:
Alevi Tarih Yaziciliği Sorunu Ve Ilk Savaşlari
Rojaazme
11-12-2006, 02:31 PM
Alevilerin yüzyıllardan beridir tarihlerini yazmayışları ve bu tarihlerinin vakiyenamelerle, bibliyografyalarla ve menakıbnamelerle nefesleriyle ve öğretileriyle birlikte tanımlanmaya çalışılması büyük karmaşalara neden olmaktadır. Aleviliğin kendini diğer inanç ve tarih bilgilerinden ayıramaması ve bu yönde çalışmalara yönelmesi kısıtlı bir süreçle sürmektedir. Son dönem tarih yazıcılığındaki eksiklikler ve çarpıtmalarda buna eklenince değişen tarihlerin ortaya çıkması bir yana, bir de sürekli çarpıtmalar ve yanlış okumalar çıkıyor önümüze. Ne yazık ki tarihçilerin kaynakları doğru okumamaları veya okudukları kaynakları çarpıtmaları bize kesinleşmiş bilgiler olarak tatmin olduğumuz bilgi ve belgelere geri dönmek zorunda bırakmaktadır. Bunun en yeni ve önemli örneği Hacı Bektaş Veli’nin Horasan’dan geldiği ve adlarından birinin de Horasani olduğu. Yeni tarihi bilgilerin taranmasıyla değil, sadece Ahmet Y. Ocak’ın bize onlarca bilginin kaynağı olarak sunduğu ve önemli bir çalışma olarak addettiğimiz ‘Babailer İsyanı’ çalışmasında yer alan bu belgelerin ve bilgilerin doğru okunmadığı ve çarpıtıldığı çıkıyor karşımıza. Hacı Bektaş Veli’nin adının ekinde Horasani adının olmamasına rağmen eklenmesi, bilim sınırlarını zorlamak ve tarihi çarpıtmaktır. Hacı Bektaş Veli’nin “Bekdeş obasının hacısı” (Aksüt, 2006; 162) olarak karşımıza çıktığı veya “Bekdeş obasından olan hacı” (Aksüt, 2006; 162) olarak okunması gerektiği, okuduğumuz kaynakların yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Son zamanlarda Alevilerin hem tarihlerini kendilerinin okumaları hem de yazmaları gerektiğine dair ortaya çıkan kaynaklar önemli bir boşluğu ve yanlışlığı değiştirmeye başladı. Bunlar arasında Erdoğan Çınar’ın “Aleviliğin Gizli Tarihi, 2004” ve “Aleviliğin Kayıp Bin Yılı; 2006” adlı iki kitabı, Ünsal Öztürk’ün “Alevilerin Büyük Sırrı, 2005”, Ayhan Yalçınkaya’nın “Pas; Foucault’dan Agamben’e Sıvılaşmış İktidar ve Gelenek, 2005” ve adını anmadığımız çok sayıda çalışma sayılabilir. Aleviliğin en önemli sorunları nereden geldikleri, İslamiyet içindeki yerleri, toplumsal önderlerinin konumlanışları ve yolun nasıl biçimlendiği gibi ‘ön’ sorunlardır. Günümüz ve geleceğin soru(n)ları olmaya şimdilik de devam ediyorlar. Aleviliğin yazımından kaynaklanan ve kaynak olarak sunulan belgelerin yetersizliği yanında yanlış okumaların gerçekleşmesi Aleviliğin her an mucizevi bilgilerle yenilenmesini gerekli göstergesidir.
