PDA

: Önemli kişiler


yolcu_58
15-09-2006, 07:31 AM
Hz. Muhammed
Hz. Hatice
Hz. Fatıma
Hz. Ali
Hz. Hamza
Hz. Hasan
Hz. Hüseyin
Hz. İmam Zeyn el abidin
Hz. İmam Muhammed el Bakır
Hz. İmam Cafer es Sadık
Hz. İmam Musa el Kazim
Hz. İmam Ali bin Musa er Riza
Hz. İmam Aliyyü t Taki
Hz. İmam Muhammed ün Naki
Hz. İmam Hasan ül Askeri
Hz. İmam Muhammed el Mehdi
Şücaeddin veli (Pir) Şücaeddin Veli
Yesi'li Hoca Ahmet
(Pir) Hacı Bektaş Veli
Pir Sultan Abdal
Pir Şeyh Rıza
Abdal Musa
Hassan Sabbah
Hüseyin Gazi
Battal Gazi
Seyyit Battal Gazi
Mustafa Kemal Atatürk
Ali İlhami Dede
Balım Sultan
İshak Baba
Şahkulu
Aşık Mahzuni Şerif
Aşık Nurşani
Aşık Daimi
Aşık Gülabi
Aşık Vedayi
Aşık Veysel
Aşık Sümmani
Aşık Hüdai
Aşık İbreti
Aşık Ferrahi
Aşık İhsani
Aşık Miskini
Aşık Erbabı
Şah Hatayi
Aşık Miskini
Aşık Beyhani
Aşık Hüseyin Çırakman
Dadaloğlu
Eşrefoğlu Rumi
Davut Suları
Seyyid Nesimi
Yemini
Virani
Dertli Divani
Aşık Dertli
Kul Himmet
Kul Himmet Üstadım
Derviş Ali
Derviş Muhammed
Aşık Mücrimi
Karaca Ahmet
Ali Ekber Çiçek

yolcu_58
15-09-2006, 07:34 AM
Muhammed (ayrıca: Mohammed, Mahomet) (Miladi 570-632) Müslümanlar tarafından en son peygamber olduğuna ve kendisine Allah tarafından Kuran'ın vahyedildiğine inanılır.

Bugün Suudi Arabistan sınırları içinde bulunan Mekke'de doğdu, Medine'de öldü. Muhammed Arapçada "övülmüş" anlamına gelir. Ayrıca "Ahmed" ismiyle de anılır (33:40), bu da Arapça'da "övgüye daha layık" anlamındadır.

Türkiye'de genellikle saygı ifade eden Hazreti (Hz.) ünvanıyla anılır.
Ali bin Ebu Talib
Ali bin Ebu Talib (Arapça:علي بن أبي طالب, Farsça: علی پسر ابوطالب, genellikle Türkçe sadece Hz. Ali olarak anılır) ‎ (599 – 661) Şii inancına göre ilk halife ve oniki imamın ilkidir. Sünni inanışına göre ise dördüncü halife (Hulefa-i Raşidin'den) ve cennetle müjdelenen on sahabeden (Aşere-i Mübeşşere) biridir. İslâm peygamberi Muhammed bin Abdullah'ın hem damadı hem de amcasının oğludur.

yolcu_58
15-09-2006, 07:35 AM
Hacı Bektaş-ı Veli
Hacı Bektaş Veli, Osmanlı İmparatorluğunda XIV. yüzyıldan itibaren, sosyal ve siyasi bakımdan büyük etkinliği olan, II. Mahmut tarafından Yeniçeri Ocağı ile birlikte kapatılan, Abdülaziz zamanında tekrar canlanan ve 25 Kasım 1925 tarihinde Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına kadar devam eden Bektaşi tarikatının piridir. Hacı Bektaş Veli'nin harcını kardığı Alevi-Bektaşi anlayışı, Anadolu’nun yanı sıra Balkanlar, Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan, Bosna, Kosova, Makedonya, Gül Baba türbesinin bulunduğu Macaristan'ın Budapeşte şehrinden Azerbaycan'a kadar birçok yerde kabul görmüş ve benimsenmiştir.

Hacı Bektaş Veli'nin düşünce ve öğretisinin yayılması, ölümünden çok daha sonra, 14.yüzyıl başlarında kurulan tarikatının, 16.yüzyıl başlarında etkinlik kazanması ile olmuştur. Hacı Bektaş Veli, hakkında anlatılan söylencelerle, tarihsel gerçekliklerden kopuk olarak yaşatılmıştır. Kendi döneminde tanınmaktadır ve Mevlana, Baba İlyas, Ahi Evren'le çağdaştır. Kaynaklar bu dönemin ünlülerinin ilişkilerini mistik bir dille anlatırlar. Döneme ait bilgiler aktaran Aşıkpaşazade, Eflâki, Elvan Çelebi, Vasiti gibi yazarlar, Hacı Bektaş’a ait bilgilere yer vermişlerdir. Ölümünden sonraki yıllarda, hakkında Vilayetname düzenlenir. Adına tarikat kurulur. Mevlevi inançlı Eflâki'nin, Hacı Bektaş Veli’yi kendi tarikat önderleriyle kıyaslayarak, küçük düşürücü öyküler anlatması, dönemin mezhep ve tarikat bağnazlığından kaynaklanmaktadır. Alevi-Bektaşilik'le ilgili belge ve kaynakların yokedildiği de, tarihsel bir gerçektir. Bu durum da, Hacı Bektaş Veli'ye ilişkin, sağlıklı bilgilere ulaşmamıza engel olmuştur.

Hoca Ahmet Yesevi tarafından yetiştirilip Anadolu’ya gönderildiği iddialarına karşılık, yaşadıkları dönem göz önünde bulundurulduğunda, 1166’da ölen Ahmet Yesevi ile 1209-1271'de yaşayan Hacı Bektaş Veli'nin aynı zaman diliminde yaşamadıkları açıktır. Yaygın olan kanaate göre, Lokman Perende'nin himayesinde ve Yesevilik öğretisinin etkin olduğu bir ortamda yetişmiştir.

Tarihçi Âşıkpaşazâde'nin (Ölümü:1481) 1478'de yazdığı Vekayinâmesinden, Hacı Bektaş Veli'nin kardeşi Menteş ile Horasan'dan gelerek, 1240 yılındaki Babai ayaklanmasının öncüsü Baba İlyas'ın yanında yerlerini aldıklarını öğreniyoruz. Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya gelmesini beyan edeyim” diye başlayan Âşıkpaşazâde'nin anlatımı şöyle: Bu Hacı Bektaş Horasan’dan kalktı. Bir kardeşi vardı, Menteş derlerdi. Birlikte kalktılar. Anadoluya gelmeye heves ettiler.. O zamanda Baba İlyas gelmiş, Anadolu’da oturur olmuştu. Meğer onu görmek isteğiyle gelmişler. Onun dahi hikayesi çoktur. Hacı Bektaş kardeşiyle Sivas’a, Sivas’tan Baba İlyas’a geldiler. Oradan Kırşehir’e, Kırşehir’den Kayseriye geldiler.. Hacı Bektaş kardeşini Kayseri’den gönderdi. Vardı Sivas’a çıktı. Oraya varınca eceli yetişti onu şehit ettiler.

Baba İlyas'ın örgütlediği, Baba İshak'ın yönettiği 1240'daki Babai ayaklanmasında Sivas'da öldüğü anlaşılan Menteş ile kardeşi Hacı Bektaş Veli'nin yollarının, ayaklanmadan önce ayrıldığı; Hacı Bektaş Veli'nin Babailerin kırımı ile sonuçlanan, Malya Ovası'ndaki savaşa katılmadığı ve Sulucakarahöyük'e (Hacıbektaş'a) geldiği anlaşılmaktadır.

Vilayetname'de, Hacı Bektaş Veli'nin Osman Gazi'ye kılıç kuşatıp Elif Tac giydirdiği yazılı ise de, Aşıkpaşazade bu konuda açık ve kesin bir bilgi vererek, Hacı Bektaş Veli’nin Osmanlı Hanedanından kimse ile görüşmediğini açıkca ifade etmektedir. Aşıkpaşazade, Eflâkî ve Elvan Çelebi'nin anlatımları ile Hacı Bektaş Veli Türbesinden gelen ve Ankara Kütüphanesinde korunan, Ciritli Derviş Ali (Resmî Ali Baba) tarafından 1176 (1765)'da kopya edilmiş Vilayetnamede, Hacı Bektaş Veli'nin 606 (1209/1210)'da doğduğu, 63 yıl yaşayarak 669 (1270/1271)'de öldüğüne dair verilen bilgi örtüşmektedir. 1281'de, 23 yaşındayken Kayı Boyu'nun yönetimini üstlenen Osman Gazi'ye, Hacı Bektaş Veli'nin kılıç kuşatıp Elif Tac giydirmesinin, Hacı Bektaş Veli ile ilişkilendirilen Yeniçeri Ocağının kurulmasından sonra, Vilayetname'ye eklenmiş olabileceğini düşündürtmektedir.

Hayatının büyük bir kısmını Sulucakarahöyük’te (Hacıbektaş) geçiren Hacı Bektaş Veli, ömrünü de burada tamamlamıştır. Mezarı, Nevşehir İli’ne bağlı Hacıbektaş İlçesi’nde bulunmaktadır.

Hacı Bektaş Veli'nin 13.yüzyılda temellerini attığı ve günümüzde de geçerliliğini koruyan düşüncelerinin ışığını; O'nun (yada O'na atfedilen) şiirleri ve özdeyişlerinde; hakkında anlatılan söylencelerin satır aralarında buluyoruz. Bu şiir ve özdeyişlerle, söylencelerin satır aralarında; Hacı Bektaş Veli'nin, sevgi, eşitlik, tanrı, din, paylaşım, hoşgörü, bilim, eğitim gibi kavramlara bakışını yakalıyoruz. Felsefesini insan sevgisi, hoşgörü, paylaşım ve toplumsal eşitlik ilkeleri üzerine oluşturduğunu görüyoruz.

Hacı Bektaş Veli’nin, Hoca Ahmed Yesevi Dergahı’ndaki eğitim ve öğrenimini tamamladıktan sonra; 12. ve 13. yüzyılın savaş ve kargaşa ortamında, barışın simgesi olan bir güvercin donuyla Anadolu'ya geldiği söylencesi oldukça anlamlıdır. (Velayetname'de her ne kadar Hacı Bektaş Veli’nin Hoca Ahmed Yesevi’den emanetlerini aldığı ifade edilerek, Hacı Bektaş Veli onun çağdaşıymış gibi gösterilmekte ise de, aslında ikisinin yaşamı arasında bir asırlık fark vardır. Bu ilişki, sadece manevi bir ilişkidir.) Anadolu’ya geldiğinde, mazlumun ve yoksul Anadolu halkının safında yerini alan, bir süre Amasya’da Baba İlyas'la birlikte hizmet veren Hacı Bektaş Veli; daha sonra güvercin donunda Sulucakarahöyük’e, bugünkü Hacıbektaş ilçesine yerleşerek, Anadolu insanının yaşam biçimleri, inançları ve kültürel değerlerinin sentezinden oluşturduğu, Anadolu Alevi ve Bektaşi inancını ve yaşam felsefesini burada yeşertmiştir.
Kaynakça
http://www.hacibektas.com
http://www.hacibektas.net
http://www.hacibektas.de adreslerinden ulaşılan [Hacıbektaş WEB] sitesinden aktarılmıştır.

