflerin ve din ahkamının açıklayıcısı olan Hz. Hüseyin, den (a) geniş İslam fıkhının çeşitli bablarında tek bir hadis bile rivayet edilmemiştir. (Burada hadisten maksat, bizzat halkın İmam Hüseyn’e (a) müracaat ettiğine tanık olacak halk vasıtasıyla nakledilen hadislerdir. Yoksa İmam Hüseyin’in (a) kendi ailesi, mesela sonraki imamlar vasıtasıyla nakledilen hadisleri kastetmiyoruz.)
Bundan anlaşılıyor ki, o günlerde Ehl-i Beyt’in kapısı tamamen kapatılmıştı ve halkın Ehl-i Beyt’e müracaatı sıfırdı.
İslam dünyasını kapsayan ve günden güne artan baskı ve tazkiyeler, İmam Hasan’ın (a) savaşı sürdürmesine veya Muaviye’nin aleyhine kıyam etmesine müsaade etmedi; zaten bunun en küçük bir faydası da olmazdı.
Zira evvela Muaviye İmam’dan biat almıştı. Dolayısıyla kimse ona yardımcı olmazdı. Öte yandan Muaviye, kendisini Resulullah’ın (s.a.a) büyük ashamından biri, katib-ul vahy, itimat edilir bir şahıs ve üç raşid halifenin sağ kolu olarak tanınmıştı ve kendisine emir-el mü’minin lakabını takmıştı. Bir de, kendisine mahsus olan hilesiyle kolayca İmam Hasan’ı (a) kendi yakınları aracılığıyla öldürtebilir ve sonra da onun kanını istemek bahanesiyle katilleinden intikam alabilir ve matem meclisi de düzenleyerek yas tutabilirdi!
Muaviye, İmam Hasan’ı (a) öyle zor bir durumda bırakmıştı ki, hatta kendi evinde bile emniyeti yoktu; nihayet de halktan oğlu Yezid için biat almak istediği zaman İmam Hasan’ı (a) kendi eşi aracılığıyla zehirlenerek şehid edildi.
İmam Hasan’ın (a) şehadetinden sonra, Şia inancına göre imamet makamına erişen imam Hüseyin (a) Muaviye karşı kıyam etmedi, başka bir ifadeyle, Muaviye’nin ölümünden hemen sonra hiç tereddüt etmeksizin Yezid’in aleyhine kıyam eden, bu yolda kendisini, yakınlarını ve hatta süt emen çocuğunu feda eden İmam Hüseyin (a), Muaviye’nin hükümetiyle aynı zamana rastlayan imameti süresince bu fedakarlığa imkan bulamadı; zira zahirde kendini haklı gösteren Muaviye’nin hileleri ve kendisinden alınan biat karşısında kıyam ve şehadetinin hiçbir etkisi olmazdı.