Hamza Aksüt’ün yayınlanan “Mezopotamya’dan Anadolu’ya Alevi Erenlerin İlk Savaşı (1240)” kitabı da bu açıdan önemli ve bir boşluğu doldurması yanında bazı yanlış ve çarpıtmalara da dur diyecek boyutta. Kitabın kalın olmadığına bakıp da yanılmayınız. Hiçbir bilgi dolandırılmadan ve kaygıya yer vermeksizin ortada çünkü. Alevi kaynaklarının veri kıtlığı ile karşı karşıya olmasının getirdiği zorluklara değinmesine karşın, hiç de bu zorluğu kitapta görmemiş olmamız ilginç. Bu, okuyan için yeterli gibi görünürken, Aksüt’ün yazdığı alanla ilgili bazı sorularının olduğu belli oluyor. Ona göre Alevilik araştırmaları “yeni bir tarih anlayışı ve araştırmacılığını zorunlu kılıyor” bu durumda. Bunun gerekçesinin, “bilgi talebinin yükselmesi sonucu piyasaya acil bilgiler” sunulduğu ve “geleneksel tarih yazıcılığının verileri” ile “Alevi halkın geleneksel anlatımını” bir araya getirenlerin yansıtmaya çalıştıkları; “Sünnilikten farklı bir Müslümanlık olmadığını savunmak isteyen (…), Alevi erenleri, Alevi olmayan erenlerden farksızmış gibi sunmak çabası içinde olanlar” ve “menakıb, kronik türü yeni kaynaklar arayanlar”la, olanları “eldekileri mercekle okumaya” başlayanlar olarak görmesinden kaynaklanmaktadır. Bu yöndeki “anlayışların Aleviliğin tarihini aydınlatmada bir başarı elde edemediği gibi bu alanda yeni sorunlar üretti” noktasına geliyor Aksüt çalışmasında
Rojaazme
11-12-2006, 02:32 PM
Tahrir Defterlerinde Aleviler
Bunlardan Aleviliğin en büyük sorunlarından biri olan “Baba Resul olayı merkeze konarak Aleviliğin oluşum tarihi yazılmaya başlandı. Buna göre, Aleviliğin ilk büyük ereni Baba İlyas oldu. Yüzyıllardır kurucu eren olarak bilinen Hacı Bektaş, Baba İlyas’ın yüzlerce halifesinden biri; Aleviler ise bu olaydan arta kalan ve sağa sola dağılan topluluklar olarak görülmeye başlandı.” Bu yönde düşünenler gerçekten bir tarihi öyküleştirerek ve sığlaştırarak bize sundular. Yanlışlıkların devamı daha vahim. Alevilerin adına işlenen ve tarihe kayıt edilen bir ‘savaş’ın; “dinsel altyapısını nasıl oluyor da, Kalenderilik, Vefailik, Haydarilik vb. oluşturuyor. Olay Aleviler adına işleniyor. Ancak Aleviler yok.” Menakıbu’l Kudsiyye’nin katkılarıyla çalışmasına başlayan Aksüt; “olayı düzenleyen erenlerin mürşidinin Dede Garkın olduğunu belirtmesi ve öteki kaynaklarda bulunmayan halife adlarına yer vermesidir. Bu iki katkı, (Türkmen dilinin kurallarını kullanmak koşuluyla) olayın sosyal ve coğrafi boyutunu aydınlatma çabası için önemli veriler olmuştur.” Ve devam ederek; “Baba Resul olayını konu alan araştırmalarda şimdiye dek tahrir kayıtlarından yararlanılmamıştır.” Ancak Aksüt, “Kerkük’ten Orta Anadolu’ya kadar geniş bir coğrafyanın tahrir kayıtları”nı kullanarak yorumlama ve yanılma payı az olan belgeleri tercih etmiştir.
Baba Resul olayının önderleri arasında “Dede Garkın, Baba İlyas ve Baba İshak”ın sayılması gerektiğine dikkat çekmektedir. Olayın önemli kişisinin ise çok dikkate alınmayan ve araştırmalarda öne çıkmayan Dede Garkın’dır. Aksüt, “Dede Garkın olarak anılan eren, Alevi mürşit ocaklarından birisinin kurucusudur (…) ocağın etki alanı, Diyarbakır’dan Eskişehir’e dek uzanan geniş bir coğrafya” da hakimdir ve Mardinli olarak gösterilmektedir.
Tarihte adlandırmalarda yaşanan yanlışlıklara da değinen ve bu noktada açıklamalar yapan Aksüt, “Baba İlyas, ‘İlyas obasından olan baba’ anlamında bir addır. Başka bir deyişle, Baba İlyas delince, adı İlyas olan bir kişiden değil, ‘İlyas obasıyla ilgili bir babadan’ söz” edilmesi gerektiğine dikkat çekmektedir. Devamla, “Araştırmacılar, Baba İlyas’ın Horasan’dan Amasya’ya gelmiş bir eren olarak ele almıştır. Oysa: tarihsel gerçek öyle değildir. Baba İlyas, mürşidi Dede Garkın’ın yurdu olan Mardin yöresinden Amasya kırsalına gelmiştir. Bu konudaki tek kanıt, Baba İlyas ve Dede Garkın arasındaki ilişki değildir. İlyas obasının ve bağlı olduğu Eymür boyunun yurtları, Mardin, Diyarbakır ve Urfa yörelerindedir. (…) İlyas obasının, Eymür boyuna bağlı olduğu, Osmanlı tahrir defterlerinde ‘İlyas Eymürü’ ve Eymür İlyaslu’ biçimlerinde açık olarak ifade edilmiştir.” biçiminde Maraş tahrir defterlerinde yer alan bilgiyi kullanarak açığa çıkarmıştır.