Duygu
15-09-2006, 07:35 AM
gerekli ve önemLi bu güzel paylaşımın için teşekkürler... nacizane bi fikrimi belirtmek istiyorum karşılarına da onlar hakkında 1-2 cümlelik bilgiler yazsaydın sanki daha kapsamlı bilgi alışverişi olabilir diye düşünüyorum ...

yolcu_58
15-09-2006, 07:40 AM
Doğumu
16’ncı yüzyılda yaşadı. Asıl adı Haydar. Yaşamının büyük bölümü Sivas’ın Yıldızeli ilçesinin Çırçır Bucağına bağlı Banaz köyünde geçti. 16’ncı yüzyılın ikinci yarısında Sivas çevresinde boy gösteren [[Alevi-Bektaşi] Safevi-Türkmen kökenli yani Sah Ismail yanlısı Caferi mesebinden (Ehli-beyt yolu) olaylara karıştı. Sivas Beylerbeyi Deli Hızır Paşa, Pir Sultan’ı astırdı. Ölümünün, 1547-1551 ya da 1587-1590 arasındaki bir tarih olduğu sanılıyor.
6 ayrı kimlik
Çeşitli araştırmalarda 6 ayrı Pir Sultan kimliğine değinilir. Sırasıyla, Çorum yöresinden olup bir süre Ankara’da Hasan Dede tekkesinde kalan Pir Sultan’ım Haydar, aruzla şiirler yazan Pir Sultan, Divriği yöresinde yetişen ve asıl adı Halil İbrahim olan Pir Sultan Abdal, 18. yüzyılın ikinci yarısı ile 19. yüzyılın başında yaşamış olan Abdal Pir Sultan, 16. yüzyıl sonu ile 17. yüzyıl başında yaşayan ve Pir Sultan’ın asılmasıyla ilgili deyişleri söyleyen Pir Sultan Abdal.Pir Sultan Abdal Safevi yanlısı değildir.Yazdığı deyişlerin hepsi Şah'a(Hz.Ali'ye) yazılmıştır.
Gerçek Pir Sultan
Pir Sultan Abdal, Alevi gelenekleri ve tarikat ortamında yetişti ve Sah Ismailin soyundandir. Hatai (Şah İsmail, Safevi Hükümdarı), Kul Hüseyin ve Kul Himmet’ten etkilendi. Şiirlerinde duru ve yalın bir Türkçe kullandı. Ana konuları, Degisler, Allaha olan sevgisi, aşk, tasavvuf ve kavgadır. Tekke ve tasavvufun kalıplarını aşıp geniş bir halk kesimine seslenebildi. Medrese öğrenimini Erdebil'de görmesine rağmen , diğer bazı halk şairlerinin tersine, Divan Edebiyatı’ndan hiç etkilenmedi.
Hakkında Araştırma ve Çalışmalar Yapanlar
Sadeddin Nüzhet Ergun, Abdülbaki Gölpınarlı, Pertev Naili Boratav, Cevdet Kudret, Cahit Öztelli, Sabahattin Eyuboğlu, Mehmet Fuat, Orhan Ural, Mehmet Bayrak, Erol Toy ve Battal Pehlivan’ın Pir Sultan Abdal ile ilgili araştırma kitapları vardır.

Ayrıca Opera Sanatçısı ve Halk Müziği Araştırmacısı ve icracısı Ruhi Su, Pir Sultan'ın eserlerinden bazılarını bir albümde toplayarak yorumlamıştır.
Eserlerinden Bazı Örnekler
Alçakta Yüksekte
Alçakta yüksekte yatan erenler
Yetisin imdada aldi dert beni
Basimi alip hangi yere gideyim
Gittigim yerlerde buldu dert beni

Oturup benimle ibadet kildi
Yalan söyledi de yüzüme güldü
Yalin kiliç olup üstüme geldi
Çaldi bölük bölük böldü dert beni

Üstümüzden gelen boran kis gibi
Yavru sahin pençesinde kus gibi
Seher çagi bir korkulu düs gibi
Çagirta çagirta aldi dert beni

Abdal Pîr Sultan'im gönlüm hastadir
Kimseye diyemem gönlüm yastadir
Bilmem deli oldu bilmem ustadir
Söyle bir sevdaya saldi dert beni
Sultan Suyu Gibi Çağlayıp Akma
Sultan Suyu Gibi Çağlayıp Akma
Erilir Gam Yeme Divane Gönül
Er Başımda Duman, Dağ Başında Kış
Erilir Gam Yeme Divane Gönül

Yıkılır Mı Hakk’ın Yaptığı Havuz
Şah-ı Merdani' nin, Biz De Kılavuz
Üç Günlük Dünyada, şu Yahşi Yavuz
Erilir Gam Yeme Divane Gönül

Pir Sultan Abdal’ım, Sırdan Sırada
Bu İş Böyle Oldu, Kalsın Burada
Cümlemiz Niyetlendiği Murada
Erilir Gam Yeme Divane Gönül
Bugün Yardan Haber Geldi
Bu gün Yardan Haber Geldi
Bir Bir Yandan Bir Bir Yandan
Eğildim Bir Buse Aldım
Bir Bir Yandan Bir Bir Yandan

Güzel Olanı Severler
Yanağından Gül Dererler
Kulakta Mengiç Küpeler
Bir Bir Yandan Bir Bir Yandan

Baş Koydum Yarin Dizine
Uykular Girmez Gözüme
Ağ Ellerin Sür Yüzüme
Bir Bir Yandan Bir Bir Yandan

Şekerden Şerbet Ezerler
İnce Tülbentten Süzerler
Dört Yanım Almış Güzeller
Bir Bir Yandan Bir Bir Yandan

Pir Sultanım Gel Yanıma
Seni Sarayım Canıma
Dola Kolların Boynuma
Bir Bir Yandan Bir Bir Yan

yolcu_58
15-09-2006, 07:42 AM
Bilene Danış
Bilirim Bilirim Dersin Bilene Danış
Danışan Dağları(Hey Dost) Aşar Mı Aşar
Danışmadan Yola Çıksa Bir Kişi
Akıbet Yolundan(Hey Dost) Şaşar Mı Şaşar

Cahile Irak Ol Kamile Yakın
Bir Mana Söyleyim(Hey Dost) Darılma Sakın
Hasmın Karıncaysa Merdane Takın
Ummadık Taş Başa (Hey Dost) Düşer Mi Düşer

Pir Sultan Abdalım Böyle Mi Olur
Kişi Ettiğini(Hey Dost) Elbette Bulur
Yırtıcı Kuşların Ömrü Tez Olur
Zararsız Akbaba(Hey Dost) Yaşar Mı Yaşar
Bu Yıl Bu Dağların Karı Erimez
Bu Yıl Bu Dağların Karı Erimez.
Eser Bâd-ı Sabâ Yel Bozuk Bozuk
Türkmen Kalkıp Yaylasına Yürümez
Yıkılmış Aşiret İl Bozuk Bozuk

Kızılırmak Gibi Çağladım Aktım
El Vurdum Göğsümün Bendini Yıktım
Gül Yüzlü Cerenin Bağına Çıktım
Girdim Bahçesine Gül Bozuk Bozuk

Elim Tutmaz Güllerini Dermeye
Dilim Tutmaz Hasta Hâlin Sormaya
Dört Kitabın Mânasını Vermeye
Sazım Düzen Tutmaz Tel Bozuk Bozuk

Pir Sultan'ım Yaratıldım Kul Diye
Zalim Paşa Elinden Mi Öl Diye
Dostum Beni Ismarlamış Gel Diye
Gideceğim Amma Yol Bozuk Bozuk

Kul Olayım Kalem Tutan Ellere
Kul Olayım Kalem Tutan Ellere,
Kâtip Arzuhalim Yaz şah'a Böyle.
Sekerler Ezeyim Şirin Dillere,
Kâtip Arzuhalim Yaz şah'a Böyle.
Güzelim Ey Güzelim Ey Güzelim Ey Ey.

Sivas Ellerinde Sazım Çalınır,
Çamlı Beller Bölük Bölük Bölünür.
Yardan Ayrılmışam Bağrım Delinir,
Kâtip Arzuhalim Yaz şah'a Böyle.
Güzelim Ey Güzelim Ey Güzelim Ey Ey.

Pir Sultan Abdal’ım Ey Hızır Paşa,
Gör Ki Neler Gelir Sağ Olan Basa.
Beni Hasret Koydun Kavim Kardaşa,
Kâtip Arzuhalim Yaz şah'a Böyle.
Güzelim Ey Güzelim Ey Güzelim Ey Ey.


Dostun Bahçesine Bir Hoyrat Girmiş

Dostun Bahçesine Bir Hoyrat Girmiş
Korudur Da Benli Dilber Korudur
Gülünü Dererken Dalını Kırmış
Kurudur Da Benli Dilber Kurudur
Neredesin De Dudu Dillim Nerede
Neredesinde Kömür Gözlüm Nerede

Bu Meydanda Serilir Postumuz
Çok Şükür Mevlaya Gördük Dostumuz
Bir Gün Kara Toprak Örter Üstümüz
Çürüdür De Benli Dilber Çürüdür
Neredesin De Dudu Dillim Nerede
Neredesinde Kömür Gözlüm Nerede

Pir Sultan Abdal’ım Başımdan Başlar
İyisini Korda Kemini Taşlar
Bin Çiçekten Bir Kovana Bal İşler
Arıdır Da Benli Dilber Arıdır
Neredesin De Dudu Dillim Nerede
Neredesinde Kömür Gözlüm Nerede

Gelmiş İken Bir Habercik Sorayım
Gelmiş İken Bir Habercik Sorayım
Niçin Gitmez Yıldız Dağı Dumanın
Gerçek Erenlere Yüzler Süreyim
Niçin Gitmez Yıldız Dağı Dumanın

Alçağında Al Kırmızı Taşın Var
Yükseğinde Turnaların Sesi Var
Ben De Bilmem Ne Talihsiz Başın Var
Niçin Gitmez Yıldız Dağı Dumanın

Benim Şah'ım Al Kırmızı Bürünür
Dost Yüzün Görmeyen Düşman Bilinir
Yücesinden Şah'ın İli Görünür
Niçin Gitmez Yıldızdağı Dumanın

El Ettiler Turnalar Bazlara
Dağlar Yeşillendi Döndü Yazlara
Çiğdemler Taşınsın Söylen Kızlara
Niçin Gitmez Yıldız Dağı Dumanın

Şah'ın Bahçesinde Gonca Gül Biter
Anda Garip Garip Bülbüller Öter
Bunda Ayrılık Var Ölümden Beter
Niçin Gitmez Yıldız Dağı Dumanın

Ben De Bildim Su Dağların Sahisin
Gerçek Erenlerin Nazargâhısın
Abdal Pir Sultan’ın Seyrangâhısın
Niçin Gitmez Yıldız Dağı Dumanın

yolcu_58
15-09-2006, 07:45 AM
Battal Pehlivan
Mahzuni Şerif
Mahzuni Şerif (1940, Afşin, Kahramanmaraş - 17 Mayıs 2002, Köln), bir Türk halk ozanıdır. Tam adı Şerif Cırık'dır.
Hayatı
Eski ismi Berçenek olan Tarlacık Köyü'nde dünyaya geldi. 1955 yılında daha sonra Ankara'ya nakledilen Mersin Astsubay Okulu'na kaydoldu. 1960'da eşi Suna'yı kaçırdı ve 6 ay köyünde kaldı. Bu sırada okulu Balıkesir'e nakledildi. Okul komutanının çabası ile yeniden okula dönen Aşık Mahzuni, 6 ay devamsızlık yaptığına ilişkin bir ihbar üzerine okuldan atılınca yeniden köyüne döndü. 1964 yılında ilk plağı ile müzik piyasasına girdi.

Bir süre Gaziantep'te ikamet ettikten sonra Ankara'ya taşındı. 1989-1991 yılları arasında Halk Ozanları Derneği Genel Başkanlığı'ni yürüten Aşık Mahzuni Şerif, Pir Sultan Abdal Dernekleri Genel Merkez Disiplin Kurulu Başkanlığı, Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı Yönetim Kurulu Üyeliği ve Ozan-Der Onur Kurulu Başkanlığı'nı da yaptı. Evli ve 8 çocuk babası Aşık Mahzuni uzun süredir yaşamını Almanya'da sürdürüyordu.

Türk halk müziği sanatçılarının başvuru kaynağı,söz ve beste deposu olan Aşık Mahzuni birçok dinleyecisi açısından günümüzün çağdaş Karacaoğlan'ıydı. Dom Dom Kurşunu (Araştırmacı Yazar Battal Pehlivan Aşık Mahzuni Şerif'i yaşamı ve sanatı üzerine yaptığı incelemenin adı da Dom Dom Kurşunu idi), Yuh Yuh, Fadimem, Gül yüzlüm, Ciğerparem ve Ekmek kölesi gibi eserleriyle tanınan Aşık Mahzuni'nin türkülerini İbrahim Tatlıses'ten Mahsun Kırmızıgül'e kadar birçok türkücü ile bazı pop müzik sanatçıları da okudu. Halk şiirine gönül veren ve konuşma dilini şiirleştiren Aşık Mahzuni'nin 400'e yakın plağı,50 kasedi ve yayınlanmış 9 adet kitabı bulunuyor.
Dış bağlantılar
http://www.mahzuniserif.net
http://www.mahzuniserif.com
Aşık Mahzuni Şerif Eserleri

yolcu_58
15-09-2006, 07:48 AM
Ali Ekber Çiçek 1935 yılında Erzincan'ın Ulular Köyü'nde doğdu, 26 Nisan 2006 İstanbul'da öldü; Türk halk müziği şarkıcı ve sazcı.

