:
Yunus Emre
Mustafa Kemal
11-09-2006, 08:13 AM
Yunus Emre Bir Bektâşî Dervişidir.
Dünya’da her fikir, siyasi akım, mezheb, tarikat veya felsefi düşünüşün yayılabilmesi için öncelikle dikkat ettikleri, süslü, dışarıdakine cazip gelecek vitrin düşünceleri vardır. Nedir bunlar derseniz, hepsinin ortak noktası; hoşgörü affedicilik temeli üzerine oturmuş olan söylemlerdir. İnsanları cezb edici olması için hoşgörü olması şarttır. Çünkü her insanın yalnızca kendisinin bildiği eksikleri vardır. Bu eksikler karşısındaki insanlar tarafından yüzüne vurulmayacağından, bu nedenle yargılanmayacağından emin olması halinde, karşısındakine yaklaşma, onunla bazı şeyleri paylaşma başlar.
Hangi siyasi partiye bakarsanız bakın, Yunus Emre’nin engin hoş görüsünü ifade eden sözler üstü açık veya kapalı şiirsel veya vecizeler halinde görmek mümkündür. Değerli mala herkes sahip çıkar, kendinin olmasını ister. Ama 13. yüzyıldan bu güne kadar insanların gönlünde taht kuran, ünü yurt dışına taşan, hatta 1972 de olduğu gibi Yunus Emre yılı olarak anılan bu zâtın, bu velinin inançsal anlamda asıl ait olduğu yerin neresi olduğunu elimizi vicdanımıza koyarak incelersek, onun nereye ait olduğunu nutuklarından araştırmacıların tespitlerinden kolayca görebiliriz.
Müslüman olmanın ilk şartı bilindiği gibi kelimeyi tevhiddir. Yani “Lâ ilâhe illallah” demektir. Bu ise Allah’tan başka bir Allah yoktur, yani yeri göğü, görünen görünmeyen herşeyin yartanının Allah olduğunu kabul etmektir. Kur’ân ı Kerim’de de Allah şirki asla affetmiyor. Niyazi-i Mısri Divanında Tasavvuf ta “Haktan gayri bir nesne yok, gözsüzlere pinhan imiş” diyor. Konuyu toparlamak gerekirse Yunus’un dediği gibi
Elif okuduk ötürü
Pazar eyledik götürü
Yaradılanı hoş görürüz
Yaradandan ötürü [1]
Eski yazıda elif ilk harftir ve düz bir çizgi şeklindedir. Elif kelimesi tasavvufî şiirlerde çok kullanılır. Bir iki anlamını arz etmek gerekirse; düz çizgi iki nokta arasında en kısa mesafedir. Hatta geometride doğru tarif edilirken, iki nokta arasındaki en kısa mesafe olarak tanımlanır. En kısa yoldan gitmezse o zaman biz o çizgiye doğru değil, eğri diyoruz. Elif okuduk ötürü demekle; doğruluğu, dürüstlüğü mürşidimizden öğrendiğimiz için götürü usulde pazar eyliyoruz, her şeye bir gözle bakıyoruz, kin nefretle bakmıyoruz demek isteniyor. Meselâ bir ceylânın bir yonca yaprağını yemesi, yonca açısından bakıldığı zaman şer gibi görünür, ama aynı ceylan o yoncanın köküne gübresini bırakacağı için yonca açısından bakıldığı zaman hayırdır. Dolayısı ile yaratandan ötürü yaratılanı hoş görürüz denilmek istenmektedir.
Bir başka şekilde ifade etmek istersek de görünen görünmeyen her şey Hakk’ın varının varı olduğunu zevken bilmek tevhidin kendisidir, sırr-ı ilâhidir. İmam Cafer i Sadık şöyle buyuruyor: “Yağmur iyilerin üstüne de yağıyor, kötülerin üstüne de yağıyor”. Esasında sadece yukarıda zikr ettiğim dörtlük Yunus’un Bektâşî dervişi olduğunu ispata yeterlidir, ama yinede başka nutuklarından örnekler vermeye çalışacağım.
[1]Sabahattin Eyüboğlu, “Yunus Emre” s. 19 Cem Yayınevi İstanbul 1976
Mustafa Kemal
11-09-2006, 08:14 AM
Prof. Faruk K. Timurtaş’ın Şubat 1972 de Tercüman Yayınları tarafından basılan Yunus Emre Divanı’nda Bektâşî dervişi olmadığı, Bektâşî tarikati ile ilgisi bulunmadığı ve Mevlâna’ya bağlandığını anlatan ilginç bölümler bulunmaktadır. Örnek vermek gerekirse; adı geçen kitabın aşağıda belirteceğim sayfalarındaki notları şu şekildedir:
Syf. 17 Yunus Emre bu gezileri “propoganda” için yapmamıştır. Çünkü o ne bir tarikat kurucusu, ne bir tarikat yayıcısıdır. O sadece mutasavvıf bir şairdir ve şiirlerini belli bir görüşün propogandası için vasıta olarak kullanmamıştır. Yunus Emre adlı bir şeyhin müridi olduğu bazı kaynaklarda zikredilmektedir. Bu mesele açık ve kesin bir delile ve vesikaya dayanmamaktadır. Daha çok efsane mahiyetindedir. Böyle bir kimsenin yaşayıp yaşamadığı belli değildir” “Muhakkak olan bir nokta varsa derviş ve şeyh olarak ömrünü tekkede geçirmediğidir”. Sayfa 25 te ise “Ona Bektâşîler sahip çıktığı gibi Kadiriler, Halvetiler, Mevleviler ve başkaları sahip çıkmıştır. Fakat o tarikatlerin üstünde bir kimsedir, bir eren şairdir. Yunus Emre’nin Bektâşî olarak gösterilmesi gerçeğe uygun değildir. Bu husus sadece halk rivayetlerinin toplanmasından meydana gelen Hacı Bektâş Veli velâyetnamesinde kayıt edilmektedir. Yunus’un Bektâşî olmadığı hakkında en kuvvetli delil kendisinin divanında Hacı Bektâş Veli’den bahs etmemesidir. Böyle bir şey olsaydı mutlaka adını anardı. Yunus Emre Tapduk Emre’nin Hacı Bektâş Veli’ye intisapları hakkında söyledikleri muhakkak ki gerçeğe aykırıdır”.
Syf. 26 da Yunus divanının başka bir yerinde “bu şahısların adı geçmediği gibi, eski eserlerde bu münasebet ve tarikat zinciri hususunda herhangi bir kayıt yoktur. Şiirlerinde Hacı Bektâş’ı anmayan Yunus Emre’nin divanında Bektâşî’likle ilgili unsurlar da bulunmamaktadır. onun batıni temayülleri olduğu şeriata uymayan şeriata uymayan tevillere yer verdiği hususundaki iddi da doğru değildir. Yunus tam manası ile koyu bir sünni müslümandır onda Şii Alevî temayülleri yoktur”.