Baba İlyas’ın, Elvan Çelebi tarafından Horasani olarak nitelendirildiği yolundaki A.Y. Ocak ve İsmail E. Erünsal tarafından belgeli olduğu savıyla sunulan bilgilerin doğru olmadığını belirten Aksüt, “Bazı yayınlarda yer aldığı gibi Elvan Çelebi, Baba İlyas’ın, Horasanlı olduğuna ilişkin herhangi bir belge kaydetmemiştir. Ayrıca, o, bazı araştırmacıların savunduğunun tersine, yapıtının herhangi bir yerinde büyük dedesini ‘Horasani’ olarak nitelememiştir.” olarak yeniden okuyarak, bugüne kadar dayandırılmaya çalışılan ve şecerelerle kaynak gösterilmeye çalışılan bir ‘yalan’ın düzeltilmesi yoluna gidiyor. Tarih elbette farklı belgelerde farklı bilgilerle ele alınabilinir. Ancak olmayan bilgilerin varmış gibi gösterilmesi noktasında sunulan bilgi ve belgelerin yeniden okunmasını gerekli kılmaktadır. Alevilik Bektaşilik alanında önemli belge ve bilgileri kazandırdığını düşündüğümüz Ahmet Yaşar Ocak’ın çalışmalarının da bu noktada yeniden sorgulanmasının da gerekli olduğunu göstermektedir
Rojaazme
11-12-2006, 02:33 PM
Komik Kavram Oyunları
Baba Resul olayında tarih kayıtlarına Kürt, Türk, Ermeni, Rum gibi çok etnik kökenli bir ‘isyan’ biçiminde geçtiği savıyla oluşturulan ve Anadolu’nun tüm etnik yapısını kapsayan olarak değerlendirilmesine karşın bu ‘isyan’ın sadece Türkmenler tarafından gerçekleştirildiği ve diğer adı geçen halkların bu ‘savaş’ sırasında karşı tarafta olduğu savına yer verilmektedir.
Yine peygamberlik savıyla çarpıtılan ‘Baba Resul’ adının “sosyal bir ad” olduğunun altını çizen yazar, “‘Baba’nın unvan, ‘Resul’un ise topluluk adı olduğunu belirtmektedir; “Resul obasının babası.” Kavramlar farklı okununca anlam ve içerik yönünden de sapmalar toparlanabiliyor. Yoksa bu ‘savaş’ı okuma alanı olarak seçenler, her okuduğu kaynaktan bu olayın toplumsal ve siyasal gerekçelerle değil de, bölgesel, Alevi kimlikli bir peygamberlik arayışı olarak okuyacaktır. Alevilik öğretisinde bu tür beklentilerin olmamasına karşın, yapıştırılan bu kandırmaca ve yalan Aleviliğin nasıl bir düzenek ve noktalardan bozulmaya ve yanlış okunmaya ve ‘okutulmaya’ çalışıldığını göstermektedir. Yazara göre, “olayın önderlerinin yaşadığı coğrafyada Resul adı(nı) içeren yer(in), Türkmenlerin en ünlü kışlağı olan Res’ulayn”ın coğrafi bir terim olarak değil de inançsal bir kavram olduğu biçiminde okunması, anlama problemi olarak açıklanamaz. Bu kadar kavram ve coğrafi tanımlama terminolojisine sahip olmayanların tarih araştırması yapmasının sonucu yanında, Alevilerinde kendi tarihlerini kendilerinin araştırmaması ile ilgili bir eksikliktir.
Gerçekten bu iki terimi bir arada kullanılması başka türlü nasıl açıklanır ki. Eğer ikisini de ayrı ayrı açarsak; ‘Baba’ kavram olarak Resul’un yanına konduğunda ‘Baba Peygamber’ anlamı çıkmaktadır. Mümkün değil böyle okunabilmesi. Alevilik bu terminolojik sıkıntısı içinde bile kolayca çarpıtılabiliyor anlaşılan. Bu olayı böyle savunanlara verdiği yanıt ise yazarın bu çarpıtmaların komikliğini de ortaya sermesi ile devam ediyor; “…olayı çıkaranların Baba İlyas’ın peygamberliğine inanmayanları öldürdüğü gibi bir ifadenin yer aldığını sanmaktadır”lar. Bu kavram kargaşalığının böyle bir sonuca çıkmasının yine A. Y. Ocak’ın ‘Babailer İsyanı’ adlı önemli bir çalışma olarak ele aldığımız kitabında sonuç olarak ele alınması kaygılarımızı daha da arttırmaktadır, Alevilikle ilgili tarih çalışmaları yönünden.