Çiçek, babasını 1939 Erzincan depreminde yitirdi ve küçük yaşlarda rençberlik yapmaya başladı. Bu arada bağlamayı öğrendi ve cem toplantılarında kulağı Alevi deyişleri ve ezgileriyle doldu. İlkokul öğreniminden sonra maddi olanaksızlıklar sonucu öğrenimini sürdüremedi, ancak ağır yaşam şartlarına karşın müzikten hiç kopmadı.

Müzik aşkı ağır basınca İstanbul'a göç etti ve halk müziğinin önemli isimleriyle tanıştı. Askerden sonra TRT'nin açtığı sınavı kazanarak, Muzaffer Sarısözen döneminde TRT Ankara Radyosu'na ve Yurttan Sesler Korosu'na girdi. 35 yılı aşkın bir sürede 400'den fazla türküyü derleyerek geniş kitlelere ulaştırdı.

TRT arşivlerinde 54 kaseti bulunan Ali Ekber Çiçek'in ülkedeki bütün türkücüler tarafından derlemeleri söylenmektedir. TRT'den emekli olan sanatçı halen birçok ülkede konserler ve üniversitelerdeki sohbetler aracılığıyla bu toprakların sanatını dünyaya taşımaya çabalıyor. 2003 yılının başlarında TRT Belgesel Programlar Müdürlüğü tarafından Ali Ekber Çiçek'in hayatını anlatan Cahilden Uzak Dur, Kemale Yakın isimli belgesel çekilmiştir.

Basta Haydar Haydar olmak üzere Türk halk müziğine bir cok unutulmaz türkü armağan eden bağlama sanatçısı ve derlemeci Ali Ekber Çiçek yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak 71 yaşında hayata veda etti.
Ali Ekber Çiçek'ten derlenen bazı türküler
Böyle İkrarınan Böyle Yolunan
Bunca Olan Emeğimi
Derdim Çoktur Hangisine Yanayım
Ey Erenler Akıl Fikir Eyleyin
Gönül Gel Seninle Muhabbet Edelim
Gurbet Elde Bir Hal Geldi Başıma
Gurbet Elde Yadellerin Derdini
Gül Yüzlü Sevdiğim
Hazin Hazin Esen Seher Yelleri
İsmini Sevdiğim Saadetli Dostum
Nasıl Yar Diyeyim Ben Böyle Yare
Ondört Bin Yıl Gezdim Pervanelikte (Haydar Haydar
Ali Ekber Çiçek tarafından derlenen bazı türküler
Bir güzeli methedeyim
Çoktan Beri Yollarını Gözlerim
El Vurup Yaremi İncitme Tabib
Gönül gel varalım gülşen bağına
Şepke'nin Kavakları
Yolumuz Gurbete Düştü
Ağlama Gözlerim

yolcu_58
15-09-2006, 07:49 AM
Karaca Ahmet, Horasanlı bir Türkmen Beyi'nin oğludur. İlk yazılı kaynak miladi 1371'de tanzim edilen bir vakfiye senedinde adı Süleyman Horosani oğlu Karacaahmet diye geçmektedir.

Karaca Ahmet, Hacı Bektaş Veli’nin yanında dervişlik hizmeti yaptı.Üsküdar sınırları içinde, Gündoğumu Caddesi ile Nuhkuyusu Caddesi'nin birleştiği köşede Karacaahmet Sultan Dergahı ve türbesi vardır. Türbe Sultan Süleyman'ın eşi Gülfem Hatun tarfından yaptırıldı.

yolcu_58
15-09-2006, 07:52 AM
Hoca Ahmed Yesevi Türk dünyasının manevi hayatında asırlardır tasarrufu devam eden ve "Pir-i Türkistan", "Hazret-i Türkistan", "Hazret Sultan" namı ile anılan büyük bir Türk mutasavvıfıdır. O, kendi adıyla anılan Yeseviyye tarikatının esaslarını belirlemiş ve bugün bütün dünyada büyük bir yaygınlığa sahip Nakşbendiyye tarikatını da çeşitli şekillerde etkilemiş bir mürşid-i kamildir. Ahmed Yesevi’ye atfedilen menkıbeyle karışmış kerametleri Kaşgar'dan Balkanlar'a kadar bütün Türk yurtlarında yayılmıştır. Bugün Kazakistan’ın tarihi ismi Yesi olan ancak Sovyet döneminde Türkistan adı verilen şehrinde yer alan türbesi, bugün de Türkistan’ ın manevi merkezi olarak kabul edilmektedir. Yesevi'den kaydedilen Hikmet adlı şiirlerini bir araya getiren Divân-ı Hikmet adlı eseri bugün tüm Türk yurtlarında yaygın olarak okunmakta ve bilinmektedir. Divân-ı Hikmet'in ülkemizdeki en geniş kapsamlı derlemesi Dr. Hayati Bice tarafından yayına hazırlanmış ve Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları arasında (4. Baskı ; 2005) basılmıştır.

Ahmed Yesevi bugünkü Kazakistan Cumhuriyetinin güneyindeki Çimkent şehri yakınlarında ( 7 km. mesafede) bulunan Sayram kasabasında dünyaya gelmiştir. Sayram kasabası Ahmed Yesevi’nin küçük bir çocukken geldikten sonra hayatının önemli bir kısmını geçirdiği ve ünlü Türk destanının kahramanı Oğuz Han’ın idare merkezi olduğu bilinen Yesi (=Türkistan) kentine 157 km. kadarlık bir mesafededir. Doğum yılı kesin olarak bilinmemekle birlikte 73 yıl yaşadığı ve 1166 yılında öldüğü şeklindeki bilgiler gözüne alındığında 1093 yılında doğduğu kabul edilebilir.Babası Sayram kasabasında yerleşmiş ünlü bir alim olan İbrahim Şeyh, annesi ise Ayşe (Karasaç) Ana olarak bilinmektedir. Kaynaklar İbrahim Şeyh'in Hazret-i Ali (K.V.)'nin oğullarından Muhammed Hanefi‘nin neslinden geldiğini kaydetmektedir. Annesi ve babasına ait türbeler Sayram kasabasında olup bu türbelerin Ahmed Yesevi tarafından yaptırıldığı rivayet edilmektedir. Ahmed Yesevi ilk eğitimini kendisi yedi yaşlarında iken vefatına kadar babası İbrahim Şeyh'den almıştır. Ahmet Yesevi’ nin manevi eğitimini aldığı kaynaklar arasında "Arslan Bab" ismi, hem çeşitli menkıbe ve rivayetlerde hem de Ahmed Yesevi'ye ait hikmetlerde ortaklaşa olarak belirtilen bir isim olarak dikkati çeker. Babasının ölümünden sonra Arslan Baba, eğitimini üstlendiği Ahmed Yesevi’nin aynı zamanda manevi babası olmuştur. Ahmed Yesevi ile Arslan Baba'nın karşılaşmasını dile getiren rivayet tarihi gerçekliğin ötesinde içerdiği bazı hususlar itibarıyla dikkate değerdir. Arslan Baba'nın Yesi'ye gelerek daha küçük bir çocuk olan Ahmed'i bulması ve Hz. Muhammed 'in emanetini Ahmed'e vermesi, terbiyesiyle meşgul olup irşad etmesi manevi bir işarete dayanıyordu. Arslan Baba, buradaki rivayetde efsanevi bir kimlikle karşımıza çıkarken Yesi yakınlarında bulunan tarihi Otrar şehrinde adına yapılmış bir türbenin mevcudiyeti Arslan Babâ’nın tarihen varlığının delilidir.

Ahmed Yesevi, Arslan Baba’nın vefatından sonra, daha önceden verdiği işarete uyarak o zaman için Türkistan’ın en önemli İslam merkezi olan Buhara‘ya gider. Ahmed Yesevi, Semerkand'da devrin önde gelen alim ve mutasavvıfı Şeyh Yusuf Hemedani’ye intisab ederek O'nun irşad ve terbiyesi altına girer. Hikmetlerinden çıkardığımız bir hükümle bu sırada Ahmed Yesevi 27 yaşındadır. Nakşbendiyye tarikatının silsilesinde yer alan Yusuf Hemedani, Allah yolunda hizmet için Merv, Buhara, Herat, Semerkand gibi İslam merkezlerini dolaşarak halkı irşada çalışmaktaydı. Tarihi kaynaklarda kaydedildiğine göre devrin Selçuklu Hanı Sultan Sencer , Yusuf Hemedani’ye bağlılığını her vesileyle göstermiştir. Bu bağlılık ölümle bile sona ermemiştir; bugün hem Sultan Sencer'in kendi kabri hem de Yusuf Hemedani’nin kabri halen Türkmenistan sınırlan içinde kalan Merv şehrindedir.

Olgunluk döneminde Şeyh Yusuf Hemedani gibi bir mürşidin yanında devrin bütün ilimlerinde ilerleyen Ahmed Yesevi de İslam’ın zahiri esaslarına uygun hareket etmeği ve tarikatının esaslarını belirlerken İslam’ın hükümlerine ters düşebilecek hususlardan kaçınmağı ihmal etmemiştir. Ahmed Yesevi’nin bu konuda ne denli titizlik gösterdiği dile getirdiği hikmetlerin analizi ile kolayca anlaşılabilir. Ahmed Yesevi, tarikattaki sülük adâbını, İslam’ın zâhir ve batın ilimlerini şeyhi Yusuf Hemedani’den öğrenmiş ve muhtemeldir ki şeyhi ile beraber Türkistan’ın çeşitli yerlerini dolaşmıştır.Ahmed Yesevi, şeyhi Yusuf Hemedani’nin ölümünden sonra dergahın sorumluluğunu üstlenen üçüncü halef olarak bir süre Buharâ da hizmete devam eder. Bunu belirten kaynaklardan birisinde "Yusuf Hemedani’nin üçüncü halefi Hoca Ahmed Yesevi’dir ki, keramet ve hârikulade haller âdetlerinden idi; her kim halis bir niyetle kendileri ile müşerref olursa Ehlullah'tan olurdu. Nasıl ki "Niyetin koldaşın..." buyururlardı. Kutlu makamları Türkistan’dadır, yüce dergahı çok feyizlidir." ibareleri yer almaktadır. Buhara sufilerine bir süre rehberlikten sonra şeyhi Yusuf Hemedani’nin verdiği bir işarete uyarak irşad makamını Nakşbendiyye tarikatının yıldız isimlerinden Abdülhalık Gücdüvani’ye bırakarak Yesi ye döner ve faaliyetini Yesi merkezli olarak sürdürür. İbadetle dolu hayatının boş kalan vakitlerinde ise tahtadan kaşık ve kepçe yontup, onları satarak geçimini sağlıyordu.

Ahmed Yesevi, Yesi’ye yerleştikten sonra Türkistan’ın her yerinden gelen ve eğitimini tamamladıktan sonra bütün Türk yurtlarında İslamı tebliğ ile görevlendireceği müridlerine İslam’ın zahiri ve batıni ilimlerini öğretir. Rivayetlere göre Ahmed Yesevi dergahında yetiştirildikten sonra Hind kıtasından İdil boylarına , Çin seddinden Tuna kenarlarına kadar uzanan geniş bir coğrafyaya tebliğ ve irşad göreviyle gönderdiği dervişlerinin sayısı doksandokuz bindir. Bu doksandokuz bin rakamı , sayı olarak tam tamına olmasa bile çokluğu ifade etmesi yönünden gerçeğe işaret eder.

Ahmed Yesevi’ nin sünnet-i nebeviye olan bağlılığının derecesini gözler önüne seren bir rivayete göre Ahmed Yesevi, Yesi de altmışüç yaşına geldiğinde dergahının avlusuna açılan bir merdiven ve buna bağlı bir dehlizle ulaşılan, halvethane olarak kullandığı bir yer altı mescidi yaptırmış ve vefatına kadar bu mescidde ibadet ve riyazet ile meşgul olmuştur. Ahmed Yesevi’ nin yer altında uzun süren bir halveti yaşadığı hücresinin kalıntıları bugün de muhafaza edilmektedir.