Syf.28 “Yunus’u herhengi bir tarikate bağlı görmek, onun erginliğini azzaltmak daraltmak demektir”
Syf.29 da ”Yunus Emre’nin Bektâşî olarak göstermek isteyenler Tapduk’u Yunus’un şeyhi yapmışlar ve onu Hacı Bektâş’a bağlamışlardır. Bu hususta söylenenler rivayetten öteye gidememiştir. Yunus -Tapduk- Hacı Bektâş münasebetleri ancak efsane ve menkabede vardır, gerçek durum bilinmemektedir”.
Yazar Yunus’u Bektâşîlikten koparmaya çalışıyor, ama güneş balçıkla sıvanmaz. Onun fikrine de inancımız gereği hürmetimiz var. Öyle inanıyorsa, öylesi ona doğrudur. Bir şey diyemeyiz mutlak bizim gibi düşünsün isteyemeyiz. Ama bazı örnekler vererek konuyu takdirlerinize bırakıyorum.
Yunus’a Tapduk’tan oldı, hem Barak’tan Saltuğa
Bu nasip çün cüş kıldı ben nice pinhan olam
Bu beyitte Yunus’un Tapduk’tan nasipli olduğunu Tapduk’un da Barak Baba’dan Sarı Saltuk’a çıktığını görüyoruz. Sarı Saltuk ise Velâyetname’de Hacı Bektâş Veli’ye biat ettiğini ve Sinop üzerinden Karadeniz’e gittiğini biliyoruz. Bektâşîlik bilindiği gibi Hacı Bektâş Veli’nin Makalat’ında beyan ettiği üzere 4 kapı 40 makam vardır. 4 Kapı bütün tarikatlarda mevcuttur, ama 40 makam Hacı Bektâş öğretisidir. Bektâşî olmak için illa kendini Bektâşîyim diye
beyan etmesine gerek yoktur. Eğer onun fikirlerini savunuyorsa Hacı Bektâş’ın ismini mutlaka zikr etmesi gerekmez.
Şeriat, Bektâşîliğin asla inkâr ettiği bir makam değildir. Şeriat denilince bu günkü anlamda dinin devlet işlerine karıştırılması, Suudi Arabistan’ın, İran’ın resmi hukuk kuralları gibi anlaşılırsa da, Bektâşîliğin şeriat anlayışı aynı zamanda Yunus’un anlayışında mevcut bulunan, Allah’ın yasaklarından kaçmak, yapmasını tavsiye ettiğini yapmak anlamındadır. Bu takdir edersiniz ki suistimale açık esnek bir konudur. Ama gerçekte Kur’ân ayetlerinin zahiri anlamıdır. Kur’ân ı Kerim’in Al-i İmran suresinin 7. ayetinde mealen şöyle buyurulur; ”Onun ayetlerinin bir kısmı muhkemdir ki onlar kitabın anasıdır. Diğer ayetler ise müteşabbihtir”. Hazreti Muhammed bir hadisinde ise” Halka akıllarının alabileceği kadarını anlatın” der. Bu neden ile Yunus Emre’nin tevhid ehli bir veli olması nedeni ile bazen avama (halka, anlayış seviyesi düşük, gönül gözü açılmamış insana), bazen havas’a zevki seviyesi idraki yüksek insana hitaben sözler söylemiştir. Tasavvufta ayrıca söylenen güzel bir söz vardır. “Üst üste sırala küpü, çekince altından seyreyle sen gümbürtüyü”
Şeriat bu işin ilk kapısıdır. Tarikat ise şeriatin kişiyi tatmin etmediği aşamasıdır. Kişinin özündeki cevheri müsaitse marifet ile Hakikat’e ulaşır. Aradaki makamları geçmek sureti ile Hakikate ulaşınca ne şeriatin hükmü kalır, ne tarikatin. Hakk ile Hakk olma makamıdır. O zaman zahiri ibadetler ona sakıt olur, olsa da avama olan saygısından olur.
Evvel kapı şeriattir
Emri Nehyi bildirir,
Yuva günahlarını
Herbir Kur’ân gecesi
İkincisi tarikat
Kulluğa bel bağlaya
Yolu doğru varana
Yargılaya hocası
Üçüncüsü marifettir
Can gönül gözün açar
Tutalım olsun sevap
Arşa değin yücesi
Dördüncüsü hakikat
Ere eksik bakmaya
Bayram ola gündüzü
Kadir ola gecesi
Bu şeriat güç olur
Tarikat yokuş olur
Marifet sarplık durur
Hakikattir yücesi
Dört kapıdır kırk makam
Yüz altmış menzili var
Erenlere açılır
Velilik derecesi
Aşık Yunus bu sözleri
Mahal diye söylemez
Ma’na yüzün gösterir
Bu şairler kocası [2]
[2] Sabahattin Eyüboğlu, “Yunus Emre” s. 140 Cem Yayınevi İstanbul 1976
Mustafa Kemal
11-09-2006, 08:18 AM
Dört kapı kırk makam Hacı Bektâş doktrinidir. Dolayısı ile Bektâşî olduğunun bir belgesidir. Son kıtada da mana yüzün gösterir diyerek, zahir yüzü olmadığını söyler ve Bektâşîliğin esas amacı batıni yönüdür yani manâ tarafıdır. Manâ’ya erdiği zaman zahir tarafı ikinci planda kalır. Zahiri tarafına dolayısı ile esas kabul etmez,
tâli kabul eder. Tâli kabul ettiği için namaz, oruç hac, zekât gibi emirleri kendince Kur’ân’ın bütünlüğü içinde yorumladığı için ret eder gibi görünür ama, gerçekte asla ret etme saygısızlığı göstermez. Aksine ona yorum getirir ve ona göre uygular. Yunus’ta Bektâşî olduğu için, bu günkü Bektâşîliğin savunduğu görüşleri o gün de savunduğu görülmektedir.