Hacı Bektaş’ın Baba Resul olayı içindeki yeri Alevilik çalışanlar arasında en tartışmalı konular arasındadır. Bu olayla ilişkilendirilme noktasında değil sadece, genel Alevilik içerisindeki konumu da tartışmalıdır. Hacı Bektaş gerçekten Baba İlyas’ın halifesi midir? Aksüt’e göre Hacı Bektaş, Baba İlyas’ın halifesi değildir. Veriler “Hacı Bektaş’ın, Baba Resul olayının önderleriyle aynı sosyal ve coğrafi ortamdan olduğu anlamına gelir” tespitinde bulunuyor. Bunu en açık olarak da “Toplulukların tümü değil, yalnızca çok az bir bölümü katılmıştır” (…) “Ana kitle 1243 yılında Konya Sultanlığı’nın otoritesinin kırılmasıyla Orta Anadolu’ya gelmiştir. Hacı Bektaş da bunların içerisindedir. Eğer olay sırasında Hacı Bektaş, Orta Anadolu’da olsaydı, ister istemez kendisini olayların içinde bulacaktı” iddiasında. Bununla ilgili iddialarının gerekçe ve kaynaklarını da olabildiğince geniş tutmuş durumda, bu çalışmasında.
Baba Resul olayının ortaya çıkış tarihi ile Aleviliğin Anadolu’da oluşum sürecinin aynı döneme denk geldiğine dikkat çekiyor Aksüt. Baba Rusul olayının önderinin Dede Garkın olduğu, olayın On Muharrem’de başlatıldığı ve bu olaya katılanların kimliğinin Alevi olması, coğrafik alan olarak Alevi ocak yerleşimlerinin gelişmeye başladığı alan olması ve Aleviliğin simgesi olan ‘yeşil sancak’ın ‘savaş’ sırasında açılması, olayın tamamen Alevilerin bir ‘savaşı’ olduğu sonucuna götürmektedir yazarı. İçinde bulundukları toprakların Artuklu yerleşmesi olması nedeniyle yöneldikleri topraklar, “Konya Sultanlığı’nın toprakları”dır. Yazar, “bu akış rastgele bir akış değil, planlı bir harekettir. Önderlerin kurduğu zaviyeler, Anadolu’daki üç önemli tarihsel yolun üzerindedir (…) Yani; Türkmenlerin Anadolu içlerine akışı, en önemli yollar üzerinde kurulan zaviyelerdeki ‘halifelik örgütünün’ kontrolündedir” savındadır. Aksüt, ayaklanma olarak tarih kayıtlarına geçen Baba Resul olayının bu noktada bir ‘savaş’ olarak görülmesi gerektiğini belirtmektedir.
KerbelaYolcusu
12-12-2006, 05:06 AM
Aleviler tarihlerini yazmışlar ama yazılı kaynaklar sürekli yakılmış.Özellikle Osmanlı zamanında hepsi yok edilmiş.Ankara Devlet Kütüphanesinde en eski Alevi yazılı kaynağı bildiğim kadarıyla.
Mustafa Kemal
12-12-2006, 07:51 AM
Alevilerin yüzyıllardan beridir tarihlerini yazmayışları ve bu tarihlerinin vakiyenamelerle, bibliyografyalarla ve menakıbnamelerle nefesleriyle ve öğretileriyle birlikte tanımlanmaya çalışılması büyük karmaşalara neden olmaktadır. Aleviliğin kendini diğer inanç ve tarih bilgilerinden ayıramaması ve bu yönde çalışmalara yönelmesi kısıtlı bir süreçle sürmektedir. Son dönem tarih yazıcılığındaki eksiklikler ve çarpıtmalarda buna eklenince değişen tarihlerin ortaya çıkması bir yana, bir de sürekli çarpıtmalar ve yanlış okumalar çıkıyor önümüze. Ne yazık ki tarihçilerin kaynakları doğru okumamaları veya okudukları kaynakları çarpıtmaları bize kesinleşmiş bilgiler olarak tatmin olduğumuz bilgi ve belgelere geri dönmek zorunda bırakmaktadır. Bunun en yeni ve önemli örneği Hacı Bektaş Veli’nin Horasan’dan geldiği ve adlarından birinin de Horasani olduğu. Yeni tarihi bilgilerin taranmasıyla değil, sadece Ahmet Y. Ocak’ın bize onlarca bilginin kaynağı olarak sunduğu ve önemli bir çalışma olarak addettiğimiz ‘Babailer İsyanı’ çalışmasında yer alan bu belgelerin ve bilgilerin doğru okunmadığı ve çarpıtıldığı çıkıyor karşımıza. Hacı Bektaş Veli’nin adının ekinde Horasani adının olmamasına rağmen eklenmesi, bilim sınırlarını zorlamak ve tarihi çarpıtmaktır. Hacı Bektaş Veli’nin “Bekdeş obasının hacısı” (Aksüt, 2006; 162) olarak karşımıza çıktığı veya “Bekdeş obasından olan hacı” (Aksüt, 2006; 162) olarak okunması gerektiği, okuduğumuz kaynakların yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Son zamanlarda Alevilerin hem tarihlerini kendilerinin okumaları hem de yazmaları gerektiğine dair ortaya çıkan kaynaklar önemli bir boşluğu ve yanlışlığı değiştirmeye başladı. Bunlar arasında Erdoğan Çınar’ın “Aleviliğin Gizli Tarihi, 2004” ve “Aleviliğin Kayıp Bin Yılı; 2006” adlı iki kitabı, Ünsal Öztürk’ün “Alevilerin Büyük Sırrı, 2005”, Ayhan Yalçınkaya’nın “Pas; Foucault’dan Agamben’e Sıvılaşmış İktidar ve Gelenek, 2005” ve adını anmadığımız çok sayıda çalışma sayılabilir. Aleviliğin en önemli sorunları nereden geldikleri, İslamiyet içindeki yerleri, toplumsal önderlerinin konumlanışları ve yolun nasıl biçimlendiği gibi ‘ön’ sorunlardır.