Ahmed Yesevi, hikmetlerinin birçoğunda bu uzlete çekilmesinin sebebi olarak Hz. Muhammed 'in altmışüç yaşında vefat ederek yer altına girişini ve bu yüzden kendisinin de yer üstünde Hz. Muhammed'den daha fazla gezmekten haya etmesini göstermektedir.

Bu uzlet hayatının ne kadar sürdüğü belli değildir; fakat vefat tarihi olarak kabul edilen 1166 yılına kadar yaklaşık 10 yıl süreyle ahiret ehli biri gibi yeraltındaki çilehanesinde uzletini sürdürdüğü ve 73 yaşında vefat ettiği sanılmaktadır

yolcu_58
15-09-2006, 07:53 AM
Tarikatını süluk adabını Türk dervişlerine anlatmak için de, Türklerin halk edebiyatından alınmış şekillerle hikmetler söyledi; bu şiirler daha sonra özgün bir isim olarak "hikmet" adı ile tanınıp "Divân-ı Hikmet" adı verilen kitaplarda bir araya getirilecektir.

"Divan-ı Hikmet"te Ahmed Yesevi’ nin yer altında uzlete çekilişini ve uzlet hayatı esnasında yaşadığı manevi halleri anlatan hikmetler önemli bir yere sahiptir. Esasen Divan- Hikmet’ten anlaşıldığına göre hikmetlerinin büyük bir kısmı da ilahi ilham ile bu mekanda Ahmed Yesevi’nin dilinden dökülmüş ve yanındaki dervişler tarafından kağıd üzerine tesbit edilmiştir.

Hoca Ahmed Yesevi’nin eserlerinde halkı şüphelere düşürecek, itikadları sarsacak özel imgelere, imalara rastlanmaz. Şeriat hükümlerine karşı bazen dikkatsizce hareket eden, cezbesi galip büyük bir kısım sufilerden sadrolan ve zahir alimleri tarafından suçlanmalarına yol açan fikir ve ibareler bu büyük Türk şeyhinin eserlerinde hemen yok gibidir. Çevresinde İslam ile yeni tanışmış ancak çok güçlü olarak bağlanmış saf inançlı Türkler toplandığından Ahmed Yesevi, Arapça ve Farsça'yı çok iyi bildiği halde, uzlete çekildiği çilehanesinde çevresinde halkalananlara onların kolayca anlayabilecekleri Türk dili ile hitab etmeyi tercih etti.

Türk edebiyatı tarihinde "Divan-ı Hikmet"in önemi İslâmiyet'ten sonraki Türk Edebiyatı'nın daha önce yazılan Kutadgu Biliğ’den sonraki bilinen en eski örneklerinden biri ve tasavvufi Türk edebiyatının ilk eseri oluşundan daha fazla Türk dünyasında meydana getirdiği tesirlere dayanır. Divan-ı Hikmet önceleri yazma nüshalar şeklinde, daha sonraları ise basma tekniği ile çoğaltılmıştır. Bilindiği kadarıyla geçen iki yüz yıl içinde onyedi kez Taşkent'te, dokuz kez İstanbul'da, beş kez Kazan'da ve birer kere de Buhara ve Kagan’da matbu olarak yayınlanmıştır. Yakın tarihlerde Türkiye'de "Divan-ı Hikmet'ten Seçmeler" adı ile yetmiş adet hikmetten müteşekkil ve Prof. Dr. Kemal Eraslan tarafından hazırlanan bir eser T.C. Kültür Bakanlığı tarafından iki kez basılmıştır. Dr. Hayati Bice tarafından hazırlanan ve Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yayınlanan Divan-ı Hikmet’te ise yüzkırkdört adet hikmet yer almaktadır.

Eski Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan yeni imkânlar Divan-ı Hikmet'in Türk Cumhuriyetleri’nde yeniden gün ışığına çıkmasını sağlamış ve Özbekistan'da Divan-ı Hikmet'in Kiril harfli iki yeni baskısı yapılmıştır. Kazan baskısı esas alınarak Resul Muhammed Aşurbay-oğlu tarafından hazırlanan ve 1992'de Taşkent'te Kiril harfleri ile neşredilen Divan-ı Hikmet kitabının baskı adedi tam beşyüzbin adettir. Divan-ı Hikmet yine 1992 yılında Türkmenistan’da “Medine’de Muhammed Türkistan’da Hoca Ahmed” adı ile elli bin adet olarak basılmıştır. Son olarak hikmetlerden bir kısmını içeren ve “Akıl Kitabı” adı ile basılan bir yayın da Kazakistan’da 1994 yılında yayınlanmıştır.Bu kitapların toplam baskı adedi dikkate alınırsa neredeyse her yüz kişi için bir Divan-ı Hikmet basımı sözkonusu olmaktadır ki bu ülkemiz nüfusuna kıyaslanırsa Türkiye’de altıyüzbin adet basım anlamına gelir. Ülkemizdeki Divan-ı Hikmet basımlarının toplam tirajının yaklaşık yirmibin adet olduğu düşünülürse ülkemiz adına üzüntü duymamak mümkün değildir

yolcu_58
15-09-2006, 07:53 AM
Ahmed Yesevi Türbesi’nin yapımı ile ilgili bir rivayet de Türk tarihi yönünden önemli bir boyutu ortaya sermektedir. Bu rivayete göre vefatından sonra da kerametleri devam eden Ahmed Yesevi, kendisinden iki asır sonra yaşayan büyük Türk hanı Emir Timur’ un rüyasına girerek Buharâ’nın fethini müjdeler. Bu işaret üzerine Buhara üzerine sefere çıkan Emir Timur (1336-1405), zafere ulaştıktan sonra manevi bir şükran hissi ile Ahmed Yesevi’yi ziyaret için Yesi’ ye gelir. 1396 yılı Eylül’ünde Ahmed Yesevi'nin mütevazı kabrini ziyaret eden Emir Timur, yanında bulunanlardan Mevlana Abdullâh Sadrı Ahmed Yesevi’ye ait kabrin üzerine muhteşem bir türbe yapımıyla görevlendirir ve türbe yapımına ilişkin bazı ölçüleri bizzat belirler. O dönem Türkistan'ın en ünlü mimarı Hoca Hüseyin Şirazi adlı bir mimar tarafından külliyenin inşaına başlanır. Devrin mimari şaheserlerinden olan türbenin yapımı iki yılda tamamlanır; türbe yine Emir Timur'un direktifi ile türbeye eklenen mescid, dergah, mutfak ve diğer hizmet binaları ile beraber büyük bir külliye halini alır. Bu muazzam eserin tamamlanmasından sonra ziyarete gelen Emir Timur, Yesi kentinin yoksullarının ihtiyaçlarına sarfedilmek üzere birçok sadakada bulunur; aynca türbenin ve müştemilatındaki dergahın ihtiyaçları için de türbeyi çepeçevre kuşatan geniş bir araziyi ve Türkistan’daki sulama kanallarının gelirlerini vakfiye olarak tesbit eder. Emir Timur'un Hoca Ahmed Yesevi’ye duyduğu saygı O'nun manevi tasarrufuna olan inancını açıkça göstermektedir.Sovyet Rus yönetimi altındaki yıllarda Türkistan'daki Ahmed Yesevi Külliyesi’ nin Türkistan'ın çeşitli yerlerinden gelen çeşitli Türk boylarından müslümanlar nezdindeki itibarı -bu uğurda çok gayret edilmesine rağmen- yok edilememiştir. Ahmed Yesevf nin manevi otoritesini yıkamayan Rus yönetimi O'nun türbesinin de bulunduğu külliyeyi "Kültür-park" adı altında bir müze haline getirip dini maksatlı ziyareti ve dergahta herhangi bir şekilde ibadet edilmesini yasaklamasına rağmen Türkistan müslümanları külliyeyi asliyetine uygun olarak yaşatma azmini sürdürmüşlerdir.Bu arada dergah içinde yer alan tarihi kıymete haiz birçok eşya da başta Leningard (yeniden Petersburg adı verilmiştir) Hermitage müzesi olmak üzere değişik müzelere dağıtılmıştır. Türbe içinde yer alan ve yedi ayrı metalin alaşımından dökülmüş olan iki ton ağırlığındaki ve üçbin litre su alma kapasitesindeki döküm kazan bizzat Stalin'in emriyle 1934 yılında götürüldüğü bir sergiden getirilmeyerek Leningrad Hermitage müzesine konmuştur. Son dönemde Kazakistan makamlarının gayreti ile türbeye ait tarihi materyalin iadesi sağlanmış ve bu arada döküm kazan da 18 Eylül 1989 tarihinde yeniden türbedeki yerini almıştır. Son birkaç yıl içinde sağlanan kolaylıklar sonunda Ahmed Yesevi Türbesi’nin asli maksadına uygun bir ziyaretgah olarak yeniden ihyası yolunda önemli çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmaların önemli bir kısmını oluşturan restorasyon çalışmalarını yerine getirmeği Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı taahhüt etmiş ve 1993 yılı başında Vakıflar Genel Müdürlüğü restorasyon çalışmasını fiilen başlatmıştır. Yedi yıl sürdürülen restorasyon nihayet 2000 yılı Ekim’inde sonlandırılarak T.C. ve Kazakistan Devlet Başkanlarının da katıldığı resmi bir törenle ziyarete açılmıştır

yolcu_58
15-09-2006, 07:54 AM
Ahmed Yesevi’nin Türkistan’ın bugün Kazakistan adlandırılan bölgesindeki Yesi (bugün Türkistan adı verilmiştir) şehrinde bulunan türbesi etrafında teşekkül eden külliye Türk dünyasının halen en önemli manevi merkezlerinden biri olduğu gibi son yıllarda ortaya çıkan gelişmeler devam ederse gelecekte de Türk dünyasının manevi birliğini temsil eden odak noktası olma misyonu, yeni boyutlar kazanarak devam edecektir. Kazakistan'ın Türkistan adı verilen Yesi şehrinde 1990 yılında kurulan ve bir yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin girişimi ile "Uluslararası Hoca Ahmed Yesevi Türkiye-Kazakistan Üniversitesi" adını alan Türkiye-Kazakistan ortak üniversitesi Türk dünyasının yeniden şekillenmesinde en önemli merkezlerinden birisidir
Tarikatı ve Etkileri
Ahmed Yesevi Türklüğün manevi hayatındaki büyük yerini, sadece bazı tasavvufi şiirler yazmakla kazanmamıştır. Ahmed Yesevi'nin önemi İslam'ın Türkler arasında yayıldığı asırlarda, Türkler arasında geniş ölçüde yayılma imkanı bulan ilk tasavvufi ekolü oluşturarak bütün dünyada yaşayan Türk soyundan insanların gönül tahtında asırlarca hüküm sürmesinden kaynaklanır. Hoca Ahmed Yesevi’nin büyük manevi tasarrufu ile yayılan ve asırlarca yaşayan Yeseviyye tarikatı bir Türk tarafından ve Türkler arasından kurulmuş olan ilk tarikattır.Bu tarikat Türklüğün sadece gönül gözünü ışıtıp, ruhunu manevi zevklerle süslemekle kalmamış, Türklüğe asırlar boyu yeni hedefler ve fetihler nasib eden bir yol gösterici olarak tesirini bugüne kadar ulaştırmıştır. Ahmed Yesevi’nin Türk yurtlarında kendinden önce ve sonra benzeri görülmedik kalıcı bir tesir bırakmasında en az "hikmet"leri kadar önemli olan bir unsur da yetiştirdiği ve Türk dünyasının dört bir tarafına gönderdiği öğrencileridir. Bu hayırlı halefleri her yerde Ahmed Yesev’nin telkinleri doğrultusunda bir irşad faaliyetini sürdürerek bulundukları dünyasında İslam etrafında şekillenen ortak bir inanç ve ruh ikliminin hakim olmasına vesile olmuştur.

Hoca Ahmed Yesevi'nin tarikatını devam ettiren ilk halifelerinin menkıbeleri çeşitli tasavvuf tarihi eserlerinde yer almaktadır. Ahmed Yesevi’ nin ilk halifesi Arslan Baba’nın oğlu Mansur Ata'dır. Mansur Ata’ dan sonra yerine oğlu Abdülmelik Ata, sonra da onun oğlu Tac Hoca geçmiştir ki, bu ünlü Yesevi şeyhi Zengi Ata'nın babasıdır. Üçüncü halife Süleyman Hakim Ata Ahmed Yesevi’ nin Türkler arasında en tanınmış halifesidir. Rivayete göre Satuk Buğra Han'ın kızı Anber Ana ile evli olan Hakim Ata, daha çok Türkistan'ın Harezm'de bölgesinde halkı irşad ile uğraşmış ve ölümünden sonra Akkurgan’daki türbesine defnedilmiştir.