Ben oruç namaz için süci içtüm esridüm
Tesbih seccade içün dinlerem şeşte kopuz [3]
Abdestimiz namazımız, doğruluktur taatımız
Aşka bağladık safımız, safımızdan kim ayıra [4]
* * * *
Bundan içeri haber işit, söyleyeyim ey yâr
Hakikatin kâfiri, şeraitin evliyâsıdır. [5]
* * * *
Ta’n eylemen hocalar
Hatırınız hoş olsun
Varuben ol Tamu’da
Biraz yanasım gelir [6]
* * *
Zahir suya banmadan
El ayak deprenmeden
Baş secdeye düşmeden
Kılınır taatımız [7]
* * *
Ey aşıklar ey aşıklar
Aşk mezhebi dindir bana
Gördü gözüm dost yüzünü
Kamu yas düğündür bana
* * *
Aşk imandır bize gönül cemaat
Dost yüzü kıbledir daimdir salât
Dost yüzü göricek şirk yağmalandı
Anın için kapıda kaldı şeriat [8]
* * *
Küfr ile iman dahi, hicab imiş bu yolda
Safalaştık küfr ile iman yağmaya verdik
* * *
Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet
Elin yüzün yumaz değil
Er odur ki alçak dura
Ayık odur ki yola vara
Göz odur ki hakkı göre
Gündüz göresi göz değil
* * *
Ak sakallı bir koca
Bir bilmeye hal nice
Emek vermesin Hacca
Bir gönül yıkar ise
Yunus der be hey hoca
Gerekse var bin kere hacca
Hepsinden eyice
Bir gönüle girmektir. [9]
[3]Abdülbaki Gölpınarlı “Yunus Emre” s. 121 Milliyet Varlık Yayınları, İstanbul 1995
[4] Abdülbaki Gölpınarlı “Yunus Emre” s. 73 Milliyet Varlık Yayınları, İstanbul 1995
[5]Abdülbaki Gölpınarlı “Yunus Emre” s. 104 Milliyet Varlık Yayınları, İstanbul 1995
[6] Sabahattin Eyüboğlu, “Yunus Emre” s. 255 Cem Yayınevi İstanbul 1976
[7] Sabahattin Eyüboğlu, “Yunus Emre” s. 296Cem Yayınevi İstanbul 1976
[8]Abdülbaki Gölpınarlı “Yunus Emre” s. 108 Milliyet Varlık Yayınları, İstanbul 1995
[9] Abdülbaki Gölpınarlı “Yunus Emre” s. 112 Milliyet Varlık Yayınları, İstanbul 1995
Mustafa Kemal
11-09-2006, 08:22 AM
Kendisine o zamanda zahiri ibadetlere yeterince uymadığı konusunda hatırlatmalar olmuş olsa gerek ki!
Bana namaz kılmaz diyen
Ben kılarım namazımı
Kılar isem kılmaz isem
Ol Hak bilir niyazımı
Hakk’tan artık kimse bilmez
Kafir müslüman kimdürür
Ben kılarım namazımı
Hakk geçirdiyse nazımı
Ol naz dergâhtan geçer
Mani şarabından içer
Hicapsız can gözüm açar
Kendisi siler gözümü
Gizli sözü şerh eyleyip
Türlü nükteler söyleyip
Değme arif şerhetmeye
Bu benim gizli razımı
Yunus şimdi söyle sözün
Münkir ister istemesin
Pişir kurtar kendi özün
Ârifler tatsın tuzun [10]
Alimsin Ali’m
Doğrudur yolum
Ağzımda dilim
Hü demek ister
Murad edince
Gülü derince
Cemâl görünce
Hü demek ister
Ali sırrında
Tevhid nurunda
Mahşer yerinde
Hü demek ister
Dağ ile taşta
Kuru ile yaşta
Müşkül bir işte
Hü demek ister
Yunus postunda
Gönül dostunda
Sırat üstünde
Hü demek ister [11]
Tasavvufta iki türlü ilim vardır. Birincisi akli ilimler, ikincisi nakli ilimlerdir. Akli ilimleri kitaplardan öğrenmek mümkündür, fakat nakli ilimlerin bir kamil mürşidden tahsil edilmesi gerekir. Yunus’unda burada yaptığı budur. Bu nedenle de
Tapduk’un tapusunda
Kul olduk kapusunda
Miskin Yunus çiğ idik
Piştik elhamdülillah
diyerek erdiği manevi mertebeyi, mürşidinin irşadı ve himmeti ile erdiğini, en büyük sermayenin bu olduğunu yukarıdaki muhtelif nutuklarında açık veya üstü kapalı belirtiyor. Bir nutkunda da “canlar canını buldum, dükkanım yağma olsun” diyor. Ayrıca zahiri ilme, şeriata ters gelen bir sürü nutukları mevcuttur. Bektâşîliğe göre en büyük mertebe dervişlik mertebesidir. Sıralama itibarı ile muhiblik, dervişlik, babalık, halifebabalık, dedebabalık olmasına rağmen, dervişlik kişide tahakkuk etmemişse diğer makamlar görüntüden başka bir şey değildir. Hacı Bektâş Veli kendisinden bahs ederken, derviş diye bahsediyor. Baba veya dede diye bahsetmiyor.
Dinin imanın varısa
Hor görmegil dervişleri
Cümle âlem müştak durur
Hor görmegil dervişleri
Ay u Güneş müştak durur
Dervişlerin sohbetine
Feriştehler tesbih okur
Zikir ede dervişleri
Tersalar tövbeye gelir
Taht ısları zebun olur
Dağlar taşlar secde kılur
Göriceğiz dervişleri
Derviş oku ırak atar
Hey demeden cana utar
Gafil olmayan yeter tutar
Hor görmegil dervişleri
Ol fahri âlem Mustafa
Sıdkı bütün aşka feda
İster isen ondan vefa
İncitmegil dervişleri
Yer gök eder hırka hakkı
Himmetleri olsun baki
Çün Padişah oldu saki
Esrüdüser dervişleri
Gökten inen dört kitabı
Günde bin kez okusan
Vallah didâr göremezsin
Sevmez isen dervişleri
Yunus aydır bu aşk geldi
Ölmüş canım diri kıldı
Sen ben demek benden kaldı
Göriceğiz dervişleri [12]
[10]Sabahattin Eyüboğlu, “Yunus Emre” s. 106 Cem Yayınevi İstanbul 1976
[11]Sabahattin Eyüboğlu, “Yunus Emre” s. 243 Cem Yayınevi İstanbul 1976
[12]Sabahattin Eyüboğlu, “Yunus Emre” s. 138 Cem Yayınevi İstanbul 1976
Mustafa Kemal
11-09-2006, 08:23 AM
Yukarıdaki nutuklardan Yunus’un geldiği manevi mertebe anlaşılmaktadır. Dervişliğe ne kadar önem verdiği, gerçek dervişliğin ne olduğunu, dervişlikte gelinen noktayı anlatıyor. Hatta çok zaman dolaylı bir şekilde kendisini bu makamda yeterli görmüyor. Ene’l-Hakk sırrından bahs ediyor. Bunlar zahir ulemanın günah diye telaffuz etmekten dahi çekindiği sözlerdir, ama o Tapduk’un hizmetinde bu zevki makamları irşad ile geçiyor, tasavvufta da oldukça yetkin bir hale geliyor. Yunus Hacı Bektâş Veli’den buğday isteyince, Hacı Bektâş ona “sana nefes verelim” der. Hacı Bektâş “O zaman her alucuna nefes verelim “ diye üç sefer teklifte bulunuyor. Üçünde de Yunus ”ehli ayalim benden buğday bekler, ben nefesi ne yapayım” diye cevap verir. Dergâhtan biraz uzaklaşınca koca Yunus’un aklı başına gelir ve Hz. Pir’in sözündeki hikmeti fark eder ve “Keşke nefes isteseydim, böyle bir veli’nin himmeti kaçırılacak fırsat mı idi Halbuki buğday üç gün sonra yenilir ve biter” der ve dergâha geri döner, buğdayı geri verip nefes isteyince, Hacı Bektâş “Biz o kilidin anahtarını Tapduk Emre’ye verdik” diye karşılık verir. Bu gün bile insanlar hep buğdaya taliptir, himmete talip insan her dönemde olduğu gibi bugün de son derece azdır.