Günümüz ve geleceğin soru(n)ları olmaya şimdilik de devam ediyorlar. Aleviliğin yazımından kaynaklanan ve kaynak olarak sunulan belgelerin yetersizliği yanında yanlış okumaların gerçekleşmesi Aleviliğin her an mucizevi bilgilerle yenilenmesini gerekli göstergesidir.
İyi tespitlerde bulunulmuş yazılı bir metin:)
bazı tespitlere de fakir bulunacaktır.
-Neden okur yazar bir toplum değiliz?
cevap basit geliyor.Osmanlı bizi dağlara sürdü:( Doğru Osmanlı bizleri dağlara sürdü.Fakat şunu hiç düşünmedik;Okumak.Türk toplumu göçebe bir toplum olduğu için okur yazarlığı külfet olarak görmüştür.Tarım toplumu olmamızdan dolayı üretim-tüketim dengesini sağlamakla uğraşmış bir toplum olarak kabuğumuzu 1950 yılından sonra kırdık.Şehirlere göç eden aileler artık şehirleşmeye başladı ve topluma yön verecek eğitimleri almaya başladı.
Eğer geçmiş belgelere bakarsak hemen hemen hepsi Bektaşi dergahlarında yazılmıştır.Bugün bir Alevi kaynak belgesi bulamazsınız;Çünkü Alevilerin geçmişte kırsal bölgede yaşadığından okur yazarlar sadece dedelerdi.Bir çok yörede erkânnameler kaleme alınmamış,sözlü bir gelenekle devam ettirilmiştir.Bir kişnin Hakk'a yürümesi o bilgilerin toprağa gömülmesi demektir.Aleviler bunu en iyi şekilde yapmıştır.
-Yazılı kaynaklara sahip olmayan bir toplum nasıl olurda edebi değeri yüksek eserler verebilmiştir?
Pir Sultan Abdal,Kul Himmet,Dadaloğlu gibi ozanlarımız nefesleri,şiirleri saz eşliğinde söylemişlerdir.Okur yazar olanlar ise onları kayıt altına almıştır.Pir Sultan Abdal iyi bir Dergah eğitimi almıştır.Dergah eğitiminde Tasavvuf,psikoloji,sosyoloji konuları işlenmiştir.Toplumun anlayacağı sade ve ileriye yönelik mesajlar verilmiştir.
Hocam bana ilimleri sorarsa
Hak Muhammet Ali derdim okurum
Kur’an’ın kilidi İhlâs-ı şerif
Hasan u Hüseyn’i sevdim okurum Pir Sultan Abdal
Kendi özümüze gelelim
Tarikat nedir bilelim
Yoklukta sefil olalım
İbtida yüz iradedir Pir Sultan Abdal
ozanlar,Abdallar halka anlayacağı şekilde hitap etmiştir.Fakat İlim öğrenmeleri içinde çok çaba harcamışlardır.Anadolu'da gezdikleri yerlere de Aleviliği anlatmışlardır.lakın bir çoğunun hayatı hakkında az bilginin olması yazılı kaynak eksikliğinden dolayıdır.
-Günümüz yazarları nerede hata yapıyorlar?