Hoca Ahmed Yesevi’nin soyundan gelen ve İslam dünyasının değişik yerlerinde yaşadıkları ve irşad faaliyetinde bulundukları kaydedilen tasavvuf alimlerinden bir kısmı çeşitli kaynaklarda zikredilmiştir. Bu kişiler arasında Semerkand alimlerinden Sadr-ı alem Şeyh, Ejderhan yakınlarında katledilen Baba Şeyh, Bağdat-Kazvin arasındaki Gürgan'da yaşayan Şeyh Muhammed Dem Tiz bin Ahmed Yesevi, Keşmir'de medfun bulunan Hoca Hafız Ahmed Yesevi en-Nakşbendi isimlerine rastlanmaktadır. Bu kişilerin Ahmed Yesevi'nin kızı Gevher Şehnaz’dan gelen bir soy kütüğüne sahip olmaları muhtemeldir.

Ünlü Osmanlı gezgini Evliya Çelebi de Hoca Ahmed Yesevi’nin soyundan geldiğini seyahatnamesinde belirtmiştir. Evliya Çelebi, ayrıca gezdiği yerlerde rastladığı Yesevi dervişlerine ait makamları da eserinde kaydetmiştir. Bu derviş-gaziler arasında Deliorman’daki Demirci Baba, Niyazabad'daki Avşar Baba, Merzifon’daki Pir Dede,Karadeniz kenarında Batova’daki Akyazılı, Bursa’daki Geyikli Baba, Abdal Musa, İstanbul Unkapanı’ndaki Horoz Dede, Bozok Sancağı Yozgat'taki Emir Çin Osman, Tokat merkezindeki Gaj-Gaj Dede ve Zile ilçesindeki Şeyh Nusret Evliya Çelebi’nin tesbit edebildiği Yesevi dervişleridir. Ancak bunlardan hiçbirisi Nevşehir’de yerleşen Hacı Bektaş-ı Veli kadar ün kazanmamıştır.

Rumeli’nin fethinin manevi öncüsü olan Sarı Saltık da asıl adı Muhammed Buhari olan bir Yesevî dervişidir. Evliya Çelebi, Sarı Saltık'ın Karadeniz kıyısında Romanya’nın Silistre bölgesindeki türbesini ziyaret ettiğini belirtmiştir. Sarı Saltık için yapılan bir makam ise İstanbul Boğazı’nın Rumeli yakasındaki Rumeli Feneri'nde yer almaktadır.

Yeseviyye tarikatı, önce Seyhun nehri havzasında Taşkent ve çevresinde yerleştikten sonra, Aral gölünün güneyindeki Harezm bölgesine yayılmış, aynı zamanda Seyhun ile Ceyhun nehrinin sınırlarını çizdiği Mâveraünnehr'de geniş bir kitleye yayılmıştır. Diğer taraftan Türkistan'ın kuzeybatı bozkırlarından Kıpçak lehçesinin hakim olduğu İdil-Ural bölgesine uzanan Yeseviyye tarikatı, Pir-i Türkistan'ın işareti ile yola çıkan dervişleri tarafından Horasan, Azerbaycan ve Anadolu ya kadar ulaşmıştır. Tarihi gelişim sonucu Nakşbendiyye tarikatının daha yaygın hale geldiği XV-XVI. yüzyıllara kadar Türkistan ve Horasan’ın hemen her yerinde hatta Keşmirde, Kâbilde, İstanbul'da, Temeşvar’da, Hicaz'da Yesevi dervişlerine rastlanmaktaydı. Ahmed Yesevi’in esaslarını belirlediği Yeseviyye tarikatı, daha sonra Türkistan ve Anadolu’da gelişecek olan başta Nakşbendiyye olmak üzere Kübreviyye, Çiştiyye gibi diğer büyük tasavvuf ekollerini de derinden etkilemiştir. Nakşbendiyye tarikatının, Hoca Ahmed Yesevi ile irtibatı Muhammed Bahaüddin Buhari veya kısaca "Şah-ı Nakşbend" namı ile tanınan tarikatın Pirinin Yesevi şeyhlerinden "Kasem Şeyh" ve Halil Ata ile bir süre birlikte olarak feyz almasına dayanır. Şah-ı Nakşbend'in devrin hükümdarı olan Halil Ata'nın yanında zahiren hükümdarın hizmetinde geçen altı yıl boyunca feyz ve süluk yolunda büyük mesafeler katettiği kendilerinden rivayet edilmiştir. Şah-ı Nakşbend'den sonra Nakşbendiyye tarikatı, Türkistan Türkleri arasında çok yayılmış, daha önce gelişen Yeseviyye tarikatının nüfuz sahasını bir anlamda daraltmıştır. Ancak genel çizgileriyle aralarında büyük farklılıklar bulunmayan bu tarikatlardan Nakşbendiyye'nin bütün Orta Asya ve daha sonra Afganistan, Hindistan, Kazan, Orta Doğu ve nihayet Anadolu’da çok geniş bir coğrafyada yayılıp benimsenmesi Yesevi dervişlerinin daha önceden bu iklimlerde yaptıkları faaliyete bağlı olarak kolaylaşmıştır

yolcu_58
15-09-2006, 07:55 AM
Sovyet Rus yönetiminin egemen olduğu yıllarda Türkistan Cumhuriyetleri’nde diğer Türk-İslam büyükleri gibi Ahmed Yesevi de unutturulmağa çalışılmış ve eserlerindeki bazı tasavvufi tavsiyelerinden yola çıkılmak suretiyle karalanmağa çalışılmıştır. Ahmed Yesevi’ nin 1917 bolşevik ihtilaline kadar gerek Kazan’ da gerekse Taşkent'te defalarca basılan "Divan-ı Hikmet"in yeni baskılarının yapılması da yasaklanmıştır. Ancak bütün bu çalışmalar Ahmed Yesevi’ nin manevi itibarını yok etme gayesine ulaşamamıştır. Elinizdeki bu eserdeki hikmetlerin neşrinde esas aldığımız ve 1992 yılında Taşkent'te basılan "Divan-ı Hikmet'in takdim bölümünde belirttiği gibi "Divan-ı Hikmet"te yer alan hikmetler dilden dile, gönülden gönüle nesiller boyu aktarıldığı gibi çeşitli gayrıresmi yollarla da çoğaltılmış ve Ahmed Yesevi yaşamağa devam etmiştir.

Anadolu ve hatta Rumeli’nin Türkleştirilmesinde çok önemli bir yeri olan Hoca Ahmed Yesevi’nin Türkistan'da olduğu kadar Türkiye'de bilinmemesi büyük bir eksikliktir. 1993 yılının Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı tarafından Ahmed Yesevi yılı olarak ilan edilmesi ve bu yıl içinde yapılması planlanan tanıtım programları Ahmed Yesevi’nin Türkiye'de daha iyi tanınması ve anlaşılması için yetersiz de olsa bir fayda sağlamıştır

Bir "Ahir Zaman" Çarpıtmasına Üç Yüzyıl Önce Verilen Yanıt
Son yıllarda ülkemizde başlayan İslam üzerindeki tartışmalarda tasavvuf konusunun da gündeme getirilmiş olduğu herkesin bildiği bir hususdur. Özellikle 1997 sonundan itibaren toplum hayatındaki İslami tezahürleri sorgulayan ve hatta yargılayan genel eğilimin ardına takılan bir grup kişi de – bunlar arasında sıkı müslüman olduğunu iddia edenler de vardır maalesef- İslam’ın tasavvufi içeriğini yıpratmak için hummalı bir faaliyete girmişlerdir. İslam tasavvufunu yıpratmak isteyen bu güruh tabii olarak Ahmed Yesevi ‘ye de dil uzatmaktan çekinmemişlerdir.

Burada asıl üzerinde durmak istediğim konu Ahmed Yesevi’ye saygılı olduğunu bildiğim bazı kişilerin kendi yanlış yaklaşımlarına Ahmed Yesevi’yi dayanak etmek istemeleridir. Bunun güzel bir örneği olarak Yesevi dergahında mahremiyete hassasiyet gösterilmemesi , kadın-erkek ayrımı yapılmaması (=ihtilata izin verilmesi) ve Ahmed Yesevi’nin kadınlara özel bir ilgi gösterdiği iddiaları üzerinde durmak istiyorum. Bu konuyu tutarlı olarak değerlendirmek üzere bugün iki kaynağa sahibiz.Bunlardan birincisi Ahmed Yesevi’nin kendisine ait hikmetlerde “kadın” konusuna nasıl yaklaşıldığı , diğeri ise Yeseviye tarikatı üzerine yazılmış en değerli kaynak olan “Cevahir-ül Ebrar min Emvac-ı Bihar” adlı eserdir.

Türkistan’dan İstanbul’a gelen Hazini mahlaslı bir Yesevi dervişi tarafından zamanın Osmanlı sultanına sunulmak üzere 1593 yılında yazılan “Cevahir-ül Ebrar min Emvac-ı Bihar” adlı eser günümüzden dört yüzyıl önce bu konuya açıklık getirecek hususları da ihtiva etmektedir. “Cevahir-ül Ebrar min Emvac-ı Bihar”’ın günümüz aalfabesine aktarılmasını sağlayan Prof.. Dr. Cihan Okuyucu tarafından hazırlanarak Erciyes Üniversitesi Gevher Nesibe Tıp tarihi Enstitüsü tarafından 1995 yılında bastırılan bu değerli eserin 49. Sayfasında şu ibareler dikkat çekmektedir.

“...Muzâfat-ı baide içinde mesâmi-i nâsda düşdi ki meclisinde bi-ğayr-ı hicâb ricâl u nisvân şer-i şerife muhâlif cem olup zikre karışurlar. Hâlbuki ğayr-ı vâki. Horâsân u Mâverâü'nnehrde muhâlif olan ulemâ müfettiş gönderdiler ve tefahhuş itdiler. Ol mesmû olân ahvâl-i mûhimü'1-ihtilâl ğayr-ı vâki bulındı. Ammâ Şeyhü'1- meşâyih -kudddise sırruh- bir mühürlü hokka ortaya gitürüp nefır-iâm urdı ki evliyâu'llahdan kim varsa ki sağ kolını bulûğ-ı şerden bu ana gelince gizlü avret azâlarına istimâl u mesâs itürmemiş ola. Huzzâr-ı meclisden kimse cevâba kâdir olmadı illâ imâmü'1-hümâm maden-i cevâhirü't-takvâ celilü'1-kadr Celâl Ata -ra.hmetu'Ilâhi aleyh- ortaya geldi.Memhûr hokkayı şeyhü'1-meşâyih -kuddise sırruhu'I-aziz- ol halifenün eli ile müfettişler ile Mâverâünnehr ve Horâsân memâlikine gönderdi. Vusûlden sonra ulemâ ve fuzalâ cem olup Celâl Ata hazretlerini ziyâret kılup hokka-i memhûrı açdılar. İçinde penbe ve âteş bulındı ki ne penbe yanmış ve ne ot sönmiş. Buyurmışlar ki bilâ-ğaraz ve't-tâkdir eger ricâl u nisâ bir meclisde cem olup zikru'llah itseler ve kalblerini Hak Taâlâ kendü harâret ve cezbe-i rubûbiyyeti ile mutasarrıf olup hıyânet muzahhemetînden saklaya.Nice ki işbu hokka içinde penbe-i beyâzi tabiat-ı nâr-ı vâkıddan nâkıd -ı emân sararmış ve beyâz saklamış. Bu ahvâl-i şigerf müşâhede oldukdan şonra cûmle müstağfir olup kerâmâtlarına mukırr oldılar ve hedâyâ ve nüzur ile tereddüd ve şübhelerini telâfi buyurdılar ve Arâşât ahvâline muvâzene kıldıklarında ki mehâbetden halku'llah biri birinden bi-haber kalurlar ve zikrullah meclisi evliyâullah şerefinden kıyâmet-i âherdür. ..”