Bize aşk şerbetinden sun ey sâki
Bize uçmakla ile Kevser gerekmez
Yunus esriyiben düştü sokakta
Çağırır Tabduk’una ar gerekmez.
derken mürşidinin onun hayatındaki yerini anlatıyor ve ondan utanmıyor gururlanıyor. Yunus Emre dava adamı değildi manâ adamı idi. Asla kin ve intikam peşinde koşmuyor, aksine sevgi hoşgörü peşinde olduğunu görüyoruz. Yukarıda belirttiğim bir nutkunda “dost yüzü göricek şirk yağmalandı onun için kapıda kaldı şeriat” diyor. Hakikat ehlini şeriat asla tatmin edemez. Yunus’un Bektâşî dervişi olduğu bu kadar açık iken onu Sünni olduğunu Alevî veya Şii eğiliminin olmadığını yazarın söylemesi ilginçtir. Nazillili Asım Kerimi baba erenler bakın bir nutkunun son kısmında ne diyor.
Surete nazar eylersen sen ile ben var
Oysa hakikatte ne sen var ne ben var
Ortada hakkın birlik cümbüşü var
Tevhid gözü ile bakınca geriye herşeyi hoş görmek kalıyor. Prf. Yaşar Nuri Öztürk’ün “Tarih Boyunca Bektâşîlik” adlı kitabının 128. sayfasında “Bektâşîlik için en doyurucu bilgi hatta en güvenilir malumatı, bu tarikatin edebiyatından, özellikle şiirinden elde etmek mümkün oluyor”.
Sayfa 130 da “ Yunus Emre’nin bu çağlara sığmayan büyük lirizm ustasının tasavvuf tarihi açısından tam bir Bektâşî şairi olduğunu söyleyebileceğiz. Hatta Yunus’un Bektâşîliği öne sürülen bir çok şairden, daha evvel Bektâşî olduğunu belirtmek durumunda kalacağız”
Syf. 131 de “Yunus’un tarikat tasavvuf anlamında bir Bektâşî müntesibi olduğunu kabulden kaçınamıyoruz. Çünkü bizzat Yunus’un şiirinde, kendisini Bektâşî müntesibi gösteren açık ifadeler vardır”.
Şeyh u danişmend u veli, cümlesi birdir, er yolu
Yunus’dur dervişler kulu, Tapduk gibi serveri var
Aşk sultanı Tapduk durur, Yunus gedadır kapısında
Gedalara lütfeylemek, kaidedür sultanlara.
Tapduk’un tapusunda, kul olduk kapusunda
Yunus miskin çiğ idik, piştik elhamdülillah [13]
[13]Abdülbaki Gölpınarlı “Yunus Emre” s. 95 Milliyet Varlık Yayınları, İstanbul 1995
simge
16-09-2006, 01:37 AM
Yûnus Emre (~1240 - ~1321), Anadolu'da Türkçe şiirin öncüsü olan mutasavvıf bir Türk halk şairi.
Hayatı]
Tarihî hayat ve şahsiyeti hakkında pek az şey bildiğimiz Yûnus Emre, Anadolu Selçuklu Devleti'nin dağılmaya ve Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde küçük-büyük Türk Beylikleri'nin kurulmaya başladığı XIII. yy ortalarından Osmanlı Beyliği'nin filizlenmeye başladığı XIV. yy'ın ilk çeyreğine Orta Anadolu havzasında doğup yaşamış bir Türkmen kocası, şair bir erendir. Yûnus'un yaşadığı yıllar, Anadolu Türklüğünün Moğol akın ve yağmalarıyla, iç kavga ve çekişmelerle, siyasî otorite zayıflığıyla, dahası kıtlık ve kuraklıklarla perişan olduğu yıllardır. XIII. yy'ın ikinci yarısı, sadece siyasî çekişmelerin değil, çeşitli gayrısünni mezhep ve inançların, batınî ve mutezilî görüşlerin de yoğun bir şekilde yayılmaya başladığı bir zamandır. İşte böyle bir ortamda, Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî, Hacı Bektaş-ı Velî, Ahî Evrân-ı Velî, Ahmed Fakih gibi ilim ve irfan kutuplarıyla birlikte Yûnus Emre, Allah sevgisini, aşk ve güzel ahlakla ilgili düşüncelerini, her türlü batıl inanca karşı gerçek İslam tasavvufunu işleyerek Türk-İslam birliğinin oluşmasında önemli vazifeler ifa etmiştir.
Yûnus Emre, Risaletü'n-Nushiyye adlı mesnevîsinin sonunda verdiği;
Söze târîh yidi yüz yidiyidi
Yûnus cânı bu yolda fidîyidi
beytinden anlaşıldığı kadarıyla H. 707 (M. 1307-8) tarihlerinde hayattadır. Yine, Adnan Erzi tarafından Bayezıd Devlet Kütüphanesi'nde bulunan 7912 numaralı yazmada şu ifadelere rastlanmaktadır:
Vefât-ı Yûnus Emre
Müddet-i 'Ömr 82
Sene 720
Bu belgeden anlaşılacağı üzere, Yûnus Emre, H. 648 (M. 1240-1) yılında doğmuş, 82 yıllık bir dünya hayatından sonra H. 720 (M. 1320-1) yılında Hakk'a yürümüştür.
Doğduğu yer konusundaki tartışmalar Eskişehir'in Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy ile Karaman üzerinde yoğunlaşmakla birlikte birincisi daha doğru gözükmektedir. Menakıpnâmelerle şiirlerinden çıkarılan bilgilere göre Babalılardan Tapduk Emre'nin dervişidir. Hacı Bektaş-ı Veli ile ilgisi Vilayetname'den kaynaklanmaktadır. Yine şiirlerinden tasavvuf yolunu seçtiği, iyi bir öğrenim gördüğü anlaşılmaktadır. Anadolu kentlerini dolaştığı, Azerbaycan ve Şam'a gittiği, Mevlana'yla görüştüğü, giderek şeyh olduğu da bu bilgiler arasındadır.
Şiiri
Ozanlığının yanısıra dili, düşünceleri, işlediği konularla Anadolu'da gelişen Türk edebiyatının en büyük adlarından sayılan Yûnus Emre, yalnız halk ve tekke şiirini değil, divan şiirini de etkiledi, yaşarlığını çağlar boyu sürdürdü. Hece ve aruzla yazdığı şiirlerinde sevgiyi temel aldı. Tasavvufla, İslam düşüncesiyle beslenen dizelerinde insanın kendisiyle, nesnelerle, Tanrıyla ilişkilerini işledi, ölüm, doğum, yaşama bağlılık, Tanrısal adalet, insan sevgisi gibi konuları ele aldı. Çağına hâkim olan düşünüş biçimini ve kültürü konuşulan dille, yalın akıcı bir söyleyişle dile getirdi; kendinden önce yetişmiş İran ozanlarının, çağdaşlarının yapıtlarında geçen kavramlara yeni bir öz, yeni bir deyiş kattı. Bu yanıyla tasavvuf düşüncesini, Alevi-Bektaşi inançlarını zenginleştirdi, kendi adına bağlanan tekke şiirinin Anadolu'daki ilk temsilcilerinden oldu.