Basit bir örnek ile soruya cevap bulalım:)
Abdulbaki gölpınarlı Hünkâr Hacı Bektaş Veli'nin hayatını anlatırken Pir'in Hakk'a
yürüdüğü tarihi 1271 olarak yazmıştır.Ondan sonra gelen yazarlar sürekli bunu kaynak göstermişler ve en büyük hatayı yapmışlardır.Bunu çürüten en büyük tez Yeniçeri Ocağının kuruluşudur.Ocağın Kurucu Piri Hacı Bektaş veli'dir.Pir Hacı Bektaş Veli 90 yaşından fazla yaşamıştır.Horosan'dan gelmiştir.Makalat'ı gaybiyye ve Vilayetnâme'de seceresi yazılmıştır.Bunu kabul etmeyen insanlar çeşitli yazılar yazarak Horosan'dan gelmediğini iddaa eder oldu.
Günümüz yazarları Aleviliğin sanatsal yönüne dikkate alarak dinsel bir yanının olmadığını savunmaya başlamaları,en eski erkânnameleri kaynak kabul etmemeleri onları hataya düşürmüştür.
Erdoğan Çınar'ın yazdığı kitalar buna en iyi örnektir.İnsanlığın tarihi 20 bin yıl ancak varken Aleviliği daha eskilere götürmesi insanı rasyonel düşünmeye sevk ediyor.Burada yapılan tarihsel hatalar sayılamayacak kadar fazladır.
Alevilik-İslam ilişkisini 80 sonrası bazı insanlar kabul etmek istememiştir.Siyasi davranan yazarlar bu konuda Sünniliği İslam gibi göstererek Aleviliği farklı anlatmaya çalışmıştır.Asıl sorun burada din üzerine bilgisizliktir.
Felsese,din,tasavvuf,psikoloji ve sosyolojinin en iyi kullanıldığı alan Aleviliktir.
burada sadece birini ele alındığında diğer alanlara bakılmaz ise yine bir hataya sebeb olur.genelde yazarlar Yavuz-İsmail arasındaki çekişmeyi ön plana çıkartarak siyasi bir olgu gibi Aleviliği göstermek istemişleridir.genel olarak Alevilik üzerine kitaplar incelenirse hep bu konu işlenmiştir.nedense hiç tasavvufi yönü incelenmemiştir!
Mustafa Kemal
12-12-2006, 08:07 AM
Tahrir Defterlerinde Aleviler
Bunlardan Aleviliğin en büyük sorunlarından biri olan “Baba Resul olayı merkeze konarak Aleviliğin oluşum tarihi yazılmaya başlandı. Buna göre, Aleviliğin ilk büyük ereni Baba İlyas oldu. Yüzyıllardır kurucu eren olarak bilinen Hacı Bektaş, Baba İlyas’ın yüzlerce halifesinden biri; Aleviler ise bu olaydan arta kalan ve sağa sola dağılan topluluklar olarak görülmeye başlandı.” Bu yönde düşünenler gerçekten bir tarihi öyküleştirerek ve sığlaştırarak bize sundular. Yanlışlıkların devamı daha vahim. Alevilerin adına işlenen ve tarihe kayıt edilen bir ‘savaş’ın; “dinsel altyapısını nasıl oluyor da, Kalenderilik, Vefailik, Haydarilik vb. oluşturuyor. Olay Aleviler adına işleniyor. Ancak Aleviler yok.” Menakıbu’l Kudsiyye’nin katkılarıyla çalışmasına başlayan Aksüt; “olayı düzenleyen erenlerin mürşidinin Dede Garkın olduğunu belirtmesi ve öteki kaynaklarda bulunmayan halife adlarına yer vermesidir. Bu iki katkı, (Türkmen dilinin kurallarını kullanmak koşuluyla) olayın sosyal ve coğrafi boyutunu aydınlatma çabası için önemli veriler olmuştur.” Ve devam ederek; “Baba Resul olayını konu alan araştırmalarda şimdiye dek tahrir kayıtlarından yararlanılmamıştır.” Ancak Aksüt, “Kerkük’ten Orta Anadolu’ya kadar geniş bir coğrafyanın tahrir kayıtları”nı kullanarak yorumlama ve yanılma payı az olan belgeleri tercih etmiştir.
Baba Resul olayının önderleri arasında “Dede Garkın, Baba İlyas ve Baba İshak”ın sayılması gerektiğine dikkat çekmektedir. Olayın önemli kişisinin ise çok dikkate alınmayan ve araştırmalarda öne çıkmayan Dede Garkın’dır. Aksüt, “Dede Garkın olarak anılan eren, Alevi mürşit ocaklarından birisinin kurucusudur (…) ocağın etki alanı, Diyarbakır’dan Eskişehir’e dek uzanan geniş bir coğrafya” da hakimdir ve Mardinli olarak gösterilmektedir.