Bu metnin kelime kelime incelenmesiyle şu hususlar dikkat çekmektedir:

1.Yesevi meclisinde hicabsız olarak erkek ve kadınlar İslam’a aykırı olarak toplanıp zikre karıştıkları o zaman da iddia edilmiştir. Bu iddiaya Hazini’nin cevabı çok nettir: “Halbuki gayr-ı vaki...” ; yani oysa böyle bir şeyin vukua gelmesi sözkonusu değildir.

2.Horasan ve Maveraünnehr’de bulunan ve Yesevi dergahında ihtilatı iddia eden muhalif ulema ayrıca durumu yerinde tesbit etmek üzere müfettişler göndermiş ve bu müfettişler de İslam’ın zahiri hükümlerine ayrı bir husus tesbit edememişlerdir.

3.Sanki bu hususlarda olacak dedikoduları önlemek için Ahmed Yesevi bir test de uygular. Ergenliğinden o güne kadar cinsiyet organı mahalline sağ eli ile değmemiş bir dervişini aramış ve bu nitelikteki tek dervişi olan Celal Ata’ya bir cam kap içerisine yerleştirdiği köz ve pamuğu yan yana koyarak vermiş ve Horasan’daki dedikoduculara göndermiştir. Horasan’a kadar gelen közün ateşi hiç sönmediği gibi pamuğu da tutuşturmamıştır. Bu durumu tesbit etmek için toplanan alimlere Celal Ata der ki “ Garazsız olarak –artniyet taşımadan- ve irade ile olmaksızın kadın ve erkekler bir meclisde Allah’ı zikretseler kalblerini Allah kendi harareti ve Tanrılığının cezbesi ile tasarruf ederek hain düşüncelerin istilasından saklasın..” Bunu işiten Horasan uleması iddialarından vazgeçtiler ve istiğfar ettiler. Bu durumu izah için Hazini, “Kıyamet günü Arasat meydanında biraraya gelen Allah’ın halkı dehşet ve hayretten nasıl birbirlerinden habersiz kalırlarsa zikrullah meclisi de evliyaullah şerefinden kıyamet günün gibidir” demekte ve zikir meclisinde hasıl olan manevi hava ile kadın ve erkeğin birbirlerinde habersiz kalacaklarını -veya kalmaları gerektiğini- dervişane bir nezaket ile ima etmektedir.

Bu rivayetde şu hususlar dikkati çekmektedir. a. Ahmed Yesevi köz-pamuk testini uygularken edebiyle temayüz etmiş bir dervişi seçmiştir. Edeb konusunda hassasiyeti olamayan bir dervişin eline verilse acaba köz pamuğu yakmaz mıydı? b.Bugün acaba garazsız-iradesiz bir araya gelip zikir yapabilme yiğitliğine sahib erkek ve kadınlar var mıdır?? c.Kadın ve erkek zikir için bir arada bulunsalar dahi ‘zikrullah harareti ve ilahi cezbe ile Allah korumadıkça’ her zaman nefsani tuzaklara düşmek mümkündür. d.Hazini zikir için bir araya gelen kadın ve erkeklerin kendilerini ancak kıyamet günü bir araya getirilmiş kadın ve erkekler olarak algılayabilecek derecede dünyevi hallerini terkederlerse bir arada zikirden zarar gelmeyeceğini söylemektedir ki bugün böylesi bir müslümanlar topluluğu var mıdır ?

Bu hususlardan anlaşılmaktadır ki kadın ve erkeğin bir arada zikir yapabilmeleri bu hususlar gözetildiğinde mümkün değildir. Zaten metnin ilk satırlarında bunun 12. Yüzyıl Türkistan’ında Yesevi dergahında Ahmed Yesevi huzuru ile yapılan zikirlerde bile mümkün olamadığı belirtilmektedir. Değil ki bugün... Vay Sultanım vayyy !...

Şimdi bu yazılanlara rağmen hala itiraz ederek “Bırakın bunları, menkıbe, hikaye bunlar...” diyenlerin seslerini işitir gibiyim.İşte onlara söyleyeceğim söz şudur : “Ahmed Yesevi’ye ait hikmetlerin tamamını en az on defa okumuş bir kişi olarak şunu net olarak ifade etmem gerekli ki Ahmed Yesevi’nin dilinden dökülmüş binlerce satırlık hikmetler arasında bir tane hikmette bile cinsiyet izafesi anlamında “kadın” lafzı yer almamaktadır. Hatta Ahmed Yesevi tüm şiirlerinde tek kelime ile olsun bir “kadın” olarak “annesinden-eşinden-kızından” bile söz etmemektedir. Peki nasıl oluyor da Ahmed Yesevi’nin kadınlara çok özel bir önem verdiği , dergahını kadınlarla doldurup beraber zikrettiği iddia edilebiliyor???Bunun cevabını bence bu iddia sahiblerinin şuuraltlarına sızmış olan ve toplumumuzda son dönemde iyice yaygınlaşmış ve derinleşmiş olan kadınperestlikte aranmalıdır. Siz Ahmed Yesevi’ye kadınlarla ilgili herhangi bir övgü veya ayıb yamamağa niyeti olanlar, siz Ahmed Yesevi’nin ateş ile pamuğu emanet edeceği dervişine koyduğu şartı kendinizde bir arayın bakalım; sonucu çok merak ediyorum...

yolcu_58
15-09-2006, 07:56 AM
Ahmed Yesevi’yi bugünkü zamane şeyhleri ile benzeştirmek ve Ahmed Yesevi dilinden bize kadar ulaşmış "hikmetler"i herhangi bir “dini manzume” olarak değerlendirmek büyük bir gaflet olur. Ahmed Yesevi’nin Divan-ı Hikmet’inde neredeyse bin yıldır Türk’ün gönül gözünü ışıtan bir ışık saklıdır. Bu ışığın hüzmeleri her bir hikmetin satırları arasından süzülerek ruh dünyamızı aydınlatmağa uzun bir zulmet devrinden sonra bütün Türk yurtlarında yeniden başlamıştır. Hoca Ahmed Yesevi’den neredeyse 900 .yıl sonra bize kadar ulaşan "Hikmetler" Türkler arasında İslam etrafında örgütlenen bir iman birliğinin teşekkül etmesine hizmet etmesi yönüyle Türk dünyasının manevi hayatında çok önemli bir yere sahiptir. Hazret-i Türkistan’ın dilinden dökülen hikmetleri okurken yüzyıllar önce bu mesajları ilk defa işiten atalarınızdan biri yerine koyun kendinizi... İşte o zaman Yesevi'nin büyüklüğünü daha iyi idrak edeceksiniz. Bir de bugünkü teknolojik imkan ve mali kudrete sahip zamane şeyhlerinin günümüz Türkiye’sinde ve hatta dünyasında ifa ettiği fonksiyon ile misyonu Hazret-i Türkistan’ın misyonu ve fonksiyonu ile kıyaslarsanız bu büyüklük daha da belirginleşecektir.

Hoca Ahmed Yesevi dün olduğu gibi bugün de dünya Türklüğünü dizleri dibinde bir araya getiren manevi yol göstericimiz olmağa devam etmektedir. Hoca Ahmed Yesevi’yi , gerçek kimliğiyle tanımamız Türkiye ve Türkistan Türkleri’nin kardeşliğini güçlendirecek ve ortak manevi atamız durumundaki Hoca Ahmed Yesevi’nin dergahında kucaklaşmamızı da sağlayacaktır. O dergâh, Orhun’dan Tuna'ya kadar uzanan bütün Türk yurtlarını içine alacak genişlikte
Kaynak
: http://www.sufism.20m.com

yolcu_58
15-09-2006, 08:00 AM
Abdal Musa, Hacı Bektaş’ın önde gelen ardıllarındandır (Alevilikte: halifelerinden). Söylenceler O’nu Anadolu’nun gözcüsü olarak gösterirler. Bektaşi meydanındaki oniki posttan onbirincisi olan “ayakçı postu” O’nundur ve “Abdal Musa Postu” olarak adlandırılır.

Bektaşi söylencelerinde Abdal Musa, Ahmet Yesevi’nin halifelerinden gösterilir. Soyunun Ortaasya’dan gelmesi nedeniyle “Horasan Erenleri”nden sayılır. Azerbaycan’a bağlı Hoy’dan olduğu söylense de Anadolu’ya Horasan’dan gelmiştir. Bektaşiler, peygamber soyundan geldiğini, yani “seyyid” olduğunu düşünürler. Babası Hasan Gazi’dir. Dedesi Haydar Ata ise Hacı Bektaş’ın amcasıdır. Hacı Bektaş’la yakın akrabalığı vardır. Annesi Ana Sultan, kız kardeşi ise Hüsniye Bacı’dır. Annesi ile kız kardeşinin mezarları Elmalı’nın Tekke köyünde, Abdal Musa Tekkesi’ndedir.

Aşıkpaşaoğlu Tarihi’nde Abdal Musa’ya ilişkin bilgiler vardır. Aşıkpaşaoğlu, Abdal Musa’yı Hacı Bektaş’ın “müridi”, Hatun Ana(Kadıncık Ana)’nınsa “muhibi” olarak gösterir. Abdal Musa Sulucakarahöyük’te Hacı Bektaş’ın yatırının başında bir süre kalmış, büyük bir olasılıkla Hacı Bektaş Degahı’nı Kadıncık Ana ile birlikte o kurmuş, Orhan Bey döneminde savaşlara katılmış, özellikle Bursa’nın alınmasında(1326) bulunmuş, bir asker üsküfünü başına koyarak geri geldiğinden Bektaşiler’in “Elifi tac”ı böylece onunla gelenekleşmiştir.

Abdal Musa, XIII. y. yılın son yarısıyla XIV. y. yılın ilk yarısı içerisinde yaşamış olmalıdır. Kaynaklar ve söylenceler O’nun Orhan Bey döneminde yaşadığını ve Bursa’nın alınmasına katıldığını vurguyla belirtirler. Eğer böyleyse Hacı Bektaş’ın son dönemine kavuşmuştur. Bursa ve Orhan Bey zamanına rastlayan dömemiyse O’nun oldukça olgunluk ve yaşlılık dönemi olmalıdır. Yeniçeriliğin kuruluşuna(1363) ya kalmamış olmalı, ya da Yeniçeri dönemi savaşlara katılmamış olmalıdır. Bu nedenle “Elifi tac” Yeniçeriler’le katıldığı savaşlardan değil de, daha önceki akınlara katılışı sırasıyla ilgili bir söylenceye bağlanabilir.

Abdal Musa uzun zaman Bursa’da kaldığından ve Orhan Bey döneminde yararlı hizmetlerde bulunduğundan, kendisine Bursa’da bir makam verilmiştir. O ise daha sonraları heterodoks Türkmenler’in yoğunlukta olduğu yöreleri tercih etmiş, önce Aydın bölgesine, sonraysa Kızılbaşlık-Aleviliğin merkezi Teke bölgesine göçmüştür. Antalya dolaylarını ve Toros dağları eteklerini tercih ederek Elmalı’ya yerleşmiştir.Bektaşilik inancında merkez dergahtan sonra en önemli bir Bektaşi dergahı olarak bilinen Elmalı Tekkesi’ni kurmuştur. Mezarı oradadır. Elmalı aynı zamanda Tahtacı Alevileri’nin yaşadığı önemli bir merkezdir. Hasluck bura tarikat üyelerinin mali durumlarının iyi olduğunu belirtir.

Bektaşi eşik(asitane) ve dergahlarının en büyüklerinden ikisinin Abdal Musa ve O’nun halifesi olan Kaygusuz Abdal adına kurulmuş olması, Abdal Musa’nın Bektaşilik içerisindeki yerinin önemini gösterir. Zaten, Abdal Musa’nın da Alevi-Bektaşiler içerisinde önemli bir yeri vardır. Alevi yolunun kurallarını Abdal Musa netleştirmiştir. Aleviler, Balım Sultan’dan çok, Abdal Musa’ya önem verir, adına özel Cemler düzenler ve kurban keserler. Abdal Musa bu yönüyle kimi kez Hacı Bektaş’tan bile öne çıkarılır.