Türbesi
Yûnus Emre'nin mezarı olduğu iddia edilen pek çok mezar ve türbe vardır. Bunlar; Eskişehir'in Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy; Karaman'da Yunus Emre Camii avlusu; Bursa; Kula ile Salihli arasında Emre Sultan köyü; Erzurum, Duzcu köyü; Isparta'nın Keçiborlu
BIR NEFESCIK SÖYLEYELIM
Bir nefescik söyleyelim
Dinlemezsen n'eyleyelim
Ask deryasin boylayalim
Ummana dalmaya geldim
Ask harmaninda savruldum
Hem elendim hem savruldum
Kazana girdim kavruldum
Meydana yetmeye geldim
Ben Hakk'in ednâ kuluyum
Kem damarlardan biriyim
Ayn-i cem'in bülbülüyüm
Meydana ötmeye geldim
Ben hak ile oldum asna
Kalmadi gönlümde nesne
Pervaneyim atesine
Oduna yanmaya geldim
Pîr Sultan'im yeryüzünde
Var midir noksan sözümde
Eksiklik kendi özümde
Dârina durmaya geldim
(***)
Nefes: Alevî-Bektasî ozanlarinin tarikat konularini
isleyen tekkelerde makamla söylenen kosuklari.
Ednâ: en asagi
Kem: kötü,
Damar: huy
Ayn-i cem: Alevî-Bektasîlerin Tarikata girme töreni
Asna: tanis
Od: ates
Dâr: dar agaci. (Alevî-Bektasîlerde tören yapilan yerin
tam ortasina "dâr" denir, tarikata girecek olanlar ya da bir kusur
isleyip bagislanmayi dileyenler tören sirasinda burada dururlar, yani
"dâra dururlar")
İLİM KENDİN BİLMEKTİR
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır
Okumaktan murat ne
Kişi Hak'kı bilmektir
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru ekmektir
Okudum bildim deme
Çok taat kıldım deme
Eğer Hak bilmez isen
Abes yere gelmektir
Dört kitabın mânâsı
Bellidir bir elifte
Sen elifi bilmezsin
Bu nice okumaktır
Yiğirmi dokuz hece
Okursun uçtan uca
Sen elif dersin hoca
Mânâsı ne demektir
Yunus Emre der hoca
Gerekse bin var hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir
murat eliaçık
19-10-2006, 11:01 AM
Her ne kadar bazıları gizlemeye çalışsa da Yunus Emre bir Alevidir.
Sanatıyla, düşüncesiyle kendinden sonraki kuşakları etkileyecek kadar büyük bir kişilik Yunus Emre, bu kişiliğe giden yolda ilk dersi büyük Alevi önderi Hacı Bektaş-ı Veli’den almıştır.
Yunus Emre Anadolu’da hüküm süren Selçuklu devletinin halkı zulüm altında tuttuğu, baskılar uyguladığı ve bir de durmaksızın yinelenen Moğol saldırılarının olduğu bir dönemde yaşamıştır. Bu dönemde bir de kıtlık olunca Anadolu insanı daha da perişan oldu. Perişan olanlardan biri de Yunus Emre’ydi. Hacı Bektaşı Veli’nin yapıtlarından "Vilayetname"’de geçen anlatıma göre Yunus Emre bu kıtlık olan yılda köyünden yola çıkarak ulu Hünkâr Hacı Bektaşı Veli’nin dergâhına varıp biraz buğday isteyecekti. Giderken eli boş gitmemek için yolda heybesine alıç doldurdu. Ulu Hünkâr’ın huzuruna varıp halini anlattı. Bir kaç gün misafir kaldıktan sonra gitme vakti gelmişti. Hünkâr, Yunus’a şöyle dedi: "Buğday mı verelim nefes mi?" Yunus: "Nefesi ne edeyim, eşim çocukların aç bana buğday verin." Bunun üzerine Yunus’a buğday verdiler. Yunus dergâhtan ayrılınca yaptığı hatayı fark etti ve tekrar dergâha döndü. Halifeler durumu Hünkâr’a bildirdiler, o da: "Biz kilidin anahtarını Tapduk Emre’ye sunduk. Varsın ondan nasibini alsın." dedi. İşte asırlardır güncelliğini ve derinliğini koruyan Yunus Emre kişiliğinin başlangıç noktası burasıdır. Yunus bundan sonra yıllarca Tapduk Emre’nin dergâhında emek verir. Bu aynı zamanda eğitimdir de. Bu eğitim sonucu öğrendiklerini insanlarla paylaşmak için bütün Anadolu’yu gezer.
polata
19-10-2006, 11:27 PM
Konu daha önce açıldığından birleştirlmiştir.
Mustafa Kemal
30-10-2006, 02:13 PM
BENLİK KAVRAMI VE YUNUS EMRE'NİN ŞİİRİNDE BENLİK
SADIK TURAL*
Yunus Emre, Müslüman bir Türk sûfîsidir.
Yunus Emre Müslüman’dır: Allah'ın varlığını ve birliğini, kalbiyle ve lisanıyla kabul eden; Hz. Muhammed Mustafa'nın Allah'ın kulu ve elçisi olduğunu gönlüyle ve diliyle tasdik eden insan Müslüman’dır. Kelime-i şehâdet ile beraber, İslâm'ın diğer dört, imanın altı şartına inanan ve yaşayan insana Müslüman denir.
Müslüman, Kur'an ve hâdisin bildirdiği imâna ve ibâdete ait sorumluluk gereklerini, Allah'ın rızâsını kazanmak üzere hayatına yerleştirecek... Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için iki yol var. Sûfîlik ve zâhidlik.....
Dünya Türklüğü, yaylak-kışlak tarzında yaşadığından, şehirli zâhidden çok, sûfîlere yakın olmuş, İslâm'ı onların gözü ve sözüyle tanımıştır. Hoca Ahmet Yesevî ve kendini bu Türk ulusuna bağlı sayan dervişler, şeyhler aracılığıyla dinî heyecanı tadmışlardır. Yunus Emre, "emre'lerden, "fakıh"lardan biri olarak, Taptuk aracılığıyla Yesevî'ye bağlı bir Türk sûfîsidir.
Sûfîlik, Allah'ın rızasını elde etmek üzere, hoş'un güzel'in basamaklarından ulvî"ye geçebilmek....iman ve ibâdetten zevk ve mutluluk duyarak Allâh'a yakınlaşmak... Bu yakınlaşmayı aşk ile isteyip Allâh'tan gayrisine yönelmeyip iç dünyasına da, dış dünyasına da Allâh'ı hâkim kılmak....