Tarihte adlandırmalarda yaşanan yanlışlıklara da değinen ve bu noktada açıklamalar yapan Aksüt, “Baba İlyas, ‘İlyas obasından olan baba’ anlamında bir addır. Başka bir deyişle, Baba İlyas delince, adı İlyas olan bir kişiden değil, ‘İlyas obasıyla ilgili bir babadan’ söz” edilmesi gerektiğine dikkat çekmektedir. Devamla, “Araştırmacılar, Baba İlyas’ın Horasan’dan Amasya’ya gelmiş bir eren olarak ele almıştır. Oysa: tarihsel gerçek öyle değildir. Baba İlyas, mürşidi Dede Garkın’ın yurdu olan Mardin yöresinden Amasya kırsalına gelmiştir. Bu konudaki tek kanıt, Baba İlyas ve Dede Garkın arasındaki ilişki değildir. İlyas obasının ve bağlı olduğu Eymür boyunun yurtları, Mardin, Diyarbakır ve Urfa yörelerindedir. (…) İlyas obasının, Eymür boyuna bağlı olduğu, Osmanlı tahrir defterlerinde ‘İlyas Eymürü’ ve Eymür İlyaslu’ biçimlerinde açık olarak ifade edilmiştir.” biçiminde Maraş tahrir defterlerinde yer alan bilgiyi kullanarak açığa çıkarmıştır.
Baba İlyas’ın, Elvan Çelebi tarafından Horasani olarak nitelendirildiği yolundaki A.Y. Ocak ve İsmail E. Erünsal tarafından belgeli olduğu savıyla sunulan bilgilerin doğru olmadığını belirten Aksüt, “Bazı yayınlarda yer aldığı gibi Elvan Çelebi, Baba İlyas’ın, Horasanlı olduğuna ilişkin herhangi bir belge kaydetmemiştir. Ayrıca, o, bazı araştırmacıların savunduğunun tersine, yapıtının herhangi bir yerinde büyük dedesini ‘Horasani’ olarak nitelememiştir.” olarak yeniden okuyarak, bugüne kadar dayandırılmaya çalışılan ve şecerelerle kaynak gösterilmeye çalışılan bir ‘yalan’ın düzeltilmesi yoluna gidiyor. Tarih elbette farklı belgelerde farklı bilgilerle ele alınabilinir. Ancak olmayan bilgilerin varmış gibi gösterilmesi noktasında sunulan bilgi ve belgelerin yeniden okunmasını gerekli kılmaktadır. Alevilik Bektaşilik alanında önemli belge ve bilgileri kazandırdığını düşündüğümüz Ahmet Yaşar Ocak’ın çalışmalarının da bu noktada yeniden sorgulanmasının da gerekli olduğunu göstermektedir
Bu kısımda ise Anadolu'ya daha önce gelmiş Babaileri Aleviliğin kurucusu gibi göstermek bir bakıma yanlıştır.Babailer üzerine yazılan kaynak kitaplar şu noktada birleşirler:Yoksul köylü halkın devlete kafa tutması.
Aslında yukarıda ismi geçen yazarların unuttuğu bir şey vardır.Alevilik Anadolu'da ismi konulmamış bir düşünce akımı ise onun bir kurucusu olmalıydı.
Alevilikte 4 kapı 40 makam gibi bir erkânname Hünkar tarafından yazılmıştır.Ayrıca Abdal Musa erkânnamesi de unutulmamalıdır.Dönersek konuya Babailer Gök Tengri inancı ile İslam dini arasında kalan Anadolu'ya göç eden Türkmen aşiretlerine dini konuda önderlik etmişlerdir.Baba İlyas'ın bir müridinin ismi Lokman Perende olması Hünkar'ın baba ilyas'ın dervişi olduğu iddaa konusu olmuştur.Fakat Ahmet Yesevi'nin de bir dervişinin adı Lokman Perende'dir!Pir Hacı Bektaş Veli'nin Horasan'dan gelmediği üzerine kesin bir kanıt ortaya sürülemez.Bu alanda yapılan en büyük yanlış Bektaşiliğin Alevilikten ayrı bir inanışmış gibi gösterilmelisidir.Ayrıca Aleviliğin başlangıcı konusunda kafa karıştırmaktır.
Bu konuda A.Yaşar Ocak bazı söylemlerde bulundu diye onu doğru kabul edecek değiliz.
Mustafa Kemal
12-12-2006, 08:18 AM
konu için sağolasın.Okur yazar olmayan bir toplumun yazılı kaynaklara sahip olması ancak yazılı eserler ortaya koyması ile mümkündür.
Rojaazme
12-12-2006, 08:30 AM
yorumların için sağolasın mustafa kemal can....