Arşiv belgelerine göre, Abdal Musa’nın Fenike köylerinde vakıf arazileri vardır. Hatta O’na bağlı Bektaşi tekkeleri de kurulmuştur. Manisa’nın Adala bucağında Abdal Musa adına vakfedilmiş çiftlikler vardır. Abdal Musa Tekkesi’ni XVII. y. yılda gezen Evliya Çelebi tekkenin varlıklı olduğunu belirtir. Bektaşilik, Abdal Musa yoluyla Doğu Anadolu’da, Batı Anadolu’da, Balkanlar’da, Rodos ve Girit’te tutunur ve tanınır. Zile- Emirören köyünde bir mezar, Abdal Musa mezarı olarak bilinir. Divriği’nin Timisi köyünde Abdal Musa koruluğu vardır. Divriği’ye bağlı Hergün tuzlasındaki 80 dikili taş “Abdal Musa’nın askerleri” olarak adlandırılır. “Abdal Musa’nın askerleri” miti Doğu Anadolu’nun Alevi çevrelerinin tümünde yaygındır. Anadolu Alevileri Muharrem ayında Abdal Musa çorbası(aşuresi) dağıtırlar. Bosna’nın Sarajova bölgesi, aşure çorbasına Abdal Musa çorbası derler. Bosna’dan Azerbaycan’a kadar Alevi- Bektaşiler Abdal Musa kurbanı keserler. Araştırmacı W. Bauer’e göre Bektaşiliğin batı ve güney batıya yayılması ve özellikle Likya’da tutunması Abdal Musa yoluyla olmuştur.

Kaygusuz Abdal, Kafi Baba, Budala Sultan, Sevündük Dede, Kilerci Baba, Baltası Gedik, Mesten Dede, Keramet Baba, Hasan Baba, Oturak Dede’ler ise Abdal Musa’ya, ya da zaman içerisinde tekkesine bağlanmış Bektaşi babalarıdır. Kafi Baba, Abdal Musa’nın mürididir. Kaygusuz Abdal’sa halifesidir ve Mısır’a görevlendirmiştir.

yolcu_58
15-09-2006, 08:02 AM
Hacı Bektaş Veli, Osmanlı İmparatorluğunda XIV. yüzyıldan itibaren, sosyal ve siyasi bakımdan büyük etkinliği olan, II. Mahmut tarafından Yeniçeri Ocağı ile birlikte kapatılan, Abdülaziz zamanında tekrar canlanan ve 25 Kasım 1925 tarihinde Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına kadar devam eden Bektaşi tarikatının piridir. Hacı Bektaş Veli'nin harcını kardığı Alevi-Bektaşi anlayışı, Anadolu’nun yanı sıra Balkanlar, Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan, Bosna, Kosova, Makedonya, Gül Baba türbesinin bulunduğu Macaristan'ın Budapeşte şehrinden Azerbaycan'a kadar birçok yerde kabul görmüş ve benimsenmiştir.

Hacı Bektaş Veli'nin düşünce ve öğretisinin yayılması, ölümünden çok daha sonra, 14.yüzyıl başlarında kurulan tarikatının, 16.yüzyıl başlarında etkinlik kazanması ile olmuştur. Hacı Bektaş Veli, hakkında anlatılan söylencelerle, tarihsel gerçekliklerden kopuk olarak yaşatılmıştır. Kendi döneminde tanınmaktadır ve Mevlana, Baba İlyas, Ahi Evren'le çağdaştır. Kaynaklar bu dönemin ünlülerinin ilişkilerini mistik bir dille anlatırlar. Döneme ait bilgiler aktaran Aşıkpaşazade, Eflâki, Elvan Çelebi, Vasiti gibi yazarlar, Hacı Bektaş’a ait bilgilere yer vermişlerdir. Ölümünden sonraki yıllarda, hakkında Vilayetname düzenlenir. Adına tarikat kurulur. Mevlevi inançlı Eflâki'nin, Hacı Bektaş Veli’yi kendi tarikat önderleriyle kıyaslayarak, küçük düşürücü öyküler anlatması, dönemin mezhep ve tarikat bağnazlığından kaynaklanmaktadır. Alevi-Bektaşilik'le ilgili belge ve kaynakların yokedildiği de, tarihsel bir gerçektir. Bu durum da, Hacı Bektaş Veli'ye ilişkin, sağlıklı bilgilere ulaşmamıza engel olmuştur.

Hoca Ahmet Yesevi tarafından yetiştirilip Anadolu’ya gönderildiği iddialarına karşılık, yaşadıkları dönem göz önünde bulundurulduğunda, 1166’da ölen Ahmet Yesevi ile 1209-1271'de yaşayan Hacı Bektaş Veli'nin aynı zaman diliminde yaşamadıkları açıktır. Yaygın olan kanaate göre, Lokman Perende'nin himayesinde ve Yesevilik öğretisinin etkin olduğu bir ortamda yetişmiştir.

Tarihçi Âşıkpaşazâde'nin (Ölümü:1481) 1478'de yazdığı Vekayinâmesinden, Hacı Bektaş Veli'nin kardeşi Menteş ile Horasan'dan gelerek, 1240 yılındaki Babai ayaklanmasının öncüsü Baba İlyas'ın yanında yerlerini aldıklarını öğreniyoruz. Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya gelmesini beyan edeyim” diye başlayan Âşıkpaşazâde'nin anlatımı şöyle: Bu Hacı Bektaş Horasan’dan kalktı. Bir kardeşi vardı, Menteş derlerdi. Birlikte kalktılar. Anadoluya gelmeye heves ettiler.. O zamanda Baba İlyas gelmiş, Anadolu’da oturur olmuştu. Meğer onu görmek isteğiyle gelmişler. Onun dahi hikayesi çoktur. Hacı Bektaş kardeşiyle Sivas’a, Sivas’tan Baba İlyas’a geldiler. Oradan Kırşehir’e, Kırşehir’den Kayseriye geldiler.. Hacı Bektaş kardeşini Kayseri’den gönderdi. Vardı Sivas’a çıktı. Oraya varınca eceli yetişti onu şehit ettiler.

Baba İlyas'ın örgütlediği, Baba İshak'ın yönettiği 1240'daki Babai ayaklanmasında Sivas'da öldüğü anlaşılan Menteş ile kardeşi Hacı Bektaş Veli'nin yollarının, ayaklanmadan önce ayrıldığı; Hacı Bektaş Veli'nin Babailerin kırımı ile sonuçlanan, Malya Ovası'ndaki savaşa katılmadığı ve Sulucakarahöyük'e (Hacıbektaş'a) geldiği anlaşılmaktadır.

Vilayetname'de, Hacı Bektaş Veli'nin Osman Gazi'ye kılıç kuşatıp Elif Tac giydirdiği yazılı ise de, Aşıkpaşazade bu konuda açık ve kesin bir bilgi vererek, Hacı Bektaş Veli’nin Osmanlı Hanedanından kimse ile görüşmediğini açıkca ifade etmektedir. Aşıkpaşazade, Eflâkî ve Elvan Çelebi'nin anlatımları ile Hacı Bektaş Veli Türbesinden gelen ve Ankara Kütüphanesinde korunan, Ciritli Derviş Ali (Resmî Ali Baba) tarafından 1176 (1765)'da kopya edilmiş Vilayetnamede, Hacı Bektaş Veli'nin 606 (1209/1210)'da doğduğu, 63 yıl yaşayarak 669 (1270/1271)'de öldüğüne dair verilen bilgi örtüşmektedir. 1281'de, 23 yaşındayken Kayı Boyu'nun yönetimini üstlenen Osman Gazi'ye, Hacı Bektaş Veli'nin kılıç kuşatıp Elif Tac giydirmesinin, Hacı Bektaş Veli ile ilişkilendirilen Yeniçeri Ocağının kurulmasından sonra, Vilayetname'ye eklenmiş olabileceğini düşündürtmektedir.

Hayatının büyük bir kısmını Sulucakarahöyük’te (Hacıbektaş) geçiren Hacı Bektaş Veli, ömrünü de burada tamamlamıştır. Mezarı, Nevşehir İli’ne bağlı Hacıbektaş İlçesi’nde bulunmaktadır.

Hacı Bektaş Veli'nin 13.yüzyılda temellerini attığı ve günümüzde de geçerliliğini koruyan düşüncelerinin ışığını; O'nun (yada O'na atfedilen) şiirleri ve özdeyişlerinde; hakkında anlatılan söylencelerin satır aralarında buluyoruz. Bu şiir ve özdeyişlerle, söylencelerin satır aralarında; Hacı Bektaş Veli'nin, sevgi, eşitlik, tanrı, din, paylaşım, hoşgörü, bilim, eğitim gibi kavramlara bakışını yakalıyoruz. Felsefesini insan sevgisi, hoşgörü, paylaşım ve toplumsal eşitlik ilkeleri üzerine oluşturduğunu görüyoruz.

Hacı Bektaş Veli’nin, Hoca Ahmed Yesevi Dergahı’ndaki eğitim ve öğrenimini tamamladıktan sonra; 12. ve 13. yüzyılın savaş ve kargaşa ortamında, barışın simgesi olan bir güvercin donuyla Anadolu'ya geldiği söylencesi oldukça anlamlıdır. (Velayetname'de her ne kadar Hacı Bektaş Veli’nin Hoca Ahmed Yesevi’den emanetlerini aldığı ifade edilerek, Hacı Bektaş Veli onun çağdaşıymış gibi gösterilmekte ise de, aslında ikisinin yaşamı arasında bir asırlık fark vardır. Bu ilişki, sadece manevi bir ilişkidir.) Anadolu’ya geldiğinde, mazlumun ve yoksul Anadolu halkının safında yerini alan, bir süre Amasya’da Baba İlyas'la birlikte hizmet veren Hacı Bektaş Veli; daha sonra güvercin donunda Sulucakarahöyük’e, bugünkü Hacıbektaş ilçesine yerleşerek, Anadolu insanının yaşam biçimleri, inançları ve kültürel değerlerinin sentezinden oluşturduğu, Anadolu Alevi ve Bektaşi inancını ve yaşam felsefesini burada yeşertmiştir

yolcu_58
15-09-2006, 08:03 AM
Kaynakça
http://www.hacibektas.com
http://www.hacibektas.net
http://www.hacibektas.de adreslerinden ulaşılan [Hacıbektaş WEB] sitesinden aktarılmıştır.

yolcu_58
15-09-2006, 08:23 AM
Aşık Ferrahi, (1934 - 22 Nisan 1969, şair, halk ozanı, asıl adı Mehmet Ali Ergat,

Babası Mustafa Ergat 1914-1918 yılları arasında göç ederek Adana'nın Ceyhan ilçesi'nin Kurtkulağı Köyü'ne yerleşmiştir.

1967 yılında II. Konya Aşıklar Bayramı'nda endisinin çalıp kızı Emine Ergat'ın okuduğu Ela gözlü nazlı yari türküsüyle türkü dalında birinci olarak Mihri Hatun, 1968'de ise yine kızıyla beraber türkü dalında Köroğlu birincilik ödülünü almıştır.

Aşık Ferrahiyi askerde yakalandığı tüberkuloz yakasını bırakmaz ve daha sonraları da yakalandığı gırtlak kanseri sonucu 22 Nisin 1969 yılında yaşama veda eder.

yolcu_58
15-09-2006, 08:24 AM
Hayatı
Pir Sultan Abdal yolunda yürüyen bir gizemci halk ozanı Kul Himmet Üstadım. Kimi araştırmacılara göre "Kul" sözüne bakılarak, Kul Himmet'in Yeniçerilerden olabileceğini ileri sürüyorlar. Çoğunlukla yaşamıyla ilgili bilgilerin eksikliği dikkati çekiyor. Kimi derlemeciler, son araştırmalarla ozanın bir ölçüde aydınlığa kavuştuğunu yazıyorlar. Buna göre Kul Himmet, Tokat'ın Almus ilçesine bağlı Varzıl (yeni adı Görümlü) köyünde doğmuş, orada gömülüymüş, soyundan gelenler de aynı köyde yaşıyormuş. Yine söylendiğine göre, Kul Himmet, Pir Sultan Abdal'la birlikte siyasal nitelikte olaylara karışmış, Anadolu'da Safevilerin egemen olmasından yana çıkmış, Pir Sultan'ın asılmasından sonra da yerine geçmiştir. Nefesleri bütün Alevi köylerinde söylene gelmiştir. Coşkulu tutkun, içten, tutarlı bir ozan.

yolcu_58
15-09-2006, 08:28 AM
Eşrefoğlu Abdullah Rûmî, (? - 1469) Türk şair, mutasavvıf. Eşref-i Rûmî veya Eşrefoğlu Rûmî olarak anılır.
Hayatı
Asıl adı Abdullah'tır. Yine de babasının ismi dolayısıyla genellikle Eşrefoğlu, Eşrefzâde veya İbnül Eşref olarak anılmıştır. İznik doğlumlu olduğu için de sık sık İznikî olarak anılmış, yine de en sık kullanılan hitabı Eşref-i Rûmî olmuştur.