Sûfî, gönlünü, Allah sevgisiyle doldurmuş kişi... Derviş, bu yola giren kimse...
Zâhid ise, her türlü, zevke karşı koyup kendisini ibâdete veren insan... Zâhid, cehennem ateşinden kurtulmak, cennete nâil olmak için, yasaklardan kaçmaya çalışan kişi... Zühd-i hûşk denilen, şekilci, gösterişçi ve gönül yönü az olanlar bir kenara.
Sûfî de, zâhid de, Allah'ın rızâsını kazanmak istiyor. Aralarındaki fark, metottadır. Zâhîd toplumdan kaçmak isterken, sûfîler halk içinde hakk ile beraber.
İnsan için, Allah'a ulaşmak, onun rızâsını istemek, rızâsına nâil olmak, bir takım basamakları geçirmeyi gerektiriyor.
İnsan, başkasına yöneldiği noktada varlık bilgisine geçer, başkaları aracılığı ile kendini tanır. Bu tanıma, benlik olarak ortaya çıkar, sonra da kimlikleşme şeklinde karşımıza çıkar.... Kişi, yaradılışı gereği ve yönelişlerinin göstergesi bakımından sevgi'dir. Bu sevgi yoğunluğu, şiddeti ve göstergeleri farklı şekilde çeşitli objelere yöneltilir. Bu sevgi, kendine doğru yönelmiş bir sevgi olmaktan çıkarılıp başka varlıklara nasıl döndürülebilir?
Aziz Dinleyenler,
İnsanoğlu, benlik, kimlik ve kişilik kavramlarının sarıp sarmaladığı, bir canlıdır.
Kimlik, insanın başkalarına gösterdiği yönleri... Başkaları, bir insanı, nasıl tanıyor ise, hangi özellikleri sayıyorsa, o insanın kimliği odur.
Kimlik, sosyalleştirilmiş, toplumun içinde şekillenmiş benliktir. Öyleyse benlik nedir?
İnsan, ilk bebeklikten sonra, bağımsızlık arzusunu, kendini yönetme istek ve iradesini gösteren bir varlıktır. Bu bağımsızlık, insanda kendini yönetme duygusu, engelleri yenme hırsı fısıldayan, bir iç ses, bir özgüven, bir nefse itimat heyecanı olarak karşımıza çıkıyor.
Bu benlik hâli, özgüven duygusu, insana, toplum içinde yer ve yâr edinme, statü ve rol kazanma konusunda yönlendirici bir unsur... Fakat bu benliğin sesi, insana, "ölçüleri kuralları, yasakları aş ve isteğine ulaş" diyorsa... Benliğin dürtüleri ve yönlendirmeleri yaradılışının sebebini ve gayesini unutturacak bir şiddette ise... İnsanı yaradılışına yabancılaştırıyorsa... "Ben neyim? Ne olmalıyım?" sorularından hareketle, kendine ulaşmak yerine, kendi dışında kalan insan ve varlıkları, kendine yaklaştırıp, onları elde etmeyi fısıldıyorsa...
Bu yönlendirici, egosantirik ses ve yol açtığı davranışlar kültüre ait sosyal denetim unsurları ile sosyalleştiriliyor.
İnsanın ben'i, töreden, dinden ve yazılı hukuktan gelen yasaklamalarla törpüleniyor, olumlu yönleri ortaya çıkarılmaya çalışılıyor.
İnsan sosyalleştikçe, kendine yönelmiş sevgiyi başkasına yöneltmeyi öğreniyor. Sevgisini başka insana ve insanlara yöneltmek, insanın kendisini yeniden inşâ etmesi, yeniden imâr etmesi demektir.
Psikoloji ve psikiyatri, insan benliğindeki çıkmazları ve tezadları azaltmaya, insanın kendini inşa etmesine yardım etmeye çalışan, iki araştırma sahası...
Psikoloji ve psikiyatri, yaşı yüze varmamış iki ilim sahası..... Dünya ile âhiret dengesini kurmak... İnsan için yaradılış sebebi ve amacına yabancılaşmadan 'gerçek insan, olabilmek için ilk imtihan, dünya ve âhiret dengesini kurma imtihanı... Engel ise benlik... Türk sûfîsi Yunus Emre ise, yedi yüzyıl önceden bu benlik çıkmazları için neyi teklif ediyor, bakalım:
Terkeylegil ten tertibin
Gider senden benlik adın
İçin imâret olmadan dışındaki ma'mur nedür?
Çünkü adın oldu filan hep dirliğin oldu yalan
Gelsin bize ma'na bilen hakîkatte mestûr nedür?
Aziz Dinleyenler,
Yunus Emre, "ten'in, beden'in oyunlarını, isteklerini, arzularını terket" "Sen, sendeki benlik adını, benliğin güçlü sesini yoket" "İç dünyânı, inşâ edip herkesin girebildiği, faydalandığı bir imâret hâline dönüştürememişsen, dışındaki, aldatıcı görünüşler neye yarar" derken 'yabancılaşma' ya karşı çıkıyor: Kalbi, kafasına; vücudu, kalbi ve kafasına; vûcudu, kalbi ve kafası, toplum içindeki görüntüsüne 'yabancı' olan kendi içinde uyumsuzdur, hastadır, demek istiyor, Yunus.
İkinci manzum parçanın hükmü, melâmet mi yoksa hâl ehlinin kibire karşı tavır mıdır? Fakat mânası şu, "adının (şöhret, şan) derdine düşünce, asıl dirlik ve düzenin bozuldu, şöhretin ve adın örtülü olsaydı ya, hakîkatte örtülü olan iç dirliğine, yalan olmayana ulaşsaydın ya! Benliğin emirlerine uyduğun için, onların yolunda çaba harcadığın için, geçici olan bir şeyler de elde ettin, ama asıl düzenin, iç dirliğin yalan oldu. Bu durumun mânasını binler gelsin ve bize iç âlemindeki örtülü güzellikleri anlatsın."
Yunus, böyle söylüyor.
Eski Araplar'da NEFS, kan anlamındadır. Araplar, herhangi bir rahatsızlık sebebiyle akan kana, insanın nefsi derlerdi. Doğum sonrası kan sızdıran kadına, nüfesâ (halk ağzında nefise) bu hâle de NİFAS denmesinin sebebi budur.
Kur'an-ı Kerîm'de nefs, teklik ve çokluk halleriyle üç yüze yakın yerde geçiyor. Kur'an'da nefs kelimesi, manevî yapı, benlik, arındırılması gereken kişilik mânalarını taşıyor.
İnsandaki nefs, hem çirkin hem de güzel sıfatların taşıyıcısıdır, ancak, insanın içinde iki ayrı kuvvet olduğunu, İslâm âlimleri kabul etmiyorlar; gerekçeleri ise tevhid kavramına yükledikleri özel mâna... Benlik yönünü cemâl sıfatı ile şekillendirmeye kararlı ise, edinmişse kemâle doğru basamak basamak çıkacaktır... Cemâl yani güzellik...