Rojaazme
08-01-2007, 02:09 PM
Bunlardan Aleviliğin en büyük sorunlarından biri olan “Baba Resul olayı merkeze konarak Aleviliğin oluşum tarihi yazılmaya başlandı. Buna göre, Aleviliğin ilk büyük ereni Baba İlyas oldu. Yüzyıllardır kurucu eren olarak bilinen Hacı Bektaş, Baba İlyas’ın yüzlerce halifesinden biri; Aleviler ise bu olaydan arta kalan ve sağa sola dağılan topluluklar olarak görülmeye başlandı.” Bu yönde düşünenler gerçekten bir tarihi öyküleştirerek ve sığlaştırarak bize sundular. Yanlışlıkların devamı daha vahim. Alevilerin adına işlenen ve tarihe kayıt edilen bir ‘savaş’ın; “dinsel altyapısını nasıl oluyor da, Kalenderilik, Vefailik, Haydarilik vb. oluşturuyor. Olay Aleviler adına işleniyor. Ancak Aleviler yok.” Menakıbu’l Kudsiyye’nin katkılarıyla çalışmasına başlayan Aksüt; “olayı düzenleyen erenlerin mürşidinin Dede Garkın olduğunu belirtmesi ve öteki kaynaklarda bulunmayan halife adlarına yer vermesidir. Bu iki katkı, (Türkmen dilinin kurallarını kullanmak koşuluyla) olayın sosyal ve coğrafi boyutunu aydınlatma çabası için önemli veriler olmuştur.” Ve devam ederek; “Baba Resul olayını konu alan araştırmalarda şimdiye dek tahrir kayıtlarından yararlanılmamıştır.” Ancak Aksüt, “Kerkük’ten Orta Anadolu’ya kadar geniş bir coğrafyanın tahrir kayıtları”nı kullanarak yorumlama ve yanılma payı az olan belgeleri tercih etmiştir
Rojaazme
24-06-2007, 07:39 AM
Tarihte adlandırmalarda yaşanan yanlışlıklara da değinen ve bu noktada açıklamalar yapan Aksüt, “Baba İlyas, ‘İlyas obasından olan baba’ anlamında bir addır. Başka bir deyişle, Baba İlyas delince, adı İlyas olan bir kişiden değil, ‘İlyas obasıyla ilgili bir babadan’ söz” edilmesi gerektiğine dikkat çekmektedir. Devamla, “Araştırmacılar, Baba İlyas’ın Horasan’dan Amasya’ya gelmiş bir eren olarak ele almıştır. Oysa: tarihsel gerçek öyle değildir. Baba İlyas, mürşidi Dede Garkın’ın yurdu olan Mardin yöresinden Amasya kırsalına gelmiştir. Bu konudaki tek kanıt, Baba İlyas ve Dede Garkın arasındaki ilişki değildir. İlyas obasının ve bağlı olduğu Eymür boyunun yurtları, Mardin, Diyarbakır ve Urfa yörelerindedir. (…) İlyas obasının, Eymür boyuna bağlı olduğu, Osmanlı tahrir defterlerinde ‘İlyas Eymürü’ ve Eymür İlyaslu’ biçimlerinde açık olarak ifade edilmiştir.” biçiminde Maraş tahrir defterlerinde yer alan bilgiyi kullanarak açığa çıkarmıştır.
Baba İlyas’ın, Elvan Çelebi tarafından Horasani olarak nitelendirildiği yolundaki A.Y. Ocak ve İsmail E. Erünsal tarafından belgeli olduğu savıyla sunulan bilgilerin doğru olmadığını belirten Aksüt, “Bazı yayınlarda yer aldığı gibi Elvan Çelebi, Baba İlyas’ın, Horasanlı olduğuna ilişkin herhangi bir belge kaydetmemiştir. Ayrıca, o, bazı araştırmacıların savunduğunun tersine, yapıtının herhangi bir yerinde büyük dedesini ‘Horasani’ olarak nitelememiştir.” olarak yeniden okuyarak, bugüne kadar dayandırılmaya çalışılan ve şecerelerle kaynak gösterilmeye çalışılan bir ‘yalan’ın düzeltilmesi yoluna gidiyor. Tarih elbette farklı belgelerde farklı bilgilerle ele alınabilinir. Ancak olmayan bilgilerin varmış gibi gösterilmesi noktasında sunulan bilgi ve belgelerin yeniden okunmasını gerekli kılmaktadır. Alevilik Bektaşilik alanında önemli belge ve bilgileri kazandırdığını düşündüğümüz Ahmet Yaşar Ocak’ın çalışmalarının da bu noktada yeniden sorgulanmasının da gerekli olduğunu göstermektedir
vBulletin® v3.6.5, Copyright ©2000-2010, Jelsoft Enterprises Ltd.