İznik doğumlu Abdullah'ın babasının zamanında Mısır'dan Anadolu'ya göçmüştür. Babasının ismi genelde Seyyid Ahmed ül Mısrî olarak geçer. Bu künyedeki Seyyid, şahsın İslam dininin son peygamberi Muhammed'in sülalesine dayandığını gösteren bir ibaredir.

Eşrefoğlu ilk eğitimini İznik'te yapmıştır. Babası ve dedesi mutasavvıf olsa ve tasavvufa da meyli olsa da daha çok ilmi eğitim görmüştür. Orta yaşlarında, bazı söylentilere göre 40 yaşlarındayken, ilim eğitimini sonlandırır ve dönemin ünlü fakihlerinden birinin yanında çalışmaya başlar. Buna rağmen tüm bu zaman boyunca tasavvufa olan ilgisi artmıştır ve sonunda ilmi bir kenara bırakıp tasavvufi hayat tarz ve görüşüne girer. Tasavvufa girişi genellikle o dönemde Bursa'da yaşayan Abdal Mehmet isimli meczup bir veli ile arasında yaşanan bir olaya bağlanır. Fakat bunun gerçekliği tartışmalıdır.

Eşrefoğlu tasavvufi yola giriş yapmak istediğinde Bursa'nın ünlü velilerinden Emîr Sultan'a bağlanmak ister. Fakat Emir Sultan onu Ankara'ya, Hacı Bayram Veli'ye gönderir. Bir süre Hacı Bayram Veli'nin dergâhında kaldıktan sonra, öneri üzerine Hama'daki kâdirî şeyhi Şeyh Hüseyn-i Hamevî'ye gider. Buraya ailesi ile birlikte gider ve bir zaman burada kalır. Sonunda Hama'dan İznik'e geri döndüğünde Eşrefoğlu büyük bir mutasavvıftır. İznik'te başlarda münzevi bir yaşam sürse de daha sonraları halkla iletişime geçmiş kendi tasavvufi görüşünü yaymıştır. Burada Eşrefoğlu Rumi kurucusu olduğu ve Kâdirîliğin bir kolu olan Eşrefîliği yayar. 1469 yılında yine İznik'te vefat eder.

Sanatı
Eşrefoğlu eserlerinde genelde yalın bir Türkçeyi tercih etse de az da olsa Arapça ve Farsça sözcükler de kullanır. Eserlerinde tasavvufi etki rahatlıkla görülebilir. En çok işlediği konu tasavvuf olduğu gibi genellikle kullandığı motifler ve kurgusal unsurlar da tasavvufi imgelerdir. Bunun dışında eserleri genel dini öğütler de içerir. Her ne kadar teknik bakımdan çok büyük başarı göstermese de, Türk tasavvufi halk edebiyatının en önemli isimlerindendir.

Eşrefoğlu'nun en önemli eseri Divan'ı olsa da, Müzekinnüfûs isimli meşhur bir eseri de bulunur. Müzekinnüfûs dini ve tasavvufi nasihatler içeren bir eserdir. Bunlar dışında matbu olmayan fakat yazma nüshalar halinde olan çeşitli eserleri vardır: Tarîkatnâme, Fütüvvetnâme, Delâil ün nübüvve, İbretnâme, Mâziretnâme, Hayretnâme, Elestnâme, Nasîhatnâme, Esrarüttâlibîn, Münâcaatnâme ve Tâcnâme.

Kaynakça
Tercüman 1001 Temel Eser, 4, Eşrefoğlu Divanı.
Muallim Naci, Esâmî, s.59-60 - Eşref-i Rûmî
Mustafa Güneş, Eşrefoğlu Rumi, Hayatı, Eserleri ve Divan'ndan Seçmeler, 1999.

yolcu_58
15-09-2006, 08:29 AM
İslam dininin dördüncü halifesi Ali ile ile Fatıma’tüz Zehra’nın büyük oğludur.

Hicret’in 3.yılı Ramazan ayının 15. gününde (miladi takvim ile 11 nisan 624 tarihinde) Medine-i münevvere’de doğmuş, 25 mart 670 Muaviye'nin emri doğrultusunda zehirlenerek öldürülmüştür.

Ali'nin ölümü üzerine halifeliğini ilan eden Muaviye'ye karşı çıkmış, ancak İslam'ın bölünme tehlikesi karşısında hilafet iddiasından çekilmiştir.

Hasan Şia İmamları olarak da bilinen 12 İmamlar'ın ikincisidir. İslam peygamberi Muhammed hakkında "Hasan ile Hüseyin benim soyumun temsilcileridir, onlar cennet gençlerinin önderleridir" diye bahseder.

Hasan ibn Ali’nin, 5 kız 11 erkek olmak üzere, 16 çocuğu olmuştur. Künyesi “ebû muhammed” olan Hasan'ın lâkapları “zeki”, “sıbt” ve “seçilmiş” anlamına gelen “müctebâ”dır.

srdr_ist
15-09-2006, 08:35 AM
pardon hassan sabah alevi ulularından olduğu nerden çıktı...............

yolcu_58
15-09-2006, 08:43 AM
anlamadım can

srdr_ist
15-09-2006, 08:45 AM
hasan sabah alevi ulularından mı oldu?

yolcu_58
15-09-2006, 08:48 AM
ben öyle bişey yazdıgımı hiç hatırlamıyorum

srdr_ist
15-09-2006, 08:54 AM
Yesi'li Hoca Ahmet
(Pir) Hacı Bektaş Veli
Pir Sultan Abdal
Pir Şeyh Rıza
Abdal Musa
Hassan Sabbah Hüseyin Gazi
Battal Gazi
Seyyit Battal Gazi
Mustafa Kemal Atatürk
Ali İlhami Dede
Balım Sultan
İshak Baba
Şahkulu
Aşık Mahzuni Şerif


Bu değil mi ben mi yanlış anlıyorum

yolcu_58
15-09-2006, 09:00 AM
ben oraya önemli kişiler diye bir topik açmışım hassan sabah alevi veya sunli diye bişey yazmadım
hz fatma .hz ayşe. hz muhammed
bunlardamı alevi ulularından hayır

srdr_ist
15-09-2006, 09:07 AM
ben konudan bişey anlamadım hatta iyice garipleşti Hak yolunu açık eylesin.

Allah Allah.

yolcu_58
15-09-2006, 09:56 AM
amin cümlemizin

Rojaazme
15-09-2006, 09:56 AM
Hasan Sabbah

Hasan Sabbah, tarihte ve günümüzde eşi benzeri olmayan bir Alevi önderidir. Hasan Sabbah, kurduğu örgüt ile yıllarca zalimlerin, saltanat sahiplerinin korkulu rüyası olmuştur.

Hasan Sabbah, İran’ın Kum kentinde doğmuştur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Hasan Sabbah, 17 yaşına kadar Oniki İmam’cı Şii eğitimi almıştır. 17 yaşından sonra İsmailliliği benimsemiş ve bölgenin İsmaili önderlerinden eğitim görmüştür. Hasan Sabbah buradaki eğitimini tamamlayınca, İsmaillilerin merkezi olan Fatımi Devleti’nin başkentine uzun ve zahmetli bir yolculuktan sonra 1078’de vardı. Hasan Sabbah üç yıl Mısır’da kaldı. Kahire ve İskenderiye’de dönemin ünlü bilginlerinden dersler aldı. Hasan Sabbah, 1081 yılında İsfahan’a dönerek, yetkinleşmiş bir şekilde mücadeleye başladı. Hasan Sabbah, yaklaşık 9 yıl çeşitli kentleri gezerek, İsmailliliği yaymaya çalıştı. Bu çalışmaları sonucu var olan İsmaili tabanını daha da genişletti. 1090 yılında Alamut kalesinde eğitim ve örgütlenme mücadelesine yeni bir boyut kazandırarak, Alamut kalesini kendisine merkezi üs olarak seçti. Alamut kalesi, Elbruz sıradağlarının en doruğunda olup, çok korunaklı bir konumdadır. Nitekim yıllarca ordular Alamut’u kuşatmalarına rağmen fethedememişlerdir. Hasan Sabbah burayı bilinçli seçmiştir. Hasan Sabbah, Alamut’un bütün eksiklerini tamamladı. Su kanalları açıp, ambarlar kurdu. Çevredeki küçük kaleleri alıp onlara kuleler yaptı. Çevrede bulunan yerleşim alanlarının çoğu İsmaili oldu. Bu arada bazı kurallar getirip, sosyal reformlar yaptı. İsmailileri kardeşlik bağlarıyla birleştirdi. Böylece her birey kendisini topluluğun sorumlu bir üyesi ve onun ayrılmaz bir parçası olarak hissetmeye başlamıştır.

Alamut kalesinin Hasan Sabbah tarafından ele geçirildiğini öğrenen Selçuklu veziri, Nizamülmülk, dört ay boyunca Alamut’u kuşatmasına rağmen sonuç alamadı. Bu dönemde Selçuklu Devleti’nde taht kavgası vardı. Bu durumu en iyi şekilde değerlendiren Hasan Sabbah, örgütlenme alanını günden güne genişletti. Örgütlenme ağı o kadar boyutlanmıştı ki, Selçuklu Devleti’nin üst düzey memurları dahi İsmaili olmuştu.

Hasan Sabbah, bütün yaşamı boyunca İsmaili inancının özgürce yaşanması için çalıştı. Bu noktada başarılı oldu. Bugün dahi onlarca kişi Hasan Sabbah’ın yaptıklarını hayranlık, şaşkınlık ve gıpta ile değerlendirmekteler. Hasan Sabbah’a olmadık iftiralar, hakaretler ve yakıştırmalar yapıldı. Öyle ki, Hasan Sabbah taraftarlarına afyon içenler anlamında haşhaşiler denildi. Oysaki onlara “Assasin” deniliyordu. Assasin kavramının türkçe karşılığı “bekçiler, sır bekçileri”dir. Onlar hiç bir zaman dünya malına olan düşkünlüklerinden, insanın inandığı değerler için yapmayacağı şey olmadığını bilmediler. Onlar için, değerleri için, inancı için yaşamını dahi feda etmek, insanın yapacağı bir iş değildi. Günümüzde dahi, Hasan Sabbah ve taraftarları için en ahlâk dışı iftiralar yapılmaktadır. Onlara göre Hasan Sabbah, fedailerini sahte cennet vaadiyle kandırıp, onları uyuşturucuya alıştırıp, eylemlere gönderiyormuş. Ne yazık ki, bir çok Alevi insan dahi bu yalanlara inanmaktadır. Oysaki gerçekler çok daha farklıdır. Gerçekte Hasan Sabbah, kötülüklere, haksızlıklara karşı gelmiş ve öğrencilerini de bu doğrultuda eğitmiştir. Onlara asla ve asla haksızlığa boyun eğmemelerini öğütlemiştir. Bu uğurda gerekirse yaşamlarını ortaya koymalarını öğütlemiştir. Hasan Sabbah’ı izleyen öğrencileri, yer yer fedai eylemler geliştirip, haksızlıkların üzerine gitmişlerdir. Doğal olarak haksız olanlar bunun karşıt propagandasını yapmışlardır. Ama bilinmelidir ki, bir kişiye ne kadarda uyuşturucu verilirse verilsin, o kişi asla böyle eylemler yapamaz. Aksine uyuşturucu alan kişi hantallaşır.

Hasan Sabbah’ın Alamut kalesini koruması, bu kaleye en güçlü ordunun dahi girememesi günümüzde dahi gıpta ile bakılan, hayranlık duyulan bir olaydır. Nasıl olurda bir fedai gözünü kırpmadan eylem gerçekleştirmiştir? O fedai nasıl bir eğitimden geçmiştir? Hasan Sabbah nasıl taktikler geliştirip, stratejisini uygulayıp, kaleyi güçlü ordu karşısında korumuştur? Bütün bunlardan yola çıkarak, Hasan Sabbah’ın etkileme gücü, bilinci, askeri dehası, örgütlenme stratejisi günümüzde hayranlık uyandırıyor. Böyle bir büyük şahsiyet görevini başarıyla tamamlamış 1124 yılında hakka yürümüştür.

yolcu_58
15-09-2006, 09:57 AM
rojaazma arkadaşım gerekli açıklamayı yapttı
can çok saol yaaa