Hanımefendiler, Beyefendiler,
Sevgi ve onun en şiddetli hâli olan sevdâ/aşk, seven ve sevilen arasındaki yakınlaşma ve bütünleşme eğilimidir. Milyonlarca hücre içinden iki hücre arasında gerçekleşen birleşmeyi, tekleşmeyi; milyonlarca insan arasından iki insan arasındaki yakınlaşma ve bütünleşmeyi hep beraber düşünelim: Seçen ve seçilen, seven ve sevilenlerin birbirlerine karşı durumları aynıdır, her ikisi de birbiri için "sevgili"... Birleşenler, bütünleşenler bir takım çileler, sıkıntılar çekiyorlar, sonunda birleşiyorlar. Bu birleşme, paylaşarak bütünleşme "VE" tipi merdivene benziyor, basamak basamak çıkılıyor, en üst basamak tek....Tekelcilik edilmediği müddetçe aşk, tarafların varlıkları için, uyum, zevk ve mutluluk sebebi olacaktır.
İki insan arasında şefkat ve sevgi ile başlayan yakınlaşmanın aşka dönüşmesini düşünelim, önce; sonra, bu aşkın Allâh'a yöneltildiğini kavramaya çalışalım.
Aşk, paylaşma yakınlaşma arzusunu, paylaşarak bütünleşme arzusuyla genişleten, fakat fedâkârlık ne ölçüde, çile ne şiddette olursa olsun tekelciliğe müsamahası olmayan psiko-biyolojik bir hâl.... Tekelciliğe (Bencilliğe mi de demeliydim?) riyâya ve yalana tahammülsüz bir hâl......
Türkmen Kocası, Yunus Emre, bir tasavvuf ehli... İnsanın kendi özüne terbiye vermesini, nefsini engellemesini isterken, modern psikoloji ve psikiyatrinin yollarına benzer usuller, metodlar deniyor, söylüyor:
Hayra döndü benim işim
Endîşeden âzâd başım
Nefsimin başını kesdim
Kanadlanıp uçar oldum
İnsanı, iyiliklerden, doğruluklardan, güzelliklerden alıkoyan nedir? Endişeleri... Endîşe, aralarında tercîh yapılarak, hükme tamamen bağlanmamış, aynı konu etrafındaki farklı yorumlardan herbirini, aynı anda düşünme hâli... Endîşe, hükümler arasında boğulan ve boğuşan insanın psikolojisi...
Yunus, dikkat ediniz, "endişeden âzâd başım" diyor. Bu basamaklardan birini geçtiği devreye ait kendisinin itirafı kendisinin yaptığı bir tesbit. İnsan, benliğinden, basamak basamak kurtulur, OLGUNLAŞIR.
Mustafa Kemal
30-10-2006, 02:14 PM
Aziz Dinleyenlerim,
Nefs, kelimesini benlik kavramının karşılığı sayalım: Nefs, eğer hiç dizginlenmezse, insana kötülükleri çirkinlikleri yoldaş eder. Nefs, terbiye edilmezse, insanı hayvanlaştırır; sosyal düzeni bozar. İşte bu tür nefse, nefs-i emmâre denilir, siz, "ilkel benlik, bayağılaştıran ben", adını veriniz... İnsan, "niçin bu sesi dinliyorum? Arada bir dinlemeyeyim! O sesi ve o emirleri dinlediğimde başıma neler geldi? Eğer dinlemez isem ne olur? Kendimi kendimle ve başkalarıyla barışık olmaktan alıkoyan, benlik emirlerini bir değerlendiremez miyim? Gibi sorular tertip edip, cevaplarını aramaya başlayınca, nefs-ilevvâme basamağına geçer... İnsanı murakabe ve muhasebeye çağıran nefs veya denetimi kabul etmiş benlik basamağı...
Her insan kendisini denetleyebilir, kendi ben'ine hâkim olabilir... Bu konuda, ısrarlı olmak, sabırlı olmak, ye'se ve ümidsizliğe düşmemek gerekir... Akıllı insanlar, boşluğa düşüp, çöküntüye, yıkılışa teslim olmazlar. Müslümanlık dini ise, ümidsizliği yasak etmiştir, Allah'tan ümid kesmek, öncelikle Müslüman’a, sonra, bütün insanlara YASAK...
Denetimi ele alınmış, biraz yola getirilmiş öfkesi ve hırsı sindirilmiş bu benlik, bir zaman sonra, nefs-i mülheme basamağına giriyor... Bu basamakta, nefs, ego, benlik, eğriyi, yanlışı, çirkini, eksiği değil doğruyu, güzeli, tamamlanmışı seçme konusunda, yine kendi iç dünyasının ilhamlarıyla karşılaşıyor... İç ses, iç güç arındırıldıkça bir takım güzellik, sevgi ve hoşgörü yüklü yönelişler kazanıyor. İç ses, iç ilham oluyor:
Haber virirsen nefsün ilünden
Ümidim varısa gidersin andan
İki sultan durur sana havâle
Diler her birisi kim mülki ala
Biri Rahmânidür can hazretin
Biri şaytânidür garaz yatından
Gör imdi kim seni kime taparsın
Kime kapu açup kime yaparsın
Nefsin, rahmanî ve şeytanî işlevlerine işaret ederken, psişik hayatın âhenginin nasıl sağlanmasını izah ederken Yunus Emre ne kadar başarılı. Bu noktada "mülk" dediği 'varlık'ı rahmanîye yöneltenler, her şeyi "görebilecek" ilhamlara ulaşacaktır.
Bu basamakta, kendini yenileye yenileye ısrar edenler, bir basamak yukarı çıkarlar: Bu basamağa nefs-i mutmainne denilir. Biz, doyuma erişmiş benlik diyelim. Bu basamağa ulaşan benlik, huzur ve tatmin olmuş, başkalarına da huzur dağıtmaya başlamıştır. Kendindeki, iç ben'in güzellikleriyle sarhoşluk basamağı...
Türkçe'nin yedi yüzyıllık bekçisi, Türk sûfîsi Yunus Emre, bu hâlleri önce şöyle ifâde ediyor:
Bir "ben" vardır bende ben'den içeru
Bu HÂLİ, levvâme basamağında fark eden, ilhâma erişen Yûnus, nefs-i mutmainne'ye ulaşınca,
Düştüm bu aşk denizine, bahrîleyin yüzer oldum
Seyrân ettim denizleri Hızır'layın gezer oldum
Cânum toprak tozar yolca, nefsim eğler beni önce
Gördüm: Nefsin burcu yücü, kazma aldım kazar oldum
Kaza kaza indim yere, gördüm nefsin yüzü kara
Hürmeti yok peygambere, bendlerini bozar oldum
Güzel ahlâkı tamamlar Peygamber, bizzat kendisi nübüvvetinin sebebi ve gayesi olarak "güzel ahlâk"ı tamamlamak hikmetini gösterir. O, insan-ı kâmil; O örnek...."Yol" (tarîk) a girenler, O'nun yoluna girmiş olurlar.
Bu nefs ile dünya fânî, bu dünyaya gelen hanı
Aldatmış bu dünya beni, işlerimden bîzar oldum
Yûnus girdi şimdi yola, diler ki, bu aşkı bile
Kendi ciğerim kanıyla, vasf-ı hâlim yazar oldum
Bu durumun, tatmin olmuş, endişelerden kurtulmuş hâlin ifadesi, zor... Siz de bilirsiniz, Yunus da saklamıyor zâten... Âşık için, sevgiyi mutlulukların en büyüğü ve biriciği olarak kabul etme basamağı, nefs-i mutmainne..... Bu kıyl u kale zor sığan bir hâl....
Ben bir acîb ele geldim-kimse hâlim bilmez benim
Ben söylerim ben dinlerim-kimse dilim bilmez benim
Sor durduğum yeri bana-gelirsen göstereni sana
Bir zerrece Hakk'tan ayrı-gözüm nesne görmez benim
Bu basamağa erişen benlik, biraz daha sabırla ve ısrarla bir basamak daha yukarı çıkıyor: Bu basamağın adı nefs-i râziyye... Nefs-i râziyye'ye, kabullenerek mutlulaşan benlik karşılığını verebiliriz. Gönül genişliği, sevgi ve hoşgörü ile yıkanmışlık hâli... Sevgili yolunda her şeye her çileye râzılık, O'ndan geldiği için her ''mahluk"tan râzı olma basamağı. Zor bu basamağa çıkmak, çok zor, ama imkânsız değil, söyledim ya ümitsizlik bize yasak edilmiş... Bu basamağa çıkan Yunus Emre, ne güzel anlatıyor, vardığı basamakta kazandıklarını, sahip olduklarını...
Canlar cânını buldum bu cânım yağma olsun
Assı ziyândan geçtim dükkânım yağma olsun
Ben, benliğimden geçtim, gözüm hicabın açtım
Dost vaslına eriştim, gümânım yağma olsun
..............
Yûnus ne hoş demişsin bal u şeker yemişsin
Ballar balını buldum kovanım yağma olsun
Hanımefendiler, Beyefendiler,
Aklı olmayanlar, çocuklar, eblehler deliler dinî bakımdan "sorumlu" değildir. Din, idrak sahipleri için bir tebliğ sistemi....
Bir yaradan bulunduğuna inanmak, özel ve yüksek bir idrâk ister... Yaratıcıdan gelenlere gönül hoşluğu ile buyur eden ve kaderinden şikâyet etmeyen, kabullenmişlikle mutlu olan benlik, (nefs-i râziyye) Yunus Emre'nin şiirlerine hâkim olan benliktir.
Buradan bir basamak yukarısı, nefs-i marziyye Yaratıcının kendisinden razı olduğu benlik... Artık Allah katında sevildiğini bilmenin verdiği özel mutluluk... Bakınız, Yunus, bu hâli nasıl ifade ediyor, hem de hiç çekinmeden:
Tür dağında bir tecellî-gör Musâ'ya neler kıldı
Yûnus eydür HAKK KATINDA-SÖZÜM GERİ KALMAZ BENİM
.................................................. .........................
Bu söz Yûnus'a kandan-haber veresi cândan
Meğer ol sultan lutfu-âna nazar eyledi
Aziz Dinleyenler,
Son basamak insan-ı kâmil, olgun benlik, mükemmele ulaşmış benlik basamağı... Bütün kayıtlardan, ten emrinden çıkıp, tertemiz olma hâli... En içteki ben'in her şeye hâkim olması... Sevgililer sevgilisi, padişahlar padişahı Allah'ı içinde duyma, bütün 'yabancılaştırıcı' unsurlardan arınma hâli...
Buraya ulaşıncaya kadar geçen basamakları, Yunus Emre ve diğer sûfîler üç ayrı devreye ayırıyor, şeriat, mârifet, hakîkat... Hakîkat en ulu, en son basamak ve ulaşmak için uğraştığımız nokta değil mi? Beş duyunun tanıdığı, adlandırdığı gerçekler dünyasının (realitenin) ötesinde, arkasında ne var? Hangi hakîkat (verite) bulunuyor?
Aziz Dinleyiciler, Yunus'un şiirlerinin asıl şırası nedir? Allah'a ulaşan vâsilinden olan, Yunus'un, hakka nisbet basamağının ilkinden sonuncusuna doğru yürüyüşünü, şiirlerinin sırasını belirlemek için kullanamaz mıyız?
Bir şiirden, bir mısra veya uygun bir yeri alıp iddiamıza hüccet eylemek yerine, kesinlikle söylüyoruz ki Yunus'un şiirleri, herbir basamaktan nasıl geçtiğini gösteren delillerdir. İktibasları çoğaltmadan hükme bağlayalım:
Zâhidin zühd ile ulaşmaya çalıştığı nefs-i marziyye basamağına, Türk sûfîliği seyr-i sülûk ile ulaşmaya, Allah korkusunu Allah sevgisi hâline getirmeye çalışmıştır. Nazım, bu yolda çekilen çilenin, hattâ âyetlerin, hadislerin, gönle hitabedecek bir sehl-i mümtenî imkânı vermesi için, bir vâsıta...
Yunus Emre, hem Arap ve İran, hem uzak doğu sûfîliğinden daha farklı ve daha câzîb görünen bir ifade hâlinde, insanın kendine ulaşıp aşmasını, kendisini özüne yabacılaştıran, yaradılış gayesine aykırı düşen kayıtlardan kurtularak O'na ulaşmasını tebliğ ve telkin etmiştir.
İlk cümlelerimden birinde demiştim ya, kişi yaradılışı ve yönelişi gereği sevgi'dir; bu sevgiyi kendinden dışarıya ve nihayet Allah'a yönelten Türk sûfisi "Nefsini tepelemiş elleri kan içinde" "Ben gelmedim da'vî için" demiyor mu?
Hepinizi saygı ve sevgi ile selamlarım.
*Prof. Dr., Gazi Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü. Ankara-Türkiye.
Bu makale Yunus Emre adına yapılmış bir sempozyumdan alınmıştır.1995 yılında yapıldı...
Mustafa Kemal
31-10-2006, 09:22 AM
Bu konuya ilgi göstermediğiniz için teşekkür ederim.....
asli_33
31-10-2006, 09:38 AM
Okan can...bun yarın okuyacam ..ayrıca konuna alakasız kaldığım için özürdilerim..ayrıca bu tür konuları aktarmandan dolayı teşekkür ederim..bazen dikkatsiz davranmaktayım ..yorum la konu farklı olmakta ..dikkatle okumam gerekiyor..
saygılarımla
emegi gecen herkese tesekkürler.
vBulletin® v3.6.5, Copyright ©2000-2010, Jelsoft Enterprises Ltd.